Verona ile bir sezon

Tim Parks, yirmi yıldan uzun süre önce İtalya'nın -ve belki dünyanın- açıkça en ırkçı taraftar gruplarına sahip Hellas Verona tribünü ile bir yıl boyunca her maça gitti. Sonra bunu unutulmaz "Verona ile Bir Sezon" isimli kitapta anlattı.

Çeviren: Ömer Naci Jr.

Incanto

Hellas Verona vinci per noi! Kendimi bu kelimeleri ilk haykırdığımda duyduğumda hissettiğim şaşkınlığı hala hatırlıyorum. “Hellas Verona, bizim için kazan.” Bir ayin gibi. Ardından şöyle bağırırsın: Hellas Verona segni per noi! Tüm kalbimle bağırırım. Özkontrolün giderek azalır: “Hellas Verona bizim için gol at!” Sonra stadın diğer tarafında en azılı taraftarların takıldığı yer olan tüm Güney Tribünü 1 , Verdi’den Aida zafer marşını söylemeye başlar. Sadece şöyle deriz: Alè, Forza Verona alè, forza gialloblù, gialloblù, gialloblù! Çünkü takım sarı mavi formayla oynuyor. Şarkının statta patladığı an, on bin kol aynı anda havaya kalkıyor: Napoli, Napoli vaffanculo. Sikilmiş Napoli. Bu ayin kesin şart. Roma vaffanculo, Vicenza vaffanculo, Juventus vaffanculo: Bu bizim maça ısınmamız.

Tükenmiş halde yerine oturursun, kendinden hoşnut, heyecandan titreyerek. Önünde tırnaklarını yiyeceğin doksan dakika bekliyor, küme düşme hattının sınırında geziniyoruz. Serie A, şu anda bulunduğumuz yer cennet, Serie B araf, Serie C ise cehennem. İtalyanların sporu, bürokrasiyi ve metafiziği karıştırdıkları bir tarzları var. Bir pazar günü devre arasında yanımda oturan adam böylesi bilgelik sözleri bahşetmişti: “Bir erkeğin hayatta korktuğu üç şey vardır: Boynuzlanmak (karın seni aldattı demektir), ölüm ve küme düşmek.” Sonra iç çekerek: “İlk ikisi kaçınılmaz ama üçüncüsünden kurtarmak için şansın var.” Napoli’ye karşı şansımız var mı harbiden? Üç maç arka arkaya kazandılar. Biz ise iki yenilgi ve bir beraberlikle geldik. Hellas Verona vinci per noi!

Kulüp neredeyse yüzyıl önce Verona’da lüks bir okulda, Maffei Lisesi’nde kurulmuş. O zamanlar oyun dünyanın bu taraflarında hala yeniymiş. İlk maçlarına hazırlanırken oyuncular takımlarına ne isim vereceklerini hala bilmiyormuş. O zamanın Yunanca hocası, futbolun en azından İtalya’da kazanacağı sıra dışı özelliğin farkına varmış biri olacak ki, Hellas ismini önermiş. Anavatan, yurt, ülke anlamına gelen Yunanca bir sözcük. Kulübün, ait olduğun topluluğa yansıtır, kimliğini sana veren topluluğu. İtalya’da ise bu ancak yerel bir olgu şeklinde belirir. Bir gazeteciye “Dün ulusal takımın maçını izledin mi?” diye sormuştum, “Hayır,” demişti, “Ben Brescia taraftarıyım.”

Yani, Güney Tribünü’ndekilerin yurtları Verona: solo contro tutti, diye bağırıyorlar. Dünyaya karşı tek başına. Bugün ise, Napolili oyuncular Alpler’den akıp gelen dondurucu soğukta sahaya çıktıklarında, statta herkes beyaz maskelerini takıyor, şu dişçilerin kullandıkları cinsten maskeler, kendilerini hiç yıkanmayan Napolilerin kokusundan korumak için. Muhteşem bir kötü seçim olarak bir taraftar grubu getirmiş stada bunları. İzolasyon ve ayrımcılık vesikası. Burası ayrılıkçığı savunan parti Kuzey Ligi’nin bölgesi.

Hellas Verona – Curva Sud

İyi de bu benim kulübüm olabilir mi, benim yuvam? Verona’nın Bentegodi stadına ilk gelişimde buz gibi hissetmiştim, herhangi bir yerden farksızdı. Manchester’da doğdum. İlk maçlarımı Old Trafford’da izledim. Stretford End tribününün büyüsüne kapılmıştım. Büyülenmenin İtalyancası incanto, kelime olarak “şarkıya yönelmek” anlamına gelir. Taraftarların söylediği bir şarkıya, bir marşa vurulursun. Bilindik hikayedir. Belki de taraftar olmak üzerine okuduğum en iyi ve en kısa şey, Hellas Verona’nın websitesinde (hellasverona.it) ilk yazımı yayımladıktan bir gün sonra gönderilen, aldığım e-postada yazılanlardı. Sevdiği yerde yaşama şansı olmayan kısmetsiz taraftarlardan birinden gelmişti:

“Adım Eugenio, Piyemonte bölgesinden, Asti’liyim. Ailem Toskana’lı. Günlerden bir gün, ufakken, beni Juventus Verona maçına götürmüşler. O günkü oyuna dair hiçbir şey hatırlamıyorum. Bütün maçı Brigate gialloblù 2 grubunu izleyerek geçirdim. kemiklerime dek ürpermiştim. O gece onlardan biri olmaya karar verdim.

Aileler çocuklarını ilk götürecekleri maçı seçerlerken iki kez düşünmeliler. Hellas Verona’nın büyüsüne kapılmış olan Eugenio maça gidecek diye yirmi yol boyunca benzin ve tren parasına dünyaları harcamıştı. Alè forza Verona alè diye bağırmak sirenlerin şarkısına benzemiyor ama etkisi az çok aynı. “Dün kan testi yaptırdım,” diye yazmıştı kulübün websitesinin sohbet kısmına taraftarlardan biri, “Sonsuza dek Hellas pozitif çıktım.”

Peki bu sadakatini ya da hastalığını nasıl değiştirebilirsin? Nasıl olmuştu da kendimi bir öğleden sonra Hellas Verona vinci per noi diye bağırırken bulmuştum. Ali G’nin en azından komik olan erken dönem videolarından birinde General Perkins ‘e bir askerin hiç taraf değiştirip değiştirmeyeceği soruluyordu. Ali, “Hep Manchester United taraftarı olmuşum mesela,” diyordu, “Sonra bakıyorum çifte kupa alamayacaklar, hop Arsenal tarafına geçiyorum.” O iş öyle olmuyor. Yüksek ihtimalle bu yüzyılda taraf değiştiren asker sayısı, taraf değiştiren futbol taraftarlarının sayısından fazladır.

Belki de Ali’nin sorusu sevgililer ve eşler için sorulmalıydı. “Julie’min pek fit olmadığını görüyorum ve hop yeni bir hatun buluyorum.” Herkes nasıl ayrılacağını ya da boşanacağını bilir. Eşinizi seçmek size kalmıştır, öyle değil midir? O zaman neden sevgiliniz çekiciliğini yitirdiğinde değişiklik yapmayasınız? Kimse buna şaşırmaz. Ancak Manchester United tarafından Arsenal tarafına geçmek tümüyle mutasyona uğramak anlamına gelir. “Oyuncular gelirler ve giderler,” diye bağırıyor Güney Tribünü, “Başkanlar ve hocalar da, ama biz hep buradayız, iyi günde ve kötü günde, brigate, brigate gialloblù. ”

Ruhumda bir şeyleri değiştiren olay, nihayet bir Juventus maçında yaşandı. İtalya’da on ikinci yılımdı (şimdi yirmi yıl oldu). Birkaç sezon boyunca Bentegodi’de düzensiz bir seyirci olmuştum. Bahanem de oğlumdu, artık bir maçı oturup izleyecek yaşa gelmişti. Neyse, o gün stat sıra dışı bir şekilde tamamen doluydu, Juventus golü atınca sebebini anladım. Curva Nord, misafir tribünü sevinçle ayağa fırladı. Beklenen bir durumdu. Oradakiler biletlerini Torino’dan almışlardı. Ama sonra, stadın pahalı tribünlerinden de büyük kitleler ayaklandı. Sevinçle alkışlıyor, siyah beyaz kaşkollarını sallıyorlardı. Bu insanlar Veronalı olmalılardı, burada doğmuş ve büyümüşlerdi. Yine de Juventus’u destekliyorlardı, para ve güç ile eş anlamlı bir kulübü, kısacası, Manchester United gibi bir kulübü destekliyorlardı.

Curva Sud tek bir kişi gibi ayağa kalktı, ardından kendilerini engelleyen güvenlik tellerine öfkeyle yürüyen bedenleri göründü. “Bastardi,” diye bağırıyorlardı, “Hainler.” Oğlum da, tiz sesiyle haykırıyordu, “Bastardi!” İçtenlikle bağırıyordu. Verona ufak bir kulüptür, alacağı tüm desteğe ihtiyacı vardır. “İsimlerinizi biliyoruz,” diye bağırmaya başladı taraftarlar, “Adreslerinizi de biliyoruz!”

Derken, duygu yoğunluğuna yakalanmış halde, garip bir bağlantı kurdum. Ben de adreslerini biliyorum, diye düşündüm. Verona’ya ilk geldiğimde çocuklarına İngilizce dersi verdiğim bütün o ünlü ailelerin adreslerini biliyorum, o aileler ki ödemelerini hep geç yaparlardı, son dakikada dersi iptal ederler, kürk mantoları için uygun askı var mı diye sorarlardı, haber vermeden Cortina ya da Buenos Aires’e giderler, genel olarak, imrenilecek ve boğuk bir kayıtsızlık içeren hayatlar sürüyorlardı. Onlar gibi insanlar, dedim kendi kendime, Serie B’ye gitme ihtimali olan bir kulübü destekleyemezler, tabii ki paralı pullu devlerin bitmez tükenmez başarılarını pohpohlayacaklar.

Tabii ki saçma bir kendini bulma anıydı. Havalı olsun diye İngilizce dersi için hoca tutan bu türden ailelerle, kendilerini güvensiz hissedip uzaklardan büyük bir kulübü destekleyen, ufak bir çocukken yanlış şehirde ilk maçlarına götürülmüş insanlar arasında herhangi bir ilişki olduğunu öne sürmek için hiçbir sebep yoktur. Fakat, ne kadar absürt olsa da, bu düşünce kafamda eskiye dair kinim ile Hellas Verona’nın kaderi arasında tekinsiz bir ilişki kurdu. Bir anda kendimi ayağa fırlamış Juve Juve vaffanculo diye bağırırken buldum. Kısa zamanda, BBC World Service’de United neler yapıyor diye uygun dalga bulmaya son verdim. Verona benim kaderim olmuştu.

Bugünkü maç başlıyor. Napoli hırçın ve iştahlı. Kazanacaklarını bilen bir takım havası var üstlerinde. Karşımızdaki Curva Nord’da taraftarları üzerinde “Veronalılar, laboratuvar fareleri” yazan bir pankart açıyor. Ne alaka olduğunu anlayan yok etrafta. Veronalılar istekli bir kontra ile cevaplıyorlar: Bruciare il meridione, güneyi yakın gitsin. Oysa bizim oyuncuların yarısı güneyli ve yüksek ihtimal çoğu bu tezahüratı biliyorlar.

Devre olurken, çaresizliğin verdiği güçle, Verona oyunu ele almıştı. İyice ıslanmış zeminde Napoli catenaccio’ya başvuruyor, ceza sahasında sekiz oyuncu. Beraberliğe sevinecekler. Kalecileri bir kez kurtarıyor, iki kez, üç kez. Ancak futbol, adaletsizliğe hasret ruhlar için mükemmel bir spor. Bitime on iki dakika kala, Verona’nın baskısı tam artmışken, Napoli son çare bir kontratağa çıkıyor. Yaklaşık otuz metreden çekilen şut tam üst köşeye gidiyor. Bir sıfır. Napoliler “Serie B, Serie B” diye yırtınıyor.

“Bu spora bu kadar duygusal yatırım yapmasa mıydım acaba?” diye kendime kendime kaç kere sordum hatırlamıyorum. Ne hüzün! İnanmıyorum. Şimdi de oyuncu değiştirme ve zamandan çalma faulleri başlıyor. İhanet, ölüm, küme düşme. Ta ki herkes şaşırana kadar, her şey sona ermiş gibi göründüğünde, Verona eşitlik golünü bulana kadar. Ve uzatma süresinin ikinci dakikasında, Verona öne geçiyor. Tam bir coşku. Bir Veronese oyuncusu (Sicilyalı) gömleğini havaya fırlattığı için, bir diğeri (Rumen) rakibini yumrukladığı için atılıyor. Bu arada ben ve oğlum büyük bir grubun kucaklaşmasında devriliyoruz. İtalya’da kendimi hiç Bentegodi stadyumundan daha çok evimde gibi hissetmedim.

Terremotati depremzedeleri. 1976’da başkenti Udine olan Friuli – Venezia Giulia bölgesi, binlerce kişinin ölümüne neden olan şiddetli bir depremle yıkıldı. Onlara son derece şanssız olduklarını hatırlatarak bu insanlara hakaret edeceğiz. Şüphesiz burada sevdiklerini o depremde kaybedenler de olacak.

Sfigati

Verona’nın Atalanta (Bergamo) ile oynadığı maçtan sonra polis bizi neredeyse iki saat sıfırın altındaki havada tribünde tuttu. Bu iki şehir arasında kadim bir düşmanlık var ve biz onların taraftarlarından korunmak zorundaydık. Ya da belki de tam olarak bu, bizi soğukta uyuşmuş ve tir tir titretip tutmak, yetkililerin bu düşmanlığı ifade etme yoluydu. Ayaklarımızı yere vurarak, bir araya toplandık ve giden Bergamaschi’ye hakaret eden tezahüratlar söyledik: “Sempre di meno,” diye alaycı bir şekilde seslendik,“ O siete sempre di meno ”– Sizden giderek daha az var. Bu, kazanırken söylediğiniz tezahürattır ve rakip taraftarlar erken ayrılmaya başlar, oysa biz 3 -0 kaybetmiştik. Sonra şüphesiz 1 Kasım, Ölüler Günü olduğu için, biri plastik bayrak direklerinden bir haç yaptı, tribün lideri capo kollarını açtı, başını bir tarafa bıraktı ve herkes kilise ilahisini söyledi, Risorgeremo – Yeniden ayağa kalkacağız.

Sonunda tüm Bergamaschi’ler gitti, sadece jandarma kaldı. Bir polis helikopteri sadece birkaç gün önce düştüğünden, taraftarlar modern ve mekanize orduyu kutlayan eski bir Faşist şarkı başlattılar, ama değiştirilmiş sözlerle:

E gira gira l’elica, romba il motor,
L’elicottero dell’arma è tornato al creator

Pervane döner, motor kükrer,
Polis helikopteri yaratıcısına döner.

Böyle kötü bir espriye nasıl gülebilirsiniz? On adam ölmüştü, ama herkes gülmüştü. Bir jandarmanın gülümsediğini bile gördüm. “Verona merda!” diye bağırdı Bergamaschi, dar sokaklardan otobüsümüze kadar eşlik edilirken. Yaşlı bir adam bir kolunu bastonuna dayadı ve diğeriyle bize orta parmağını kaldırdı. Vahşi bir keçi gibi sırıtıyordu.

Bari’deki San Nicolò stadyumunda, kokainle kafayı bulmuş ve birayla sarhoş olmuş genç bir Veronese bağırmaya devam etti: “Albanesi! Kurdi! Scafisti!” Scafisti, lastik skafileri veya motobotlarıyla yasadışı göçmenlerden para kazanan vicdansız adamlar. “Albanesi! Kurdi! Scafisti! Anneleriniz birer fahişe! Vergilerimizle geçiniyorsunuz.”

Aniden güçlü rüzgar şapkasını uçurdu. Bu değerli, otantiki 1985 yılına ait bir şapkaydı, mucizenin yılı, küçük Hellas Verona’nın İtalya şampiyonluğunu kazandığı yıl, Platini’nin Juventus’u, Altobelli’nin Inter’i karşısında.

Bir fırtına vardı. Şapka, deplasman tribnün ayıran tellerin üzerinden yelken açtı. “Şapkamı geri verin,” diye bağırmaya başladı adam. “Lütfen! 1985 model bir şapka. Bu orjinal!”

Robocop kıyafetleriyle dizilmiş polisler tepkisizdi. Bazı Bari taraftarları kırmızı beyaz kaşkollarını öne doğru salladı. Geri döndüler. “Tanrı aşkına, ne yaptım ben?” diye bağırmaya başladı Veronese çocuk. “Şapkamı geri ver. Bu bir şampiyonluk şapkası.“ Sonunda Bari tarafından bir taraftar öne çıktı. Polis hattından araya sızmıştı. Şapka ondaydı. Çakmağı alıp gözlerimizin önünde yakmasını bekliyordum. Bunun yerine, büyük bir çabayla, şapkayı tellerin üzerinden rüzgara karşı geri atmayı başardı. Verona taraftarları “Bari, Bari!” diye tezahürat yaptı. “ Lecce Lecce vaffanculo ,” diye yanıtladı Bari taraftarı ve en yakın yerel rakiplerinin karşı tezahürat koptu hep birlikte. “Lecce, Lecce, siktir ol git Lecce.”

“Teşekkürler!” Çocuk şapkasını geri takmıştı. Tribünün diğer tarafına koştu ve başka bir grup Bari taraftarına bağırmaya başladı. “Albanesi! Kurdi! Scafisti! Merda! Kız kardeşleriniz arkadan alıyor!”

Bologna’da 1 -0 yenildik. Siyahi oyuncularla maymun homurdanmalarıyla alay ettikten sonra Brigate gialloblă, taraftarların kendilerine dediği gibi – Sarı – Mavi Tugaylar – devre arasında ergen bir satıcıdan Coca Cola satın aldı, çocuğu sırtından tokatladı ve neşeli bir şekilde sohbet etti. Oğlan siyahtı. “Komünistler!” Bolognalalıra böyle bağırdılar. “Rossi di merda .” Boktan kızıllar. Verona korkunç oynadı, sanki oyuncular gerçekten orada olmak istemiyormuş gibiydiler.

Perugia’da ev sahibi taraftarlar bir pankart astı: “IRKÇI olmayan bu ŞEHİR HER ZAMAN SERIE A’dadır .” Veronese böyle bir provokasyonun yorumlanamayacak kadar sıradan olduğunu hissetti. “Merda siete,” diye başladılar“ e merda resterete. “Boksunuz ve bok kalacaksınız”. Sıradan bir şeydi, ordinaria am Administrazione, dedikleri gibi. Aynı şekilde 1 -0 kaybettiğimiz maç.

Lecce’de pankart asan bu kez Verona taraftarıydı –CIAO NICOLÒ, YOKLUĞUNDA BİLE HER ZAMAN ARAMIZDASINIZ. Grup üyelerinden biri kanserden ölmüştü. Bu tür anmalar stadyum ritüelinin bir parçasıdır. Oltre la morte – ölümün ötesinde – Verona’nın ünlü güney tribünün merkez kapısında yazıyor. “Ciao Nicolò!” Yavaş bir alkış vardı. Sonra asıl konuya girdiler: “Acqua e sapone, ci vuole acqua e sapone.“ Sabun ve su, (bir güneyliyi yıkamak için) sabun ve su gerekir.

Kuzeydoğudaki Udine kasabasında, maçtan yarım saat önce, koronun liderlerinden biri, somon pembesi tıraşlı kafa derisi ve etrafını saran mavi güneş gözlüklü yakışıklı bir adam şöyle dedi: “Çocuklar, ilk tezahürat en önemlisidir. Bütün maçın tonunu ayarlar. Onları gerçekten kızdıracak ne söyleyebiliriz?”

Zor bir soruydu. Güneye indiğinizde kolay: Muhalefete kokuştuklarını söylersiniz. Torino’dayken kambur oluyorlar, çünkü bütün gün Fiat’ın üretim hattının üzerinde eğiliyorlar. Bologna kızıldır. Bu çok açık. Vicentini, kedi yiyen, fakir bir köylü ırkı olan magnagatti’dir. Ama Udine’nin varlıklı, temiz yaşayan insanlarına Sloven sınırından bir taş atımlık mesafedeyken ne söyleyebilirsiniz.

“Hadi yahu,” diye meydan okuyor kalabalığın lideri. “Ne söyleyebiliriz?” Sesi, öğrencilerinden herhangi birinin özellikle zeki olup olmadığını görmek için bekleyen eğlenceli öğretmenin sesi.

“Slavi di merda ?” Biri öneriyor. Slavlar mı?

Lider başını sallıyor. “Onları tamamen çıldırtacak bir şey olmalı.” Kimse bilmiyor. Hiçbir fikrimiz yok. “Terremotati!” diyor kalabalıktan biri.

Elbette. “Terremoto” bir deprem. Terremotati depremzedeleri. 1976’da başkenti Udine olan Friuli – Venezia Giulia bölgesi, binlerce kişinin ölümüne neden olan şiddetli bir depremle yıkıldı. Onlara son derece şanssız olduklarını hatırlatarak bu insanlara hakaret edeceğiz. Şüphesiz burada sevdiklerini o depremde kaybedenler de olacak.

Bu durumda fantastik bir şekilde atalara dair bir şey var. Bir an için, Giovanni Verga’nın Sicilya romanlarından birine geri dönmüş gibiyiz. Köylü topluluğunun yoksul doğmuş veya ölümcül bir hastalığa yakalanmış olanlara yönelik koro aşağılamasıyla doluyuz. Merhametin çağdaş retoriği, bu zalim neşenin asidinde eriyor. Dünya hakkındaki son gerçek, bunun bir hayatta kalma mücadelesi olduğu, futbolun sürekli yeniden canlandırdığı bir mücadele olduğunda ise, kaybeden için maksimum alay alanı ayrılmış.

Koro lideri, “Bu onları delirtecek,” diye gülüyor. Kırmızı yüzünü kaldırıyor; maviyi sarıp sarmalayan güneş gözlükleri parlıyor. Elleri güçlü, biçimli dudakların etrafında megafon oluyor. Ses çok güçlü, melodi ise sürekli tam uygun düşen Guantanamera’nın melodisi. Şimdi! “TER – RE – MO – TA – TI !” diye hem söylüyor hem bağırıyor, “O siete terremotati. Terremota – a – a – a – ti, o siete terremotati.”

Bizim tribün tamamen katılıyor. Sadece birkaç yüz kişiyiz ama stadyum oldukça sessiz. Daha doğrusu bir an için öyle. Ortalık öfkeyle patlamadan önce ikinci tura zar zor başlıyoruz. “Veronese figlio di troia! Aşağılık herifler. Serie B. Serie B.”

Koro lideri ellerini ovuşturup ve herkesi tebrik ediyor. “Bu onları harekete geçirdi.” Ve Udinese taraftarlarına gerçekten bir iyilik yaptığını fark ediyorum. Onları birleştirdi. Kendilerini oldukça kızgın hissediyorlar şimdi. Maç artık herkes için daha anlamlı olacak.

Ve öyle de oluyor. Bu, alışılmadık derecede iyi oynayan ve oyunun gidişatına karşı kaybeden Verona için büyük bir felakete dönüyor. Udinese taraftarlarının azımsanmayacak bir kalabalığı, otobüslerimize götürülürken bizden tiksintilerini haykırmak için en az kırk dakika bekliyor. “Sfigati!” Şanssızlar!”

Rumen filozof Emil Cioran, “Dövüşmekten hakaretlere medeni geçiş şüphesiz gerekliydi, ancak bedeli ağır oldu” diye yazmıştı. Kelimeler asla yeterli olmayacak. Şiddete ve kana karşı her zaman nostaljik olacağız. Otobüs alaycı kalabalığın arasında hızlanırken ve aralarından biri bir teneke kutuyu fırlatırken, tam o anda o Rumen’in futbolu olası bir çözüm olarak düşünmemesi bana tuhaf geliyor. ✪

__ [Nota Bene] ________________

  1. Curva Sud
  2. Tugay, cephe
Önceki

[1987 Tayvan Sinema Manifestosu] Alternatif bir sinema için alan sağlamak

Sonraki

[Rafael Chirbes] Herkesi suçlayan edebiyat