Miller için İlahi

Ben bir bilim kurgu yazarıyım, en iyi ihtimal dahilinde bile riskli bir iş.

Kasım 1995 ‘te Don Congdon’dan bir telefon aldım. Tanıdığım ama hiç tanışmadığım bir edebiyat ajanıdır. Congdon tam işinin ehlidir. William Styron ve Ray Bradbury’yi temsil ediyordu.

Leibowitz İçin İlahi adında bir kitap duyup duymadığımı sordu. Ben de evet tabii ki duydum, dedim.

Kim duymamıştı ki? İlahi, sadece bilinen değil, aynı zamanda türün hayranları dışında da okunan birkaç bilim kurgu kitabından biridir (örneğin, keyfini yalnızca türe kendini adamışlara hitap eden veren Dune veya Tuhaf Topraklardaki Yabancı’nın aksine). 1950’lerde yazılmış bir nükleer kaygı romanıdır, Güneybatı’daki bir keşiş düzeninin ve “Alev Tufanı” veya nükleer savaştan sonraki yeni Karanlık Çağ’da bilimsel bilgiyi canlı tutma çabalarının hikayesini anlatır. Leibowitz Manastırı ve komşusu Sanly Bowitz köyü, bir çete tarafından şehit edilen, keşiş olacak ve -belki de bir aziz denebilecek- Los Alamoslu bir bilim insanından almıştır. Leibowitz Yahudi’ydi. Kitabın adındaki mizah da bundadır.

Soykırım sonrası ilk büyük bilim kurgu romanıdır İlahi, bilimin yeniden doğup medeniyeti bir kez daha yok ettiği yaklaşık iki bin yılı kapsayan üç kısa romanın “karılmış” halidir. “Akbabalar için iyi bir yıldı ”Miller’ın tekrar tekrar beliren nakaratıdır. O, kibarca söylemek gerekirse, Gelişim denen kavrama hiç inanmadı.

1959 ‘da yayınlanmasından bu yana İlahi’nin baskıları hiç tükenmedi ve milyonlarca kopya sattı. Düzenli olarak lise ve üniversite okuma listelerinde yer alıyor. Katolik okullarında dahi.

Don Congdon bana İlahi’nin yazarı Walter M. Miller, Jr.’ın, müşterisinin yani, yaklaşık altı veya yedi yıldır bir devam kitabı üzerinde çalıştığını, ancak eserin “taştan bir duvara çarptığını” söyledi. Miller yetmişinin üzerindeydi. Sağlığı kötüydü ve yıllardır depresyondaydı. Congdon kitabı bitirmek için bir yazar/editör tutmayı önermişti ve Miller da kabul etmişti. Taslağa bakmak ister miyim?

Ben de evet dedim. Düşünüyordum da, allahına dek evet yani.

Milyonlarca insan gibi, Leibowitz için İlahi’yi okumuş, sevmiş ve hiç unutmamıştım. Daha da önemlisi, iş arıyordum. Hayatımın yarısını New York’lu yayıncılar için serbest ticari işlerle kazanıyorum – editörlük, hayalet yazarlık, romanlar, genç yetişkin kitapları, kapak kopyası vb. Bazıları ilginç oluyor (Click Clack ve Car Talk), bazıları oldukça kasvetli (No Names Here). En son romanım, Pirates of the Universe/Evrenin Korsanları, iyi eleştiriler almış, ama çok para kazandırmamıştı. Serbest çalışanın plastik cankurtaran halatı olan kredi kartlarımda beş kulaç dipteydim*. Bunun farkında olduğundan, Playboy’dan iyi arkadaşım, editör Alice Turner, Congdon uzun, zarif, edebi öğle yemeklerinden birinde Miller’ın sorunlarını ona anlattığında iş için beni önermişti.

Alice’e teşekkür etmek için aradım ve ertesi sabah taslağı almak için Beşinci Cadde’deki Congdon’un ofisine gittim. Bir karmaşa beklentisindeydim. Çok satan bir kitabın tamamlanmamış, genellikle tamamlanamayacak hale gelmiş devam kitabı konusu yirminci yüzyıl Amerikan edebiyatında üzücü ama yaygın bir ikinci perdedir. Görünmez Adam’ın devamını hatırlıyor musunuz? Ya da Call it Sleep/Buna Uyku Derler’i? Ya da Rüzgar Gibi Geçti’yi?

Ben de hatırlamıyorum.

Congdon bana ancak ufak bir köpekten daha ağır olabilecek bir kutu verdi. Açmadan eve götürdüm. İçindeki taslak neredeyse 600 sayfa uzunluğundaydı! Bir kitaba saplanıp kalmanın ne demek olduğunu bilecek kadar uzun süredir yazıyorum. Kıvranırsın, keman çalarsın, her şeyi yeniden yazarsın. Miller, Congdon’a durumunu “ekrana tükürmeye çalışmak” olarak tanımlamıştı. Dediğim gibi, bir karmaşa bekliyordum.

Bütün öğleden sonra ve gecenin büyük bölümünde hepsini okudum. Ertesi sabah onda kitabı bitirmiştim. Muhteşemdi. Çok güzeldi. Neredeyse mükemmeldi. Tek bir sıra ya da tek bir kelime bile yanlış değildi. Bu kaba taslak ya da parça yığını değil, 592 sayfa boyunca kendinden emin, zarif ve ustaca ilerleyen kusursuz, egzotik ve inanılmaz zengin bir başyapıttı.

Ve sonra aniden kesiliyordu.

Adı bile vardı: Saint Leibowitz ve Yaban Atı Kadın. Hikaye, ikinci İlahi novellası zamanında, 34. yüzyılda geçiyor. Leibowitzan keşişi Blacktooth’un bakış açısından anlatılıyor ve Denver’daki Kilise ile Texarkana’daki vahşi ve saldırgan yeni bir imparatorluk arasındaki mücadeleyi anlatıyor. Ortada kalanlar tepelerde yaşayan mutant “hayaletler” ve ovalara hükmeden at göçebeleridir. Silahlar henüz yeniden icat edilmiştir ve Blacktooth, Brownpony adında dünyevi bir kardinalle seyahat etmektedir. Kardinal, kilise tarafında savaşsınlar diye hayaletleri ve göçebeleri gizlice silahlandırmaktadır. İşleri karmaşıklaştırmak için, elbette bir kız vardır: güzel, anlaşılması zor ve saygısız bir genç “hayalet.” Dahası da var. Çok daha fazlası.

Congdon’ı arayıp kitabı sevdiğimi ve işi istediğimi söyledim. Congdon özgeçmişimi Miller’a gönderdi, Miller da basitçe şöyle yazdı: “Bu adamı hiç duymadım ama bana uygun gibi iyi geldi. Daha önce Congdon’a “biraz espri anlayışı olan her aptalın bu kitabı tamamlayabileceğine” dair güvence vermiş.

Her türlü bütçeye uygundum aslında.

Bantam’dan onay beklerken Congdon bana biraz mevzunun geçmişini anlattı. Saint Leibowitz ve Yaban Atı Kadını yedi yıl önce Bantam’daki Lou Aronica’ya yayıncıların kibarca “altı haneli rakamların ortasında” dediği rakamlarla satılmıştı. Aronica uzun zaman önce yok olup gitmişti, önce Berkley’e sonra Avon’a ulaşmak ve projeyi bitirmek için Bantam’ın mevcut patronlarından izin almamız gerekiyordu. Paranın çoğu hala ödenmemişti ve bunca yıldan sonra kitabı isteyecekleri kesin değildi. Ama Congdon gerekirse bir yere yerleştirebileceğinden emindi. Ben de öyleydim.

Walter M. Miller Jr

Proje için masamı temizledim. Not almaya, plan yapmaya, işe koyulmak için hazırlanmaya başladım. İlahi’yi tekrar okudum ve güncelliğini nasıl koruduğuna şaşırdım. Congdon ve menajerim Susan Protter beni borçtan kurtaracak geçici bir anlaşma yaptılar. Kapakta adım geçmeyecekti ama benim için sorun değildi. Türe aşina olanlar ve sektördeki insanlar bu işi benim yaptığımı bileceklerdi.

Hala Bantam’dan haber bekliyorduk ki Congdon Noel’de beni arayıp “Sana kötü bir haberim var. Walter dün intihar etti,” dedi.

Hem çok üzülmüş ve hem dehşete düşmüştüm. Hayal kırıklığına da uğradım. Muhtemelen hala işi alacağıma dair güvence almış olsam da, Miller ile tanışmayı ve çalışmamın onayını almayı dört gözle bekliyordum. Congdon beni bu düşünceden mahrum bıraktı sonradan. “Kırk yıl boyunca onun menajerliğini yaptım ve yüz yüze hiç tanışmadık,” dedi.

Aile Miller’ın ölümünün ayrıntılarını açıklamak konusunda anlaşılır bir isteksizliğe sahipti, ancak yavaş yavaş söylentiler dışarı sızdı. İroni keskindi: İlahi’nin üçüncü bölümü intihara karşı keskin bir polemiktir. Janrın takipçilerinde karışık duygular vardı. Miller popüler bir figür olmamıştı hiç. İlk başarısından sonra düşmanlar edindi, daha sonra Bilim Kurgu topluluğundan tamamen çekildi. Huysuz bir kişiliği vardı. Ailesinden de uzaklaşmıştı. Mülkiyeti onu tanımak için çok çaba sarf etmiş kız torunu tarafından idare edilecekti. Kız Teksas’ta büyümüş, kökleri Ortadoğu’ya dayanan bir Arafat’tı. Bu karmaşık kültürel miras, belki de Katoliklik ve Batı hakkında çok derin çelişkiler yaşayan bir yazar için aslında cuk oturan başka bir ironiydi.

Bantam sonunda onayladı ve işe koyuldum. Miller kitabın nereye gitmesini istediğini gösteren oldukça ayrıntılı bir taslak bırakmıştı. Bazıları Congdon’a mektuplar şeklindeydi; bazıları Aronica’ya ve kendisine notlardı, diyalogla tamamlanmış birkaç sahne de vardı. Kitabın son yüz küsur sayfasını Miller’ın talimatlarına göre yazdım. Diyaloğunun ve açıklamasının her kelimesini kullandım ve hatta süreklilik için İlahi’den parçalar alıp çalıştım. Miller tekrarlanan imajlara bayılırdı: akbabalar, katırlar ve yaşlı bir Gezgin Yahudi örneğin.

Miller her zaman üslupçu olmadığında ısrar etmişti ama bu Ian Fleming gibi yazdığı anlamına da gelmez. Dikkatli ve titiz bir yazardı, kuru bir espri anlayışıyla birlikte. O, açıklık için çok çabaladı, ki bu doğrudan olmakla aynı şey değildir. Sesini yakalamak biraz zaman aldı ama başardığımda gayet doğal geldi. Ortama ve karakterlere gömülmüş buldum kendimi.

Bir editör ve kitap cerrahı olarak, yoldan nasıl çekileceğimi ve katkımı nasıl şeffaf hae getireceğimi biliyorum. Bunu genellikle yazarak yaparım – bir ustayı taklit ederek yazmak ne kadar daha zevklidir! Michael Jordan ya da en azından Larry Bird ile oynuyordum ve NBA’de dedikleri gibi, bu durum benim de oyunumun seviyesini yükseltti.

Kitap üzerinde çalışırken ne kadar şanslı olduğumun farkındaydım. Alice Turner’ın tavsiyesi beni araştırma yapmaya gerek duymadan yapmadan işe aldırmıştı ve ben kesinlikle doğru kişi olsam da, aynı şeyi yapabilecek birkaç bilim kurgu yazarı daha vardı. Michael Bishop, John Kessel ve Karen Joy Fowler hemen akla gelenler. Ayrıca bu çalışmayı ağza alınmayacak kadar berbat edebilecek bir sürü insan da vardı.

Çalışırken kitaba iyice aşık oldum ve garip bir şekilde Miller’a da. Birbirinden farklı iki yazar düşünemiyorum. Kesinlikle bir üslüpçuyum (en azından öyle düşünmeyi seviyorum) ve siyaseten materyalist, Marksist ve modernistim. Miller’ın tarihi döngüseldir (hiçbir şey daha iyiye gitmez) ve kahramanları genellikle kutsiyete bürünmüş aptallardır. İnsanlardan çok az şey bekler, ancak onları tekrar tekrar sever ve affeder – Hıristiyanlığın anlamı budur ona göre. – Evet, sanırım böyledir.

Beş ay sonra iş bitmişti. Teslim ettim ve ajans, aile ve son olarak Bantam tarafından onaylandı. Bu arada, editörüm Tom Dupree ayrıldı (yayıncılıkta yeterince yaygın bir durum). Yerine geçen kişi açısından şansım yaver gitti, Pat LoBrutto, sadece sağlam bir bilim kurgu profesyoneli değil, aynı zamanda Walter Tevis’in Doubleday’deki editörü olan bir edebiyatçıydı.

Pat (ve Congdon) sayesinde redaksiyon ve kapak içi metnini onaylamama izin verildi. Bantam baskısında yer alan nihai haritalar için “Yeni Roma”yı da içeren Miller’ın karmakarışık coğrafyası üzerinde haftalarca çalıştım.

Tamamlanmış kitap tamamen Miller’ın kitabıydı ve hala da öyle. Her ne yaptıysam, onun gibi yazdım; ve umarım yeterince kendimi geri çekip. Mutlu sonla biten eşsiz bir başarı öyküsünün parçası olmaktan mutluluk ve gurur duyuyorum. Time and Again (Finney, Congdon’un başka bir müşterisi) veya Roth’un Call it Sleep (Buna Uyku Derler) adlı uzun zamandır beklenen devam yapıtlarının aksine, Walter M. Miller Jr.’ın Aziz Leibowitz ve Yaban Atı Kadını, yazarına ve selefine layık biçimde başlı başına bir başyapıttır.

Onu yedi bitirdi bu kitap ama nihayetinde başardı.

Birlikte bu kadar uzun ve yoğun bir şekilde çalıştığım adamla tanışamadığım için üzgünüm. Ölümünden sonra bile. Ama bu aslında hiç olası değildi. Lucius Shepard işi aldıktan hemen sonra bana bir hikaye anlattı. Güney Florida’da yaşarken Lucius, sadece birkaç kilometre uzakta yaşayan Walt Miller’dan bir hayran mektubu (duyulmamış bir şey!) almış. Miller onun yazılarını övmüş. Sonra altta şöyle yazıyormuş: Not: Bu seninle tanışmak istediğim anlamına gelmiyor!

Her neyse, iyi geceler tatlı prens. Ve teşekkürler.