Kin ve İsyan Yayını

Blog

  • Alejandro Zambra – Ağaçların Özel Hayatı’ndan

    Alejandro Zambra – Ağaçların Özel Hayatı’ndan

    Tam şu anda, parkın yalnızlığına sığınmış ağaçlar, iki kişinin dostluk işareti olarak kabuğuna isimlerini kazıdıkları bir meşe ağacının talihsizliğinden bahsediyor. Kavak, Kimse senin rızan olmadan üzerine bir dövme yapma hakkına sahip değildir, diye atılıyor, baobapsa daha kızgın: Meşe içler acısı bir vandalizmin kurbanı oldu. O insanlar bir cezayı hak ediyor. Onlar hak ettikleri cezayı bulana kadar mücadele etmekten geri durmayacağım. Yakalarından düşmeyecek, yeri, göğü, denizi arşınlayacağım.

    Kız en ufak bir uyku belirtisi olmadan, zevkle kahkaha atıyor. Zor sorular soruyor, asla tek bir soru değil, en azından iki ya da üç, hem de telaşla, acilen cevaplanması gereken sorular: Vandalizm nedir Julián? Bana bir bardak limonata getirebilir misin, üç şekerli? Annemle sen dostluk işareti olarak bir ağacın gövdesini kazıdınız mı hiç?

    Julián sabırla, soruların sırasını bozmamaya gayret ederek cevap veriyor: Vandalizm vandalların yaptığı şeydir, vandallar sırf zarar vermekten zevk aldıkları için zarar veren kimselerdir. Ve evet, elbette sana bir bardak limonata getirebilirim. Ve hayır, annenle ben asla bir ağacın gövdesine isimlerimizi kazımadık.


    Alejandro Zambra

    1975’te Şili’de doğdu. İspanyol edebiyatı ve filoloji okudu. Etkilendiği yazarlar arasında Jose Santos Gonzalez Vera ile Juan Emar’ı sayan Zambra, ilk romanı Bonsâi (2006) ile çeşitli ödüller kazandı. Cristian Jimenez tarafından sinemaya uyarlanan Bonsâi (2011) Cannes Film Festivali’nde ve İstanbul Film Festivali’nde gösterildi. 2010 yılında Granta’nın İspanyolca yazan en iyi yirmi iki romancı arasında gösterdiği Zambra El Mercurio, La Tercera, The Clinic ve El Pals gazetelerinde yazdı. Regina’da yaşıyor ve Santiago’daki Diego Portales Üniversitesi`nde edebiyat dersleri veriyor. Bahia Inutil (1998) ve Mudanza (2003) adlı şiir kitaplarının yanı sıra No leer (2010) adlı bir deneme kitabı ile Facsfmil (2014) adlı deneysel bir kitabı var. Notos Kitap’ta yayımlanan öteki romanları: Bonzai, Eve Dönmenin Yolları. Öykü kitabı Mis documentos (2013) da Notos Kitap tarafından yayına hazırlanıyor.

    Çiğdem Öztürk

    1978 İstanbul doğumlu. Adam Yayınları’nın ve Adam Öykü, Adam Sanat, Pazartesi, Roll, Express, Bir+ Bir dergilerinin mutfağında çalıştı. Çevirdiği kitaplar arasında Küba’da Sosyalizm ve İnsan (Ernesto Che Guevara), Tavşan Deliğinde Fiesta (Juan Pablo Villalobos), Bonzai ve Eve Dönmenin Yolları (Alejandro Zambra) bulunuyor.

  • Béla Tarr: İnsanın haysiyetini savunuyorum

    Béla Tarr: İnsanın haysiyetini savunuyorum

    Lemis Yayın, Elif Karakaya çevirisiyle Jacques Ranciere’in Béla Tarr: Ertesi Zaman isimli kitabını yayımladı. Öylesi bir dönemden geçiyoruz ki, hayatlarımızı, bizi iki seçilmesi imkansız seçenek arasında bırakan boğuntuya dair, söz ve eylem biçimi öneren bu kitap denk geldi. Hayatımıza kast edenlere karşı da izlenebilir filmlerden bahsediliyor düşüncesindeyiz. Notebook online dergisi Béla Tarr ile konuşmuş, saçma sorularıyla yer yer sinirlendirmiş hatta. Oldukça gereksiz gördüğümüz son kısmı hariç yer verelim istedik. Tarr, kitlesel hezayanı, linci, yokoluşumuzu anlattığını vurguluyor.

    Emeklilik nasıl gidiyor.

    Emekli miyim bilmiyorum aslında, film okulum ile oldukça meşgulum.

     
    Sarayevo’da.
    Evet
     
    Hırvatistan’da açmayı düşündüğünüz diğer okul ne oldu.
    Hayır hayır hayır kalsın. Dünyanın her köşesinden 35 öğrencim var zaten, 35 farklı sebep, 35 farklı hayalgücü var, üzerimde onların sorumluluğu var.
     
    Büyük sorumluluk.
    Evet o yüzden bana emeklilik nasıl diye soramazsın.
    Sinematografınız Fred Kelemen de eğitim veriyor mu orada.
    Bazen çalışmalara onu da davet ediyorum, ama başka bir sürü kişiyi de çağırıyorum her yandan.
    Kimler mesela, daha önce beraber çalıştıklarınız mı?
    Apichatpong Weerasethakul, Carlos Reygadas, Guy Maddin, Pedro Costa, Gus van Sant, Ed Lachman ve birçok başka kişi.
    Sizce bu insanlar en iyi film yapanları mı?
    Evet bence öyleler. Kötü olanları davet etmek istemem. Bir eviniz olsa davet etmek için nedeniniz olmalı değil mi?
    Siz özgür ruhlu bir sinemacısınız, Macaristan’da da radikal görüşleriniz nedeniyle sıkıntılar yaşamıştınız, kendi film okulunuzda yaklaşımınız aynı mı?
    Sıkıntılar yaşadınız derken ne demek istiyorsunuz?
    Komünist yönetim politik görüşleriniz nedeniyle filmlerinize kaynak ayırmamıştı.
    Ah evet, ama benim her zaman sorunlarım oldu. Alışığım.
    Fakat komünistlerle çatışmalarınız oldu, değil mi?
    Sadece komünistlerle değil…
    Kapitalistlerle de…
    Ama biliyorsunuz ki komünist bir düzende büyüdüm, o zamanlar siyasette sansür de vardı, piyasada sansür vardı, şimdi ise siyasette yine sansür var, bir nevi deja vu hissi yaşıyorum.
    Béla Tarr: İnsanın haysiyetini savunuyorum 1

                                Güncel sinemayı takip ediyor musunuz?

    Büyük bir kafa karışıklığı olduğunu görüyorum. İnsanlar, piyasanın güçlü beklentileri yüzünden kendilerini bulamıyorlar. Tabii kişisel ihtirasları farklı olabilir. Şu an gördüğüm, genç sinemacıların yeterince cesur olmadıkları. Cesur olmalılar, herhangi bir beklentiyi umursamamalılar, çünkü beklentiler söner gider, filmler ise kalır.
    Laszló Nemes’e hamilik ediyorsunuz.
    Asistanımdı.
    Son of Saul ile hakkında çok bahsedildi. Sizin daha önce çalıştığınız Laszló Rajk da bu film için yeni bir sinema dili sezinliyorum dedi. Katılıyor musunuz?
    Filmi henüz izlemedim. Sürekli bir şeylerle meşguldum, Ben Macaristan’dayken o yoktu vs. Bana özel bir gösterim yapacak, Temmuz’da izleyeceğim.
    Çalışmalarınızdan bahsederken sürekli çoğul eki kullanıyorsunuz.
    Béla Tarr ismi, sadece benden oluşmuyor. En başta, Ágnes Hranitzky, László Krasznahorkai, Mihály Vig ve ben varım. Bu dörtlü otuz yıldır birlikte çalışıyorlar, ne yaptıysak birlikte yaptık. Bu nedenle çoğul cevap vermek istiyorum. Filmlerin sadece benim olduğunu asla söylemedim, doğru değil çünkü.
    Yaratıcı süreç nasıl ilerliyor? Görevleri mi bölüştürüyorsunuz yoksa her şeyi kolektif çabayla mı kotarıyorsunuz?
    Son kararlar hep benden çıkıyor. Ama onların sahiden geniş önsezileri var ve bir şekilde, hayat, meseleler ya da herhangi bir şey hakkında konuşurken, aynı görüşte oluyorlar. Tabii, Mihály müzisyen, László yazar. Farklı dillerimiz olsa da, bir şekilde hayat hakkında benzer düşünüyoruz, bir film için değil.
    Fotografiniz övülüyor, kamera hareketleri ve sinematografiye dair estetikten kim sorumlu?
    Hepsi benim kararımda, her zaman.
    Storyboardları siz hazırlamıyorsunuz herhalde?
    Hayır, aptalca olur. Alanınız varken, olasılıklarınız da çoktur, neyi dışarıda bırakacağınıza karar vermelisiniz.
    O zaman sette deneyimliyorsunuz, çekimler yapıyorsunuz ve sonra…
    Hayır hayır hayır… Her şeyi çekmeden önce kararlaştırmış oluyorum. Çekim başladığında, tüm filmi ilk kareden sonuncusuna dek zaten biliyorum.
    Kariyerinizin başında sosyal konularla ilgili politik belgeseller yaptınız.
    Öyle diyelim bakalım.
    Ama sonrasında metafiziksel diye nitelenen filmler yaptınız. Bu değişim nasıl oldu?
    Adım adım oldu. İzlerseniz, sorunları daha iyi anlamak için, ağır ağır daha derine indiğimi görürsünüz.
    Ama yine de başlangıçtan bu yana hepsi politikti, değil mi?
    Sosyal hassasiyetim var diyelim. Filmler politik manalar kazanabilir, ama tamamen politikler denemez. Politik meseleler biraz gündeliğe dairdir ve benim pek işim yok bunlarla.
    Filmlerinizin politik manalar kazandığını söyleyince, yorumlama sürecini mi kast ediyorsunuz yoksa sizin bu anlamı kazandığınız ve çektiğinizi mi?
    Toplumsal hassasiyetim olduğunu söyledim, ben insanın haysiyetini savunuyorum. Amacım bu, diğer herhangi bir şey umurumda değil. Birilerinin çıkarına mı dokunuyorum filan umursamıyorum, politik mi değil mi, ilgilenmiyorum. Ben sadece ne düşünüyorsam onu anlatıyorum.
    Béla Tarr: İnsanın haysiyetini savunuyorum 1

     Yaşama bakışınızda László Krasznahorkai ile aynı olduğunuzu, bu nedenle romanlarını uyarladığınızı söylediniz.

    Onun romanlarını uyarlamadım. Kitaplarını keşfettim, sonrasında onun bakış açısını anladım ve birbirimizi bulduk. László ile çalışmak çok kolaydı.
    Size alaycı mistik diyorlar, katılır mısınız?
     
    Saçmalık. Benimle ilgisi yok. Alaycı değilim, hele mistik, hiç değilim.
    Esin kaynaklarınızdan biri, Tarkovski’nin Andrei Rublev’iydi.
    Andrei Rublev’i severim hepsi bu. Tarkovski dindar biriydi, ben değilim.
    Siz laik bir sinemacı mısınız?
    Ben basit ateistim. Tanrıya inanmıyorum, tamam mı? Bu kadar basit.
    Alaycılık kısmı?
    Hayır.
    Béla Tarr: İnsanın haysiyetini savunuyorum 2

    Torino Atı’nın dünyanın sonu hakkında bir film olmasını istediğiniz söylemiştiniz.

    Yaşamın sonu. Evet. Çünkü kıyamet ve benzer konularda konuşuyorduk, fark ettim ki hiçbiri doğru değil. Yaşam sadece ağır ağır, yavaşça ortadan kayboluyor. Hepsi bu.
    Ama soykırım hakkında bir film yaptınız.
    Hayır.
    Werckmeister Harmonies.
    Soykırım hakkında değil ki.
    Ama göndermeler var.
    Hayır, hiç yok hem de. Filmi yaptığımızda, bir nevi peri masalı olsun istedik. Sonunda ise, insanların nasıl her şeyi yok etmek üzere yürüdüğünü ve popülizmin nasıl büyüdüğünü görebiliyoruz. Şimdi, filmin nasıl gerçek olduğunu görüyoruz ve bu beni hiç mi hiç mutlu etmiyor.
    Ama o ünlü balina sekansındaki mistik titreyiş, bazı dinsel anlamlara da gelebilirler.
    Hayır, o sikik film üç ana karakter hakkında tamam mı? Her birinin kendine göre sonsuzlukla bir ilişkisi var. Valuska kozmos ile bağlantı halinde, Eszter temiz seslerle ve balina ise uzaklardan, okyanustan geliyor. Her biri sonsuzlukla bağlantıda. Bizler ise günlük hayatların diğer yanını, sonra diğer dertlerini ve sonrasında da insanların bokluklarını görüyoruz – ve balinayı değil de o insanları ve karakterleri nasıl yiyorlar nasıl öldürüyorlar, görüyoruz.
    András Kovács sizin hakkınızda uzun bir monograf yazdı.
    Evet ama en iyi kitabı kim yazdı biliyorsunuz, Jacques Rancière.
    Ama Kovács’a dönersek, sizin film çekmeyi sona erdirmenizin nedenini çağdaş sinemadaki radikal sınırlara ulaşmanız olarak gösteriyor. Bu size uygun mu?
    Kitabı sonuna dek okumadım bile. Okurken çekim sürelerini hesaplamak için yaptığı o grafikleri görünce sinire kestim zaten, siktir git dedim. Bıraktım. Benim hakkımda yazıyor mu filan umurumda değil, bana sorarsanız garip bir bok.
    Sinemetrikleri sevmiyorsunuz yani?
    Katılmıyorum. Asıl sorun, ben film yapımına ve film diline zaman ve uzayı farklı biçimde entegre ediyorum, ek olarak düzlemsel film dramaturjisini de takip etmiyorum. Yaptığım şey budur.
    Sizin daha radikal olamayacağınızı düşünmeniz nedeniyle bıraktığınızı söylemesine ne diyorsunuz?
    En radikal sinemacılardan biri benim. Benim sorunum ise… çocuklarım. Onlara bağırıp duruyorum, “Benden daha radikal olun!” O zaman herşey güzel olacak. Genç sinemacılara da söyleyebileceğim tek şey budur, “Gidin daha fazla radikal olun,” “Benden daha devrimci olun.”
    Usulde mi özde mi?
    Hepsinde birlikte.
    Sizin kişisel poetikanızda, modernist bir sinemacı diye niteleniyorsunuz.
    Evet evet, bilseniz neler diyorlardı, efsaneviydim, ustaydım filan.
    Öyleydiniz ama…
    Tabi tabi. Boşversene sen. Hala yaşıyorum ben. Bu etiketlere gelemem, acıtıyor beni, sadece normal bir hayat peşindeyim.
    Size hakaret etmek istemedim. Sadece çalışmalarınızın bir döneminin sinemanın o dönemine ilgisini sormak istedim.
    New York’ta yaptıkları son retrospektifin ismi Son Modernist idi. Canımı acıttı. Son diye bir kelimeyi nasıl kullanabilirler? Bilmiyorum.
    İnsan Antonioni ya da Godard ile bir arada anılmaktan hoşlanır.
    Tabi tabi tabi.
    Filozof olmak istemiştiniz.
    Çok uzun zaman önce.
    Filmlerinizde felsefe yapıyor musunuz?
    Ben sadece sinemacıyım. Basit bir yönetmen.
    Ama felsefenin hangi dönemi, akımı ya da parçası ilginizi çeker?
    Hiçbiri.
    Nietzche bile mi? Torino Atı’nin girişinde yaşadığı sinir krizine gönderme yapmıştınız.
    Hayır. Filozof olmak istediğimde, liseyi bitirmek üzereydim, kopkoyu bir solcuydum. Genç radikallerdik, komünistlerin yalancı olduğunu söyledik. Felsefeyi filan unutmalıydık. Çok uzun zaman önceydi.
    Kendinizi avantgard bir sanatçı olarak tanımlar mısınız?
    Kendimi herhangi bir şekilde sanatçı diye tanımlamam. Ben basit bir sinemacıyım.
    damnation

    Damnation’ı yaparken bütçe sorunları yaşadınız, neticede kendiniz hallettiniz.

    Oldukça uzun bir politik mevzu o, komünizmin son nefesiydi. Bizi gebertmek istediler, yeni nesil sinemacılardık. Sistemin dışında bir film yapıyordum.
    Parayı nereden buldunuz.
    Film stüdyosunun kamerası vardı. Biraz da parası, birkaç metre film stoklamışlardı, bu kadarı yetti. Film gayet ucuza geldi, düşük bütçeli işti. Paramız yoktu, çekim yaptık sadece.
    Şartlara rağmen, kaliteli olan kalıyor.
    Tabii ki.
    Size atfedilen bir söz var: “Sanatsal formdaki radikallik, izleyenin politik görüşlerini doğrudan etkilemelidir.” Açar mısınız?
    Bunu söylediğimi hatırlamıyorum. Bakın bir film sadece bir filmdir. Sizden tek istediğim sinemaya gitmeniz. Karanlıkta oturmanız, izlemeniz ve giderken: “Nasılsınız? Daha iyi misiniz? Daha güçlü hissediyor musunuz? Bir şey aldınız mı? Yoksa sinemaya giren kişiyle aynı mısınız? ” diye sormanız, bu kadar.
    Ama örneğin Torino Atı’ndaki o kasvetli, kabus, kıyamet atmosferi.
    Hayır.
    Katılmıyorsunuz?
    Katılmıyorum.
    Sizce mutlu bir film mi o?
    Aynı soru: Torino Atı’nı izleyip sinemadan çıkarken ne hissettiniz?
    Şaşkına dönmüştüm.
    Daha güçlüydünüz.
    Ama bu bazı izleyicilerin filmi kıyamete dair diye nitelemesine engel değil.
    Tabii ki, herkes öyle hissedecek diye bir şart yok.

    Bela Tarr : Ertesi Zaman [Lemis Yayın]

    Béla Tarr’ın 2011 yılında Torino Atı ile yönetmenlik kariyerine nokta koymasından kısa bir süre sonra bu metni kaleme alan Rancière, yönetmenin filmlerine ve sinema anlayışına derinlikli bir yorum getiriyor. Rancière’in müstesna gözlem ve yorumlama gücünün edebî bir anlatımla buluştuğu bu metin, okuru hem Béla Tarr filmlerindeki pek çok ayrıntıya hem de yönetmenin filmografisine yeni bir gözle bakmaya davet ediyor.

    “Ertesi zaman, artık hiçbir şeye inanmayanların tekdüze ve hırçın zamanı değildir. Bu, inancın -hayat onu diri tuttuğu sürece- boy ölçüştüğü saf, maddi olayların zamanıdır.”
    […]
    “Ertesi zaman, ne geri kazanılmış aklın ne de beklenen felaketin zamanıdır. Bu, tüm hikâyelerin ertesi zamanıdır, hikâyelerin öngörülen bir son ve gerçekleşen bir son arasında kestirmeler açtığı duyusal yüzeyle doğrudan ilgilenilen bir zaman. Tüm beklentilerin boşluğunu telafi etmek için güzel cümleler kurulan veya güzel planlar çekilen bir zaman değildir. Bu, bekleyişin kendisiyle ilgilenilen bir zamandır.”

  • Ahmet Hamdi Tanpınar [Bize göre hürriyet meselesi]

    Ahmet Hamdi Tanpınar [Bize göre hürriyet meselesi]

    Yukarda hayatımın sıkıntılarından birkaç defa bahsettim. Hatıralarım ilerledikçe okuyucularım ömrüm boyunca ihtiyaç ve mahrumiyetin âdeta ikinci bir deri gibi vücuduma yapışmış olarak dolaştığımı göreceklerdir. Fakat hiç de saadet denen şeyi tatmadım diyemem.

    Fakir düşmüş bir ailede doğdum. Buna rağmen çocukluğum epeyce mesut geçti. Fakirlik, içimizde ve etrafımızda ahenk bulunmak şartıyla –ve şüphesiz muayyen bir derecesinde– zannedildiği kadar korkunç ve tahammülsüz bir şey değildir. Onun da kendine göre imtiyazları vardır. Benim çocukluğumun bellibaşlı imtiyazı hürriyetti.

    Bu kelimeyi bugün sadece siyasi manâsında kullanıyoruz. Ne yazık! Onu politikaya mahsus bir şey addedenler korkarım ki, hiçbir zaman manâsını anlamayacaklardır. Politikadaki hürriyet, bir yığın hürriyetsizliğin anahtarı veya ardına kadar açık duran kapısıdır. Meğer ki dünyanın en kıt nimeti olsun; ve tek insan onunla şöyle iyice karnını doyurmak istedi mi etrafındakiler mutlak surette aç kalsınlar. Ben bu kadar kendi zıddı ile beraber gelen ve zıtlarının altında kaybolan nesne görmedim. Kısa ömrümde yedi sekiz defa memleketimize geldiğini işittim. Evet, bir kere bile kimse bana gittiğini söylemediği halde, yedi sekiz defa geldi; ve o geldi diye biz sevincimizden, davul, zurna, sokaklara fırladık.

    Nereden gelir? Nasıl birdenbire gider? Veren mi tekrar elimizden alır? Yoksa biz mi birdenbire bıkar, “Buyurunuz efendim, bendeniz, artık hevesimi aldım. Sizin olsun, belki bir işinize yarar!” diye hediye mi ederiz? Yoksa masallarda, duvar diplerinde birdenbire parlayan, fakat yanına yaklaşıp avuçlayınca gene birdenbire kömür veya toprak yığını haline giren o büyülü hazinelere mi benzer? Bir türlü anlayamadım.

    Nihayet şu kanaate vardım ki, ona hiç kimsenin ihtiyacı yoktur. Hürriyet aşkı, –haydi Halit Ayarcı’nın sevdiği kelime ile söyleyeyim, nasıl olsa beni artık ayıplayamaz, kendine ait bir lügati kullandığım için benimle alay edemez!– bir nevi snobizmden başka bir şey değildir. Hakikaten muhtaç olsaydık, hakikaten sevseydik, o sık sık gelişlerinden birinde adamakıllı yakalar, bir daha gözümüzün önünden, dizimizin dibinden ayırmazdık. Ne gezer? Daha geldiğinin ertesi günü ortada yoktur. Ve işin garibi biz de yokluğuna pek çabuk alışıyoruz. Kıraat kitaplarında birkaç manzume, resmî nutuklarda adının anılması kâfi geliyor.

    Hayır, benim çocukluğumun hürriyeti, hiç de bu cinsten bir hürriyet değildir. Evvelâ, burası zannımca en mühimdir, onu bana hiç kimse vermedi. Bu sızdırılmış altın külçesini birdenbire kendi içimde buldum. Tıpkı ağaçta kuş sesi, suda aydınlık gibi. Ve bir defa için buldum. Bulduğum günden beri de küçücük hayatım, fakir evimiz, etrafımızdaki insanlar, her şey değişti. Vakıa sonraları ben de onu kaybettim. Fakat ne olursa olsun bana temin ettiği şeyler hayatımın en büyük hazinesi oldular. Ne dünkü sefaletim, ne bugünkü refahım, hiçbir şey onun mucizesiyle doldurduğu seneleri benden bir daha alamadılar. O bana hiçbir şeye sahip olmadan, hiçbir şeye aldırmadan yaşamayı öğretti.

    Lüzumsuz hiçbir şeyin peşinde koşmadım. Hiçbir ihtirasın peşinde beyhude yere emek sarf etmedim. Hiçbir zaman sınıfımızın birincisi veya ikincisi, hattâ yirmincisi olmak istemedim.

    Fatih Rüştiyesindeki sınıfımızın kalabalık mevcudu bana, etrafımdaki yarışı en geri sıralardan, isterseniz buna kral locası deyin, seyretmek imkânını verdi. İnsan işlerine uzaktan bakmayı oradan öğrendim.

    Arkadaşlarımın çoğu gibi mektebe lalalarla, uşaklarla gitmedim. Ne yeni, süslü elbiselerim, ne su geçmez potinim, ne sıcak paltom vardı. Daima diz kapaklarım yamalı, daima dirseklerim biraz dışarıya fırlamış gezdim. Hiç kimse mektebe giderken bin türlü sıkı tembihle beni öpmedi, ne de akşam üstü yolumu dört gözle beklediler. Hattâ eve ne kadar geç gelirsem etrafımdakiler o kadar rahattı. Bununla beraber mesuttum. Bütün bu şeylerin yokluğuna karşılık hayatı ve sokağı kazanmıştım. Mevsimler, insanlar, hayvanlar, eşya en munis, en değişik yüzleriyle benimdiler.

    Günde iki defa Edirnekapı ile Fatih arasındaki yolun en uzun zaman içinde, her adımı ayrı ayrı hayaller peşinde atarak, gider gelirdim. Vakıa on yaşlarıma doğru bu mesut hayatı bir ihtiras bulandırdı. Dayımın sünnet hediyesi olarak verdiği saatle hayatımın ahengi biraz bozulur gibi oldu. Bir ihtiras ne kadar masum olursa olsun yine tehlikeli bir şeydir. Bununla beraber mesut yaradılışım onun hayatımı büsbütün çığrından çıkarmasına mâni oldu. Bilakis ona bir istikamet verdi. Yani hayatım onunla şekil aldı. Belki de bana hürriyetin asıl kapısını o açtı.

  • Kagadanan sa banwaan ning mga engkanto

    Kagadanan sa banwaan ning mga engkanto

    Labradford’un dinleyeni umursamaz nağmeleri yayılırken geceye, huşu huşu huşu gibi humalar dört bir yanında gibi, distorsiyon ve vokader yaygınlaşmadan önce mikrofona sarılan kalın bez parçasının sarıldığı, buğulandırdığı, mekanize ettiği kelimeler dolduruyor her yanımızı. Şöyle ki: Belgesel denen form bir kategori şeklinde değil de, yaşamadığımız acıyı duyumsamamız için kendi başına, mütevazi bir araç işlevi görmeliyse, görmeli, Tarkovski, Tarr ve Kiarostami’den el almış, bunu kuşkusuz özgün bir durağanlıkla anlatır gibi yapmadan, açıklıkla göstermiş, dürüst bir film de gözlere yayılıyor. Filmi iki gözümüzle aynı anda izlediğimizden emin miyiz. Karşımızda tek mercek üzerinden bize aktarılmış bir resimler yığını düşerken, iki gözümüzü de kullanmamız gerektiğini, kullandığımızı düşünmek bedbaht değil midir. Belki de iki gözün birbirinden bağımsız hareket edebileceği elastikiyete kavuşamamış ilkel canlılar olarak, filmleri gereğinden fazla anlama boğacak densizliklerimizi entelektüel birikim diye yuttuyoruz. Lütfen. Uzanarak ekrana bakalım. Bir akşamdan bir akşama, bir sürgünden bir sürgüne, ölülerini gömmeye dönen bir insanın elinin ayağının gitmemesini izliyoruz. Kendi yasımızı ve ölülerimizi ve yanık insan bedenlerimizi görmezden gelmenin büyük becerisiyle, yas nasıl tutulur, ölüler nasıl kaldırılır, yeniden ve baştan, öğrenmeye başlıyoruz.

    Labradford dinleyin, sızınız azalırsa.

  • Uzaydaki Orkestra

    Uzaydaki Orkestra

    Bu gece ilkbahar yıldızlarının altında değildim. Tam olarak o yıldızların arasındaydım belki de.. Vücut fonksiyonlarım normal değerleri gösteriyor gibi dursa da ben hiç normal hissetmiyordum. Konumum; iki hayalet gezegenin arasına sıkışmış uzayın derinliklerinde yalnız bir kadın. İsmi Sammy ve o benim. Zayıf elektronları olan kadın.

    Bu karanlık boşlukta süzülürken üstümde çin modeli olan Shenzhou 5 adında bir astronot kıyafetini giyiyorum. 7 saat kadar dayanabilen uzay yürüyüşleri için tasarlanan bu maske; mekiğin patlama anından sonra geriye yalnızca bir saati kalan zaman dilimim ve gözlerimdeki endişe ifade ediyor. Nedense zamanımın tek bir kol saatinde toplanmasına bir türlü aklım ermiyor, tüm çağlar kolumdaki saat diliminden geçmiş olabilir miydi diye düşünüyorum.. Ben hem dinazor döneminde yaşayan bir memeli ve aynı zamanda 17.6 ışık yılı uzaklığında olan zürafa takımyıldızında yer alan biri olabilir miydim? Yıldızlara doğru kaydığım bu süreçte üzerimdeki dehşet git gide artıyor, ağır kıyafetimin içinde kendime karaya vurmuş yorgun bir balina  gibi hissediyordum. Bu korku dolu saatlerimi bir çıkış yolu aramak yerine kendimi ölümümün zarafetini bir opera uvertürü gibi anlamlı bi açılış yapar gibi kapatmayı planlıyordum. şansa bakın ki gerçekten de öyle oluyor.

    Varlığım; iki gezegenin kütle çekimine yakalanmadan sıkıştığım bir bölge olarak nitelendirilebilir. Bu iki yıldıza olan uzaklığımı, odamın mutfaktaki tost makinasına olan uzaklığına endeksleyebilirim. Bilmiyorum. Belki de çok acıktığım için bu istatistiği yapıyorumdur. Kendi kendime konuştuğum şu saniyelerde zaman aleyhime işlerken uzayda sıcak bir tost ve kahvenin hayalini kurmak oldukça gülünç geliyor. Hem ne tost makinasından bahsediyoruz burada! Ayrıca kendimi anlamsızca ölümümden sonraki ağıtları dahi kafamda canlandırabiliyorum. Sci-Fic dergisindeki ilk sayfa haberlerinde ‘’Geleceğimizi bir adım daha keşfetme uğruna ölen cesur kadın Sammy!’’ başlığında toplanıyor. Ne üzücü.

    Son ANI !

    Yakıtım bitmesine yakın iki yıldız arasında ne yöne geçiş yapıcağımı kestiremediğim ve araf dediğim bölgede güçlü bir enerji alanında dururken 45 derecelik astronomik yönde 1977 de fırlatılan Voyager uzay aracında olan altın plak’a rastlıyorum. Rastlantı. Bu kelime dudaklarımı gülümsetiyor bir an için. Kaskıma gölgesi düşen bu araç bana çok da uzak değil üstelik. Radyo dalgalarıyla dinleme şansına erişebilmek için bir takım komutlar gönderiyorum tabii ki. Plak; uranyum -238 izotopuyla kaplanmış keskin bir görünüme sahip. Burdan bakıldığında göz kamaştırıcı görünüyor.  Nereden bakıldığında yani?! Tuhaf.

    Anlık titreşimlerin doğru kodlamayla iletilmesi sonucu karşıma çıkan ilk ve son parçayı ölüme öpücük vererek dinlemeye başlıyorum. İnanılır gibi değil. Division Bell ! PinkFloyd ! Hem de uzayda! Şu dakikadan itibaren tarihe adımın öldükten sonra değil de bizzat yaşadığımı anlatarak göstermek istediğimi fark ediyorum. Hislerim varken hala gözlerimin dolduğunu görmek mutlu ediyor.

    Son dakikalarım. Bu iki gezegen ve plak’ın konumu; metafiziği , bilimleri ve geometriyi inceledikten sonra , zihnimin en durgun anlarında bulunduğum yerin bir üçgeni andırdığını fark ettim. Bu 3 imge , konumumum sonsuzluğa açılan girdabını gösteriyordu. Her an müthiş bir gizemi çözebilecek gibi hissediyordum.

    Yavaşça boşlukta süzüldükten sonra, gizlice arkamda bıraktığım milyonlarca şeyi düşündüm. Sevdiklerim, dostlarım ve binlerce tost makinası.. Yüzüme yansıyan yıldızın ışığında , ailemin yemek masasındaki beyaz lambanın yüzlerine yansıdığını hayal ettim.

    Son 3 saniye. Hadi sammy!  son 2. Korkulacak bişey yok, fakat kelimelerimin güneşte kavrulacakmış gibi hissediyorum. son 1. Elveda.

    • Selin Güzey

     

  • Bir Film, Bir An, Bir Fikir

    Bir Film, Bir An, Bir Fikir

    Evrenin bir yerinde, belki de Roy Andersson’un memleketinde ya da en iyi ve acı verici ihtimalle tüm insanlığın ortasında yoğun bir trafik yaşanmaktadır. Öyle ki nedeni bilinmediği gibi “kimsenin mantıklı bir açıklamasını yapamadığı, devam eden kaos” hâline dönen trafikte “yürüyerek daha çabuk olur diye düşündüm” dersiniz ve o trafiğin içindeki araçlardan birine biner soluklanırsınız. O trafik yaşam gibidir bir yönüyle; bir yönüyle değil. Çünkü Andersson, sahnelerinin hiçbirinde sıradan akla ilk gelen açıyı düşünmemiştir. Hep farklı, tahmin/tasavvur edilemez bir yer ya da “ilgisiz” bir duruma odaklanmıştır ve biz onun etrafında olan “esas” konuyu takip etmeye çalışırız. Buna itiliriz biraz da. Yönetmen burada onunla bir yarış içinde mi olmamızı ister yoksa en iyimser tevekkülle bizi şaşırtmaya mı çabalar?

    Bu trafiğin içinde belki onu oluşturan ama kesinlikle buna neden olmadığına emin olan bir ölüm yalnızlığı ve dışarıdaki canlı dünyanın seslerine zaman zaman kulak misafiri olan, zaman zaman da bir taksiye binerken kapıyı kapatmadan hemen önceki kendi’yi/ben’i duyan bir insan, bizim bunu görmemizi sağlayabilir. İşte Roy Andersson’un peşinde olduğu “şaşkınlık” duyusunu ya da -gerçekçi davranacak olursak- “bizimle olan yarışını” anlamlı kılan fark/ediş bu olsa gerek.

    Her şey mükemmel ve bir şey farklı. Bakış açısı. Burada sadece bizimle yarışmıyor yönetmen, ayrıca “onun gibi/ondan farklı” bakamayan her yönetmene de bir laf çarpıyor sanki. Onlara sesleniyor ya da aşağılıyor onları, açı farklı ve anlamam zor; bir yönüyle biz insancıkları müfteri bir imgeleme yönlendiriyor.
    Trafiğin içinden çıkan ya da trafiğe neden olan ama her koşulda ilgi çekici ve enteresan bir grup insan, yani artık zombileşmiş ve “makineleşmeye” yüz tutmuş bir grup insan, sıkıca kavradıkları, ucuna taş bağlı halatlarla birbirlerinin sırtına vura vura ilerletiyor oluşan yığını. Zaman zaman acıyla duraksayıp doyasıya çığlık ve acı sesleri yayıyorlar etrafa fakat yine de bir başka ihtimalin varsıllığı artık çoktan kabul edilmişçesine yan yana ve zararsızca yürümüyor, yürüyemiyorlar. Bunun bir önemi yok. Biz orada ucu kapitalizmden insanlık tarihine, varılabilecek tüm tümlere ulaşmaya çabalamış oluyoruz çoktan. Bunların ne kadarı Roy Andersson’un bizi yarıştırmak için kullandığı o yalancı imgelemlerdir acaba? Bunu ondan başkası -ve hatta zaman zaman o bile- bilmez, bilemeyecektir. Olsun. Onu anlamak için, onunla yarışabilirim.

    Sen de onunla yarışabilir misin?
    Öyleyse İkinci Kattan Şarkıları izle ve işte yalnızca birkaç dakikasından yola çıkarak yazdığım şu uzun cümleleri sen de yazar ve bana okursun.

    Bir Film, Bir An, Bir Fikir 3Bir Film, Bir An, Bir Fikir 1

  • Fusi’nin muhteşem yalnızlığı

    Fusi’nin muhteşem yalnızlığı

    İnsanda film yapma isteği uyandıran öyküler de var, öykü yazma isteği uyandıran filmler de. Fusi ikincisine mensup olanlardan. Dagur Kari, son filminde Fusi’nin hikâyesini anlatıyor. Fusi, kırk yaşlarında, uzun saçlı, kilolu, yalnız bir adam. Sessiz sedasız, işinde gücünde. Annesiyle birlikte bir apartman dairesinde yaşıyor. Bekâr. Eline kadın eli değmemiş. Annesinin bile sevgilisi var, onun yok. Fusi’nin bu durumu dert ettiği de söylenemez ama. İçinde bulunduğu duruma isyan etmiyor, başka bedenler düşlemiyor. Dünyevi hazların uzağında sessiz sedasız yaşayıp gidiyor. Gündüzleri havaalanında çalışıyor, akşamları oyuncak arabalarıyla oynuyor. Bazı akşamları arabasını deniz kenarına çekip arkadaşının radyoda kendisi için çaldığı metal parçaları dinliyor.

    Fusi’nin muhteşem yalnızlığı 1Kilosu nedeniyle çevresindeki insanların alay konusu oluyor sık sık. İlginçtir; kin tutmuyor Fusi, öfke duymuyor. Kendisiyle dalga geçenlere tek kelime etmiyor. Onları küçümsediğinden değil, sadece önemsemiyor. Bir ara komşunun küçük kızı giriyor dünyasına, onunla arkadaşlık ediyor. Çok geçmiyor toplumsal yargılar giriyor devreye. Bir daha görüşmelerini istemiyorlar, ayrılıyorlar. Evinin önündeki boş arsada uzaktan kumandalı arabasıyla oynamaya devam ediyor Fusi. İşe gidip geliyor. Her şeyi alıp götüren bir fırtına kopuyor bir gün. Otomobiller, sokaklar, binalar karla örtülüyor. Fusi, arabasının içinde girmeye cesaret edemediği dans kursunu düşünüyor o sırada.  Derken bir kadın çıkıp geliyor karların içinden;  Sjöf. Arabasıyla onu evine bırakıyor Fusi. Arkadaş oluyorlar. Birlikte dans ediyorlar, müzik dinliyorlar. Mısır’a gitmenin hayalini kuruyorlar. Fusi, bütün acemiliğine rağmen bir ilişki için ne yapılması gerekiyorsa her şeyi yapıyor,  büyük bir buz kütlesi gibi kopuyor rutin yaşamından. Sjöf’ye duyduğu aşk nedeniyle alışkanlıklarının dışına çıktıkça başka bir adam oluyor Fusi. Aşkı için her şeyi yapan bir kahramana dönüşüyor neredeyse.

    Aşk çok güçlü bir duygu ve çoğu kez kendine bir karşılık arar. Varoluşunu sürdürebilmesi için kabul edilmek, onaylanmak ister. Aksi durumda yakıcı bir öfkeye dönüşmesi kaçınılmaz oluyor bazen. Fusi’nin Sjöf’e duyduğu aşk bir karşılık bulmuyor ama bu aşk öfkeye de dönüşmüyor. Gerçeği, sessizce kabulleniyor Fusi.

    Fusi’nin muhteşem yalnızlığı 2Yönetmen Dagur Kari, Fusi’yi anlatırken izleyici ile Fusi arasında duygusal bir bağ kurulmasını istemiyor sanki. Film boyunca Fusi ile izleyici arasındaki duygusal yakınlık ne güçleniyor ne de zayıflıyor,  hep aynı mesafeden izliyoruz onu. Fusi’yi ne dramatize ediyor ne de absürt bir karaktere sokuyor.  Kahkaha ya da gözyaşı avcılığı yapmıyor. Dagur Kari, olabildiğince yalın ve bir şekilde Fusi’nin hikâyesini anlatırken bu durum Fusi’yi bir parça müphem kılıyor. Fusi’nin Sjöf için yaptıklarının temel sebebi nedir? Karşılıksız saf bir sevgi mi yoksa cinsellik mi, sorusunun cevabı karanlıkta kalıyor. Dagur Kari, minimalist bir öykünün içinde derinlikli bir mevzuyu konu ediniyor. Fusi ile Sjöf arasındaki ilişkinin belirsizliği ister istemez Edip Cansever’in dizelerini hatırlıyor insana;

    “Bir kadında bir çocuk hayaleti mi
    Bir çocukta bir kadın hayaleti mi
    Yalnızca bir hayalet mi yoksa.”

  • Robert Walser: Türkiye mi? Hayır teşekkürler.

    Robert Walser: Türkiye mi? Hayır teşekkürler.

    Robert Walser, İll: EmmanueleBaccinelli
    Robert Walser, İll: EmmanueleBaccinelli

    Yayıncı Samuel Fischer, Robert’ı çağırıp sormuştu:

    “Polonya’ya gidip, seyahatte birşeyler yazmak ister misin?”

    • Robert: “Ne diye? Berlin’i daha çok seviyorum!”
    • “Belki Türkiye’ye gitmek istersin?”
    • “Teşekkürler, hayır kalsın. Özellikle de şu an bazı yerler oldukça Türk zaten. Türkiye’nin kendisinden daha Türk. Hayır, hiçbir yere gitmiyorum. Hayalgücü varken, neden bir yazar seyahat etmek ister ki?”
    • Ben de, ekledim: “Kitaplarından birinde dile getirdiğin görüşlerden birinde şöyle okuyoruz: ‘Doğa seyahat eder mi? Ağaçlara bakıp duruyorum, düşünüyorum, neticede, bir yere gittikleri yok, onlar böyle, peki ben neden bir yerde istediğim gibi sürekli kalamıyorum?”
    • Robert: “Evet, en önemli yolculuk, kendinle karşılaşmak için yaptığındır.”

    SEELIG Carl, Robert Walser ile Yürüyüşler, Rivages Edisyonu, 1989, 28 Aralık 1944, Sayfa 87.

  • Pier Paolo Pasolini: 120 ve futbol

    Pier Paolo Pasolini: 120 ve futbol

    Pier Paolo Pasolini, Bologna FC 1909 taraftarı. Şunu söylemiştir, izansız ve katıksız: “Spor, uygarlığa dair o kadar önemli bir olgudur ki, ne yönetici sınıf ne entelektüeller tarafından görmezden gelinemez, göz ardı edilemez.” Ve, hem, futbolu kelimelere dönüştürüp çevirmeye hiç ihtiyaç yoktur. Futbolun kendisi, eylemi, gerçek anlamda bir sınıf çatışmasıdır, sergilendiği arenada, stadyumda beliren çatışma ortamıdır, yerleşik, kuralları belirlenmiş, bileğine göre savaşacağın bir sınıf mücadelesidir. (O zamanlardan bahsediyoruz, bu zamanlardan değil.)

    En güzel fotoğrafları sokakta top teperken. San Lorenzo sokaklarında beraber duvarda paslaştıkları arkadaşlarını ziyaret eden Fütüristika alt birimleri mevcut. Bir lokantanın köşesinde, Pasolini’nin futbol oynarken gülümsemesini tasvir eden yaşlı adamların torunlarının tercümesinden, coşkulu pası almışlardır. Gran tuvalet giyinmiş Pasolini, deri ayakkabıları, kolalı gömleğiyle topun ardından koşar,  kıravatı ve ceketinin altından gözüken yeleğiyle, topu kontrol eder, sahaya nasıl ayak basacağını bilir, yumrukları sıkılı, kollarını koşarken açar, dengesini bulmaya çalışan bir kuşun kanatlarını açması gibi, topu alır, gözleri pas atacak arkadaşlarını aramaktadır, bunca fotoğrafına bakınca, en çok odaklandığı ve kendisini verdiği an, futbol oynadığı andır.


    “Prati di Caprara’da futbol oynadığım o ikindi vakitlerinde, hep sağ kanattaydım, hiç kuşkusuz hayatımın en güzel günleriydi. Bologna, ah Bologna o dönem tarihinin en güçlü dönemini yaşıyordu.Futbol işaretler oyunu, dili bu. Yazılı dil ile karşılaştırılacak olursa dahi, mükemmelliğe en yakın dil denebilecek özellikleri var. İşin aslı, futbolun dilini oluşturan ‘kelimeler’, yazılı dilin kelimeleri gibi yapılanıdırılmıştır. Yazılı dil, sesbirimlerinin sonsuz kombinasyonlarından oluşur, İtalyanca’da mesela, alfabedeki 21 harfin çeşitlemeleri gibi. O zaman, yazılan ya da konuşulan dilin en küçük parçası sesbirim ise, futbolun dilinin temel biriminin keyfini yaşamak istemiyor muyuz? Topa “vurmak için ayağını kullandığı” birisi de bu durumda futbolun sesbirimidir, keyfini çıkaracaksak.  Böylece, sesbirimlerin sonsuz kombinasyonu “futbol kelimelerini”  ve gerçek sözdizimsel kurallarla yapılandırılmış futbol kelimeleri ise konuşmayı oluşturuyor. Futbolun sesbirimleri yirmi iki adet, futbol kelimeleri ise sonsuz, çünkü bu birimlerin sonsuz kombinasyonu var (mesela, antrenmanda iki oyuncu arasındaki pas varyasyonları), sözdizimi “oyunda” belirleniyor, ki kendisi hakiki bir konuşma haline geliyor. Dilin anahtarı oyuncular, bizler, tribünlerde, şifre çözücüleriz: Kodları paylaşıyoruz. Futbolun kodunu bilmeyen biri, onun kelimelerini de (koşuyu), konuşulan dilin (koşular dizisi) anlamını yakalayamaz.

    Ben Roland Barthes ya da Greimas değilim, bir amatörüm. İsteseydim, bu basit metinden öteye, futbolun diline dair bir deneme yazabilirdim. Ama yine de, sizlerin futbola dair iyi bir şeyler yazabileceğinizi düşünüyorum, çünkü her dilde olduğu gibi, futbolun da tümüyle “aktarımsal” bir yanı vardır ve koduyla şekillenmiş bir yapısı, aktarımı mevcuttur. Her dilin oluşturduklarının alt dilleri olduğunu söyledim, her birinin kendi alt kodu bulunur. O zaman futbolun dilinde de şu türden ayrımlara gidebiliriz: Futbolu da alt kodaları vardır, tamamen araç olduğu andan itibaren de, aktarıcıdır. Topa bir vuruş bütünüyle bir metin olabilir ya da bir dil olarak başka bir vuruş tümüyle şiirsel de olabilir. Şöyle açıklayayım: Bulgarelli bir düzyazı vuruşçusuydu, o tamamen gerçekçi bir düzyazı yazarıydı”. Riva ise şiir gibi vururdu topa, “gerçekçi şairdi”. Burada şiir ve düzyazı arasındaki fark anlama dair değildir, lütfen, tamamen teknik bir ayrımdır.”


    İTALYAN DERBİSİ: Pasolini ve Bertolucci

    Bertolucci, Pasolini ile kupasını alırken
    Bertolucci, Pasolini ile kupasını alırken

    1975 yılında Pasolini ekibiyle birlikte Salo ya da Sodom’un 120 Günü çekimleri için Parma yakınlarına konumlanır. Bertolucci de kendi ekibiyle yakınlardadır. 16 Mart tarihinde doğumgünü şerefine iki ekip futbol oynamak üzere çayıra çıkar. (Bu çayır, sonradani Parma kulübünün anternman tesisleri olur, Chiesa’lı, D. Baggio’lu, Zola ve Inzaghi’li efsane Parmalılar aynı sahada koşar. Pasolini’nin takımı, kaptanları eşliğinde Bologna renkleri taşıyan mavi-kırmızı ağırlıklı üst ve şortlarıyla sahadadır, Pasolini sağ kanatta yerini almıştır. Bertolucci ise, futbol topuna nasık yaklaşması gerektiğine dair kararsızlığıyla olsa, kenarda yer alır. Bertolucci’nin takımının adı 900, Pasolini’nin takımının adı ise, filme göndermeyle 120’dir. Bertolucci’nin ekibi, formasızlıktan yarı çıplak ya da kimileri sadece donuyla oynayacak oyuncularıyla, bazılarında üstlerinde rengarenk kazaklarıyla sahaya çıkar, filmin kostümcüsü, sarı çizgilerle kağıtlardan 900 rakamını oyuncuların giysilerine iliştirmiştir. Parma gazetesi daha sonra maçta giyilen “saykodelik çorapların”, Bertolucci’nin takımının rengarenk kıyafetlerinin karşı takımın paslaşma esnasında nasıl kafasını karıştırdığını yazar. Maçı izleyenlerin söylediğine göre, Bertolucci’nin ekibi maçı 5-2 kazanır. Golün oluşumunun gerçekliğine dair kafa karışıklığıdan olsa, yönetmen maçın 19-13 bittiğini iddia eder. Pasolini ise, maça kendilerini yeterince vermediğini düşünen takım arkadaşlarına kızdığından devre arasında maçı terk etmiştir. Maç boyunca şakalar komiklikler yapsa da, oyuna saygısı daha fazladır.

    B. ve P.
    B. ve P.