SÖYLEŞİ

İhtilalci Örgücüler Birliği

Mülakat, 1990’lardA ilkgençlik çağındaki feministlerden mürekkep Revolutionary Knitting Circle kolektifinin üç üyesiyle 21 Ocak 1996 tarihinde yapıldı. 15 yaşındaki Toad ve 18 yaşındaki Amanda ile DanIelle.  


Ergenlik, işgal evi ve fanzinler

Muhtemelen 100.000 kişiden sadece biri RKC gibi bir kolektif kurmak ister…

TOAD: —ama o “bir kişi”lerin hepsi de birbirini bulur. Tuhaf olan da bu.

Fanzinler izole edilmiş insanlara bilgiyi götürür. Banliyöler o kadar ıssız yerler ki, ürkütücüler. Banliyöler beni deli ediyor. Muhtemelen şu anki halimin sebebi oralarda büyümüş olmam. Bu kasabadaki insanların çoğuyla başa çıkamıyorum; yöntemleri çok tuhaf ─bütün o “normallikleri”.

Nebraska veya Tennessee’nin ortasında yaşayan ve hiç arkadaşı olmayan insanlardan mektuplar alıyorum ─kasabalarındaki herkes onlardan nefret ediyor, dövülüyorlar. Ve benim gibi hisseden insanları bulduklarında çok şaşırıyorlar; kendilerini yaşadıkları şeyi yaşayan “tek kişi” sanıyorlar. Banliyöler ve küçük kasabaların insanlara yaptığı bu işte.

Fanzinin Nebraska’ya nasıl ulaşmış?

T: Bilmiyorum, insanlar aracılığıyla. Satıyor ya da reklamını yapıyor değilim. Yaklaşık iki yıl önce ilk fanzinimi tereddütle arkadaşlarıma verirken utanıyordum. Ama dediler ki, “Bu gerçekten çok iyi!” Sonrasında hatırladığım tek şey, birisinin bunun hakkında yazdığı ve başkasının da bu konuda yazdığı ve giderek yayıldığı; fanzinler için basılı bir reklam falan verildiğini hiç duymadım.

Hiçbir kâr amacı gütmeyen bu insanların bu reklamı yapması harika; sadece yayınladığınız şeyi beğendikleri için…

T: Orijinal nüshalara sahip değilim, başka insanların kopyalarının kopyalarına sahibim. Ortaya çıkması inanılmaz, çünkü çılgınca bir şekilde üretiliyor: çöpler birbirine yapıştırılıyor, çalınarak çoğaltılmış şeyler, çalıntı posta pulları…

Tek ihtiyaç kâğıt, kalem, makas ve yapıştırıcı…

T: Bu yüzden buna Fotokopi Devrimi diyorlar. Çünkü tek ihtiyacınız bir fotokopi makinesi.


Burası kimin evi?

T: Ailemin. Bazen burada uyuyorum ama çoğunlukla evimin, her yer olduğunu düşünüyorum. Çoğu evsiz olduğu için arkadaşlarım sık sık burada kalıyor ve ben de onlara izin veren bir ailem olduğu için şanslıyım.

Ebeveynlerin 60’ların karşı-kültüründen mi geliyor?

T: Kesinlikle. Küçük bir çocukken bu beni rahatsız ederdi, utanırdım ama şimdi çok mutluyum, çünkü “normal” ebeveynlere sahip olmayı kaldıramazdım. Tanıştıklarında sanırım annem nakkaş olarak çalışıyormuş ve babam da çılgın bir hippiymiş.

Baban şimdi ne yapıyor?

T: Bence sadece şans eseri olarak, gazete ilanlarına bakarak kereste sektöründe bir iş buldu. Annem bir sanatçı. Çocukluğumun başları çoğunlukla Oakland’da geçti. Küçükken beni Haight Sokağı’na götürürlerdi. Dördüncü sınıftayken Sonoma County’ye taşındık ve o zamandan beri burada yaşıyoruz.

Bir süre popüler olmak için çabaladım. Saç spreyiyle şekillendirdiğim kabarık ve uzun saçlarım vardı. Kıyafetlerim “doğru”ydu ve içlerine girebilmek için sıkı çaba harcadım. Ortaokuldayken, yıllıkta “En Güzel” falan seçildim. Ama yedinci sınıftayken bir şey oldu. Her zaman diğer insanların sahip olmadığı şeylere karşı garip bir duyarlılığım vardı ─sanırım buna dünyaya karşı bir “sanatçının duyarlılığı” diyebilirsiniz. Ve insanların içini görmeye başladım. İnsanların kendi arkadaşlarını gerçekten sevmediklerini fark etmek beni incitti ─özellikle de sözde “popüler” insanlar arasındakiler. Başkalarına karşı duyulan böyle bir zalimliğe tanık oldum ve oyunu daha fazla oynayamadım. Bu yüzden gerçekten içime doğru yolculuk ettim.


Deliriyordum, terapistlere gidiyordum —kötüydü. Bana anti-depresan vermek istediler, ama kabul etmedim ve Müdürlerin beni danışmana göndermesi de iyi oldu çünkü düşünceleri “Benim bir sorunum olduğu” yönündeydi. Bana asıl sorunun çevre olduğunu söylemediler. Belki bir danışman bana yardım etmiş bile sayılır.

Tüm bu zaman boyunca herkesten aşağı olduğumu düşündüm —sosyal sınıf açısından değil, ama içimde kusurlu hissettim. Diğer herkes hayatla iyi geçiniyor gibi görünüyordu, ama ben her zaman onların yapabildiği gibi gülümseyemedim. Herkesin benim gibi olduğunu henüz bilmiyordum —gizlemekte gerçekten iyi olmaları dışında!

Bunlar 7. Sınıfta oluyor… Ergenliğin yıkıcı hücumu altında…

T: Kesinlikle, biraz erken geliştim. Şuna karar verdim: Zaten kendimi öldürecektim; dolayısıyla kaçıp, bir macera yaşayıp neler olabileceğine bakabilirdim. Bir gece geç saatlerde kendimi bir benzin istasyonunun tuvaletine kilitledim ve tüm saçlarımı kestim (kulağa salakça geliyor olabilir) ve Humboldt House adlı bir yere kaçtım. Sonunda ait olduğum bir yer bulmuş gibi hissettim.

Humboldt, Santa Rosa’daki bir komün eviydi. İçinde her türden insan yaşıyordu. Her şey dökülüyordu; merdivenler çürümüştü, kırık pencereler duvarlara bant ve grafiti ile yapıştırılmıştı —gerçekten güzeldi! İyi bir ruhu olan eski bir Viktorya dönemi eviydi. Arkadaşlarımın çoğuyla evden kaçtığım bu zamanlarda tanıştım.

Sadece iki yıl önce—

T: Evet. O zamandan beri çok şey yaşadım. Gazete makalesini de herkesin evden kapı dışarı edildiği zamandan beri sakladım.

Eve tahliye emri geldiğinde, herkes o kadar uzun süre orada yaşamış haldeydi ki, o kötü koşullar altında karar “savaşmadan ayrılmamaya” karar verdiler. Bu yüzden duvarları yıktılar. Arka bahçede ateş yakarken ve camları kırarken çok eğleniyorduk. Ama çok geçmeden polisler gelip tahliye için iki gün süre verdiler. Sanırım içeri girmiş ve herkesi tutuklamışlar. Ben orada değildim, bunu sadece duydum. Herkes evden atıldı; gidecek yerleri yoktu. Çoğu evsiz kaldı ve hâlâ da öyleler.

İhtilalci Örgücüler Birliği hakkında

İhtilalci Örgücüler Birliği, Ekim 1994’ten bu yana haftalık olarak bir araya geliyor. Tüm kadınlar toplantılarımıza katılmakta özgürdür. Üyelerimizden toplantılarda ayık olmalarını istiyoruz, çünkü grubumuzun gerçekten iletişim kurması için ayıklığın gerekli olduğunu düşünüyoruz. Üyelerin toplantılarda paylaştıklarımızı gizli tutmaları da önemli bir konu. Önemli, çünkü Gizlilik güven inşa eder ve üyelerin kendilerini güvende hissetmelerini sağlar.

İ.Ö.B. toplantıları için belli bir tarzımız yok. Bazen birlikte oturup kendimiz hakkında konuşuruz veya çeşitli konularla ilgili görüş ve bilgilerimizi paylaşırız. Bazen kitap veya el ilanlarını paylaşır ve tartışırız. Ayrıca el ilanları, çıkartmalar, tişörtler ve bir fanzin de yaptık. Mitinglere, gezilere, savunma sanatı gösterilerine gittik. Ayrıca, bowling oynayıp eğlendik.

İ.Ö.B., üyelerine gerçekten iyi geldi. Grup aracılığıyla bazılarımız kadınlara güvenmeyi ve onlarla arkadaş olmayı öğrendi; bazılarımız sorunlarının birçok kadın tarafından paylaşıldığını fark etti. Her İ.Ö.B. üyesi gruptan farklı şekilde yararlanır, ancak hepimizin ortak kazanımı kişisel ve/veya politik olarak bir arada olmak.


İ.Ö.B. ÜYELERİNE SIKÇA SORULAN BAZI SORULAR:

Neden kadınlar için bir grup kurdunuz?

Birçok İ.Ö.B. üyesi için, punk sahnesi, hayata yaklaşmak için alternatif bir yol sunuyor. Bununla birlikte, punk sahnesi hâlâ erkek egemen bir ortam ve bu nedenle bir alternatife ihtiyacımız var. Ayrıca İ.Ö.B.’ün diğer kızlarla rekabet etmek yerine onlarla arkadaş olmamıza yardımcı olduğunu düşünüyoruz. Grup bize, cinsiyetimizle söz konusu olduğunda benzer sorunlarla karşılaştığımızdan ve birbirimize destek sunabileceğimizden emin olabileceğimiz bir alan sağlıyor. Toplantılarda her birimiz diğerlerine kendini ve fikirlerini diri tutması konusunda yardım ediyor; aynı zamanda bu toplantılar bize eğlenmek ve insanlarla tanışmak için bir yer de veriyor.

Neden erkekleri dışlamak yerine cinsiyet sorunlarıyla ilgilenecek bir karma grup oluşturmuyorsunuz?

Erkeklerin ve kadınların toplumsal cinsiyetle ilgili olarak farklı sorunları vardır; bizi ilgilendiren, kadınların sorunları. Ayrıca toplumumuzdaki kadınlara erkekler için birbirleriyle rekabet etmeleri öğretiliyor. Erkeksiz ortamda birlikte olduğumuzda, rekabet olmadan dayanışma içine girmek daha kolay oluyor. Sadece-kadınlar grubu, erkeklerle ilgili oynadığımız rollerin dışına çıkmamızı ve onlara mesafe alarak bakmamızı sağlıyor. Karma gruplara karşı değiliz, sadece onlardan biri olmamayı seçiyoruz. Karma bir grup kurmak isterseniz bize de haber verin! Eminim birçok İ.Ö.B. üyesinin ilgisini çekecektir.

Lezbiyen misiniz?

Erkekleri kabul etmiyor oluşumuz gey olduğumuz anlamına gelmiyor. D.Ö.B. üyelerinin her birinin kendi seksüel tercihleri vardır ama biz özellikle lezbiyen grubu değiliz.

İ.Ö.B. toplantılarında erkekleri bokluyor musunuz?

İ.Ö.B.’ün varoluş amacı erkek boklamak değil. Zamanımızı arkadaş olmak, bir kadın dayanışması tesis etmek, problemlerimizi çözmek ve hayatımızı masaya yatırmak için kullanıyoruz. Kendimiz hakkında konuşuyoruz daha çok, erkekler hakkında değil. Erkeklerle olan ilişkilerimizin dışında da hayatlarımız var ve kadınların erkeklerle olan ilişkilerinin ötesinde de kadın sorunları var. Ayrıca, kadınların sorunlarına yönelik endişe, erkeklerden nefret etmekle eş anlamlı değildir. 

Feminist misiniz?

Grup olarak kadınlara yönelik  baskının karşısındayız. Bunu feminizm olarak görüyoruz. Bizi feminist olarak görüp görmemeniz ise sizin feminizm tanımınıza bağlı.

Kendinizi Riot Grrrls’e dahil görüyor musunuz?

Riot Grrrls üyeleri İ.Ö.B.’ne katılmakta özgürler, ancak biz Grup olarak onlarla ya da diğer organizasyonlarla bağlantılı değiliz. 

(Amanda katılıyor.]

Amanda: Ama Punk’ın bahsettiği şeylere bak: Gösteri yapmak, kim kiminle sikişiyor, kim kime uyuz bulaştırıyor… bir paralellik var gibi burada.

T: Bir aile toplumsal bir sahneye dönüşmeye başladığında işler boka sarar. Bu kadar toplumsallık yerine, daha çok bir komün gibi olmalı.

Toplumsal bir sahnede olmakla bir komünde olmak arasındaki fark ne?

A: Bir komün, daha çok ortak bir bağ gibidir ve üyeleri birbirlerine destek olur; bir toplumsal sahne ise daha yüzeysel bir düzeyde bir toplantı gibi… Bir müzik grubu gördüğünde toplumsal bir sahne görmüş olursun; Toad’un evinde takılıp konuştuğunda ise bir “komün” görürsün.

T: Yüzden fazla insan dahil olduktan sonra komünal birliğin bozulacağı teorisine dayanan A Hundred Punks Rule adlı bir şarkı var. Kalabalıklaştıkça grup artık birbirine sıkı sıkıya bağlı olmuyor; ortada çok fazla insan var ve farklı klikler ortaya çıkıyor. Hayatı hissetmek için birbirine tutunmak varken herkes tuhaflaşmaya başlıyor.

A: İnsanlar etraflarında çok fazla insan olduğunda duyarsızlaşırlar, çünkü çok fazla insan karşısında yapabileceğiniz tek şey onları kabullenmektir. Bazı Afrika kabilelerinde karşılaştığınız her kişiyi istisnasız selamlıyorsunuz; orada her insan önemli. New York’ta herkes önemli olamaz, yoksa kafayı yersin. Böylece duyarsızlaşırsın. Küçük bir kasabada yapılan bir çalışma vardı , bir adam yerde yatıyor ve biri gelip ona sorunun ne olduğunu sorana kadar on dakika boyunca hareket etmiyor. Aynı çalışmayı New York’ta da yaptılar ve etrafta çok daha fazla insan vardı. Herkes yanından geçip gitti. “Ormandaki ağaçlar, ormandaki ağaçlar – oh, düşen şu kütüğe bak. Ormandaki ağaçlar, ormandaki ağaçlar…” Şehirde sadece kendi küçük topluluğunuzdan insanları tanırsınız. Telefon defterinle adres defterin arasındaki fark gibi.

T: Fanzinim vesilesiyle o kadar çok mektup alıyorum ki, insanlarla bireysel olarak ilgilenemiyorum; herkese gerçekten uzun bir mektup yazamıyorum ve posta yoluyla iyi bir ilişki kuramıyorum. Sadece “Bir nüsha gönder” yazan yüz kişi yerine çok iyi tanıdığım on kişinin bana yazmasını tercih ederim. İşler çok büyüdüğünde, her şey kaybolur.

A: Gitar çalıp şarkı söylüyorum ve küçük konserler verdiğimde insanlar tamamen duygusallaşıyor; hatta bazıları ağlıyor. Ancak sosyalleşmek eğlenceli olduğu için büyük olanları da severim. Bazen sohbet etmeyi seviyorum.


Amanda, nerede doğdun?

A: Golden Gate köprüsünde doğmak üzereymişim ama ailem hastaneye yetişmeyi başarmış… allah kahretsin! Çok iyi bir hikâye olurdu. Ama 1 yaşındayken neredeyse ölüyormuşum, yani sanırım bu iyi bir hikâye olmazdı. Ciğerlerimde o kadar çok mukoza varmış ki doktorlar hepsini alamayacaklarından endişe etmişler. Rengim maviye dönmüş, kendi balgamımdan ölüyormuşum. Annem benzin dumanından olabileceğini düşünüyor. Arabamızda bir sorun vardı.

Hayatta kaldığın için şanslıymışsın—

A: Muhtemelen her halükârda bulacaktım. Lanet olsun ki hayatta kalmakta üstüme yok! Cüsseliyimdir. Sertim, güçlüyüm…  

T: Ailesi tacizci olan çocuklar tanıyorum ve onlara diyorum ki: “Evden kaçma opsiyonunun olduğunu da biliyorsun değil mi?” Kötü örnek oluyormuşum gibi görünebilir, ama sanırım onlara yardım da ediyorum.

A: Bilmiyorum, tacizci ebeveynlerin varsa kaç git tabii ama hırsızlık ve Robitussin içmek falan…

T: İnsanların uyuşturucu ve alkole nasıl bulaştığını da anlıyorum, özellikle medyanın yalanlarının arkasındaki dünyanın gerçekte ne olduğun fark etmek için bir bakış açıları mevcutsa…

A: Ama içki bunlardan kaçmak için en kolaycı yol… 

T: En kolay çıkış yolu bu çünkü sarhoşken hiçbir şeyle başa çıkamazsın. Fark yaratamazsın ya da hiçbir şeyi değiştiremezsin. Sadece arkana yaslanıp oturursun… “Sikerler” dersin. 

A: Bir süre sonra da neyin önemli olduğunu unutuyorsun.

T: Asla uyuşturucuyla ilgilenmedim ama en azından iki günde bir içmeye gittiğim bir dönem hatırlıyorum. Aslında, bir sürü tecrübem olduğu için bir sürü şey yazdım galiba. Garip: alkol ve yazmak neredeyse el ele gidiyor. Sanırım bunun nedeni, duyguların alkolle çok daha derinden deneyimlenmesi.

A: “Emo” da buradan geliyor…

“Emo”yu nasıl tanımlarsın?

A: “Emotional”dan geliyor . “I gut helluva emo—I cried all over the place.” Destek olacak mekanizmalar lazım, özellikle bizimki gibi kültürlerde…  

T: Evet, RKC gibi. Revolutionary Knitting Circle’ı Santa Rosa’daki kızlar için başlattık…

A: … Danielle, Melissa, Lani, ben ve birkaç kişi daha vardık kuruluşunda. Kadınlar için bir destek ağına ihtiyacımız vardı çünkü birbirimizi sadece sarhoş olduğumuzda ya da biri hoşlandığımız adamla yattığı için deliye döndüğümüzde görüyorduk. Ortak bağlarımız üzerinde birleşmek yerine, birbirimizle savaşıyorduk. Ayılabileceğimiz ve bizi ilgilendiren konuları konuşabileceğimiz bir gruba ihtiyacımız vardı. RKC iki yıldır devam ediyor.

T: İnsanlar değişti. Kuruculardan bazıları artık ortada yok, ama her zaman içinde konuşabilecekleri bir alan bulduklarına şaşıran yeni insanlar oluyor.

A: Özellikle genç kızlar için ideal, çünkü hoş karşılanabilecekleri bir ortama girme şansları var. Bu arada birkaç ismi gözden geçirmedik değil… bir süreliğine Dokumacı Kunduzlar’da karar kılmıştık.


İsminiz neye gönderme yapıyor?

A: Geçmiştekiler gibi bir örgü cemaati olmak istedik. Tarihsel olarak, kadınların bir araya gelip konuşmamazlık edemediği az sayıdaki ortamlardan… O zamanlar kadınlar farklı bahanelerle tanışıyorlardı.

Örneğin, örgü örerken, yemek hazırlarken veya bir bebek partisinde birlikte takılabiliyorlardı. Ama “birlikte olmak için” bir araya gelemiyorlardı… yani kadın olmak için. Erkekler hemen başlar: “Neden biz dahil olamıyoruz? Feminazi misin? Erkeklerden nefret mi ediyorsun?”

T: Ya da hemen lezbiyen olduğunu varsayarlar…

A: Grupta babaları şöyle düşünen kızlar var: “Kızlar birlikte takılıyor… o zaman lezbiyensiniz.” Hayır, sadece bir destek sistemi ve bir topluluk oluşturmaya çalışıyoruz, çünkü halihazırda bunlar mevcut değil.

T: Herkesin bilgiye erişebilmesi için bir fanzin kütüphanesi olan ve insanların ücretsiz plak dinleyebileceği yerlere ihtiyacımız var… bunları satın almak çok pahalı. Ayrıca grupların pratik yapabileceği ve insanların evde müzik enstrümanları olmasa bile istediklerinde onları çalabilecekleri yerlere de…

Amanda, bir grupta çalıyor musun?

A: Yani, gitar çalıyor ve şarkı söylüyorum . Hep şöyle düşünürdüm: “Hiçbir zaman bir grubum olmayacak; hiçbir zaman çalamayacağım; hiç kimse müziğimi hiçbir zaman duymayacak.” Sonunda şöyle dedim: “Sikerler… ben de kendimin grubu olurum. Çalıp söyleyeceğim ve bunu kabul etmeleri gerekecek.” Şimdi insanlar benimle çalmak istediklerinde onlara “Adamım, ben tek kişilik bir performansım” diyorum.

T: Punk’ın altında yatan felsefelerden biri de “KY”dir, …Kendin Yap. Küçük bir çocukken yazar olmak istiyordum ve annem bana yayıncılara yazmamı ve bir şeyler yayınlatabilir miyim, bakmamı söylerdi. Ben de ona öyle yapayım da içimden geçsinler öyle mi, derdim. 

Bu yüzden fanzin devrimci bir şey değil mi? Başkası karışmadan ortaya bir şeyler koyup, istediğini söyleyebilirsin.

T: Bence sokağımın sakinleri falan, herkes fanzin yapsa harika olurdu. Herkesin hakkında konuşmak istediği çok yönlü yaşamları var ama televizyon dışında bir medyumları yok. Televizyon her şeyi sikip atar. Her şey bir medya nesnesi haline gelir; pornografi gibi. Her şey önemsizleşir ve çarpıtılır. Bilgi edinmek istiyorsanız, insanları tanımanız, mektup yazmanız, okumanız gerekir ve tüm bunların bir önemi vardır. Televizyonda bilgi denen şey emek etmeden, eleştiri olmadan ve düşünmeden kabul görecek bir şey gibi lanse ediliyor.

Fanzinleri vücuda getiren Kendin-Yap ruhundan ve topluluktan söz ediyorduk.

DANIELLE: Bir grup olarak çalışmanın ve aynı zamanda lineer değil döngüsel düşünmenin bütün o komünal doğası bizden çalınmış. Dolayısıyla, tüm bu bağımsız projeler bir ikilemle karşı karşıyadır: bu kültür bizi komün davranış veya yaşam tarzını teşvik etmemek için sosyalleştirir.

T: Bence bu çok fazla içip çok fazla umut etmenin birleşimi. Bir sürü fikrim var, ama onları gözden kaçırmak da işten değil…

D: Bir arkadaşım alkole “kitlelerin afyonu” diyor. Tamamen katılıyorum. Medya, sigara, alkol falan olmasaydı ne kadar farklı bir dünyaya sahip olacağımızdan bahsediyorduk… yani bizi birçok açıdan uyuşturan tüm bu şeyler: siyasi, kişisel…

T: İtiraf etmeliyim ki, alkol hayatımın zor zamanlarını atlatmama yardımcı oldu. Terapi gibiydi çünkü sarhoşken bana neyin zarar verdiğini tam olarak anlıyor olurdum.

A: Ama problem şu ki, alkol aynı zamanda bu konular hakkında bir şeyler yapmana engel olan şey de oluyor…

D: O kadar köksüz ve ruhlarımızdan arınmış durumdayız ki, sorunun kökeni asla sorunun kökenini bulamamak! Ufak sorunlar yüzünden dikkatimizin dağılması ezberletilmiş bize.

A: Problem çözerken, duygularımla aklım arasında bir kesişme noktası bulamıyorum.

D: Descartes’ın “bedensizleştirilmiş zihin” modeli, zihnimizi duygularımızdan nasıl ayırdığımızla ilgilidir. Bizim kültürümüzde duygular negatif işaretleniyor.


A: Ve bu problem çözme noktasında gerçekten zorluk yaratıyor, özellikle duygusal olanlarda… ikisini bir çözüme ulaşmak için nasıl birleştirebileceğini bilemediğinde…

T: Makinelerin duyguları yoktur… bunun temel nedenlerinden biri sınırlı şeyler olmaları… 

Tek amaçları bir işi doğru yapmak…

A: Neden bir şeyleri doğru yapmak isteyelim ki? Birileri para kazansın diye. Kimin parasını kazanıyoruz? 

D: Daha çok şey satın almak için daha çok para kazanıyoruz, sonra daha da çok şey satın almak için daha da çok para kazanıyoruz… bu noktada halen insan olduğumuza emin miyiz?

A: Makinelere dönüşüyoruz!

D: Bütün kültürümüz insansızlaştırmadan ibaret. Kadının medyadaki nesneleştirilmesine bakın, özellikle şu “incecik” görüntüsüne. Medyanın “güzel” diye lanse ettiği kadınlar hasta, çelimsiz, sıska olanlar…

Kate Moss gibi…

D: Kesinlikle. Zayıf, çocuksu görünümlü… 

A: Öyle, çünkü çocukları kontrol etmek daha kolay; zayıf ve savunmasızlar.

T: Bu imaj erken güzellik kriterlerinin bir anti-tezi aslında. Willendorf Venüs’ünü düşünün: Büyük kalçalı, sarkık memeli…

D: Meryem Ana mısın fahişe misin dikotomisi… ya annesin ya da seks sembolü. Bu rollerden birinin içine girmiyorsan, başka bir rol modelin olamazmış gibi…


Geriye çekirdek aile mütevazılığı kalıyor. Eskiden olduğu gibi ne büyükanneler, büyükbabalar var ne de geniş bir aile…

T: Çocuklar, toplumdaki her yetişkinin her bir çocuğun yetiştirilmesine yardımcı olmaktan sorumlu olduğu bir komünde yetiştirilmeli.

D: Şehirleşmenin bu devasa izolasyon kültüründe büyüdük…

Şehirleşme, ama aynı zamanda banliyöleşme. İspanya’da birçok şehirde birkaç blokta bir park vardır; tüm jenerasyonların düzenli olarak takılabileceği, bir tür toplanma merkezi. Bu şehirler banliyölerden çok daha az yabancılaşmış görünüyor.

T: Rohnert Park’ın aslında ülkedeki ikinci “tasarlanmış” şehir olduğu anlatılır. Haritada şöyle bir bakarsan, bir merkezi yok. Şehir merkezine en benzeyen yer, birbirine bakan iki alışveriş merkezinin olduğu bir şerit. Kaldırım yok ve meydana en benzeyen yerde de bir park alanı var. Ama burada durup konuşmana izin verilmiyor, bu yüzden dükkânlara dalıyorsun. Tabii bir şey satın almadığınızı anladıklarında, bir güvenlik görevlisi gelip size gitmenizi söyler. Çok dışlayıcı. 

Rohnert Pork’ta yaşıyorsanız, pratikte televizyondan başka bir şeyiniz yoktur.

Sosyal dönüşüm çabalarının birçoğu pek uzun sürmüyor… Neden sizce?

T: Bir sürü iyi hareketlenme de var, ama sonra medya onları çarpıtıp tamamen farklı bir şeye dönüştürüyor. Her şey sulandırılıyor.

D: Hippi devrimi bunun iyi bir örneği. Medya şovuna dönüştüğünde artık her şey bitmişti. Punk sahnesine bakınca da…

A: Green Day ve Rancid falan derken orası da sulanıyor. Popüler, moda bir söylem haline geliyor.

D: Medya, hangi hareket olursa olsun, onun özünü fikirlerinden sıyırıp atıyor. Başlangıçtaki mesaj “Acı çekiyoruz. Yardım için inliyoruz. Bir şeye ihtiyacımız var. Toplumsal değişim istiyoruz” bile olsa medya bunu alıp paraya çeviriyor.

T: “Tatlı” bir şeye dönüştürüyor.

A: Alçaltabileceği kadar alçaltıyor; ardından her zamankinden daha kudretsiz hale geliyoruz.

T: Televizyonda bir zamanlar sempati duyduğum birilerini her gördüğümde incinme sebebim de bu. Mesele kişisel olarak kendilerini satmaları değil, içtenlikle inandıkları şeyin metalaştırılması. 

Medyanın işleyiş tarzı da bütünüyle bu; kişisel fikirleriniz ne olursa olsun, bir meta haline gelirsiniz. Bir yandan da “Ben sadece mesajımı daha geniş bir seyirci kitlesine iletmeye çalışıyorum” dersiniz… 

A: Temel bir mesele bir şeyin metalaştırılmasının onun bütün gücünü kaybetmesi anlamına gelmesi. Kadının objeleştirilmesi, örneğin; kadınlar televizyonda anlamlı bir şey söylemek ya da duyulmak için var olmazlar hiç… bir “şey” olarak var olurlar.   

T: Punk topluluğundan öğrendiğim şey, varlığının kökenine kadar her şeyi sorgulaman gerektiğiydi. Sana öğretilen her şeyin, dünyadaki her şeyin nedenini düşünmen ve sorgulaman gerek.

D: Bir şeyleri hızla kabul eder, düşünmez ve sorgulamazsanız kendinizi “canlı” olarak da kabul edemezsiniz.

A: Ama ben her zaman öyle yaptım: bir şeyleri sorgulamayı unuttum. Bize sorgulamak hiç öğretilmez. Daima başına gelen şeyler için tetikte olmak da zordur; sorgulaman gerekir.  

D: Örneğin, tüm hayatlarını sorgulayarak geçiren insanlar vardır… bazı araştırmacılar… Noam Chomsky, her zaman bir araştırma halinde ve yine de işi hiç bitmemiş gibi hisseder. Savunduğu şeylerden biri de bilginin bütün toplum düzeyinde yayılmaya başlaması.

T: Şuna benzemiyor mu? Yabancı bir şehirdesin ve punk gibi görünen birine öylesine yaklaşsan mutlaka hoş karşılanırsın ve ihtiyacın olan bütün bilgiyi ondan alabilirsin, onda kalabilirsin de… Yuppie’ler konusunda durum hiç de böyle değil. Asıl mesele kulaktan kulağa yayılıyor. Punk, bunu yapabileceğin bildiğim tek topluluk. 


D: Punk sahnesi iyi, güzel. Ama orası da erkek egemen bir alan. Bazı yönlerden toplumun minik replikası: İnsanlar uyuşturucu ve alkol tüketiyor sadece, erkek egemen ve bayağı hiyerarşik. 

A: Okuldaki sorunlarımın çoğu ne kadar popüler olunduğu hiyerarşisiyle ilgiliydi. Ne yazık ki o zincirin altında sıkışıp kalmıştım. Bazen hâlâ iyi olmak için bir erkeğe ihtiyacım olduğunu hissediyorum çünkü popüler bir kızın her zaman bir erkek arkadaşı vardır – onu iyi yapan şey de bu. Okulda olanlar bugün beni hâlâ etkiliyor. Erkeklerle ve kadınlarla etkileşim şeklim, ve aynadaki kendimle etkileşim şeklim, hepsi bu erken dönemlerle ilgili.

D: Bugünlerde çocuk yetiştirme işini kültür ve medya yapıyor. Artık rehber olarak görebileceğimiz ebeveynlerimiz yok. Rollerimiz çok belirsiz ve kafa karıştırıcı hale geldi. Medya bizden kurtulmak için elinden geleni yapıyor. Bu medya modelinin parçası olmak için kadınlar benliklerini kaybediyor ve erkeklerin istediği şekilde davranan ve görünen sahte benlikler yaratıyorlar; kurtarılmak için inleyen gerçek benliklerine kulak vermeden.

Kadınlar böyle olmalı, kadınlar şöyle olmalı: “Seksi olmak zorundasın, ama seksüel bir varlık olamazsın çünkü bu seni bir sürtük yapar.” Uyman gerekektiği söylenen bir sürü standart var böyle.

T: Kazanabileceğin bir savaş değil. Şu Crass şarkısının sözleri gibi: “Dürüstlük hayatta kalmanın iyi yollarından biri değil.” İnsanlar kendi vücutlarıyla ilgili güzel olması gerekmeyen şeyler hakkında dürüst olurlarsa belki sonunda kendilerine karşı da dürüst olabilirler. Başlıca adım bu. Kadınlar memelerinin sarkık oluşunu kabul etmeliler çünkü böyle olmaları tamamiyle normal. 

A: Olduğum kişinin kim olduğu konusunda kendimle sık sık didişirim. Hâlâ bakireyim. Kendimi son derece seksüel biri olarak görüyorum ama halen “bakireyim”. Etrafım çok fazla gelişigüzel sarhoş seksi yapan insanla çevrili ve ben buna katılmayı reddediyorum. Bir sürü insanla seks yapmak istemiyorum

D: İnsanlar hâlâ regl hakkında konuşmakta zorlanıyor. Çünkü “Kadınlar kötüdür; kadınlar iğrençtir. Adet görüyorlar ve bu iğrenç!” İnsan vücudu olduğu şey olamaz, Barbie bebekleri gibi olmalı. Karnımın ağrımasına izin yok, mutlaka “hasta” olmalıyım. Karnım ağrıyor, ayrıca her yerim kanıyor… Siktirsinler!

A: Annem bana diyor ki “Erkekler senin reglin hakkında bir şey duymak istemezler. Neden zorluyorsun?” Kusura bakmasınlar, söylemek istemezdim ama rahmim ağrıyor ve bolca kanamam var. Evet, bu doğru. “Bir sorunum var.” Başınız ağrıyor olsa “Baş ağrım var” diyemez miydiniz?   

D: Beyazlatılmış suni ipekten yapılmış zehirli tamponları vücudumuza sokmamız korkutucu. İnsanlar kanamamız olduğunu anlamasın diye toksik şok sendromuna yakalanma riskine giriyoruz.

T: Acaba tarihin hangi noktasında regl olmak gibi basit bir şey bu kadar çarpıtıldı ve sapıklık addedildi?

D: Hıristiyanlık noktasında… Hıristiyanlığı seçenler geleneksel olarak kadınlardan nefret eder. Kadınlar eskiden fazla güçlüydü; yaşam döngüsünü bir zamanlar tanrıçalar kontrol ediyordu.  

A: Bir kadının kanaması önemli bir şeydi çünkü bu onun doğurgan olduğu anlamına geliyordu.

D: Kadınları aşağı çekmek, onları kontrol etmek gerekli hale geldi. Böylece kadınlar iğrenç ve yozlaşmış kabul edildi. Halen güçlülerse, cadıdırlar. 

T: Klasik Hıristiyan paradoksu da bu: Kadınlar aynı anda hem bakire hem de anne olmalılar. Saçmalığın daniskası! 

A: Böyle davranıyorum çünkü sansürlenmiş hissediyorum. Sakince “Kanamam var” demek yerine “KANIYORUM!” diyorum. “İTİRAZI OLAN VAR MI? HADİ, GELSİN! KARIN AĞRIM VAR! AYRICA YASTIKLARLA MASTÜRBASYON YAPIYORUM; ELLERİMİ KULLANMIYORUM!”

Mastürbasyon şeklim yüzünden deforme olduğumu sanıyordum. Meme uçlarımın falan deforme olduğunu… Bir keresinde bir kız memelerimi gördü ve dedi ki, “Gördüğüm en garip meme uçlarına sahipsin!” Ama aslında çok normaller; sadece meme halkalarım büyük.


D: Mastürbasyon konusu hayatımın özgürleştirici bir noktasıydı. Bir arkadaşım sökülebilir duş başlıklarından bahsetti ve ben “Onlara bayılıyorum!” dedim. O da “Tanrım, dünyadaki en güzel şeyler!” dedi. Ondan sonra mastürbasyon hakkında konuşmaya başladım. Şunun ayrımına vardım: “Sırf vücudumdan nefret ediyorum diye bu konuda sessiz kaldığıma inanamıyorum.”

A: Bir arkadaşım bana kadınlar ve cinsellik hakkında bir kitap aldı. Hite Report. Bu hayatımda bir dönüm noktasıydı. “Mastürbasyon” kelimesine baktım ve kadınların en sık kullandığı yolları listeledim. Birincisi sırt üstü yatmak ve parmaklamak, ikincisi ise karnınızın üzerinde yatıp parmaklamak. Sonra üçüncü en yaygın yönteme geçtim: bir nesne kullanmak. Kitapta bir kadının şöyle dediği yazıyordu: “Yastıklara yaslıyor ve onları beceriyorum.” Benim de yaptığım tam olarak bu oldu!

T: Aylarca herkese anlatıp durmuştun, “En yaygın üçüncü mastürbasyon yöntemini kullanıyorum” diye. 

A: Söylememize izin verilmeyen o kadar çok şey var ki, sadece çığlık atıp insanlara duyurabilseydik her şey yoluna girecekti.

T: Bu, en çirkin detayı alıp 500 kat büyütmek gibi… böylece herkes alışır.

D: “Ya güzel olmak istemiyorsam? Ya sadece bir insan olmak istiyorsam?”

T: Revolutionary Knitting Circle için bir pijama partisi verdiğimizde, saçlarımızda boya ve bigudiler vardı ve gelenekselleşen şekilde avokado maskeleri takıyorduk. Çirkin pijamalarımız ya da çirkin iç çamaşırlarımız vardı ve normal bir şekilde oturuyorduk. Bence bu kızlar arasında temel bir ilişkilenme deneyimi: birbirinizin önünde çirkin olmak ve bu konuda dürüst olmak. 

Çirkinlik gerçekten onu tanımlamayı seçmenizle ilgilidir… örneğin vücut kılları. Bir gün duşta oturuyordum ve kendi kendime şöyle dedim: “Tıraş olmalıyım… hayır, aslında sevdiğim bir şey değil; bu halim çok hoş. Sikerler!” Gerçekten tıraş olmak istiyorsan, hiç durma. Ama neden istediğini bir düşün.

A: Her tıraş oluşumun sebebi erkeklerdi. Bir erkeğin koltuk altı kıllarımı görüp “Iyy, iğrenç” ya da bacaklarımı görüp “kıllı” demesinden korkuyordum.

D: Anlayabiliyorum. Erkek bir arkadaşımın bir kız hakkındaki konuşmasını hatırlıyorum: “Bacakları kalçalarına kadar ağdalanmıştı. Çok güzel ve pürüzsüz hissettiriyordu.” Zavallı kızın kaç tane batığı olacağından haberiniz var mı?

T: Hastalıklı bir şey… Ortaçağ’dan kalma tuhaf kendine-işkence seansları gibi…

A: Kendimize yaptığımız işkencelere bakın: asitle yüz yıkama, göğüs estetiği, burun estetiği… hadi bakalım, vücudunuzu ona iyi görünmesi için manipüle edip durmakta ne var?

T: Demir Bakire diye bir şey duydunuz mu? İçine doğru çivileri olan, kadın şeklinde büyük bir kutu. Ortaçağ’da büyücülükle suçlanan kadınlara işkence yapmak için kullanılırdı. Bugün bütün bu insanların vücutlarını değiştirmek için gelişigüzel ameliyat olmaları kendilerini onun için koymak gibi bir şey. Kalçalarınız çok mu büyük… vızzzzzz! Biliyorum, iğrenç bir benzetme ama bence doğru: Çekici olmadığını ve istenmediğini düşündüğün parçalarını kesmek… daha sağlıksız bir şey düşünemiyorum.


D: Kendinle barışıksan, mutluysan, neden böyle şeyler yapman gereksin ki? Belli ki yanlış bir şey var burada…  

T: Kötü filmler ve kötü TV programlarına bakarsanız, hepsinde kadınlar için aynı temel rollerin olduğunu fark edeceksiniz. Özellikle tecavüz içeren filmlerde. Daima arabasına doğru yürüyen sıradan bir iş kadını tipi vardır ve bilinmeyen karanlık bir adam ortaya çıkar ve ona arabanın yanında saldırır. Bu görüntüyü birçok kez gördüm. Freudyen rüya analizini kullanarak bunu çözümleyebilirsiniz: Araba günlük yaşam demektir, evrak çantasını taşıyan kadın ise sadece işi sayesinde ekonomik güç kazanmış durumdadır. Ama hâlâ günlük hayatında her gün tecavüze uğruyor çünkü bilinçaltımızda beklemekte olan karanlık adam, ona saldırıyor.

A: Gördüğüm en iğrenç şeylerden biri de bir meme-göt filmiydi. Bir kız daracık bir kıyafet giymiş dans ederken (Tazmanya şeytanına benzeyen) bir çizgi film karakteri de onu köşeden izliyor. Kadın gerçek; etrafta dans ediyor ve çizgi film karakterinin gözlerinin büyüdüğünü görüyorsunuz. Sonra çizgi film karakteri kadına tecavüz etmeye başlıyor: İnanabiliyor musunuz? Ve bir yerlerde bira içip ereksiyon olan biri de bunu izliyor, gülerek. Buna gülmemiz mi gerekiyor? Hiç mantıklı değil.

D: Korkutucu olan şey, medyanın ve filmlerin yaşamlarımızın neye benzemesi gerektiği ile ilgili yerleştirmeye çalıştığı standart: “Sanırım normal olan bu. Sanırım kadınların bu şekilde gösterilmesinde sorun yok.”

A: Bence fanzinler bu hikâyeyi kırma olanağı veriyor: “Yaptığım şey bu ve deneyimim bu. Bununla kendini özdeşleştirebiliyor musun? Hadi hikâyelerimizi paylaşalım.”

T: Bir fanzini ilk kez okuduğunuzda gerçekten şaşırtıcı olan da budur, tabii ki ne tür bir şey okuduğunuza bağlı olarak. Şöyle düşündüğümü hatırlıyorum: “Bu o kadar gerçek ki…” Televizyonda bahsi geçmeyecek evrensel deneyimler hakkında bir şeyler okuduğumu hissettim. Kitle iletişim araçlarının çoğu doğruluk ve tutkudan o kadar yoksun ki…

Bir komün kurmalıyız. Geçmişin bütün o sosyal damgalarından kurtulabileceğimiz yeni bir koloni.

D: Her türlü insani düzenek kalıntısından uzakta, bütünüyle ıssız bir bulmak isteyen bir adam vardı. Medeniyetten mümkün olduğunca uzaklaşmak istiyordu: Uçak, motor sesi veya insan kaynaklı herhangi bir gürültü istemiyordu. Afrika’ya gitti ve beş dakikalık, mutlak bir sessizlik içeren bir kayıt yapmaya çalıştı ama başarılı olamadı. İnsanların bir şekilde sesleriyle nüfuz etmediği bir yer bulamamış. 

A: Sanırım cevabı biliyorum. Çöp mavnalarını alıp üzerine toprak koyan ve bitki yetiştirebilen korsanlar hakkında bir şeyler okumuştum. Kimsenin size dokunamayacağı uluslararası sulara yelken açtığınızı düşünün. Yeterince toprak ve mavnamız varsa, bir ada yapabiliriz! Çöp mavnası komünü olabilir.

D: Benim ve arkadaşlarımın bahsettiğimiz anlamda bir komün, kendi yiyeceğimizi yetiştirdiğimiz ve kendi kendimize yetebildiğimiz bir yer. Dış dünyadan ihtiyacımız olabilecek her şeyi takas yoluyla elde edilebiliriz. Bunun dışında, kendimizi dış dünyadan ve hiyerarşilerinden tamamen koparırdık. İşe yarar mı? Bilmem…

T: Denize açılmayı ve bir komünde yaşamayı ve mutlu olmayı en azından denediğim bir hayatı tercih ederim. Sonra şunu artık söyleyebilirim: “Tamam, siktir et! Yaşadığım gibi yaşamaya devam edeceğim.” 


Kuşlama

Farkında olmadan birine tecavüz ediyor olabilir misin?
Seninle seks yapması için biriyle konuşmak zorunda kaldığın oldu mu?
Ayık olsaydı rızası olmayacak bir sarhoşla seks yaptığın oldu mu?
Birini korunmasız seks yapmaya ikna ettiğin oldu mu?
Bu durumdan açıkça rahatsız olan biriyle flört etmeye devam ettiniz mi (“yanıt vermemek” veya “kaçınmak” dahil)?
Birinin, senin devam etmeni reddettiği için “elde edilmesi zor”u oynadığını düşündüğün oldu mu?
Sadece etrafta zaten “kolay” diye bilindiği için birinin seninle yatmak istediğini düşündün mü?
Sokakta birine onun “şirin” olduğunu düşündüğün için müstehcen sözler söylediğin oldu mu?


Farkında olsanız da olmasanız da, bu eylemler başka bir kişiye yapılan saldırılardır. Kendinizi bunlardan herhangi birini yaparken bulursanız, birine cinsel tacizde bulunuyor olabilirsiniz. Diğer kişinin bu konuda bir şey söylememesi sorun olmadığı anlamına gelmez.

EYLEMLERİNİN SORUMLULUĞUNU AL
DAVRANIŞINI YENİDEN DÜŞÜN

İHTİLALCİ ÖRGÜCÜLER BİRLİĞİ 

—bir İ.Ö.B. el kuşlamasından.

A: Böyle konulardan sohbet ettiğimde, başka biriyle de konuşuyorum ve iki gün sonra başkalarından, o kişiye söylediklerimi duyuyorum… dallanıp budaklanıyor.

D: Geçenlerde Çehov’un Üç Kız Kardeş oyununu izlemeye gittim. Üç kız kardeş bu korkunç küçük kasabanın entelektüelleri. Amaçları gelecek için çalışmak, her zaman buna hazırlanmak: “İnsanlar bizi hatırlayacak. Bize dönüp bakacaklar ve mutlu olacaklar.” Her çağda herkes kendini kayda değer olarak görüyor. Herkes hatırlanmayı ve fikirlerinin yayılmasını istiyor.

Fanzinlerin harika tarafı da bu değil mi? Dünyanın dört bir tarafına göç halinde olmaları…

D: Ben ne varoluşçuyum ne de Çehov kadar alaycıyım, ama bildiklerimizin her zaman nasıl değiştiğine dair sarsıcı bir gerçek var ortada… her çağda memnuniyetsiz olmaya, elimizde olmayan özlem duymaya devam ediyoruz.

T: Ben bunun o kadar da kötü bir şey olduğunu düşünmüyorum.

A: Muhtemelen her şey her zaman olduğu gibi olmaya devam edecek. Önemli olan kendinizi geliştirmeye ve başkalarını etkilemeye çalışmak; yani yarın tüm dünya değişmeyecekse ve uluslararası sularda bir çöp adasında yaşamayacaksam, tanıdıklarımız ve değer verdiklerimiz arasında bu fikirleri yaymaya çalışmak lazım… beni destekleyen bir komünüm olduğu sürece, bana bir şey olmaz.

D: Yani Tolstoy’un ebedi olan ve sonlu olan arasında köprü kurma ihtiyacından daha fazlasına ihtiyacım olduğunu hissediyorum. Sonlu varoluşumuzu din gibi bir şeyle bağdaştırıyoruz çünkü kısa varoluşumuzdan daha büyük ve daha geniş bir şeyin parçası olduğumuzu hissetmeye ihtiyacımız var. Yoksa yaşamanın ne anlamı kalır ki?

Çehov’un bu oyunda yakaladığı şey de buydu. Her çağda, her bir birey dünyadaki en önemli kişidir ve her zaman da öyle kalacaktır. Hayatta kalmak için böyle düşünmeleri gerek…

A: Ayrıca her zaman şöyle düşünürüz: “Tanrım, bir tarafta biz, bir tarafta bütün dünya.” Yapabildiğim kadarıyla insanların yüzde birinin milyonda birini etkileyebileceğim. Bu benim küçük komünal destek anlayışım; değer verdiğim insanlar… Tüm dünyayı değiştiremezsin, bu imkânsız.

T: Hitler aynı fikirde değilmiş… İnsanlar ille de değişmek istiyor değiller; belki bakış açımız siki tutmuştur ama henüz farkında değiliz…


Bazı insanlar yeni fikirlere açık değillerdir. İnsanları dönüştüremezsin. Değişime ihtiyacı olanlar başkaları olsa bile, siz kendi değişikliklerinizle ilgilenin. /

D: Diğer insanları değiştirmeye çalışmamalıyız. Kadınlar zaten kendi-kendiliklerinden yoksunlar, her şey “diğer insanları değiştirmeliyiz”e çıkmamalı.

A: Kadınlara öfke hissetmemeleri öğretilir. Öfkeli olduğum için suçlu hissediyorum. Geçenlerde bir çocukla travmatik bir durum yaşadım ve bütün gün ağladım. “Bu geceki şovum için güzel görünmeliyim yoksa kimse beni sevmeyecek” diye düşündüm. Banyo aynasının önünde on beş dakika boyunca tekrarladım: “Güçlüsün, güzelsin. Sen güçlü, güzel bir kızsın; güzel kız; çok güçlüsün.” Amanda’nın güçlü ve sakin bir kadın olma zamanı gelmişti.

Kadınlar artık özgürlüğün tadını alıyorlar ve bir grup olmayı ve yüzyıllarca süren baskılara karşı savaşmayı öğreniyorlar.

T: Ama bu kadınların tarihte birlik olmayı ilk başardıkları ilk an değil. Sadece tarih kitaplarında anılmamış, o kadar. Sonsuza kadar Roma hakkında falan konuşmaya devam edecekler, ama olan sadece patriyarkanın geri dönüşü.

D: Keşke tüm bu kayıp ya da gizli tarihi öğrenmemizin ulaşılabilir bir yolu olsaydı. İşler nasıl bu hale geldi?

Neden sadece erkeklerin fanzin çıkarabileceğine dair bir mit mevcut? Ve neden erkekler tarafından yapılan fanzinler kadınlarınkinden fazla?

D: Kadınların çalışmalarını sunabilmesi için son derece iyi olması zorunluluğu var. Bu yüzden hâlâ bir tane yapmadım.

T: Benim yapmama sebebim de hemen hemen bu. Sorun şu ki, bunu asla yapamayabilirsin. İdeal bir zaman, ideal bir yer, ideal koşullar veya ideal bir konu hiçbir zaman olmayacak. O yüzden elimizde ne varsa ortaya koymalıyız belki de. 

V: Fanzinlerin en güzel yanı da bu: Anlık duygu ve düşüncelerinizi, aklınızdan ya da duygularınızdan çıkan her şeyi yayımlamanın “normal” olması… 

D: Haklısın, kendimi daha kararlı hissediyorum, kesinlikle kendi fanzinimi yapacağım. Yıllardır bu konuda kıvranıyorum ve özellikle bunu yapmak istememi sağlayan şey de, erkek fanzinlerinin kadınlar tarafından  yapılanlara oranla çok daha fazla sayıda olduğunu duymam oldu. 

I’m Not Shy . .. I Just Hate People

SAÇINI MORA BOYAYABİLİYORSAN, ÖZGÜRSÜN DEMEKTİR

Yıkanmış saç boyası altında kaybolduklarını gördüm… Göze çarpmaya çalıştıkları kadar yakınlaşırlar birbirlerine, macenta bir deniz ve korkmuş gözler, her köşebaşındaki lisede. Bir günlüğüne isyankâr, kimi şok etmeye çalışıyorlar? Nefret edilmesi kolay, punk ölçeğinde bile düşük seviyede, evlerde yaşar ve alışveriş merkezinden kokuşmuş tişörtler alırlar. Bir kereliğine kendini yüce hissetmene izin veriyorlar, “Her şeyi gördüm… Önce ben vardım…” Saf değilim… Saf değilim. Bu nokta bir punk’ın özel yat kulübüne dönüştüğü yer. Toplum ve eşitlik hakkında konuşmanın unutulduğu ve egemenlik düzeninin devreye girdiği yer. Aynı eski sosyal hiyerarşi… sadece piercingleri ve yamaları var ve yarım yamalak anladığı politik fikirler. Sikik ortaokul klişeleri…

Kendimi kenar mahalledeki punk göçmenlere küçümseyerek bakarken yakaladım; ama bir dakika, bir iki yıl önce ben de onlardan biri değil miydim? Aptal gururumu bir kenara bıraktım ve kendimi onlarla konuşmaya zorladım.

Tabii ki oldukça radikal insanlarla karşılaştım, adi Nordstrom’larının punk kılığına girmesi dışında. Ama diğer punk’ların onlara farklı gözle baktığını gördüm, özellikle de şehirdeki gösterilerde. Köşe başlarından geçerken bize attığınız bakışlar…

“Burada ne işin var?” bakışı ve BİZDEN BİRİ DEĞİLSİN duruşu. Sırf kıyafetleri yeterince pejmürde değil ya da saçları yeterince punk değil diye dünyada asla tanışamayacağın iki zihin daha var.

İnsanlar bir şeyleri etiketlemeye, bilinmeyeni tanımlamaya ve bir kavanoza sokma eğilimine sahip. Kendimize bunu yapıyoruz. Her zaman kendimizi başkalarına göre tanımlamak zorunda gibi görünüyoruz. İnsanlıkla aramıza bu şekilde bariyerler koyuyoruz; biz punk’ız, onlar spor-manyakları; biz çetin ceviziz, onlar pozcu… Onlar’a karşı Biz, Bizimkiler’e karşı Onlarınki… Kimliğimiz izolasyondan mı ibaret? Boyun eğmemizde bir  hakimiyet mi var? Punk ya da değil, PunkOrNot, Punkernaut… çoğunuz sikik punkernaut’larsınız!

Kendinizi yüzeysellikten koruyun. En kaba şeylerden biri önemsizleştirilmek, yanlış anlaşılmaktır. Kiminle konuşabileceğiniz veya kiminle arkadaş olabileceğiniz konusunda kurallar koymayın. Eğer sizi kabul etmek istiyorlarsa, siz de aynısını yapmalısınız. Zihinleri açmak için kollarınızı da açın. Saçları küstahlıkla yapış yapış olanlara bile.


—Toad, I’m Not Shy . .. J Just Hate People’dan . (No3)


Kaçış ve Dönüş ve Gelecek

Toad bu zaman zarfında yeniden evden kaçtı ve macera yaşadığı bir dönemin ardından yeniden ailesinin yanına döndü. Aşağıdaki söyleşi 23 Mayıs 1996’da, telefon aracılığıyla gerçekleştirildi.

TOAD: Ailemle yaşamaya geri döndüğüme memnunum çünkü bir başka fanzini henüz bitirdim, resim yapıyorum, aynı zamanda bir filmde ve bir müzik grubunda çalışıyorum. Sokaklarda yaşayan insanlar sürekli yiyecek ve barınak bulamamanın baskısı altındalar ve dünya ve kendileri için bir şeyler yapamıyorlar. Bu korkunç bir şey; harika hayatları ve anıları olan ama duyulmalarına, hikâyelerini anlatmalarına izin verilmeyen insanlar var.

Neden oturup duyduğun hikâyeleri yazmıyorsun? Bu, hayatından gelip geçen bu insanlara bir hediye vermek olmaz mıydı; hele kendi hikâyelerini anlatma olanağı bulmalarının bunca zor olduğu hesaba katıldığında… 

T: Bugün gelen mektuplara cevap verirken bunu düşünüyordum. Yabancılaşmış Orta Batı’lı gençler tarafından gönderilen bu fanzinlere baktığımda, manken resimlerini içeren dergilerden kesitler ve notlar var… ama temelde dergilerde okudukları ve TV’de gördükleri şeyleri tekrar etmekten başka bir şey yapmıyorlar. İçlerinde gerçek ya da önemli bir şey bulmak zor…

Fanzinlerimi bizzat elle çiziyordum çünkü insanların yaklaşımlarının kırıcı seviyede dürüstlükten gelmesi gibi bir durum vardı. Ama artık öyle değil ve bence bütün orijinal fanzin yazarları artık bıktırıyor ve tiksindiriyor. Fanzinler kitle iletişim araçları tarafından absorbe ediliyor. Medyada kullanılan türden bir argo var, sadece laftan ve saçmalıktan ibaret; ve bunun geri dönüştürülmüş versiyonundan başka bir şey olmayan fanzinler görmek beni üzüyor. Ama daima “bozulmadan kalan” ve bir şeyler üretmeye kalpten devam eden insanlar da vardır.

Portland’a kaçtım ve sokaklarda yaşıyordum. Sokaklar sizi içine çeken kara deliklere dönüşür; dışarı çıkamazsınız. Tek düşünebildiğin ne yiyeceğin ve nerede uyuyacağın olur. Bir keresinde bütün gece soğuk ve sefil bir şekilde dolaştım ve içerideki herkesin koşu bantlarında yürüdüğü bir spor salonunun penceresinin önünden geçtim. İçimden şöyle düşündüm: “Tanrım! Onlar yürümek için para ödüyorlar, bense bütün gece yürümek zorundayım çünkü hiç param yok!” Eminim bazıları da diyet yapıyordu ve yemeyi reddettikleri tüm yiyecekleri yemek için benim için zevk olurdu. Ne ironi ama… Sokaklarda yaşamak size hayatta gerçekten neyin önemli olduğunu gösterir: en temelde, yaşamanın tadını çıkarmak, kendinize ve arkadaşlarınıza göz kulak olmak.

Şimdi anılarını kayıt altına alma ve onlara kendilerinden kaynaklanan bir hayat verme imkânın var.

T: Bir roman yazmak istememi sağlayan şey de bu. Gördüklerim hakkında yazmak istiyorum ama arkadaşlarımın yazdıklarımı okumasından da korkuyorum. Belki Sylvia Plath’in yaptığı gibi takma bir isimle yazmalı ve başka bir ülkede yayımlamalıyım.

Kimseyi umursamana gerek yok; yapman gereken, sadece yazmak!

T: Evet. Gizliden gizliye bir roman yazıyorum ama sürekli isimleri değiştirip bir şeyleri çarpıtıyorum. Anlatacak çok güzel hikâyelerim var, ama henüz tam olarak bitmedi; sanırım en az bir on yıl daha yaşamam gerekiyor . Her zaman uzun bir hayat yaşamış gibi hissediyorum, ama sadece keşfettiğim, seyahat ettiğim iki ya da üç yıldır gerçekten yaşıyorum. Çocukluğum, hayatımın gerçekten başladığını hissettiğim 13 yaşıma kadarki kısmı bulanık, gri bir alan.

Belki yaşlı bir ruhun vardır.

T: Ben de aynı şeyi söyledim. Annem bir keresinde şöyle dedi: “Belki sen henüz taze bir ruhsundur, belki varoluşun bu safhasındaki ilk reenkarnasyonundur bu. Belki her şeyin sana tuhaf geliyor olmasının sebebi de budur.” Herkesin günlük ve normal bularak yaşadığı bu dünya bana hep çok tuhaf geliyor. Baktığımda, daha çılgın bir yer hayal edemiyorum. İnsanların hakkında konuştukları, düz bir yüz ifadesiyle söyleyiverdikleri şeyleri inandırıcı bulamıyorum. Bu çok… acayip!    

Bu gezegende onu böylesi tasvir etmek için yeterince uzun yaşamadın henüz… fikirlerin nereden geliyor?

T: Yaptığım her şeyi bir şekilde yapıyor oluyorum. İlham benden başka bir yerden geliyor sanki ve ben bunu gerçekten anlamıyorum; sadece sonuçları görüyorum.

Annem ressamdı ve yakınlarda dolapta onun eski resimlerini buldum. Bazı eski suntaları da tuval olarak kullandım. Bu her zaman iyi sonuç verir.

Yaptığım her şeyi, ister resim ister yazı ister müzik olsun, kendi yöntemimle yapıyorum. Eskiden bir şeyleri “olmaları gerektiği gibi” yapmaya çalıştığım olmuştu ama bunu yaptığımda kendimi hep aptal durumuna düşürdüm. Sadece devam etmeli ve kendi yönteminizi icat etmelisiniz; ancak o zaman gerçekten ne yaptığınızı biliyor gibi görünürsünüz, çünkü bu kendi tarzınızdır.

Büyük miktarda paraya sahip olmamanın iyi bir tarafı var: yapacağınızı sahip olduğunuzla yapmak zorundasınız.

T: Ben her zaman çöplerin içinde işe yarar ilginç bir şeyler olup olmadığını görmek için aşağı bakarak yürüyen insanlardan oldum. Çevrenizde bulduklarınızı kullanmanın gerçekten harika bir yanı var. Bir sürü zengin-çocuk grubu ve fanzini var ve en iyi imkânları ve en iyi ekipmanları kullanıyorlar, ama ortaya koydukları hayal edebileceğiniz en kötü şeyler. Her türden sahteliği zorluyorlar.

Oysa bazı insanlar bulabildikleri her şeye kendi görülerini katıp bir şeyler üretirken geri kalalar onların yaptıklarını kopyalayıp duruyor. MTV’deki reklam videolarının kenarlarında yıpranma efektleri görürsünüz; bu “özensiz” stile sahip olmaya çalışıyorlar. Birlikte bir film yapmaya çalışan fakir sanat öğrencilerinin bakışlarını taklit etmeye çalışıyorlar. İnsanlar hep böyle yapar.

Bir tür geriye gidiş gibi görünüyor.

T: Gerçekten öyle çünkü ne yaptıklarını bilmiyorlar. Formun sadece yüzeysel yönlerine odaklanıp altında ne olduğunu bilmiyorlar.

Şık bir “X Kuşağı” dergisinden (sentetik kumaş giyen modellerle falan dolu) bir mektup aldım; yayınlarına katkıda bulunmamı istendi. Barnes&Noble gibi zincirlerle dağıtıldıkları gerçeğiyle hava atıyorlardı, sanki bu benim için gerçekten cazip olacakmış gibi. Dedikleri şu: “Müzik ve moda konusunda en iyi alternatif ana akım kaynağı biziz.” “Alternatif ana akım mı? Beni ne sanıyorlar?” diye düşündüm. Fanzin yapanlardan tamamen farklı bir tutumdan geliyorlar. Fanzinler tamamen bağımsız olmakla ilgilidir.

Kimlerin müzik endüstrisinden olduğunu anında anlayabilirsiniz, tıpkı bir mağaza hırsızıysanız gizli mağaza güvenliğinin kim olduğunu söyleyebileceğiniz gibi. Bu “yetenek avcıları” yeni bir punk grubunun ipek işleme tişörtünü giyerler ve oldukça taze, gıcırtılı, temiz deri ceketleriyle orta yaşlı gibiler. “Bu gece esaret bileziğimle çok iyi görünüyorum” diye düşünürler.

İhtilalci Örgücüler Birliği’nde neler oluyordu?

T: Komün evinde toplantılar yapardık. Çoğunlukla punk sahnesinden farklı kızlar gelirdi. Başlangıçta sadece konuşurduk ve sonunda insanlar ağlar ve birbirlerine sarılırlardı. Ama bir süre sonra, kitle sadece çıkartma yapmak ve tişörtler üzerinde çalışmak isteyen bir grup liseli kıza dönüştü. Bir yandan iyi bir şey, çünkü birlikte yapılacak bir eylem, ama bir yandan da çok gayrişahsi… çoğumuz birbirimizi tanıyamamaya başladık. Çok üzücü: baştaki orijinal kadrodan insanların çoğu hâlâ aynı şeyleri hissediyor ve tanışmak istiyor, ama hepimiz ayrı yollara gittik. Temiz bir sayfa açmaya ihtiyacımız var. 

Bir şeye başlıyor olmak, bir süre boyunca bir şeyi yapmaya devam etmekten çok daha kolay.

T: Bence en önemli şey insanların önemsemeye devam etmesi. Eskiden çok tutkulu hisseden ve bir şeylere karşı savaşan arkadaşlarımı görüyorum da; şimdi ya gerçekten umurlarında değil ya da meşgul görünüyorlar.

Başa gelebilecek en şeytani kötülüğün iş bulmak mı yoksa çok içmeye başlamak mı olduğuna karar veremiyorum. Eskiden çok eğlenirdik, büyük maceralar yaşardık, devrimden ve politikadan bahsederdik. Şimdi evlerine bir uğrasam göreceğim manzara: her gece aynı birayı içiyorlar, aynı oturma odasında, film izliyorlar, çok sigara içiyorlar, pek konuşmuyorlar ama gözleri yarı kapalı bir şekilde kanepede yatıyorlar. Umursamayı bırakırsan böyle olur. Alkolizmin en korkutucu yanı da bu.

Bazı insanların bu kadar düz olmasına şaşmamalı.

T: Aynen. Sanırım herkesin böyle arkadaşları vardır. Ölü arkadaşlar. Artık umursamayacaksan ve büyüyü hissetmiyorsan yaşamanın ne anlamı var? Ölmüşsün demektir. 

İnsanlar işlerine, çalışmalarına ve diğer günlük işlere daldıklarında da böyle olur. Bir süre sonra, bir zamanlar çok önemli görünen şeyler “sadece bir evre” gibi görünmeye başlar. Oysa bir kez punk olanın, kendini artık bu terimle etiketlemeyi seçmediğinde bile her zaman punk olacağına inanıyorum. Bu ruh haline bir kez ulaştın mı, onu asla terk edemezsin ya da unutamazsın.

Bazı fikir ve ilkeler kalıcı oluyor gibi görünüyor…

T: Evet. Artık kimsenin “Riot Grrrl” ile bir şey yapmak istemediğini düşündüğümde üzüldüğümü hatırlıyorum. Ama onunla birlikte gelen inançlar tutunmaya değer. İnsanlar bunun hakkında yazmıyor olabilir, ama bence temas eden herkes onu hâlâ önemsiyor. Bunu sokakta yürürken hissediyorum; beni olduğumdan daha güçlü biri yapan şeylerin dünyasıyla yüzleşiyorum: Riot Grrrl, punk ve diğerleri… Ben hâlâ bir feministim! Diğer kızlarla konuşmak da garip, artık bu işe bulaşmak istemediklerini anlamak da. Ama onlar feminist, öyleler, onlar Riot Grrrls

Tekrarlamak gerekirse, Riot Grrrl sadece feminist ilkeler ile Kendin-Yap punk ilkelerinin bir birleşimiydi. Çıkartmalar, el ilanları veya fanzinler gibi şeyler yapmak asla bir “evre” olarak küçümsenemez. Bunları sonsuza kadar yapabilirsiniz çünkü hızlı, ucuz ve kolaydırlar. Bir gecede bir çıkartma veya el ilanı basabilir ve kasabayı bunlarla sıvayıp hızlı sonuçlar elde edebilirsiniz.

T: Reklam panolarını tahrif eden ve oradaki mesajları değiştiren insanları düşünüyorum. Buna gerçekten hayranım ve keşke bunu benimle yapacak kadar cesur arkadaşlarım olsaydı. Ama birçok arkadaşım yaşlanıyor. “Artık 18 yaşında değilim; tutuklanabilirim; sen gençsin ve oluruna bırakabiliyorsun” vs…  Yaşlanıyorlar ve bundan nefret ediyorum. Kulağa delice geliyor olmalı, değil mi? Denemeyecek kadar zeki olduğum bazı şeyler var ama çoğu zaman sonuçlarından korkmadan deneyebilirim. ✪


Önceki

Karanlıktan Thomas’ya

Sonraki

Adieu au TNS* (1998, Jean-Luc Godard)