Kin ve İsyan Yayını

Blog

  • Metro şiirleri

    Metro şiirleri

    Metro şiiri nedir?

    Zaman zaman metro şiirleri yazarım. Bu şiir onlardan biri.

    Metro şiirinin ne olduğunu bilmek ister misiniz? Diyelim ki cevap evet. O zaman metro şiiri işte budur.

    Metro şiiri, bir yolculuk sırasında metroda yazılmış bir şiirdir.

    Bir metro şiirinde, seyahatinizin en az bir istasyon içerdiğini düşünürsek, ne kadar istasyon varsa o kadar dize vardır

    İlk dize, yolculuğunuzun ilk iki istasyonu arasında (kalkış istasyonunu da sayarak) kafanızda oluşur.

    Vagon ikinci istasyonda durduğunda kağıda dökülür.

    İkinci dize yolculuğunuzun ikinci ve üçüncü istasyonları arasında kafanızda oluşuyor.

    Vagon üçüncü istasyonda durduğunda kağıda dökülür. Ve böyle devam ediyor.

    Vagon hareket halindeyken yazıya dökmek yok.

    Vagon durduğunda ise şiiri kurmak yok.

    Şiirin son dizesi güzergahın son durağında indiğinizde yazılır.

    Seyahatiniz bir veya daha fazla aktarma gerektiriyorsa, şiirde iki veya daha fazla dörtlük olacak.

    Eğer olur da tren iki istasyon arasında durursa, işte o an metro şiiri yazmak için nefis bir andır.

  • Test Dept: Uç şartlar uç tepkiler gerektirir. Uç şartlar uç tepkiler gerektirir. Uç şartlar uç tepkiler gerektirir. Uç şartlar uç tepkiler gerektirir. 

    Test Dept: Uç şartlar uç tepkiler gerektirir. Uç şartlar uç tepkiler gerektirir. Uç şartlar uç tepkiler gerektirir. Uç şartlar uç tepkiler gerektirir. 

    Erken dönem sanayi gruplarından. (Endüstriyel ne demek, bilmiyoruz.) Angus Farquhar, Graham Cunnington, Paul Jamrozy, Paul Hines ve Toby Burdon. Kimlik bilgileri. İşçi sınıfının omuzlarında yükselen yıkım amaçlı musiki makinesi. Bir erken dönem cihad denemesi, pax americana. Lütfen bizi yıkın. Lütfen liberalizmi pank ile yakın.

    testDEPTjdjsdjsdsjdsdsdsd

    Sosyalist gerçekçilik epik halde belirmiştir. Tramplenden atlayanların, kendilerini hava boşluğuna bırakanların, görsellerin ve kısa filmlerin sahne karanlığında kutsallaştırılmasına kariı nir musiki eylemci grubu. Demiryollarının,  banliyölerin ve bellek çalışmalarının ortak çabasından çıkmış bir öfke kontrolü denemesi. İnsanlığın en kabul edilmez dönemine karşı besteler. Maden grevlerinin yanında pank.

    UK-tour-brett-T-BW-594x406

    Aklın sesinde neo-liberalizmin cesetleştirdiği bireye yeni bir insan olma önerisi getiriyor, istemsizce ve haykırarak, hiç çekinmeden. “Hastaneleri kapatıp, nükleer tesisler diken bir hükümet, zarını zenginlikten, çürümeden, ahlaksız yurttaşlardan atan bir hükümet, en basit insan haklarını bile çoğunluğa göre görmezden geliyorken. Uç şartlar uç tepkiler gerektirir.”

    Uç şartlar uç tepkiler gerektirir. Uç şartlar uç tepkiler gerektirir. Uç şartlar uç tepkiler gerektirir. Uç şartlar uç tepkiler gerektirir. Uç şartlar uç tepkiler gerektirir. Uç şartlar uç tepkiler gerektirir. Uç şartlar uç tepkiler gerektirir. Uç şartlar uç tepkiler gerektirir. Uç şartlar uç tepkiler gerektirir. Uç şartlar uç tepkiler gerektirir. Uç şartlar uç tepkiler gerektirir. Uç şartlar uç tepkiler gerektirir. Uç şartlar uç tepkiler gerektirir. Uç şartlar uç tepkiler gerektirir. Uç şartlar uç tepkiler gerektirir. Uç şartlar uç tepkiler gerektirir. Uç şartlar uç tepkiler gerektirir. Uç şartlar uç tepkiler gerektirir. Uç şartlar uç tepkiler gerektirir. Uç şartlar uç tepkiler gerektirir. Uç şartlar uç tepkiler gerektirir.  Uç şartlar uç tepkiler gerektirir. Uç şartlar uç tepkiler gerektirir. Uç şartlar uç tepkiler gerektirir. Uç şartlar uç tepkiler gerektirir.  Uç şartlar uç tepkiler gerektirir. Uç şartlar uç tepkiler gerektirir. Uç şartlar uç tepkiler gerektirir.  Uç şartlar uç tepkiler gerektirir. Amin.

    “Proleterya, sosyalizm için köylülerle bir araya geliyor, köylerden kırlardan halk, baskıya karşı yürüyüşe geçiyor.” Vertov’un kamera-insanı Kaufman’ın Stalin’in beş yıllık sanayileşme ve kalkınma planı propoganda filmine canlı musiki eşliği eylemindeki Test Dept.

    Devleti boykot etmeye çağırıyorlar. Demiryolları işçilerinin, madencilerin grevlerine yerleştirmelerle eşlik ediyorlar. Yerleşiksiz bir pank tavrı.

    Test Dept 1

  • Cormac McCarthy ve Yol: Bir kıyamet tellalı

    Cormac McCarthy ve Yol: Bir kıyamet tellalı

    Acıttı değil mi? dedi oğlan. 
    Evet. Acıttı. 
    Sahiden cesur musun? 
    Orta karar. 
    Yaptığın en cesurca şey ne? 
    Yola kanlı bir balgam tükürdü. Sabahleyin kalkmak, dedi.
    1


    I.

    Cormac McCarthy’nin Yol isimli romanı, yazılmış en hüzünlü kitaplardan. Görünürde, belirsiz bir felaket sonrası yok olan eski dünyanın kalıntıları arasında güneye, denize ulaşmaya çalışan baba oğulun öyküsünü anlatıyor. McCarthy, kıyamet sonrası dönemin atmosferini, anlatıda yaşananlar gibi soğumuş, tedirgin, umudunu tüketmiş bir üslûpla, kül tadıyla yansıtıyor. Romanın izleği olan ebeveynlerin çocuklarına dair temel korkusunun yanı sıra din, neo-liberalizm gibi meseleleri anlatının içine nasıl gömdüğünden, McCarthy’nin diğer kitapları arasında durduğu farklı yerden bahsetmeye çalışacağım.

    Amerikan yazının kenarda kişiliklerinden biri McCarthy. Edebiyat çevrelerinden hep uzakta durmuş. Kitapları hiçbir zaman çok satmasa da niteliğiyle hemen tüm çağdaşı yazarlar kendisini sıklıkla referans gösteriyor. Üslûbu, olabildiğince az noktalama işareti kullanması, diyaloglarını anlatının gövdesinden ayırmadan yazması alametifarikası. Türkçede belirmiş kitapları O Güzel Atlar,[1] Yol,[2] İhtiyarlara Yer Yok[3] düşünüldüğünde, başyapıtları denebilecek Blood Meridian, Suttree ve Sınır Üçlemesi hâlâ sırasını bekliyor. Nadir söyleşilerinden birinde, McCarthy bu kitabın fikrinin, oğluyla yerleştiği otelin penceresinden dışarı bakarken, izlediği kentin birden alevler içinde kaldığı görüsüyle aklında beliren soruların sonucunda çıktığını söylüyor. Kitabı yazarken nereye doğru ilerlediği hakkında en ufak bir fikri olmadığı, fakat kitabın tam olarak nereden geldiğini gayet iyi bildiğini vurguluyor. Hepimizi etkilemekte olan, buna rağmen çok az sayıda kişinin üzerine eğildiği kriz hâller. Yeryüzünün bildiğimiz biçiminin bozulmuş olması, giderek bükülmesi, eğilmesi, artık işlevini yerine getirmediğini apaçık alametleri. Yerel gözükse de evrensel bir mesele olan etik çıkmazlar, iyi ile kötünün anlamlarının birbirine karışması, aralarındaki sınırın saydamlaşması. Son olarak tüm bunların altında o ilkel, kişisel korkularımız, bir çıkar yol arayışımız.

    Kıyamet sonrası dünyaya dair bir anlatı, evet. Ötesinde, basit bir baba oğul ilişkisinin çetrefilleşen, gelgitli, çokça hüzünlü, çatışmalı, zaman zaman mutlu, gülümseten anların belirdiği yoldaki dönüşümü. Baki kalan yine hesaplaşmalar, geleceğe dair beslenen inatçı umut. Henüz kaybetmediklerimizin, kaybettiklerimizin, ikame edemeyeceklerimizin değerlendirmesi. İnancın kalmadığı bir dünyada umuda hacılığın hikâyesi. 

    Baba oğulun izlemeleri gereken bir yol var. Bir çift mermisi kalmış bir tabanca, bir market arabası, ayaklarında lime lime olmuş pabuçları hariç pek bir eşyaları yok. Beslenmek, barınmak için bazen yoldan uzaklaşmalılar. Her adımın bin bir zorlukla atılması bir yana, tarifsiz tehlikelere, bilinmezliğe doğru, yaşamı itmeyi sürdürmek için, parçalanmayı biraz olsun duraklatmak için. Anlamsızlıkları düşünecek halleri de zamanları da yok. Baba yine de her fırsatta bir anlamlandırma çabasına girişiyor. Ayağa kalkıp ilerlemek zorundalar, bu yüzden sıklıkla yola dönüyorlar. Oysa, yolun nereye götürdüğü uzun zaman önce belirsizleşmiş. Manzara insana devam etmeye, yolu takip etmeye, yolun sonunda hacıların amaçladığı gibi güneye, denize, biraz olsun ılıman insanlara ulaşmaya imkân verecek olanak sunmuyor. Kentler yıkılmış, araçlar, bedenler yanmış, evlerin camları bir pastanın üzerindeki krema gibi erimiş, akmış. Kalan tek tük insan, sözcüğün yerinde kullanımıyla birbirini yiyor. Ağaçlar devriliyor. Yeryüzü tutunamıyor. Geceleri kimi zaman, dünyada daha önce duyulmamış, bu yüzden tarifi, tanımı imkânsız gürültüler duyuluyor. Soğumakta olan yeryüzü sünüyor, kabuğu çatlıyor. Üzerinde, bildiğimiz dünyadan çoktan gitmiş canlıların kokularını, hissettirdiklerini kısacık uykulardaki rüyalarda bile göstermeden. Ne olduğunu bile anlamamış insanın elinden her şeyi alınmış. Yolda tek tük karşımıza çıkan karakterlerin tamamının kafası karışık. Çünkü bir yol olsa dahi, gidecek bir yer yok. Yön anlamını yitirmiş. Haritalara dahi güvenilmiyor, çünkü toprak altımızda kayıyor. İnsanlar daireler çizerek yürüyorlar. İsimlerini hiç öğrenemediğimiz oğlan ile babası, bu kaybolmuşlukta bir amaca tutunup ilerlemeye çalışıyorlar. Yine, eski dünyanın alışkanlıkları, varlığımızdan gelen o çelişkiler, dilsizlikte ısrar eden yeni düzenin dehşetine rağmen ortaya çıkan benzer sorular baba ile oğlanı zaman zaman, sıklıkla farklı ruh hâllerine, düşüncelere sürüklüyor. Zamanın bile çok anlamlı olmadığı, günlerin akıl almaz biçimde kısaldığı bu doğal olmayan yolculukta, baba oğlanın sözcüklerini duymak için büyük çaba gösteriyor. Yalvarıyor, şaka yapıyor, kendisiyle konuşması için ikna etmeye çalışıyor. Yol boyunca tarifi zor anlar yaşanıyor. Bu yüzden yine sözcüklere dönüyorlar, çünkü yeryüzünün nicedir kendisi olmayan bu kalıntısında dahi, gördüklerimizi, hissettiklerimizi anlatmak için en son âna dek sözcükler ya da sözcüklere benzer sesler dışında bir yol yok.

    Semavi dinlerin hikâyesinde tek anlatıcı, iki kahraman var. İyi ile kötü. Anlatıda nihai biçimde çatışmaları zirveye ulaşacak. Bu kaçınılmaz, bir şekilde anlatının kendini sürekli, görünür, inandırıcı kılmasının dayanağı. Bu çatışmadan kıyamet kopacak. Felaketin ne olduğu belirsiz. Hava kirli, havada, karada, suda yaşam belirtisi yok. Yağmur güçlü, rüzgâr soğuk. Her şeyin üzerinde bir kül tabakası. Zehir soluyor olabilirler, baba sürekli öksürüp kan tükürüyor. Bir yerde biyolojik korunma kıyafetleri giymiş biri de beliriyor. Okur da, baba oğul sağ kalmaya çalışırken, çaresizce kıyamete neyin yol açtığını anlamaya çalışıyor. Yersizleşmiş, yurtsuzlaşmış karakterler bir yerlerde kamp yapmaya çalışırken, sürekli kendilerine alan açmaya çalışıyorlar. Toprakta bir parça kazıp yerleşmeye, bedenlerinin bir kısmını oraya gömmeye. İnatla dünyaya saplanıp kalmaya çalışıyorlar. Artık dostane bir yanı kalmamış doğanın zihinlerinde kalmış hatırasında anlam bulma çabaları. Gerçeklikle ilişkinin tehlikeli anlar haricinde zayıflaması, ucunda ölüm olmadıkça görünen bir şeyin öneminin artık kalmaması. Düşüncelerin bu yüzden kalın bir ip gibi sarması, hatırlananların dahi gerçekliğinin giderek silik mırıltılara dönüşmesi. 

    Yine de içlerinde bir yerde, saklı kalmış bir virüs gibi, anlatma isteği, yaşadıklarını, silinip giden dünyayı anlatma isteği sönmüyor. Baba ısrarla anlatacak, dinleyecek bir hikâye peşine düşüyor, en zor anda, yarı donmuş hâlde geceyi atlatmaya çalışırlarken. Çünkü hikâye anlatmak, dili kullanmak hâlâ insana dair elde kalmış son varoluş biçimi. Hikâyelerimizi dinleyecek kimse olmasa da oğlan kimi zaman dinlemeyi, anlatmayı reddediyor, kimi zaman uyuyakalmış oluyor. O zaman kendimize anlatırız, bir yerlerde dinlediğini düşündüğümüz Tanrı’ya. Tanrı ise, dünyadan çekilmiştir. O zaman tekrar bir Tanrı yaratırız, en yakınımızda gördüğümüzden. Oğlumuzdan bir Tanrı fikri yaratır, onu yine hissederiz, eski alışkanlıkları sürdürür, yalan söylemeye devam ederiz. Ona nefes verip yarat ve sevgi sözcükleriyle devam etsin diye kandır. Tanrıyı dahi ikame edebiliriz, hikâyelerle oğullarımız hariç her şeyin yerine başkasını getirebiliriz.

    Adam da böyle yapıyor. Sıklıkla oğluna ateşi hatırlatıyor. Oğluna, anlamını kavrayamasa da, ateşi taşıyanlar olduklarına ikna ediyor. Tekrarlamasın istiyor. Bir peygambere inen vahiy gibi, ateşi taşıdığını yüksek sesle tekrarla, böylece buna inan. Kitapta ateş belirleyici bir imge. Yeryüzü alevler içinde, ateş her yerde, hangisinin iyi, hangisini kötü olduğu arasındaki anlamı çoktan yitirmişiz. Baba bu bağlamda Prometheus, ateş hırsızı mıdır? Oğluna karşı öyle görünse de, kendisiyle, yine oğlu yüzünden, sıklıkla doğruyu tartışır. Derin inançsızlığını acıyla kabullenir yer yer.  Çünkü oğlu sıklıkla kendisini sorgular. Nasıl iyi insanlar sadece onlardır? Bu nasıl mümkündür? Oğlu kuşkusuz ilahi kanon dışında, kendilerini iyi olarak tanımlarken, nasıl kimi zaman gayet kötülerden farksız davrandıklarını sorgular. Aralarındaki çatışma körüklenir. Uzun suskunluklar belirir, hikâyelerin, sözcüklerin yetersizlikleri görünür. 

    Ateşi çalıp oğluna vermiştir, evet. Belki de bu yüzden yolun sonuna doğru mücadele ivmesi bir noktaya dek artar babanın. Oğlu yeni bir dinin ilk temsilcisidir, yamyamlara barbarlara karşı, çökmüş gitmiş, işlevini yitirmiş inançların arasında bir etik pusula. Bu yüzden kir pas içindeki oğlunun saçlarını okşarken, ne denli güzel olduğunu düşünür, Dedi ki: oğlan Tanrının sözü değilse, Tanrı hiç konuşmamış demektir. Baba yekten analojiyle oğlunu tanrı yerine koymuyor, Tanrı’nın anlatısından elde kalmış ne varsa, sözcükler hâlinde oğlunda belirdiğini, varlığını sürdürdüğünü vurguluyor. İnsan, semavi dinlere göre konuşan değildir ne de de olsa, daha çok dinleyen, kendisine konuşulan, kimi zaman konuşmanın kendisi şeklinde mevcuttur.

    Babanın karşılarına çıkan herkesi büyük bir tehlike görmesine rağmen, karşılarına çıkan, ismini öğrendiğimiz tek karakterle uzun denebilecek şekilde yaptığı konuşma ilginçtir. Ely, İlyas, isimli bu yaşlı ve neredeyse kör adam, ki adının sahte olduğunu da söyler laf arasında, dünyanın üzerindekilerle silinmesi gerektiğini söyleyen bir felaket tellalıdır. Zaten kıyamet kopmuşken, baba bu böylesi şüpheci bir adama dahi umut aşılamaya çalışır. Oğlunda ilahi bazı şeyler olduğunu iddia edince, yaşlı adamın cevabı kapkara komiktir. Çünkü bu yolda hele de yanında tanrıyla yürüyorsan, yolun sonunun iyi bir yere varmayacağı aşikârdır. Çünkü tanrıya yer yoktur artık, ama biz onun peygamberleriyiz, burası kesindir. Baba da bu gerçeği bir yerde isyankâr bir hâlde kabullenir, kıyamet kopmuştur, iyi ile kötü evet, çarpışmıştır, işte şimdi iyiler burada, böyle acı çekerken, o kadar sözü olan Tanrı neden suskundur? Onun yeri tam olarak bu kıyametin neresindedir? Analitik düşünceden mücadele boyunca hiç sapmayan baba, yumruklarını çaresizce gökyüzüne bir soru işareti gibi yöneltir. Distopik imgelemin olanaksızlığının yanında, ütopik bir geleceğe dair az da olsa bir umudu barındıran hâlde bile değildir baba. Yine de oğluna ateşi taşıdığından bahseder, kendi düşüncelerinde ise gelecek kavramı silinmiş gitmiştir. İyinin, kötünün ötesine geçmiş, orada ortadan kalkmıştır. 


    II.

    Cormac McCarthy’ye göre dil bilinçsizdir.2 Bir kalbin atışındaki kasa dayalı refleksif otonomi gibi değil, tam anlamıyla bilinçsizdir. Parazit gibi beynimize yayılmış, işgal etmiştir. Dil, üzerine düşünen birçok insanın ortaya koyduğu üzere, evrimsel bir süreçtir. Bir şekilde beynimizde bir yerlerde ortaya çıkmış, bir görü gibi belirmiştir. Hızla gelişmiş, yayılmıştır. Birçok hayvanda evrimleşen işaret dili ya da farklı sesler, her ne kadar bir nevi öncül-dil gibi düşünülse de, dil bir tek insanda, neden bilinmez, tarihin bir ânında kendisini göstermiş, ardından insanın evrimsel hızını katbekat aşıp yayılmış, gelişmiştir. Başka başka bir şeyler hâline gelmiştir. 

    Dile gerçekten ihtiyacımız var mı? Dili olmayan birçok canlı mutlu mesut yaşarlarken. İşaretlerimiz dil değildir, hayvanların işaretleri, kuşların sesleri, balinaların çağrısı, bir şeyleri ifade ederler, doğru. Tehlikeyi, açlığı, üremeyi. Oysa sadece işaret ettiklerimiz, isimlendirebildiklerimizle dilden bahsedebiliriz. Yol’da baba böylesi bir çıkmazda, karşısında belirmiş dünyadaki felaketleri isimlendirmekte zorluk çektikçe, oğlanın sözcüklerine, onunla konuşmaya dönmeye çalışıyor. Oğlan ise, başlarda paylaşmakta hevesli olduğu rüyalarını dahi, yolda ilerledikçe anlatmaktan vazgeçiyor. Rüyalar dahi, insanın dilinden uzaklaşıyor, kendilerine kapanıyor, sözcükleri kullanmaktan uzaklaştıkça, insan hızla kültüre dair bilgisini unutuyor, farklı, çirkin, dünyada artık yeri kalmamış bir varlığa dönüyor. 

    Kıyametten sonra dahi elimizde kalan yine hikâyeler oluyor, bir de kapitalizm. Anlatıdaki adam bir kaynak avcısı. Kıyamet sonrasında elde kalan ne kaynak varsa, kimi zaman yoktan var edip, kimi zaman nesneleri dönüştürüp, tamir ederek, işlerini görecek alet edevat yaratmakta mahir. Bir tohum tanesinden besin değeri hesaplayıp, oğluna çorba niyetine çay içiriyor. Eksik iskambillerle oyun, terk edilmiş bir nalburdan aldıkları çelik conta ile yola atılan halkalar. Yerdeki kumları eşeliyorlar. Kapitalizmin, yok ettiğini bile telafi eden o gücü beliriyor. Kötü insanlar, ateşi taşımayanlar, insan yiyenler. İyi insanlar ateşi taşıyanlar, ancak onlar da bir yere kadar iyiler. Yeri gelecek bir hırsızı buz gibi soğukta çıplak bırakacak, yeri gelecek tek başına bir ihtiyara bir öğünlük yiyecek vermekle sözde iyiliğini gösterecek. 

    Kaynakların, gıda üretiminin, paylaşmanın yönetiminin ne olduğu, sistemin tam olarak nasıl çöktüğü muamma. Piyasayı yönlendiren bir devlet garantisi artık mevcut değil. Amerikan yazınında yaygın kıyamet sonrası yapıtların aksine, o eski güzel devlet hâkimiyeti günlerine özlem üzerinden kurulmuyor anlatı. Nüfusun çok ama çok azaldığı aşikâr. Orada burada birtakım komünler, kolektifler var. Kalan az sayıda insan, kimi kanlı amaçlarla, kimi ise dağlara çekilmiş, bir başka tüketim mücadelesi içine girmişler. Yoldaki anlatı sırasında bu kolektifler dahi yok olmuş gitmişler, orada burada kalıntılarına rastlanıyor, arkalarından kalan artık bir işe yaramayan çuvallar, darı taneleri.

    Simon Schleusener, romanın neo-liberalizmin nasıl sona erdirilemediğini okuduğu yazısında[iii] Slavoj Žižek ile Fredric Jameson’ın öne sürdüğü “kapitalizmin sonunu düşlemektense, dünyanın sonunu düşlemek daha kolaydır” fikri etrafında dolaşıyor. Denilebilir ki, Amerikan edebiyatı yol motifine sıklıkla tutunur. Yirminci yüzyıl başında Jack London Yol isimli romanında bir avareyi anlatır, uçsuz bucaksız ülkede dolaşır, izler. Ondan 50 yıl sonra, Jack Kerouac Yolda isimli anıt romanında bu kez başıbozuk bir Beat anlatısı oluşturmuştur. Yine yoldayızdır, ama bu kez ülkeyi baştan başa dolaşırken arayış daha özgür, daha keyif odaklıdır. Kaybedilen ev duygusundan ziyade, hareketin coşkusu yazılma hızına hâkimdir. Yine ondan 50 yıl sonra, bu kez McCarthy motifi değiştirmiş, kahramanı dönüştüren, geliştiren kurgudan sapmış, sadece hayatta kalmaya odaklanmış. Yol artık keşif, özgürlük, umut sunmaz. Kültürel bir dönüşüm, bir gelişim getirmez. Yolda ilerlemek, yer değiştirmek, yaşanacak bir gün daha kazanmaktan başka anlam taşımaz. Yol’da tenis ayakkabıları giymiş, sessizce yürüyen bir göçmenler ordusunun geçişinin dehşeti yaşanır.

    Toprağın içinde yuvarlandı ve kolunun altından gözleyerek yattı. Tenis ayakkabılı, çiğneyip geçen bir ordu. Deri kılıflarla yaklaşık birer metrelik borular taşıyorlar. Bileklerde borular. Boruların bazılarının uçlarına zincirlerle her tür çöp takılıydı. Kurulmuş oyuncaklar gibi sallanan bir yürüyüşle, tangur tungur geçtiler. Sakallı, maskelerinin arasından nefesleri duman gibi tüterek. Sişşşt, dedi. Şişşşt. Arkadan gelen savaş birliği kurdelelerle süslü mızraklar ya da kargılar taşıyordu, uzun keskin yanları iç kesimlerde ilkel bir demir ocağında kamyon yayları dövülerek yapılmıştı. Oğlan yüzü kollarında, dehşet içinde yatıyordu. Altmış metre kadar öteden geçtiler, toprak ayaklarının altında hafifçe sarsıldı. Yeri çiğneyerek. Ardları sıra koşumlu ve sırtlarına savaş ganimeti yüklenmiş kölelerin çektiği arabalar geldi ve onun arkasından da kadınlar, belki bir düzine kadar, bazıları hamile ve en sonda da soğuktan korunacak şekilde giyinmemiş, köpek tasmaları takılmış ve birbirine boyundurukla bağlanmış tamamlayıcı bir ibne refakatçi grubu. Hepsi geçti. Yattıkları yerde dinlediler. 

    İçlerinde savaşçılar, hamile kadınlar, kölelerle yürüyen bu ordu, romanın yayımlanmasından 11 yıl sonra başta ABD Başkanı olmak üzere, toplumun belirli kesiminde korku yarattı. Yolculuk bu kez tersinden, ABD’nin Meksika sınırına, kuzeye doğru yola çıkmış Orta ve Güney Amerikalı fakirler ordusunun, mülteci karavanlarının sınıra dayanması, açlıktan kırılan insanların üzerine ateş açılmasıyla yaşandı. Başkanları kendi iyi insanlarını korumak için, bu dışarıdan gelen barbarlara, vahşi göçmen sürülerine karşı duvar dikme kararına onay verilmezse olağanüstü hâl ilan edeceğini söyledi. Piyasalara göre küçük bir kıyamet yaşandı. McCarthy’nin kıyameti neo-liberal düzenin çöküşü olarak gördüğünü söyleyemeyiz kuşkusuz. Ancak eyaletlerarası yol, insanın felaket sonrasında tutunacak tek dalı artık.

    Niye eyalet yolları oluyorlar?
    Çünkü vaktiyle eyaletlere aitlerdi. Eyalet denen şeylere.
    Ama artık eyalet yok mu?
    Hayır.
    Ne oldu onlara?
    Tam olarak bilmiyorum. İyi soru.
    Ama yollar hala burada.
    Evet. Bir süreliğine.
    Ne kadar uzun bir süre?
    Bilmiyorum. Belki hayli uzun süre. Onları yerinden sökecek
    bir şey yok, demek ki bir süre daha idare ederler.

    Kapitalist devletin hatırası, bir sekansta oğlanın Coca Cola ile tanışmasında tekrarlanır. Ürünün yarattığı rahatlama duygusu, reklamı yapılsa bu kadar etkileyici olabilirdi herhalde. Oğlan da tadının güzelliğini onaylar. Kendisini hayli uzak bir mesafede konumlandırmış anlatıcının baba karakterinin kafasının içinde dolandığı yerlerde neoliberal özlemleri dillendirdiğini böylece görüyoruz. Coğrafyanın, insanların, köylerin, eyaletlerin, yolların, dağların, denizin isimsiz olduğu dünyada, gücünü, geçmişini yitirmemiş bir tüketim imgesi olarak, bu içecek adıyla sanıyla varlığını korumaktadır, yıkımdan kurtulan tek metadır. Bu pasajda belki de yeryüzünde son kez kola içtiklerini düşünürler. Kıyameti, şeylerin sonunun gelmesini hatırlatırlar sanki. Oysa ilerleyen sayfalarda, bir depoda bu kez bol miktarda bulacaklar, şaşırtıcı ama bu kez şaşırmayacaklardır. Dünya yok olsa dahi, tüketime dair nesneler sondan sonra dahi yolculuğuna devam eder. Onların kıyameti yoktur, bu denli şiddetli bir yıkım dahi onları yıkamaz. McCarthy dünyanın sonunu kapitalizmin sonuna işaret ederek anlatmıyor, hiç kuşkusuz. Yolculuğun yıkımın ardından sürdüğünü, kör topal ilerlerken dahi sağda solda yıkıntıların arasında, küllerin altında birçok neoliberal hayalin nesnelerinin kendini gösterdiğini hatırlatıyor. Bir zamanlar neleri düşlediğimizin odak envanterinden kesitler gösteriyor.

    Fukuyama Sovyet komünizminin yıkımını tarihin sonu diye kavramsallaştırdığında, dünya coşkulu, olumlu bir okuma yaptı, geleceğe dair umutlu, handiyse bir ütopya dillendirdi. McCarthy ise, belki içgüdüsel, belki romanın gerçekliğine uygun düşen bir şekilde, dünyanın sonunu kapitalist demokrasinin işlemez oluşunun yarattığı vahşet ile eşleştirmiş oldu. McCarthy ise has bir Amerikan yazarı. Amerikan kültürünün çöküşünün hüznünü, şiddetini bir üst izlek şeklinde tüm yapıtlarına yaymış. Yol’da bir yerde adamın su birikintilerinde bulduğu şişmiş kitapları evirip çevirirken yaşadığı üzüntü ile karışık öfkede de görülüyor.

    Binlercesi sıra sıra düzenlenmiş yalanlarına yönelik bir öfke.[…] En küçük bir şeyin değerinin bile gelecek bir dünyayı doğrulayacağını düşünmemişti. 

    Kayıpların acısı o denli derindeyken, telafinin gücü devreye girecek, buna umut denebilirse. Romanın ilk taslağında son paragraf çok çok daha karanlık, bir yitimi doğrudan işaret ederken, atılan birkaç sözcükle, basılmış versiyonda belli belirsiz bir ümide kapı açılmış. Bir yazarlık maharetinden öte, inanılırlığı güçlendirme çabası sanki, telafinin gücü, kaynakların gerekli kullanımı meselesi. 


    III.

    McCarthy’nin tüm kitaplarına yayılan izlekleri şiddet, insanın çeşitli etmenlerle manipüle edilen temel etik mücadelesi, çoğunlukla anlamsız, tesadüfî anlar sonrası düşülen derin açmazlar, belalardan sonu kötüye giden kurtulma çabaları denebilir. İlk dört romanı, güney gotiği diye kategorilendirilmiş, bölgeye ait insanların hikâyeleriydi. Takip eden beş romanı, vahşi batıda suç hikâyelerini barındırıyordu. Sonraki Yol ise bunlardan biraz ayrı bir yerde duruyor. Daha genel bir görünüme, dünyanın kendisine bakıyor. Kitabın başında babanın manzarayı dürbünle izlerken gördüklerini aktarıyor. Dünya, kendisini anlamlı kılan kavramlarla karşımızda çözülüyor. Parçalara ayrılıyor. Geçmişin, şimdinin işlevini yitirmesi bir yana, geleceğin de işlevsizleşmesinin tahribatını, bunu anlamakta nasıl başarısız olacağımızı gösteriyor. Eğer yolda devam etmek isteyen olursa, gerekli olan etik refleksin ancak kayıplarla elde edilebileceğini hissettiriyor. Sığınacak evlerin, tanıdıkların, toplulukların, cemaatlerin, komünlerin, daha büyük örgütlenmelerin cevap olmadığı şartlarda, saçmalığın akıl almaz bir hâle geldiği dünyada bir varlık biçimi arayışının portresini çiziyor.

    Bir şeylerin ne kadar güzel olduğuna, tüm bu güzelliğin bir gün elimizden yitip gideceğine, bir daha geri gelmeyecek değerlerimize, bu kesin kaderin ne denli acı verici, o denli muhteşem olduğuna, hepsinin bir arada, yaşanacak en şiddetli felaketin dahi bunları silemeyeceğine dair, umutsuzlara umutsuz bir metinle umut vaat eden bir roman.

    İlk kez K24’de yayımlandı, Ocak 2019.


  • Koca dünya’da kendine bir ev bulamamak!

    Koca dünya’da kendine bir ev bulamamak!

    “gördüğümüz dünya
    yemin ederim
    aslına benziyor ”
    Melih Cevdet Anday

    Reha Erdem’in yeni filmi ‘‘Koca Dünya’’ 12 dakikalık bir giriş bölümü ile başlıyor. Klasik hikaye anlatımı kullanılan bu sahnelerde şehir yaşamının acımasızlığı, güçsüzlerin ve doğanın büyük şehir tarafından nasıl ezildiğini görüyoruz. İki ‘kardeşin’ birbirini bularak kaçmalarıyla gerçek film masal gibi diyebileceğimiz bir simülasyonla başlıyor. Kaçamayan her şey yakalanır ve yakalanan her şey paramparça edilir. Karakterlerimizin İğneada’ya kaçışı da bir yere kadar başarılıydı; vahşi modern dünyadan sakin orman yaşamına masalsı bir kaçış…

    İstanbul’da yaşayan bir İğneadalı olarak suç içleyip kaçmam gerekirse herhalde Longoz Ormanları’na kaçarım diye düşündüğüm olmuştu. Baş karakterlerimizden Ali (ya da simülasyondaki adıyla Kum-Kum) da işlediği suçtan sonra benim gibi düşünerek bir diğer baş karakterimiz Zuhal’i (ya da simülasyondaki adıyla Mimi’yi) yanına alarak İğneada’ya kaçmayı tercih etti. Tabii ki filmde ne İğneada gerçek İğneada ne de İstanbul gerçek İstanbul. İsimsiz Türk şehirleri olarak yer alıyorlar.

    Seyirci olarak önce karakterlerin kardeş olduğunu öğreniyoruz. Film izlendikçe yetimhanedeyken birbirlerinin kardeş olduğuna inandırıldıklarını anlıyoruz. Ama belli ki değiller, onlar da bunun farkına varıyorlar ama o güne kadar devam eden bu inancı bir anda silip atamıyorlar. Kaçtıkları sadece şehir hayatı, polis, geçmişleri değil aynı zamanda gerçekten de bir kaçış. Ormanda gerçekten uzaklaşarak hayali hayvanlar, olmayacak şeyler görüyorlar. Delirmenin eşiğinde genelde böyle olur. Gerçek ne, gerçek olmayan ne, ayrım zorlaşır. Reha Erdem filmlerinin çoğunda olduğu gibi yine içleri kötülük dolu erkekleri görüyoruz. Aralarındakilerin en iyisi Ali (Kum-Kum) bile ne ‘kardeşine’ verdiği sözleri tutabiliyor ne de onu koruyabiliyor, parayı fahişelerle çarçur etmeye ve Zuhal’i (Mimi) ormanda yalnız bırakmaya başlıyor.

    Reha Erdem filmlerinde simülasyon dünyalar kurmayı iyi başaran bir yönetmen. Jean Baudrillard, simülasyon gerçeğe bir saldırıdır diyor. Bu gerçeğe saldırıyı göremeyen izleyici ve eleştirmenler de çoğu zaman Reha Erdem filmlerinin başarısız olduğunu düşünüyor. Oysa burada yapılan bilinçli bir yönetmen tercihi. ‘‘Şarkı Söyleyen Kadınlar’’ gibi parçalı filmler yapınca hikaye bütünlüğünden koptuğu ve anlayamadığım diğer beğeni kriterleriyle o tarz filmlerinin başarısız olduğunu söylüyorlar. Eğer sanattan zevk almak istiyorsanız, sanattan anlayacak biçimde yetişmeniz gerekir. Ahmet Güntan’ın ‘‘Parçalı Ham’’[1. http://www.160incikilometre.com/urun/parcaliham_kitap/] kitabı Türk şiirinde nasıl bir yer teşkil ediyorsa, Reha Erdem de Türk sinemasında benzer bir yer teşkil ediyor. Reha Erdem’in sıkı bir Deleuze takipçisi olduğunu artık biliyoruz, hayvan-oluş, yersiz-yurtsuzluk gibi kavramlar üzerinden pek çok şeyi filmlerinde sürekli olarak düşünüyor. Ama bu film özelinde bir diğer önemli sorun edilen mesele insanın koca dünyada bir türlü evinde hissedememesi. Adorno’nun, bugün insanın evindeyken kendini evinde hissetmemesi bir ahlak sorunudur.[2.Minima Moralia] dediği dönemden sonra artık insanın ev simülasyonlarında bile kendini evinde hissetmemesi ve modern dünyadan doğaya kaçışta dahi bu hissizliğin devam etmesi gibi yeni sorunlar oluştu. Elimizde kaçacak bir doğa kalmadı. Artık bu çözülebilecek bir ahlak sorunu değildir. Hele ki sinemayla hiç değil. Orman içinde de, yetimhanede de, şehirde de, doğada da evde hissetmek zor. Macar yönetmen Bela Tarr’dan[3. https://futuristika.org/bela-tarr-ontolojik-dertlerimiz-var/] sonra bu tarz dertleri olan yönetmenler görmek pek mümkün olmadı, modern dünya elini attığı her şeyi mahvetti, yönetmenler de sistemin belirli beklentilerine cevap vermek zorunda hissettikleri için radikal şeyler yapamıyorlar filmlerinde. Reha Erdem filmleri bu açıdan Bela Tarr filmlerinin duygu/düşünce dünyasına yakın duruyor.

    Yönetmenler için hikaye ikinci planda olmalı. Asıl mevzu diğer tüm sanat dallarında olduğu gibi insanlara nasıl dokunacağınızdır. Gerçek hayat anlatılacaksa ne kadar gerçek olacak, simülasyon bir hayat anlatılacaksa bu simülasyon gerçeğe ne kadar saldırabildi, önemli, asıl sorular bunlardır, sanki Reha Erdem bilmiyor mu sağı solu toplu, klasik, kopuk olmayan bir hikaye anlatmayı? Sanatla uğraşmak insan ilişkileri alanında uzmanlaşmayı gerektirir. Bela Tarr filmleri gibi filmleri ondan sonra bir başkası çekmedi. Koca dünyada neden biri daha çekmedi? Bir yönetmen daha zuhur etse işler yoluna girmez miydi? Reha Erdem gibi bir yönetmen daha zuhur etse belki Türk Sineması için.

  • Virginia Woolf’un öldüğü düşünülüyor

    Virginia Woolf’un öldüğü düşünülüyor

    3 Nisan 1942.

    Romancı ve denemeci Bayan Virginia Woolf evden ayrıldığı geçen cuma gününden bu yana kayıp. Kendisi ve eşi Leonard Sidney Woolf’un kır evlerinin olduğu Lewes yakınlarındaki Rodwell’de boğulduğu düşünülüyor.

    Bay Woolf bu akşam şunları söyledi: “Bayan Woolf’un hayatını kaybettiğini düşünüyoruz. Geçen cuma, bir mektup bırakıp yürüyüşe çıktı. Sanıyoruz boğuldu. Ancak bedeni henüz bulunamadı.”

    Romancının kayboluşunun ardındaki gizem henüz aydınlanmadı. Lewes’deki yetkililer Bayan Woolf’un olası vefatıyla ilgili ellerinde bir bilgi olmadığını belirtti.

    Şapkası ve bastonunun Ouse Nehri kıyısında bulunduğu belirtiliyor. Bayan Woolf bir süredir rahatsızdı.

    Woolf ailesi 1917-38 arasında Hogarth Yayınları’nı yönetti. ’38 yılında Bayan Woolf emekli olup kendisini yazmaya adadı. Son kitabı “Roger Fry, Bir Yaşamöyküsü” geçen yıl yayımlanmıştı.

    Thackeray’ın torunu olan Virginia Woolf, Darwinlerin, Symondse’lerin ve Stratchey’lerin akrabasıydı. Oldukça kaliteli diye adlandırılan o beş kitabın yazarı olan Woolf, eleştirmenlere göre en az dört farklı düşünce ve yazım tekniği kullanıyordu. Bu nedenle kendisine “Çoğul Bayan Woolf” deniyordu.

    Üç Gine isimli kitabında Bayan Woolf, bir avukattan gelen “Sizce (yaklaşan) savaşı nasıl durdurabiliriz?” sorusunu şöyle cevaplıyor: Altı çizilen konu belki de insanların mektuplaşma tarihinde bir ilk. “Ne zamandan beri eğitimli bir erkek bir kadına savaşın nasıl durdurulabileceği hakkındaki görüşünü soruyor?”

    Romanlarından biri olan Yıllar için New York Times kitap eleştirmeni Ralph Thompson şöyle yazmıştı: “Bayan Woolf geçmişi ya da kendini geçmişe doğru yütürmeye başlamış şimdiye dair düşünürken mükemmeliyete en yakın olduğu yerde.”

    Romanlarına ya da uzun denemelerine çalışmadığı zamanlarda Bayan Woolf sıklıkla edebiyat dergileri için eleştiri metinleri yazıyor ve edebiyat tartışmalarına dahil oluyordu. Son kavgalarından biri de 1939 Aralık ayında kitap eleştirmenlerine karşı gerçekleşmişti.

    Kitap incelemesi yapanların ortadan kaldırılmasının “kamu yükümlülüğü” olduğunu söyleyen Woolf, bu kadar hızlı kitap inceleyenlerin, editörlerin kendilerine verdiği kitapların derinine nüfuz etmelerinin imkansız olduğunu söylüyordu. Woolf ayrıca kitap tanıtımı yazanların ortadan kaldırılması için Parlamento Kararı gerekmediğini, kendisinin serzenişlerinin yarattığı eğilimlerin yakında onların varlıklarını sonlandırabileceğini de söylemişti.

    Augustine Birrell ise 1930 yılında Woolf’u, “En zor anlaşılanlardan, orijinal biri, modernlerin moderni ve doğuştan yazar,” diye tariff etmişti.

    Bütün eğitimi evde, özel eğitmenlerle verilmişti. En büyük mutluluğu ise, Hogarth Yayınları kurucusu ve The Nation eski editörü kocası Leonard Woolf ile sürdürdüğü yayıncılık oldu.


    Bayan Woolf’un bedeni bulundu

    19 Nisan.

    Sussex, New Haven Adli Tabibi Dr. E. F. Hoare, bugün, daha önce evi iki kere bombalanan Virginia Woolf’un intihar ettiğine dair raporu açıkladı. Bedeni dün gece ailenin Lewes yakınlarındaki haftasonlarını geçirdikleri evin yakınlarındaki Ouse Nehri’nde bulundu.

    Adli Tabip Bayan Woolf’un kocası, Leonard’a bıraktığı notu da okudu.

    “Delireceğime dair bir his var içimde,” diyor notta. “Zor zamanları artık aşamayacağım*. Sesler duyuyorum ve çalışmama odaklanamıyorum. Buna karşı mücadele ettim ama daha fazla savaşacak gücüm yok. Tüm mutluluğumu sana borçluyum ama daha fazla böyle devam edip hayatını mahvedemem.”

    Kocası, Bayan Woolf’un uzun süredir depresyonla boğuştuğunu belirtti.

    Bloomsbury’deki evleri bir süre önce bombalanmıştı. Bay ve Bayan Woolf daha sonra yakınlarda başka bir eve taşınmış, ancak bu ev de bombalanmış ve oturulamaz hale gelmişti. Woolf ailesi daha sonra Sussex’teki bu yazlık eve geçmişti. 59 yaşındaki Woolf, 28 Mart tarihinden bu yana kayıptı.

    * ABD ve Britanya basını ısrarla, bu kısmı I feel we can’t go through another of those terrible times. ” cümlesini “I feel I can not go on any longer in these terrible times.” olarak yazmış ve yazarın dünya savaşının etkisiyle hayatına son verdiği yönünde anlamlar yaratmıştır. Eşi Leonard Woolf’u ısrarla bu yanlışlığı düzeltmeleri gerektiğine dair mektupları ise göz ardı etmiştir. Yaygın edebiyat yayıncılığı, bugün gibi o gün de, acıdan sömürüyü seçmiştir. Tam da bu yüzden, kitap tanıtımı yazanları ve hakkaniyetsiz edebiyat yayınlarını öldürmeliyiz.

  • Velimir Khlebnikov – Geleceğin Radyosu

    Velimir Khlebnikov – Geleceğin Radyosu

    Geleceğin radyosu – bilincimizin merkez ağacı- bize sonu gelmez girişimleri anlamamızda yeni yöntemler sunacak ve insanoğlunu bir araya getirecek.

    Ana radyo istasyonu, demir sığınak kale, öbek öbek kabloların sac gibi birbirine karıştığı yer, muhakkak ki bir kurukafa ve çarpı işaretinden oluşan, bilinen, ölüm tehlikesi işareti ve ‘Tehlike” yazısıyla korunacak. Çünkü en düşük derecedeki kargaşa, tüm ülkeyi zihinsel bir boşluğa sürükleyebilir, geçici bilinç kaybına neden olabilir.

    Radyo ruhsal, manevi bir güneşe dönüşüyor tüm ülke için, harika bir büyücü ve sihirbaz.

    İzin verin radyonun ana istasyonunu hayal edelim: Havada bir örümceğin ağının hatları, bir fırtına bulutunun çakan yıldırımları, bazı göçük ve seller, bazı canlanan alevler istasyonu bir uçtan diğer uca çaprazlamasına geçiyorlar. Mavi parlak bir toptan yayılan küresel ışık havanın ortasında asılıyor, birisi meyilli yüzeye kabloları geriyor.

    Dünyanın tam bu noktasında, her gün, tepki kuşların bahar zamanı uçuşları gibi, bir haberler sürüsü havalanır, hayatın ruhundan haberler verir.

    Aydınlatan kuşların akarsularında, ruh şiddete, birliktelik tehdite galip gelecek.

    Sanatçıların etkinlikleri, kim ki kalem ve fırça ile çalışır ve sanatçıların kesifleri, kim mi fikirlerle çalışır (Mechnikov, Einstein), insan oğlunu anında bilinmez kıyılara taşıyacak.

    Karlı dağların tepelerinde yasayan insan ruhları tarafından gündelik konulara verilen öğütler derslerle değişimli olarak işlenecek. İnsan irfanının denizindeki dalgaların tepeleri, tüm ülkeyi bölgesel Radyo istasyonlarının içinden boydan boya geçecek. Her gün mektuplar seklinde devasa kitapların karanlık sayfalarına yansıtılarak, evlerden büyük, her şehrin merkezinde durur, yavaşça kendi sayfalarını çevirir.

    Peki, sonrasında ne gelir? Nereden geldi bu harika ses dalgaları, tüm ülkenin olağan üstü şarki söylemesiyle oluşan sel, çırpınan kanatlardaki ses, bu geniş gümüş sel, ıslık çalarak sakırdıyor. Çıldırmış şahane çan sesleri bizim olmadığımız bir yerden dalgalanıyor. Şarki söyleyen çocuk seslerine ve kanat seslerine karışıyor.

    Her şehir merkezinin üstüne bu sesler boşanır, bir gümüş sesler sağanağı. Harika gümüş canlar ıslık seslerine karışır. Belki de bu sesler cennetin sesleri olabilir mi? Çiftlik evlerinin çatılarının üstünde ucan ruhlar olabilir mi? Hayır.

    Geleceğin Mussorgsky’si bir kıyıdan diğer kıyıya kendi çalışmalarının konserlerini veriyor. Radyo cihazını kullanarak muazzam bir Konser salonu yaratıyor Vladivostok’den Baltık’lara, cennetin mavi kubbelerinin altında.

    Bu tek akşamüstünde, o (Geleceğin Mussorgsky’si) insanları büyülüyor, onlarla ruhunun görüş birliklerini paylaşıyor ve bir sonraki gün sadece bir başka olumlu gün. Sanatçı topraklarının üstüne bir büyü serpiyor, ülkesinin şarki söyleyen denizleri ve ıslık çalan rüzgârları ona verilmiş. En küçük kasabadaki en fakir ev ilahi vınlamalar ve tatlı seslerle dolmuş.

    Çeviri: Burçin Ayebe

  • Bakunin’in Mirası

    Bakunin’in Mirası

     Anarşist Portreler
    Çeviri Osman Akınhay

    Anarşizm bir yüzyıl önce Avrupa devrimci hareketi içinde önemli bir güçtü; anarşizmin başlıca savunucusu Michael Bakunin’in adı Avrupalı işçiler ve radikal aydınlar arasında, Birinci Enternasyonal önderliği için yarışa girdiği Kari Marx’ın adı kadar iyi biliniyordu. Marx’ın tersine Bakunin, ününü esasen bir isyan kuramcısı değil, eylemci olarak kazanmıştı. Bakunin önceden belirlenmiş devrimler hakkında inceleme yapıp yazarak kütüphanelerde oturacak birisi değildi. Eylem sabırsızlığı içinde ve karşı konulmaz bir coşkuyla 1848 ayaklanmalarına atıldı; başkaldırı dalgasını Paris’ten Avusturya ve Almanya barikatlarına taşıyan Prometheusvari bir kişilikti. Çağdaş bir kişinin sözleriyle, Bakunin gibi insanlar “Kasırgalı bir ortamda yetişir ve fırtınalı havalarda güneş ışığında olduğundan daha iyi olgunlaşır.”

    Bakunin’in 1849 Dresden ayaklanmasında tutuklanışı devrimci eylemlerini kesintiye uğratmıştı. Altısı Çarlık Rusya zindanlarında olmak üzere, sonraki sekiz yılını hapishanede geçirdi. En nihayet çıktığında, cezası Sibirya’da ömür boyu sürgüne çevrilmişti; beslenememekten dişleri dökülmüş, sağlığı ciddi ölçüde bozulmuştu. Ama 1861’de muhafızlarını atlattı ve yeryüzünü boydan boya dolaştığı, sansasyonel, uzun ve serüvenli yolculuğuna başladı; ismi, Avrupa’nın dört bir yanındaki radikal grupların gözünde bir efsaneye ve tapınma nesnesine dönüşmüştü.

    Romantik bir isyancı ve tarihte etkin bir güç olarak Bakunin, Marx’in asla boy ölçüşemediği bir cazibeye sahipti. “Hakkındaki her şey devasaydı” diyordu Dresden ayaklanmasına katılan arkadaşlarından besteci Richard Wagner, “ilkel bir coşku ve kudretle doluydu.” 1851’deki İtirafında “ucunu önceden göremeyeceği geniş ufuklar” açan “fantastik olana, alışılmadık, işitilmedik serüvenlere” sevgisinden Bakunin’in kendisi de söz eder. Bu durum başkalarında abartılı rüyalar esinlendiriyordu; 1876’daki ölümüne dek, devrimci geleneğin serüvencileri ve şehitleri arasında eşsiz bir yer kazanmıştı. “Bu adam” diyordu Alexsandr Herzen, “sıradan bir yıldız altında değil, kuyrukluyıldız altında doğmuş.” Geniş yüce gönüllülüğü, çocuksu coşkusu, özgürlük ve eşitliğe olan yakıcı tutkusu, ayrıcalığa ve adaletsizliğe bir yanardağ gibi patlayan saldırıları devrinin özgürlükçü çevrelerinde müthiş bir çekim gücü sağlamıştı kendisine.

    Ne var ki Bakunin, eleştirmenlerinin değinmekten hiç bıkmadıkları gibi, “sistemler mucidi değil” eylem devrimcisi sayıyordu kendini. Önceden saptanmış tarih yasalarını tanımayı reddediyordu. Toplumsal değişikliğin “nesnel” tarihsel koşulların yavaş yavaş belirmesine bağlı olduğu görüşünü kabul etmiyor, tam tersine, bireylerin kendi yazgılarını biçimlendirdiklerine, yaşamlarının soyut sosyolojik formüllerden oluşan bir Prokrustes yatağına sıkıştırılamayacağına inanıyordu. “Kuram yok, ısmarlama sistem yok, dünyayı kurtaracak bir kitap henüz yazılmadı” diyordu Bakunin. “hiçbir sisteme bağlı değilim. Ben bir doğru arayıcısıyım.” Ona bakılırsa, işçilere kuramlar öğreterek Marx, yalnızca isyanların zaten sahip olduğu devrimci ateşi “özgürlük dürtüsü, eşitlik tutkusu, kutsal başkaldırı içgüdüsü” söndürmeyi başaracaktı. Marx’ın “bilimsel sosyalizminden farklı olarak, kendi sosyalizminin “saf içgüdüsel” olduğunu iddia etmekteydi.

    Kropotkin’in dediği gibi, Bakunin’in etkisi entelektüel bir otoriteden çok, öncelikle “ahlâkçı kişiliğine bağlıydı. Bol bol kaleme sarılmasına karşın gelecek kuşaklara tek bir kitap bırakmadı. Durmadan yeni kitaplara başlıyor, kabına sığmayan benliği yüzünden orta yerde kesip bırakıyor, asla bir nokta koyamıyordu. Thomas Masaryk’in tanımıyla, yazılı ürünleri “parçalı, bir yama”ydı.

    Yine de Bakunin’in yazdıkları, ne kadar hatalı ve yöntemsiz olursa olsun, modern çağın en önemli sorunlarının bir kısmına ışık tutan kavrayış alevleriyle doludur. Kropotkin, Bakunin’in yazılı mirasına ilişkin olarak, “yer yer düzensiz ama daima parlak genellemelerden söz eder. Doğrusu gerek düşünür, gerekse üslupçu olarak Bakunin’inn değeri bilinmemiştir, oysa edebi yetenekleri ileri derecedeydi, dikkat çekici bir duruluk ve anlatım gücüyle ayırt ediliyordu. Dahası, Tanrı ve Devlette ve diğer yapıtlarınında, ister dinsel ve laik, ister ekonomik ve politik olsun zorbalığın ve sömürünün bütün biçimlerini mahkûm eden bütünlüklü bir toplum felsefesi ve devrim Kuramı ortaya koymuştu, fikirleri de en az kişiliği kadar kalıcı bir etkiye sahipti özellikle 1960’lar ve 1970’lerde fark edilebilecek bir etki. Bakunin’in ruhu hâlâ konuşuyorsa eğer, Mayıs I968’de, anarşizmin siyah bayrağının en yüksekte’ dalgalandığı, Sorbonne duvarlarına kazınan yazılar arasında bakuninci deyişlerin (“Yok etme dürtüsü yaratıcı bir dürtüdür”) dikkat çekici bir yer tuttuğu Paris’in öğrenci semtindeydi: Bizim ülkemizdeyse, siyah militanlar Eldridge Cleaver ve George Jackson, gerek Bakunin’e gerekse 1969’da California Berkeley’de Kara Panter örgütünce bir kitapçık biçiminde yayımlanan Neçayev’in Catechism of a Revoîutinary (Bir Devrimcinin Anahtar Kitabı) adlı yapıtına borçlarını ifade etmişlerdi. Sosyolog Lewis Coser; Bakunin’in fanatik genç İzleyicisinin ardından, “Andlardaki Neçayev” diye adlandırdığı Régis Debray da neo-Bakuninci bir damar saptamıştı. Frantz Fanon’un etkili kitabı The Wretched of the Earth (Yeryüzünün Lanetlileri) de sömürgeci zorbaları yok etmek üzere ayağa kalkan aşağılanmış ve reddedilmişlere ilişkin Manici bakışıyla, sanki Bakunin’in toplu yapıtlarından aktarılmış gibi okunur.

    Peki, Bakunin’in temel fikirleri nelerdir? Her şey bir yana; Bakunin modern devrimin doğasını çağdaşlarından, Marx bunun dışında değildi daha berrak görüyordu. Marx’a göre, sosyalist devrim Almanya ya da İngiltere gibi yüksek derecede sanayileşmiş ülkelerde beklenebilecek bir şey olarak, örgütlü ve sınıf bilinçli proletaryanın ortaya çıkmasını gerektiriyordu. Marx köylülüğü yapıcı devrimci eyleme en az yetenekli toplumsal sınıf sayıyordu: Şehir gecekondularındaki lümpen proletarya ile birlikte köylüler, bilgisiz barbarlar ve karşıdevrimin siperiydiler. Bakunin’e göreyse, köylülük ve lümpen proletarya, burjuva uygarlığının yozlaştırıcı etkilerine en az açık kesimler olarak, ilkel kuvvetlerini ve coşkun başkaldırı içgüdülerini koruyorlardı. Gerçek proletarya, orta sınıfların iddialarını ve özlemlerini taşıyan vasıflı zanaatkârlar ve örgütlü fabrika işçilerinden değil, aslında zincirlerinden başka yitirecek hiçbir şeyi olmayan “uygarlaşmamış, yoksul ve cahil milyonlardan oluşuyordu. Buna bağlı olarak, Marx eğitimli ve disiplinli bir İşçi sınıfının devrimci önderliğine İnanırken, Bakunin umutlarını, içgüdüsel adalet tutkusu ve bastırılmaz intikam açlığıyla harekete geçmiş, kızgın şehirli ayak takımının kendiliğinden ayaklanmasıyla birleşen bir köylü İsyanına bağlamıştı. Bakunin’in modeli 17. ve 18. yüzyıllardaki Stenka Razin ve Emelian Pugaçev’in dev isyanlarıyla şekillenmişti. Onun bakışı her şeyi içine alan bir altüst oluş; onların köleleştirilmesiyle beslenenlerin karşısında, işçi sınıfına ek olarak toplumun en karanlık unsurlarını lümpen proletarya, köylüler, işsizler, yasadışıları da kapsayan hakiki bir ‘kitlesel başkaldırı’ydı.

    Sonraki gelişmeler Bakunin’in görüşünü çarpıcı bir ölçüde doğrulamıştır. Çağdaş tarihçilerin tarihin şekillenmesinde ‘ilkel’ hareketlerin rolünü yeniden değerlendirmeleri pek şaşırtıcı değildir. Çünkü modem devrimler, geçmiştekiler gibi; şehir ve kır emekçi kitlelerinin harekete geçirdiği, ağırlıkla anarşist bir ruh taşıyan, büyük oranda plansız ve kendiliğinden hareketlerdi. Daha çok örgütsüz olan bu gruplar, tarihçinin görmezlikten geleceği uç unsurlar olarak kâğıda geçirilemezler artık. Tersine, bu unsurlar toplumsal değişimin en temelinde yer alıyorlar.

    Genelde en büyük devrimci potansiyeli, köksüz, yabancılaşmış toplumsal unsurlarda (modern toplumun ya gerisinde kalmış ya da ona uyum sağlamayı reddeden unsurlar) görüyordu Bakunin

    Bakunin, zamanımızın büyük devrimlerinin görece gelişmemiş ülkelerin “dipteki derinliklerinden çıkacağını öngörmüştü. İleri uygarlıktaki çürümeyi; geri uluslardaki canlılığı da gördü. Devrimci dürtünün en güçlü biçimde insanların mülke, düzenli işe, tek bir dikili ağaca sahip olmadıktan yerlerde bulunduğunda ısrar etti; bu demekti ki onun rüyalarını süsleyen evrensel altüst oluş, İngiltere ve Almanya gibi refah içindeki, istikrarlı ülkelerden çok, Avrupa’nın güneyinden ve doğusundan başlayacaktı.

    Bu tür devrimci yaklaşımlar Bakunin’in erken dönemindeki panislavcılığıyla yakından bağıntılıydı. 1848’de Batı Avrupa’daki çöküntüye değinmiş, kıtanın yeniden doğuşunun umudunu daha ilkel, daha az sanayileşmiş Slavlarda görmüştü. Avusturya İmparatorluğunun dağılışının Avrupa devriminin temel bir koşutu olduğuna inanan Bakunin, onun yerine bağımsız Slav cumhuriyetleri kurulmasını istiyordu bu rüya yetmiş yıl sonra gerçekleşti. Slav milliyetçiliğinin gelecekteki önemini doğru sezmiş, Slav devriminin Avrupa’nın toplumsal dönüşümünü hızlandıracağını da anlamıştı. Özellikle anayurdu Rusya’ya, geçmişteki Üçüncü Roma’ya ve gelecekteki Üçüncü Enternasyonali yakın bir kurtarıcı rol düştüğü kehanetinde bulunmuştu. “Devrim yıldızı’ diye yazıyordu 1848’de, “Moskova göklerinde kan ve ateş denizi içinde yükselecek, özgürleşmiş insanlığa önderlik eden bir Kutup yıldızına dönecektir.” Böylelikle, niçin Marx’tan çok Bakunin’in, modern devrimin gerçek peygamberi olduğunu iddia edebileceğini anlayabiliriz. 20. yüzyılın en büyük devrimlerinin Rus, İspanyol ve Çin üçü de görece geri ülkelerde gerçekleşti ve Bakunin’in öngördüğü gibi, şehirli yoksulların patlamalarıyla bağıntılı, ağırlıkla “köylü savaşlarıydı. Marx’ın küçümseyerek değindiği köylülük ve vasıfsız işçiler, 20. yüzyılın toplumsal altüst oluşlarının (genellikle “Marksist” adı takılsa da “Bakuninci” denmesi daha doğru olacak altüst oluşlar) kitlesel tabanı haline geldiler. Dahası Bakunin önsezileriyle geri, çevresel Avrupa’sının global ölçekteki çağdaş karşılığı olan Üçüncü Dünya’daki toplumsal mayayı da önceden tahmin etmişti.

    Bu yüzden Bakunin’in ruhunun Fanon ve Debray’ın, daha az ölçüde Cleaver ve Herbert Marcuse’ün yazılarını kaplaması şaşırtıcı gelmez. Fanon, en az Bakunin kadar, orta sınıfın değerleriyle bozulmuş olan azgelişmiş ülkelerdeki ileri işçilerin devrimci arzularını yitirdiklerine inanmıştı. Fanon şöyle yazıyordu: “İlk planda politik açıdan en bilinçli unsurlara (şehirlerdeki çalışan sınıflar, vasıflı işçiler ve kamu hizmetlileri; deyim yerindeyse, nüfusun yüzde birinden fazlasını temsil etmeyen ufacık bir kesimine) yaklaşmak” büyük hataydı. Bakunin gibi Fanon da umutlarını yurtlarından koparılmış, yoksullaşmış, açlıktan ölme tehlikesiyle yüz yüze olan ve yitirecek hiçbir şeyi olmayan kulübe kentlerin lümpen proletaryasına, Avrupalılaşmış köy emekçilerine ve ayrıcalıksız kitlelere bağlamıştı. Bakunin için olduğu gibi Panon için de insan ne denli ilkel olursa devrimci ruhu o denli saftır. Panon doğal isyancılar olarak “insanlığın umutsuz tortularına değindiğinde, Bakunin’in diliyle konuşmaktadır. Hatta Bakunin’le birlikte, yalnızca altdünyanın devrimci potansiyeline duyulan inancı değil, aynı zamanda çürümüş ve baskıcı niteliğiyle Avrupa uygarlığının baştan aşağı yadsınmasını da paylaşmaktadır “Bunun yerine” der Fanon, “Üçüncü Dünya ‘insanın yeni tarihi’ni başlatmalıdır.” Kara Panterler Fanon’un fikirlerinin birçoğunu benimsemişler, Cleaver, Jakson ve Huey Newton, beyaz polislerin oluşturduğu işgal ordusunun kontrolünde tutulan ve beyaz işadamlarına politikacıların sömürdüğü ezilen bir sömürge olarak Amerika’daki siyahlan tanımlarken, Fanon’a (dolaylı yoldan Bakunin’e) duyduklan borcu rahatlıkla ifade etmişlerdir.

    Marcuse da OneDimensionol Man (Tek Boyutlu İnsan) de benzer bir doğrultuda, devrimci değişikliğin en büyük umudunun “lanetlenmiş ve dışlanmışların; başka ırk ve renklerden sömürülen ve baskı altında tutulan, işsiz ve çalışabilecek durumda olmayan insanlar’da yattığını yazmıştı. “Bu gruplar radikal aydınlarla ittifaka girerlerse, ‘insanlığın en ileri bilincinin ve en çok sömürülen güçlerinin’ ayağa kalkması gerçek olabilir” diye ekliyordu Marcuse. Yine bu noktada da etkisi hissedilen kişi Marx’tan çok Bakunin’dir. Çünkü Bakunin, sevgisiz kalmış öğrenciler ve aydınlara büyük değer biçmiş, çok yakındaki dünya devriminde onlara anahtar bir rol yüklemişti. Bakunin’in her cephede sınıf savaşını öngören kehanetçi yaklaşımı, Marx’ın proletaryayla burjuvazi arasındaki daha dar kapsamda tasarlanmış mücadeleye zıt olarak; Marx’ın dikkate almadığı toplumun bu ek unsuruna da yer açıyordu. Marx’ın görüşüyle, köksüz aydınlar kendilerine özgü bir sınıf oluşturmuyorlardı, üstelik burjuvazinin bütünsel bir parçasıydılar. Sınıf çatışması sürecinde büyük bir rol oynamadan, orta sınıfın “tortulan (müvekkilsiz avukatlar, hastasız doktorlar, küçük gazeteciler, züğürt öğrenciler) durumundaydılar yalnızca. Öte yandan Bakunin’in gözünde aydınlar, “tamamen déclassé (makamını kaybetmiş) olmuş, bir kariyeri ya da çıkış yolu bulunmayan, ateşli, enerjik gençler” değerli bir devrimci güçtüler. Bakunin’in işaret ettiğine bakarsak, déclaseé unsurların, işsiz lümpen proletarya ve topraksız köylülük gibi; olup biten şeylerden bir çıkan, var olan düzeni yerle bir edecek ‘hemen devrim’ dışında iyileşme beklentileri yoktu.

    Demek ki genelde en büyük devrimci potansiyeli, köksüz, yabancılaşmış toplumsal unsurlarda (modern toplumun ya gerisinde kalmış ya da ona uyum sağlamayı reddeden unsurlar) görüyordu Bakunin. Bu noktada da çağdaşlarından daha gerçek bir peygamberdi. Çünkü yabancılaşmış aydınların gerilla tipi savaşta mülksüz kitlelerle ittifakı modern devrimlerin temel özelliği olmuştur. Debray, modern başkaldırının başka bir etkili kitabı olan Revolution in the Revolotuion? (Devrimde Devrim mi?) adlı yapıtında, bu fikri nihai sonucuna kadar götürüyordu, “işi olan insanlar” der Debray, “az çok olağan bir çalışma yaşamındaki insanlar, ne kadar yoksul ve baskı altında olurlarsa olsunlar, yitirecek bir şeyleri (iş, ev, yiyecek) bulunduğu için özünde burjuvadırlar.” Debray’m gözünde, yalnızca canından başka yitirecek şeyi olmayan köksüz gerilla gerçek proleterdir. Devrimci mücadele, başarılı olması isteniyorsa, Debray’ın sözleriyle “sınıf mücadelesinin üst biçimlerini başlatacak” profesyonel gerilla gruplarınca (yani, déclassé aydınlarca) yürütülmelidir.

    Bakunin, günümüz ve yakın geçmişle ilgili başka bir konuda da Marx’tan ayrılıyordu: Bakunin devrimin hemen gerçekleşeceğini kararlı bir şekilde inanıyordu. Devrimci güçlerin yavaş yavaş, zamanı gelince ortaya çıkacağı görüşünü kabul etmiyordu. Onun pratikte istediği şey “şimdi özgürlük’tü. Var olan sisteme ayak uydurmaya yanaşmayacaktı Eski düzen çürümüştü; kurtuluş ancak onu bütün kökü ve dallarıyla kesip atmaktaydı. Tedricicilik ve reformizm boşunaydı, yumuşatıcı önlemlerin ve uzlaşmaların yararı yoktu. Bakunin’inki, hemen ve evrensel yıkımın, var olan bütün değer ve kurumları düzeltmenin, onların küllerinden özgürlükçü bir toplum yaratmanın rüyasıydı. Onun görüşünce parlamenter demokrasi, insanlar ekonomik bakımdan sömürüldüğü sürece, utanç verici bir kurguydu. “İsviçre ve ABD gibi en özgür devletlerde dahi bir avuç kişinin uygarlığı çoğunluğun alçaltılması üzerine temellenir” diyordu. “Anayasalara ve yasalara inanmıyorum. Dünyadaki en iyi anayasa bile beni tatmin edemez. Başka bir şey gerekli bize. Esin kaynağı, yaşam, yasasız ve dolayısıyla özgür bir yeni dünya.”

    Parlamenter demokrasinin halkı temsil etme iddiasını reddederken Bakunin; yaşamöyküsünü yazan Çarr’ın dikkat çektiği gibi, “19. yüzyıldan çok 20. yüzyıla aşina bir dille konuşuyordu.” Başka bir modern görüşle de, halk devriminin ideal anının savaş zamanı (ve nihai olarak bir dünya savaşı zamanı) olduğunu anlamıştı. 1870’deki Fransız-Prusya savaşını, devletin parçalanacağı ve onun yıkıntılarından özgür komünler federasyonunun yükseleceği anarşist devrimin müjdecisi saymıştı. Letter to a Frenchmen (Bir Fransız’a Mektup) de, Fransa’yı kurtarabilecek tek şeyin “halk kitlelerinin kendiliğinden, görkemli, tutkulu; enerjik, anarşizan, yıkıcı ve vahşice ayaklanması” olduğunu yazıyordu. Daniel Cohn-Bendit’in ve Mayıs 1968’deki Parisli asi arkadaşlarının coşkuyla benimsedikleri bir görüş. Bakunin, kendisinden sonra gelen Lenin gibi, ulusal savaşın toplumsal başkaldırıya çevrilmesi gerektiğine inanıyordu. Yakında patlak vereceğini düşündüğü ve burjuva dünyayı yerle bir edecek genel kapsamlı bir Avrupa savaşının rüyasın, görmüştü, Zamanlaması hataydı, elbette. Herzen’in bir keresinde belirttiği gibi, Bakunin “gebeliğin ikinci ayını dokuzuncu ay saymayı’ alışkanlık edinmişti. Ama onun görüşleri uzun vadede, Birinci Dünya Savaşı’nın eski düzenin çöküşünü getirdiği ve henüz sahneye çıkmayan devrimci güçleri zincirlerinden kurtardığı zaman gerçekleşti.

    Şimdi bir an için, 20. yüzyıldaki toplumsal altüst oluşların prototipi olan Rus Devrimi’nde odaklanalım. Bu devrim, özünde, Bakunin’in elli yıl kadar önce öngörmüş olduğu ‘”kitlelerin başkaldırısı” idi. Rusya 1917’de politik otoritenin fiilen dağılışına tanıklık ediyordu; her köşeden özgürlükçü komünlerin temelini oluşturabilecek işçi ve köylü konseyleri fışkırmıştı, Lenin de Bakunin gibi, eski rejimin kalıntılarını temizlemek amacıyla Rus toplumunun eğitim görmemiş unsurlarını cesaretlendirmişti. Bakunin ve Lenin, farklı mizaçları ve öğretilerine karşın, iflah olmaz karşı devrimciler saydıkları liberallerle ya da ılımlı sosyalistlerle işbirliğini reddetmekte buluşuyorlardı. İki insan da iliklerine kadar burjuva ve liberal karşıtıydılar. Bakunin gibi Lenin de; uzunca bir kapitalist gelişme aşamasından geçmeyen, anında gerçekleşecek bir sosyalizm istemişti. O da geri, köylü Rusya’nın global devrime merkez olabileceğine inanıyordu. Hatta April Theses (Nisan Tezleri) de, Bakuninci birçok özgün, önerme ortaya atmıştı: Dünya savaşının kapitalist sisteme karşı devrimci mücadeleye çevrilmesi; polisin, ordunun ve bürokrasinin kaldırılması; gelirlerin eşitlenmesi. Lenin’in “Şubat’takinden bin kat daha güçlü bir devrim ve çözülüş’ çağrısı apayrı bir Bakuninci yankı yapıyordu; o kadar ki Petrograd’daki anarşist önderlerden birisi, Lenin’in fırsatını bulduğu an ‘devleti söndürme’ niyetini taşıdığına inanmıştı.

    Gerçekten de Lenin’in en büyük başarısı, Rus devrimci geleneğinin anarch-populist köklerine dönmek, Marksist kuramları proleter devrimin pek anlam taşımadığı görece geri bir ülkenin koşullarına uydurmaktı. Lenin’in Marksist yanı kendisine sabırlı olmasını, Rusya’nın tarihsel materyalizmin yasalarına uygun biçimde evrimleşmesine izin vermesini söylerken; Bakunınci yan, proleter devrimin! toprağa aç bir köylülüğün ve declasse aydınlardan oluşan militan bir seçkin kesimin (Marx’in, önceden gördüğümüz gibi, küçümseyerek değindiği unsurlar) devrimiyle kaynaştırarak, devrimin hemen yapılanması gerektiğinde ısrar ediyordu. Lenin’in Ortodoks Marksist arkadaşlarının onu bir anarşist ve “Bakunin’in tahtının mirasçısı” olmakla suçlamalarında pek şaşırtıcı bir yan yoktur. Yıllar sonra, önde gelen bir Bolşevik tarihçinin, Bakunin’in “yalnızca Avrupa anarşizminin değil, aynı zamanda Rus popülist ayaklanmacılığının ve dolayısıyla Komünist Parti’yi doğurmuş olan Rus sosyal demokrasisinin de kurucusu” olduğunu, Bakunin’in yöntemlerinin “pek çok bakımdan Sovyet iktidarının doğuşunu önceden sezdiğini ve genel hatlarıyla 1917’deki Büyük Ekim Devrimi’nin önünü kestiğini” yazabilmesi de şaşırtıcı gelmemelidir.

    Gelgelelim, Bakunin Rus Devrimi’nin anarşist niteliğini öngördüyse, otoriter sonuçlarını da öngörmüştü. 1917 Bakunin’in umduğu gibi, kendiliğinden bir kitle başkaldırısıyla başlamıştı; yine onun korktuğu gibi, yeni bir yönetici seçkin kesimin diktatörlüğüyle noktalanmıştı. Waclaw Machajski ya da Milovan Djilas’tan çok önce Bakunin, aydınlar ve yan aydınlardan oluşan “yeni sınıf”ın toprak sahiplerinin ve kapitalistlerin yerini almaya çalışabileceği, halka özgürlük tanımayacağı uyarısını yapmıştı. 1873’te çarpıcı bir doğrulukla şu kehanette bulundu; Sözümona bir proletarya diktatörlüğünde “Komünist Parti liderleri, yani Bay Marx ve arkadaşları, insanlığı kendilerince özgürleştirmeye yönelecekler. Hükümetin dizginlerini kuvvetli bir elde toplayacaklar… Bütün ticari, sınai, tarımsal, hatta bilimsel üretimi onun ellerine vererek tek bir devlet bankası kuracak; kitleleri, yeni bir ayrıcalıklı bilimsel ve politik sınıf, oluşturacak devlet mühendislerinin doğrudan komutasında iki orduya (sınai ve tarımsal) bölecekler.

    Bununla birlikte, devrimci diktatörlüğe saldırılarına karşın Bakunin, ‘sıkı bir hiyerarşiye ve kayıtsız koşulsuz itaate’ dayalı kendi gizli konspiratörler topluluğunu kurmaya kararlıydı. Dahası, bu gizli örgüte, “resmi diktatörlük”ün kurulmasını baştan önlemek amacıyla devrim başarıldıktan sonra dahi dokunulmayacaktı. Demek ki Bakunin, o kadar ağır bir dile mahkûm ettiği günahı kendisi işliyordu. Devrimci bir diktatöre üstü kapalı biçimde itaat etmede birleşmiş, sıkı sıkıya kaynaşmış bir devrimci parti fikrinin yaratıcılarından biriydi. Araçlarla amaçlar arasındaki çok yakın bağı kabul etmesine ve devrimi yaparken kullanılan yöntemlerin devrimden sonraki toplumun doğasını mutlaka etkileyeceğini anlamasına karşın, özgürlükçü ilkeleriyle çelişen yöntemlere başvurdu. Amaçlan özgürlüğü gösterirken, araçları (gizli parti) diktatörlüğe işaret ediyordu.

    Bundan başka, devrimci ahlâk sorununda, izleyicisi Neçayev’in etkisi altındaki Bakunin aslında amaçların araçları haklı çıkardığını vazediyordu. Yüz yıldan fazla bir süre Neçayev’le birlikte yazılan Catechism of a Revolutionary (Bir Devrimcinin Anahtar Kitabı)’de, hükümranlığını sürdüren düzeni yıkmak için suç işlemeye ve ihanet etmeye hazır, hiçbir ahlâk kuralıyla bağlı olmayan bir devrimci portresi çizilir. Eldridge Cleaver Soul on Ice (Buzdaki Ruh)’da Catechism of a Revolutionary adlı yapıta ‘âşık olduğunu’ ve onu, ilkelerini “temasa geçtiğim herkesle ilişkilerimde acımasız, taktikler” kullanarak günlük yaşamıyla birleştirdiği bir devrimci İncil saydığını anlatır bize. (Catechism of a Revolutionary, yukanda değinildiği gibi, Cleaveriın Kara Panterleri’nce yeniden basılmıştı.)

    Burada da Bakunin, hem “geçici” devrimci diktatörlüğe hem de gizli devrimciler örgütüne beslediği inançtaki gibi, Lenin’in atasıydı. Bu olgu, 1917’de pek çok anarşistin Kerensky hükümetini devirirken Bolşevik rakipleriyle nasıl işbirliğine girebildiğini anlamayı kolaylaştırır. Aslında Ekim Devrimizden sonra, anarşist önderlerden biri “anarşist bir proletarya diktatörlüğü kuramı” hazırlamayı bile denemişti. Yirmi yıl sonra İspanya’da görüldüğü gibi, anarşistlerin, yıkılışlarının nedeni olacak yeni bir zorbalığın önünü açarak demokrasinin korunmasız embriyonunu boğmaya yardımcı olmalarında trajik bir , ironi vardır. Çünkü iktidardaki Bolşevikler zaman geçirmeden özgürlükçü müttefiklerine baskı kurmaya yönelmişler, devrim Bakunin’in bütün umutlarının tam zıttına dönüşmüştü. Varlığını sürdürmesine izin verilen az sayıdaki anarşist grup arasında “Sovyet topraklarında değil, gezegenler arası bir mekanik da” devletsiz toplumu başlatmaya adanmış bir grup da vardı. Ama çoğu anarşist için elde kalan tek şey, akıl hocaları Bakunin’in bütün olup bitenleri yaklaşık elli yıl öncesinden gördüğü şeklindeki melankolik avunmalardı.

    Demek ki Bakunin’in mirası karışık yönler barındırıyordu. Bunun nedeni Bakunin’in kendisinin, paradoksların insani olması, karışık bir doğasının olmasıydı. Köylü isyanı özlemi duyan bir soylu, başkalarına egemen olma dürtüsü taşıyan bir özgürlükçü, güçlü aydın karşıtı damara sahip bir aydın olan Bakunin, bir yandan gizli örgütler ağı kurup izleyicilerinden kendi iradesine kayıtsız şartsız itaat isterken, öte yandan hiç bir kısıtlamaya bağlı olmayan bir özgürlük öne sürebiliyordu. Çara Confession (İtiraf)’da, Slavlık bayrağını Batı Avrupa’ya taşıması ve kısır parlamenter sisteme son vermesi için I.NikoIa’ya seslenebilmişti. Panislavcılığı ve aydın-karşıtlığı, AlmanIara ve Yahudilere beslediği nefret (Marx elbette ikisine de giriyordu), şiddete ve devrimci ahlâksızlığa tapınması, liberalizme ve reformizme kin duyması, köylülüğe ve lümpen proletaryaya inanması (bütün bunlar onu, sonraki dönemlerin gerek sola, gerekse sağa ait otoriter hareketlerine) yükselişlerini görecek kadar yaşamış olsaydı dehşetle irkileceği hareketlere rahatsız edici biçimde yaklaştırmıştı.

    Yine de bütün çelişkilerine karşın, Bakunin hâlâ etkili bir kişiliktir. Herzen bir seferinde onu “Amerika’sız, hatta geçimsiz bir Coiombo”diye nitelemişti. Son yılların devrimci hareketleri, enerji, ataklık ve coşkularının bir kısmını ona borçludurlar. Genç kalmış coşkusu, orta sınıf geleneklerini hor görmesi, kuramlardan çok eylemlere ağırlık vermesi, onlara eylem içindeki bir anarşizm örneği; bir yaşam tarzı olarak devrim örneği sağladığı için 20. yüzyıl sonlarının isyancı gençliği arasında büyük bir cazibe kazanmıştır. Fikirleri de güncelliğini korumaktadır kimi açılardan her zamankinden daha günceldir. Bir araştırmacı olarak (özellikle Marx’a kıyasla) eksikleri ne kadar çok olursa olsun, devrimci bakışı ve sezgisinin yanında sönük kalırlar. Bakunin; ilkel başkaldırının, gizli devrimci partinin, ahlâkdışı terörizmin, gerilla ayaklanmacılığının, devrimci diktatörlüğün, halka iradesini dayatacak ve onları özgürlükten yoksun bırakacak yeni bir sınıfın belirişinin peygamberiydi. Evrensel zeminde ve uluslararası ölçekte devrim vazeden ilk Rus isyancısıydı. Başlıca amacı (bete noire) olan merkezileşmiş bürokratik devlet onun en çaresiz kestirimlerini doğrulamayı sürdürürken, kendi yazgısını belirleme ve doğrudan eylemle ilgili formülleri kalıcı bir cazibeye sahip olmuştur. Rusya, İspanya ve Çin’in derslerinden sonra, Bakunin’in “Toplumsal kurtuluşa diktatoryal araçlar yerine, özgürleştirici araçlarla ulaşılmalıdır” mesajı özelikle üzerinde durulmaya değerdir. İşçi denetiminin tartışılmakta olduğu bir zamanda, Bakunin’in (belki Proudhon’dan da fazla), özgür sendikalar federasyonunun “burjuva dünyasının yerini alacak yeni toplumsal düzenin yaşayan tohumu” olacağına inanan, devrimci sendikalizmin peygamberi olduğunu anımsamak da uygun düşer.

    Ancak Bakunin’in, sosyalizmi özgürlükçü bir açıdan yorumlayışı, 20. yüzyılın iflas eden otoriter sosyalizmine alternatif bir bakış açısı sağladığı için öncelikle radikallere ve aydınlara cazip gelmektedir. Özerk komünlerden ve emek federasyonlarından oluşan desantraize (âdemi merkeziyetçi) bir toplum rüyası peşinde olanlara, konformist ve yapay bir dünyadan Kurtulma yolu arayanlara cazip gelmektedir. “Ben bir insanım katlamayın, sarmayın, bozmayın” deyişi apayrı bir Bakuninci tat verir. 1960lardan beri görülen öğrenci isyanları, Marksist olduklarını iddia ettiklerinde bile, ruh olarak genellikle Bakunin’e daha yakındı. Doğal, kendiliğinden ve sistem dışı olana yaptıkları vurgular, daha basit bir yaşam tarzı istekleri, bürokrasiye ve merkezi otoriteye güvensizlikleri, kadın-erkek herkesin kendi yaşamlarını etkileyen kararlara katılmaları gerektiğine inanmaları Bakunin’in bakışıyla uyum içindeydi. Birbirine zıt olan özgürlükçü anarşizm ve otoriter sosyalizmin yöntemlerini birleştiren 60’iar ve 70’Ierin isyancıları arasındaki karışıklık bile, Bakunin’in kendi devrimci felsefesi ve kişisel yapısı içindeki karışıklığı yansıtıyordu.

    Son olarak Bakunin, genç muhaliflerin, kendini yücelten bilimsel ilerlemeye eleştirmeden inanma eğilimini sorguladıktan yerlerde bir yankı bulmuştur. Bakunin, yüz yıldan fazla bir süre önce, bilimcilerin ve teknik uzmanların bilgilerini başkalarına egemen olmakta kullanabileceklerinin, bir gün sıradan yurttaşların uyanıp, “köleler, oyuncaklar, yeni bir ihtiraslı insanlar grubunun kurbanları” haline geldiklerini görebileceğinin uyarısını yapmıştı: Bakunin bu yüzden bilime karşı, daha doğrusu, bilimin egemenliğine karşı yaşamın başkaldırısını koymuştu. Bilimsel bilginin yaşamsal önemini yadsımıyordu. Ama tehlikelerinin de farkındaydı. Yaşamın laboratuvar formüllerine indirgenemeyeceğini anlamıştı. Ölümünden en çok bir yıl önce yazılan bir mektupta, dünyanın her yanında “kötülük ilkesi’nin gelişmesine değiniyor, askeri sanayi sektörünün ortaya çıktığı uyarısında bulunuyordu “Er geç” diye yazıyordu, ‘bu Korkunç askeri devletler birbirlerini yok etmek ve yutmak zorunda kalacaklar. Ne beklenti

    Bakunin’in korkularının ne kadar yerinde olduğu, Kitlesel yıkımı içeren bir nükleer ve biyolojik silahlar çağında oluşumuzdan çıkarılabilir. Modern teknolojinin Batı uygarlığını yok oluşla tehdit ettiği bir zamanda, Bakunin açık ki yeniden değerlendirilmeyi hak etmektedir. Anarşizmin başlıca tarihçisi Max Nettlau’nun belirttiği gibi, Bakunin’in fikirleri “hâlâ tazedir ve ebediyen yaşayacaktır.”

  • Béla Tarr: Ontolojik dertlerimiz var

    Béla Tarr: Ontolojik dertlerimiz var

    Sadece şehirde bir aşağı bir yukarı dolanıp duran ve bu sırada bir balina gören adam hakkında bir film yapmak istedim. Bildiğiniz gibi, çalışırken teorik konulardan konuşmayız. Tek gördüğümüz pratik sorunlardır. Yazar için de aynısı geçerlidir. Genellikle hayat hakkında konuşuruz. Yaşamın sokaklarda nasıl aktığından. Asla teorilerden bahsetmeyiz. Kaostan ya da varoluşsal mevzulardan bahis açmayız. odaya giren biri hakkında konuşuruz sadece, bir şey ister, onun hakkında konuşuruz veya orada yanında oturmuş ve aynı şeyleri istemeyen diğer elemandan konuşuruz. Bu kadar.

    ***

    Nasıl olur biliyorsunuz, başladığımızda hala varolduğuna inandığım çok büyük sosyal sorumluluk hissi vardı. O zaman şöyle düşündüm: “Tamam sosyal sorunlarımız var bu politik sistemde, belki de bunlarla uğraşmalıyız.” Sonrasında ikinci bir film yaptık ve üçüncüsünü yaptığımızda sadece sosyal sorunlar olmadığını daha iyi anlamıştık. Ontolojik dertlerimiz vardı ve şu anda tüm bu bok yığının kozmostan geldiğini düşünüyorum. İşte sebep. Adım adım, film film nasıl açıyoruz. metafiziksel mevzulardan konuşmak oldukça zor. Hayır. Konu yaşamı dinlemek sadece. Etrafımızda neler olup bittiğini düşünüyoruz. İnsanın kalitesini düşünüyorum ve bok dediğimde ona yaklaştığımı zannediyorum. Her şey bizden büyük, insan sadece evrenin bir parçası.

    ***

    İnsanın sorumluluğu çok fazla, devasa. Belki de en önemli faktör. Bildiğiniz gibi Tanrı’ya inanmıyorum. Sorunum bu. Tanrı’yı düşündüğümde, her şeyden sorumludur deniyor, tamam, ama emin değilim işte. Herhangi bir ayini dinlerseniz, iki it her an kapışacakmış gibi geliyor. Ben ise her zaman şu an neler oluyor onu düşünmeye çalışıyorum.

    ***

    Sürekliliği seviyorum, çünkü kendine has bir gerginliğiniz olur. Herkes kısa çekimlerden çok daha fazla odaklanmıştır. Birşeyleri inşa etmeyi seviyorum, sahneleri doğurmayı, birini nasıl döndürürüz mesela, tüm o çekimlere yerleştirilmiş hareketleri düşünün. Bir oyun gibi, yaşam hakkında nasıl birşeyler anlatabiliriz, nasıl bahsedebiliriz. Film yapmak aslında tam olarak psikolojik bir süreçtir.

    Hikaye ikinci plandadır. Asıl mevzu insanlara nasıl dokunacağınızdır. Gerçek hayata ne kadar yakınlaşabileceksiniz? Hayat hakkında nasıl bir şeyler anlayabileceksiniz, çünkü bir sürü şey olmakta şu anda, bilmediklerimiz var, şu anda masanın altında neler oluyor mesela, çok ilginç, önemli ve ciddi şeyler oluyor.

    20. yy başlarında gezdirilen balina leşi
    20. yy başlarında gezdirilen balina leşi

    ***

    Kanımca, umut doluyuz. Bir film yapmanız, gelecek elli yılda da var olacağınıza inandığınız anlamına geliyor, birilerinin sizi sonradan izleyeceğinizi düşünüyorsunuz, bundan büyük iyimserlik yok sanırım.

  • Arbouretum: Zihin uyanık, beden uykuda, kulak seste

    Arbouretum: Zihin uyanık, beden uykuda, kulak seste

    Thrill Jockey Records’dan album haberi aldık. Arbouretum’un ilk albümünden bu yana yarattıkları ses ve vokal kendine özgü biçemiyle öne çıktı. Sözler, zamanın sözlüşleştirilme trendinin aksine, sözcükleşsizletirilme çabamızın aksine, önemli bir yerdeydi. Heumann’ın sözcükleri kafanızda hikayeler yaratıyor.

    Song of the Rose / Gülün şarkısı, 24 Mart tarihinde arz-I endam eyledi. İlk şarkı Call upon the fire hipnotik ezgiyle başlıyor ve diğer şarkıların sözlerinde de simgesel bir karanlık hissiyat mevzu bahis.

    Albümün isim şarkısı lo-fi sound hallerde geziyor. Sonlara doğru Arbouretum asıl olayları fuzzy tonlara giriyor. Bir zikr gibi, git gel git gel git gel git gel devam ediyorsunuz, akıyor akıyor akıyorsunuz. Geçişlerde, The Absolution Song’da söylendiği gibi, “deneysel bir ninni” dinliyoruz, her ninni gibi, soyut sesin somut sonuçlarındayız.

    Arbouretum @ThrillJockey – 2017 Must-listen