Bazen Virginia Olmayı Seviyorum: Woolf’un Dalgalar’ına En Baştan

Zamanın akıntısına kapılmış dalgaların üzerinde uçan bir kuştur hafiflik. Bir kanadı geçmiş diğer kanadı gelecek zamandadır. Varlığın tüm şüphesini taşır. Hiçbir zamandan gelmeyip hiçbir zamana uçmazken, her ikisinde de “benim yaşamım” kadarlık bir parça yeryüzünde yaşar. Hafiftir ve kendi varlığının ağırlığından daha da az olan şeyin, ne var ne de yok olanın kendi kendine dönük yaşayan payıdır o. Bir de farkına varamadığım ama benim yaşamıma ait bir başka şeyin hafif varlığıdır. Bir ırmağın zamanında yaşıyor olmanın ıslanmış tüm varlığıyla “ben”, başka bir “ben”in zamanına ait bir kayanın aşınmasını izlerim bu “yeryüzü duygusuyla”. Bu duygu yaşamın tüm yüzüne ve yeryüzüne olan hayranlıktır. Yaşamım, her canlınınki gibi varlığımın yeryüzüne karşı duyduğu hayranlıktır, bana verdiklerine karşı olduğum şeydir hayranlığım. İfadedir, sezgidir bu. Ve daima bir başka farkın biçiminde olasıdır bu hayranlığım. Onda renk olur, ses olur, ışık olurum. Hayatımın tüm varlığı içinde, “yaşamım” olan şeyin bir başkasının yaşamına doğru ışık vermesinin ve eğer parlıyorsa, bunun benim yaşadığımın kesin varlığı olduğunun farkıdır bu. Hafifliğin bu zamansız süzülüşü içinde, bu hafifliği daha da hafifletecek ve zamansız kalan bir son-anın, kendi kendine süren tüm anlaşılmazlığının anlamıdır bu. “…yaratıcı bir şey mümkünse ve hafif”1; –Edebiyat budur: Edebiyat, hayranlıktır… Yine de kimim ben? Neden daima şaşkınım kim-olmak karşısında! Bu ben miyim? Ben, yaşam mıyım, zaman mı? Tüm sözcükler bir “Ah”la mı başlayıp sonlanır: –Ah, yaşam’ım! derken.

Çizim: Yazgı R.
Çizim: Yazgı R.

Başlangıç ve zaman.

Edebiyat başladığında, bu başlangıcın öncesine konumlanır Virginia Woolf. Sırtını, biçim yönünden başka türden parıltılı ilk cümlelere dayar. Hem başlar hem de başlamaz. Başladığında, yazmak başlar, düşünmek başlar. Çoğu zaman bu başlangıcın gücü onu öyle şaşırtmıştır ki, yazmaya her başladığında, kendisinin yaşam dediği tüm varoluşun başlangıcına, her şeyin öncesindeki bilinmeze bir parça soluk veren zaman denen buluta, o saf “bütün”e dokunur. Zaman, burada günü ve güneşi olan tüm varlıklara kendi vaktini veren şeydir. Işıktan daha önce ışık olmuş bu yokluk, ama bu yokluktan bile daha önce var olmuş tüm öncesizliğin bu sessiz uykusu gözünü açtığında kendimizi Dışarıda buluruz. İşte burada ışığı, duyguyu, gücü yakalayarak hafifleriz. Var olmanın duygusundan ayrılıp “gerçek dünyanın kendi şarkısı”na karışırız böylece. Başlangıcı ise kendi aşırılığına kadar götürmek istediğimizde de daima Maurice Blanchot’ya bakmalı: “Şiir (edebiyat) durdurulamayacak bir söze bağlı gibidir, çünkü bu söz konuşmaz, vardır. Şiir bu söz değildir, başlangıçtır ve sözün kendisi hiçbir zaman başlamaz, ancak hep yeniden söyler ve hep yeniden başlar.” Daha başlamadan bile kendimizi bu olanaksızı içerden patlatacak bir durumda buluruz. Yazmaya başlarız ve yazmak henüz başlamadı.

Woolf için, yazmak, böylesine-dışarıya başlangıç, açılma ve konuşmadır; başlangıcını takip etmeden ve sonuna yaklaşmadan, konuşmaksızın sözü, yazmaksızın işareti, görmeksizin imajı bir başka düşünce biçiminde zamandan ayırıp şimdinin ışığına getirir; ve “sonra, sözcükler, düşüncenin kuytularında yoğun yoğun akarak, mendiline atılmış bu sımsıkı katı düğümü çözecek.” Woolf, sözden, yazıdan ve imajdan ayrı olarak dördüncü bir kuvveti ararken, kendisi, yaşamı, kitabı ve bunlarla herhangi bir şey arasındaki en canlı ilişkinin, belki de sadece zamanın kendi dilinde konuşmakla olabileceğini düşünür.

Woolf, “Varolma Anları”nda, Geçmişe Dair Bir Taslak adlı bölümde, yaşamı ve kendisinden söz ettiği sayfalarda, ışık ve zamanın aynı çiçekte nasıl da parlayıp yaşayan bir yıldıza dönüştüğünü gösterirken, çocukluğuna ait küçük bir anısından söz eder. Tıpkı yıldız işçiliği yapar gibi cümlelerinden ışıltılı bir uzay yaratır. Zamandan düşüp ayrılmış değil ama artık “zaman” olmuş olanın özgürlüğüdür bu anılar. Ve muhtemelen onun sonradan Dalgalar diye adlandıracağı büyük yapıtında da, böylece ışık olanla zaman olanın, “anı” denilen şeyin bitmek tükenmek bilmeyen parıltısı için ifadeye nasıl katılacağını görürüz. Bu anıların her biri Woolf için açık kalmış birer penceredir. Işıktan, zamandan ve çocukluktan beri süren bir hayatın şaşkınlığı içinde yaşamın bakışına her yakalandığında şunu hisseder: “Eğer ressam olsaydım bu ilk izlenimlerimi soluk sarı, gümüş rengi ve yeşille resimlerdim. Soluk sarı stor vardı; yeşil deniz; ve gümüş rengi çarkıfelekler. Küre şeklinde, yarı saydam bir resim yapardım. Kıvrık taçyapraklarının resmini yapardım, istiridyelerin; yarı saydam nesnelerin; ışığı geçiren ama net bir görüntü vermeyen kavisli biçimler yapardım. Her şey iri ve hoş olurdu; görünenler aynı zamanda işitilirdi de; bu taçyaprağından ya da yapraktan sesler geçerdi – görüntülerden ayırt edilemeyen sesler. […] Bu resimlerin gücü –ama görüntüyle ses her zaman birbirine öyle karışıyordu ki doğru sözcük resim değil– her neyse bu izlenimlerin gücü yine konudan sapmama neden oluyor.” Kuşkusuz anıların yaşadığına dair pek çok kanıt vardır. Anı, hafızasız ve zihinsiz bir gökyüzünde, sadece ışıktan ve sadece zamandan olanın varlığıdır. Anı diyebilmenin onu hatırlamaya yetmeyeceği kadar da kendi zamanına aittir bu yaşayan şey; ki eğer Woolf için bir çocuksa bu anıdaki “yaratık”, onun adım attığı her anda tüm zamanlar titrer. Woolf, bu eşsiz deneyimleri, yine aynı yerde şu sözlerle açıklar: “Sanırım belleğim unuttuklarımı sunuyor bana, o zaman sanki benden bağımsız oluşuyor her şey, oysa aslında onları olduran benim. Bazen, keyfim yerinde olduğunda –unutulmuş– anılar yüzeye çıkıyor. Eğer bu böyleyse, çok yoğun hissettiğimiz şeylerin –sık sık merak ederim– zihinlerimizden bağımsız varlıkları olması mümkün değil mi? Eğer böyleyse, zaman içinde bir alet icat edilmesi ve onunla anılara dokunabilmemiz mümkün olamaz mı?”

Virginia.

Woolf için, yazmak, ilkin kendini bu kayaya bağlamaktır, “ikincisi iyi edebiyat okumak”tır. Ve, “edebiyat elimizin altında bulunan, ona istediğimiz zaman sahip olabileceğimiz bir şey değildir.

Yapıtı, kendisi için “benim yaşamım” diyebileceği bunca saçılmış zaman parçacıkları arasında, gün çiçekleri ve gece çiçekleri arasında, kendisine doğru ondan bir hayat olmak için koşuşturan bunca çocukluk düşlerinden ibaret olabilirdi ancak. Bir okur olmakla bir yazar olmak arasında çocukça kaçışlarla yeni şeyler söylemenin neşesi ve şaşkınlığı içinde notlar alırken, burada bunu durdurmanın gücüyle şurada şunu kanatlandırmanın heyecanı içinde yazar. Daha önce de çocuk olmuştur, ama belki de kitaplarında ilk kez bu çocuğun hâlâ yaşadığını, onunla çocukluğunun da yaşamaya devam ettiğini fark eder. Onun için sadece olağanüstüye ait bu sıradanlık heyecan vericidir. Ama bunu ifade etmek, ifade olabilecek bu şeyin edebi olmasının Gerçekle yakınlığı sadece yazmakla mı ortaya çıkar? Sadece yazmakla görülebilecek bunca yıldızın düşündükleri de olamaz mıydı? Hem sonra ona göre, yıldızlar var mıydı, çocuklar var mıydı, şiir var mıydı? Dahası, var olmak yeterli miydi bu yaşama? Dalgalar kitabını yeni yazmaya başladığı günlerde şunları not eder güncesinde: “Sonra uzun bir masanın etrafında bütün çocuklar – dersler. Başlangıç. İşte, türlü türlü insan karakteri olacak. Sonra masadaki kişi onlardan herhangi birini çağırabilir her an; ve bu insan sayesinde bir hava yaratabilir. Bir hikâye anlatabilir, köpeklerle mürebbiyeler hakkında mesela, ya da çocukça bir serüven, her şey son derece Binbir Gece Masalları olacak, falan filan, bu Çocukluk olacak; ama benim çocukluğum olmamalı, sonra havuzda kayıklar, çocuk duyuşu, gerçeksizlik, eşyanın garip oranları. Sonra başka bir kişi ya da figür seçilmeli. Gerçek dışı dünya bütün bunları çevrelemeli – hayalet dalgalar.”2

Uzay karşısında büyülenen gökbilimci gibi edebiyattan büyülenen Woolf için, yazmak, yazının dışına çıkmak, şehrin dışına, oradan dünyanın dışına çıkmak ve bu çıkıştan hiçbir dünya yaratmaksızın içinde nefes aldığı bir damla suyun içini tamamen kaplamaktır. İşte bu çocuk; ve bu “çocuk olmak” için de Virginia Woolf olmak, bir kardeşten söz eder gibi dilin tüm yakınlığına sahip olarak, ama yine de hiç kimse ve hiçbir şeyden söz etmez biçimde, dilin içinde hızla dağılan bir ışık demetinde çözülmek gerekir. Ve yazılan her kitaptan sonra açık havada egzersiz yaparak kendini “yazının kayasına” bağlamak. Öyle ki, maddeden bile eski olan, nerden geldiği bilinmeyen, bu bilinmezliğin kayanın içini tamamen doldurduğu, gizemini artırdığı, sanki düşünmenin son bulduğu ama buna rağmen yeniden başladığı, yeniden başlayarak daima tüm sonları kendi çekiminde tüketen yazıdır bu… Woolf için, yazmak, ilkin kendini bu kayaya bağlamaktır, “ikincisi iyi edebiyat okumak”tır. Ve, “edebiyat elimizin altında bulunan, ona istediğimiz zaman sahip olabileceğimiz bir şey değildir. Edebiyatın ham malzemeden oluştuğunu düşünmek hata.”

Buna karşın, “insan hayattan dışarı çıkmalı, dışsallaşmalı” der. Ne içi ne de sınırı olmaksızın, kendi varlığını kandırırcasına, kimseyle karşılaşmamış yeni bir deliliğin peşine takılır gibi, sadece “kaçmak”la yetinmeyen bu yeni “kaçık” halinde, “bu dışarı senin”, “bu dışarı benim” demeden, yeni doğmuş parlak bir yıldızı görebilmenin tüm çabası içinde çalışmalı… Yazmak bir şey olacaksa eğer, sadece edebiyat olacak şeyin yeterliliğine bel bağlamadan, yeniden söylemenin kararına kalmadan, bir kez daha kullanıma izin vermeyen, hem dağınık hem de bu dağınıklığın ateşten parçalarıyla düşüncemizin yeni orman yangınlarında gerçekleşmeli. Woolf, ona eşlik eden güncesinde şunları söyler: “…çok yoğunlaşmalı, hep tek bir noktada, karakterinin sağa sola saçılmış parçalarından beslenmek zorunda olmamalı, beyninde yaşamalı. Sydney ziyarete geliyor ve ben Virginia oluyorum, yazarken ise sadece bir duyarlılığım.”

Neden sadece bir duyarlılık? Kendisini ona hatırlatan beklenmedik misafirlerin karşısında Virginia olmak ya da edebiyata sızmış bir ışık taneciği olmak mı mesele? Neden bu iki ayrım, ya da bu ayrımı koyarken biz, hangisinden yola çıkıp düşünmeye başlamalıyız? Yazarken hiç kimseye dönüşebilmenin sakıncası içinde, ağırlıksız bu var olmayla, tepki vermeyen bu titreşime kadar küçülmek, sonra yetmeyen bir silinme içinde, yapıtın sürüklediği şeye doğru, sürüklenmenin sonsuz sürüklenişi içinde, yine gerçekleşmeyenin parıltısı içinde olmak için mi her şey? Yazmak mı? Virginia olmak mı? Woolf, neden edebiyatın en güzel cümlesi olabilecek bu küçük farkı edebiyatın dışında tutar gibidir. “Ben bir duyarlılığım” derken peki, bunu söyleyen Virginia kimdir? Kendisi olmak mı? Virginia olmak mı? Bütün bunlar bir yana, Virginia olmak daha günceldir; zamana karşı daha zayıf, hassas bir mükemmelliğin tüm nitelikleriyle dolmuş ve tamamen kendisine terk edilmiş olarak durur. İyisi mi, her ikisinin birbiri üzerine uzandığı, birbirlerinin kollarında çözülerek daha da çoğaldığı, tüm atomlarına kadar “his” olmak içinde geçinip gitmektir. Hissetmek onun için bir tarafının mutsuz diğer tarafının mutlu olduğu anlarda iç-diyaloglarda kaybolmaktır. Ah! çekmenin zamanlarıdır bunlar.

“Bazen Virginia olmayı seviyorum” derken de bize göz kırparcasına kaleminin ucunu kâğıda batırır. Öyleyse, “Virginia olmak”la, bundan onun sevebileceği bir kraliçe arı yaratarak, üzerinde konakladığı çiçekleri kendisiyle ve her şeyle karıştırıp bir yapıta giriştiğini gösterir. Pırlanta bir yüzük gibi parmağında hazır tuttuğu bu cümle, ışıltısıyla edebiyat için olabilecek en güzel sözdür. Bu cümlenin ışığı altında her şey sadece söylenebilir veya silinebilirdir. Her şey “kendim olmak” ya da “Virginia olmak” arasındaki sakin gerilime bağlıdır. Bir kez daha: “Virginia olmayı seviyorum, ama ancak parçalarım saçılmışken ve türlü türlüyken ve çenem işliyorken. Şu an, burada olduğumuz sürece, sadece bir duyarlılık olmak isterim.”

Yazmak ve hemen öncesi.

Böylesi soruları anlamsızlıkları içinde yanıtlarına kavuşturamayız, ancak yazabilirsek, işte o zaman, bu yazma içinde, her şeyin titrediğini ve oldukça kırılgan varlıklar olan kitaplara doğru toplandığını görürüz.

Peki ya roman? Neden, romanlar yazmalı? Çok açıktır ki romanlar, yeraltı suları gibi her şeyin içine sızmıştır ve bu ıslak sayfalarda her şey yaş ve canlıdır; yaşamı anlatmazken bu yapıtlar, yaşam bu ilginç “detay”larda kendi anlatımından kurtulup, doğum öncesi hayatlar sürmenin zamanlarına sürüklenir. Romanlar “büyük”tür ve en küçüğün titreşimidir; öyküleri içerden titretecek güçle işler, onları en canlı yerinden yakalayıp “bütün”e dokunmalarını sağlar. Sırf yaşamı da değil ama her şeyin hem yeni “detay”larını hem de yeni “imkân”larını keşfetmek için izleyebileceğimiz en güzel sızıntılardır. “Roman”ı yazmaya çalışmak, tüm öyküleri içermeyip tüm öyküleri isteyen o eşsiz çabadır. Woolf için ise bu çaba büyük bir arayıştır; onda her şey “gerçek öykü”yü bulmak içindir. Binlerce öyküden oluşan, yazılmış sayısız defterden sonra, bütün sözcüklerin söyleyeceği o tek öyküdür aradığı. Buna karşın romana kaptırmak istemeyeceği kadarlık bir parçasını ise açıklanamaz bırakır: “Ve sormaya başlıyorum, ‘öyküler var mıdır?’ diye.”

Ve öykülerin varlığına dair bu kuşkumuzla ve olay denen şeylerin varlıkları bizi ister istemez romanlara doğru sürüklerken, Woolf, burada bizi bir kez daha şaşırtır: basitlik neden basit değildir, veya yalınlık neden pek de yalın değildir gibisinden bir tuhaflık mıdır bu? Böylesi soruları anlamsızlıkları içinde yanıtlarına kavuşturamayız, ancak yazabilirsek, işte o zaman, bu yazma içinde, her şeyin titrediğini ve oldukça kırılgan varlıklar olan kitaplara doğru toplandığını görürüz. Ve bu kırılganlıklarıyla kitapların öykü ve olay taneciklerinden etkilenmelerine de şaşırmıyoruz.

Düşüncenin en uzağında kendine dönük açıklık ve yalınlığın kitapları olan romanlar, sıradan bir olayın kendi hareketinde sürüklenip yaşamı titretmesidir. Daima yaşamın serseri ufkuna kaçan böyle bir olayın da neden bu kadar çok açıklanamaz olduğunu ise bilemiyoruz. Kuşkusuz bu bir “gizem” de değildir. Ve yaşama kıyasla daha canlı bir şeyin neden romana yöneldiğini, neden sadece romanda yaşayabildiğini de anlayamıyoruz. Bunun oldukça farkında olan Lawrence da kitapların havadaki titreşimler olduklarını ve yalnız romanda her şeyin tam bir etkinliğe geçirildiğini söyler. Ona göre, “romanda kişiler, yaşamaktan başka bir şey yapmazlar”; ve “roman, yaşamın parlak kitabıdır.” Her şey ve herkes orada “tam” olur: tam bir kadın, tam bir erkek, vs. Woolf, Lawrence’la oldukça ilgilidir, ancak onun kadar “kişisel ve ruhsal” olanla ilgilenmez. Lawrence için “canlı” olan önemliyken, Woolf için “saf” veya “kristal” olmak önemlidir. Woolf’un kahramanları her romandan sonra daha da silinirken Lawrence’ınkiler daha da görünürler. Yine de her iki yazar, birbirine, birbirini kıskanacak kadar yakınlık duyar. Woolf’da hız ve tutku vardır, Lawrence’da yavaşlık ve aşk. Birinde ışık olan şey diğerinde herhangi bir çiçektir. Ve her ikisinde de güneş tüm gökyüzünü kaplarken, her ikisinde de hiçbir malzeme göz ardı edilmez, kuşların ötüşünün yaprakların yeşilini gölgelemediği sayfalarda tüm duygular da daima taze bir gençliğin kokusunu yayar. Ve şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, Woolf’un ve Lawrence’ın kitaplarında yaşayan kişiler birbirlerini tanıyabilseydi eğer, birbirlerine duyacakları sevgi ve hayranlığı anlatabilmek için yeni bir roman dili daha yaratmak gerekebilirdi.

Çizim: Ezgi Özberk
Çizim: Ezgi Özberk

Roman mı yaşam mı? Woolf, buna yanıt verebilecek şeyin yazmak olabileceğini düşünüp hissetse de bu yanıtla da hiçbir şeye başlamış sayılmayacağının da farkındadır. Onda her şey zamandaki aşırı bir şimdinin döngüsü içindedir; sezgiyle uzaktaki bir hikâyeye koşarken her şey onunla birlikte hareket eder. Bir kitaptan onu dışarıya yeniden çıkartacak biçimde, onu yazmanın ona dokunmuş olmak anlamına geleceği bir tarzda, sanki özellikle onu düşünmenin onu gerçekten de düşünmüş olmaya yol açacağı bir tarzda söz eder. Bir kitabı yazarken onu düşünmek, onda düşünce olan gizlerin avuç içine alınarak söylenişin eşsiz cümlelerinde parlatılması demektir. Ve her bir gün kendi gecesinde daha da aydınlanırken, yazmakla taçlanıp ışığını artıracak bunca söz, güneşin altında kıpır kıpır yeni yaşamcıklar için birer ırmağa dönüşecektir. Woolf, gerçekten de kitabı düşünürken, bunun önce yazmakla olabileceğini –ancak yazmanın ona yapıtı vermeyeceği bir başka sürecin de farkındadır. Evet, yazmak oralarda bir yerlerdeydi, bunu biliyordu, ama okyanusa düşen yağmur taneleri suyun içinden çıkartılmalı ve avuç içine alınıp dokunabilmeli onlara. Bu nasıl mümkündür?  

 “Peki, Pervaneler’e ne zaman başlayacağım acaba? Hayvancıkların kendileri yaz yaz diye beni sıkıştırmaya başladıklarında. Nasıl bir kitap olacak, en ufak fikrim de yok –tamamıyla yeni bir deneme herhalde.” Pervaneler, Woolf’un, Dalgalar kitabı için düşündüğü ilk isimdir. Belki de ışıktan ibaret bir kitap düşündüğünden, önce Pervaneler ismini uygun görmüştür. Hiç vakit kaybetmeden çalışmalı ve yazmalı: ürkütücü bir belirsizlik sürecine girmeye fırsat vermeden, tüm kitabı ona verebilecek ve belki de onu bir kez daha yaşam karşısında daha güçlü yapacak şeyi istiyordu yine: –yazmak. Ama nasıl yazmalı bu yaşamı? Eğer tek bir kez için ifade edebilseydi… Bunu nasıl yapabilirdi? Dalgalar’da şöyle cümlelere rastladığımızda, anlıyoruz ki Woolf, yaşamın ona yetmezliği içinde yeni yeni filizler vererek kitabın her sözcüğünde dağılıp kökensiz ve eşsiz olanı çoğaltır: “…burada, bu masada ‘yaşamım’ dediğim şeyi kopartıp vermeye çalıştığımda, anımsadığım şey bir tek yaşam olmuyor; ben bir tek kişi değilim, bir sürü kişiyim, kim olduğumu tümden bilmiyorum; –Jinny mi, Susan mı, Neville mi, Rhoda mı yoksa Louis mi olduğumu, kendi yaşamımı onlarınkinden nasıl ayırt edeceğimi bilmiyorum.”

Taslaklar… ya da, yazmak yine de mümkün müdür?

“Kitaplarım için ‘roman’ kelimesinin yerini alacak yeni bir isim bulmak istiyorum. Virginia Woolf’un yeni …’si. Ama nesi? Mersiyesi.”

Belirsizliğin bile onu görünür kılmaya yetmeyeceği kadar da saf bir tereddüt halindeyken “yaşamım”, neden öyküleri istemeli, neden romanlar yazmalı ki? Artaud da bir mektubunda benzer bir kaygıdan söz ettiğinde, bu kaygının yaşamın kendi kaygısı olduğunu, bizde yaşayan her şeyin sadece gerçekleşmenin dönüşümleri olduğunu, bir “gerçek” varsa bile onun da ancak yaşamı titreterek var olabileceğini söyler: “Neden yalan söylemeli, hayatın çığlığı olan bir şeyi edebiyat düzlemine neden yerleştirmeli, ruhun köklerinden koparılmaz malzemesinden yapılmış, gerçekliğin adeta iniltisi olan bir şeye neden kurmaca görüntüsü vermeli?” Hem karmaşık hem de hiçbir soruya dönüşmeyecek kadar kendinden emin bu kaygının gücü çoğu zaman anlaşılmaz görünse de bizi sınırsız ve tehlikeli bir merakın çekiciliğine sürükler: Burada söylenmek istenen nasıl bir şeydir? Bu çekincenin anlamı nedir?

Belki de burada temel olan şey bu tehlikedir. Yaşama kalkışmak için yazmak zorunluluğu ve yazmaya girişmek için yaşamı yükseltmek gereği, en belirsiz ama bir o kadar da apaçık bir tehlikeyi içerir. Bu tehlike temeldir, çünkü hiçbir ölümle yatışmaz; temeldir çünkü tüm yaşamlardan geçer. Ölüm bile tehlike karşısında kendisini ertelemeye, bir sonraki seferin, bir sonraki gelecek ölümün muhtemel gelişinin arkasına saklanır. Woolf, onu kitabına ulaştıracak ışığın peşindeyken önüne çıkan tehlikeleri tünel kazma süreci diye adlandırır. Buradan çıkışının olmadığını bile bile; ki çıkışsızsa bile bu yeraltı çalışması, onu bir başka yapıta doğru, onu ışığa kestirmeden götüreceğine inandığı yeni taslaklara götürür. İnce çalışmanın çocukluğu içinde, yazmaktan keyif almanın tüm sabırsızlığı içinde, bitirmek istediğine biraz daha yakınlaşır. Yine de aklındaki şey mi olacaktır bu? Hayır, bunu böyle düşünemeyiz; çünkü Woolf, kitabın gücüne inansa da, taslak olanın, henüz bitmemiş olanın ve belki de bitimine kaçmayan çizgilerden oluşan eskizleri tercih eder. Yapıt olmasındansa yazdıklarının yapıttan bir taslak olarak kalmasını ister. Bir yazar olabilme arzusuna sızan piyasa güçlerine çok da aldırış etmeden, hafifçe ve sakinlikle ister bunu. Yine güncesine bakarsak: “İnsan bitmiş kotarılmış bir eserde bir taslağın kalitesini koruyabilir mi? Amaçladığım bu.” Hem ilginç hem de söylemeye çalıştığı şeyi bir çırpıda önümüze koyar bu sözler.

Dokunulmamış ve yeni olana yönelik tutkusuyla Woolf, “bir sözcüğün bir başkasını izlediğini bilmeden”, zamanın gökyüzünden bir yağmur tanesi gibi, henüz düşmemiş o parlak anın arayışında, her tür düşünceyi kovalarcasına ve her tür düşünceden kaçarcasına, taslak olabilecek yapıtın sıradağ okyanuslarından yüzerek, her bir yaprağının yüzeyindeki kanyonlardan yükselerek, her sözcükteki çiçeğin ortasından dünyanın merkezine atlayarak ve oluş içindeki bunca diğer şeyin yine de düşüncenin dağınık parçaları halinde kalmalarını ister. Çok sevdiği bazı yazarlardan söz ettiği bir denemesinde, “onların başyapıtlarında basitliğin tuhaf havası vardır kesinlikle”, diyordu. Basitliğe karşı duyulan bu heyecanın izlerini birçok yazısında görebiliriz.

Coğrafya ve heyecan.

Saçlarım yapraklardan. Yeryüzünün merkezine salmışım köklerimi. Gövdem bir sap. Sapı sıkıyorum. Ağızdaki delikten koyu bir damla sızıyor, usulca büyüyor, büyüyor. Şimdi göz deliğinden pembe bir şey geçiyor. Bir bakış kayıyor şimdi yarıktan, çarpıyor bana. Gri gömlekli bir çocuğum ben. Buldu beni. Ensemden yakalandım. Beni öptü. Her şey paramparça oldu.3

Dalgalar, s.19

Woolf’a hayranlığıyla bilinen Deleuze de, Çocukların Söyledikleri adlı yazısında, Coğrafyayı yazıyla ve düşünceyle kesiştirirken, yeryüzüne ait bir bilinçaltından söz eder: “Piramidin en dibindeki kıpırtısız merkez odasıyla birlikte firavunun mezarı, yerini daha dinamik modellere bırakır: Kıtaların ayrılmasından halkların göçmesine kadar, bilinçaltının onun dolayımıyla evreni haritalandırdığı her şey. Kızılderili modeli Mısır modelinin yerini alır: Dünyanın bütün belleği malzemenin içinde kalırken, estetik biçimin, artık bir çıkışın ya da bir varışın anılmasındansa, belleksiz yolların yaratılmasıyla karıştığı, Kızılderililerin bizzat kayalıkların derinliğinden geçişi.” Böylesi bir yaşam-oluş hem tarihten hem de coğrafyadan geçer. Dünyanın bedenine ait zamanla benim bedenime ait zamanın birbirini kestiği, hiç durmadan birbirine dolanıp uzaklaştığı bir bilinçaltı okyanusu vardır. Tarih nasıl ki karaya aitse coğrafya da sulara aittir ve suların hareketlerini izler. Dünyanın düşüncesi de onun okyanusudur: bu ise daima dünyanın düşünme halidir.

Sanat ve edebiyat öyleyse, yeryüzünden ve gökyüzünden, oradan ve tüm dünyadan evrenin tümüne dağılmış tanrı öncesi çocukluktur. Yapıt olacak şeyin tüm yokluğundan kanatlanmış olmanın tuhaf çelişkisi içinde yine de kıpırdanan şey, çocukça bir bakışa takılan küçücük titreşimlerdir. Gözün tamamını kaplayan bu görmenin tümü sanatın bir başka tarzda çocukların söylediklerine karşılık gelmesidir. Demek ki yapıttan bir şey çıkarmak yerine çocukların söylediklerine kulak vermeliyiz. Üstelik, kimi çocuklar vardır, doğdukları zamanın izini henüz atamamışlardır, bize doğru yönelen sonsuz gelişlerinin hâlesini taşırlar. Ve sanki bunlar birer çocuk değil de sonsuza kadar sürmekte olan yaşamın kendi çocukluğunun kanıtıdırlar. İşte edebiyat olarak yazmak sadece burada yeşerir, “benim doğmuş olmamın” mümkün olmadığı, ama yine de “doğmuş olmamın” daima ölümden önce geldiği ve eğer gelmişse, hiçbir ölümün onu alt edemeyeceği bir başka uzamda. Demek ki doğabilmenin tüm ayrıcalığının bu görkemli zamanında, “benim yaşıyor olmam”ın tüm yeniliği, daha en baştan beri bir taslak olmaya yazgılıdır. Evet, doğdum; hayır, henüz doğmadım; ama yine de, sanki ve daima hep varmışım gibi geliyor her şey. Peki ama nerede benim çocukluğum? Geçmişe Dair Bir Taslak: “…Eğer hayatın, üzerine oturacağı bir temeli varsa, hayat insanın sürekli dolduracağı bir kapsa – o zaman hiç kuşkusuz benim kabım da bu anının üzerinde duruyordur. St. Ives’taki çocuk odasındaki yatağımda yarı uyur yarı uyanık yatıyorum. Dalgaların kıyıda çatladığını duyuyorum; bir, iki, bir, iki, sahile su püskürtüyorlar, sonra bir, iki, bir, iki diye çatlıyorlar, sarı storun arkasında. Rüzgârın storu pencerenin dışına savururken storun ucundaki küçük meşe palamudunun yerde sürüklendiğini duyuyorum. Yatıyorum ve bu şıpırtıyı duyuyorum, bu ışığı görüyor ve burada bulunmamın neredeyse olanaksız olduğunu hissediyorum; hayal edebileceğim en katıksız coşkuyu hissediyorum. Şu anda bile içimde çok güçlü olan duyguyu aktarabilmek için bunu gerektiği şekilde yazmaya çalışarak saatler harcayabilirdim. Ama başaramazdım (eğer müthiş şanslı değilsem); Virginia’yı betimleyerek işe başlasaydım böyle bir şansım olabilirdi diyebilirim. İşte burada anı yazarının karşılaştığı güçlüklerden biri çıkıyor karşıma – okuduğum onca anıdan pek çoğunun başarısız olmasının nedenlerinden biri. Başına birtakım işler gelen kişiyi dışarıda bırakıyorlar. Bunun da nedeni herhangi bir insanı betimlemenin güç olması. Bu yüzden, ‘Bunlar oldu’ diyorlar; ama başına bir şeyler gelen insanın nasıl biri olduğunu söylemiyorlar. O zaman ben kimdim? Adeline Virginia Stephen, Leslie ve Julia Prinsep Stephen’ın ikinci kızı, 25 Ocak 1882’de doğmuş…”

İfade, onu ifade etmek hiç değil!

–işte burada bir kez daha kendimizi “edebiyat nedir”in gücü karşısında buluruz. Bir parçanın, bir düşüncenin, bir şehrin çevresinde tüm güçlerini kullanarak yok olan bir pervane gibi, sadece başlayan bir sözün uzayda süzülürcesine sonsuzca ifade-oluşu: “Yeni, çok ince bir anlatı dokusu icat etmeli.”

Woolf, en baştan beri yazdıklarının tuhaflığının farkındadır. “Kitaplarım için ‘roman’ kelimesinin yerini alacak yeni bir isim bulmak istiyorum. Virginia Woolf’un yeni …’si. Ama nesi? Mersiyesi.” Yazarken Woolf; işte bu parıltılı sıradanlıkta, öylesine yazmanın hiç beklenmedik belli bir anında, her şeyin ses çıkardığını, her şeyin estiğini, her nesnede ve her şeyde bir ruh olduğunu fark eder. Bunları yazmanın onu bir romana götürmediğinin, yaptığının hayattan etrafa saçılmış sonsuz küçük hikâyeden geçtiğini de biliyordu. Kitaplarında, kanatlanan kelimeciklerin peşinde, yeryüzünün gökyüzüne doğru yükseldiği, her şeyin ışıl ışıl olduğu bir ruh halindedir. Gün geçtikçe de daha da yükselen bu arayışın her durağında, karakterlerini yaratmak için herkesi ortadan kaldırır. Birini bir diğeriyle konuştururken, her şey uçurumlardan süzülür. Her şey ve her kişi, hangi nedenlerle Woolf için bu kitaplarda olduklarını bilmeden, oraya nereden geldiklerini bilmeden ve bu bilinmezin en kayıp anlarında, en belirgin saydamlıklarda bulur kendilerini. “Kişilerimi zamana ve rüzgâra karşı yerleştirebileceğim bir konum…” der Woolf. Arayışın, biçim arayışının deli-saçması çizgilerinde, sürekli kurulup yıkılan yapıtın kendisinden yükselirken onlar, yine de herkes orada saf kendiliklerden ibarettir. Bütün olarak da bu “kitap” ortamlardan oluşur. Olay ve zamanın bile bu neşeli sessizliğe kıyasla daha az fark edildiği, olabilecek bir şeyin, kendisi için yeterli zamanı bulamadığı ve en küçük bir anın bile “daha zamanı değil’in” çekincesine kapıldığı ortamlardır bunlar. Ve Woolf, bu diyarların tek hâkimi gibidir: “Beynim delicesine çalışkan. Sanki zamanın geçişinin bilincindeymişçesine saldırmak istiyorum kitaplarıma.” Burada, “ortam”, Deleuze’ün muhteşem tanımına karşılık gelir: “…ortam ilk anlamıyla, iki beden arasındaki aralığa ya da daha çok, bu aralığı işgal eden şeyi, bir bedenin eylemini uzaktan diğer bedene aktaran sıvıyı ifade eder (böylece temas eylemi, sonsuzca küçük mesafeyi ifade eder)… daha sonra, bir bedenin etrafını saran ve bedenin karşı tepkisi ne olursa olsun, ona etki eden ambiyansı ya da kapsayanı belirtir.” Akış ve ışıktan fırtınaların, ve dahası bunların aynı hareket içinde toplanıp “ben”i görünür kılmanın, ufuklarımın tüm kişilerine dokunabilmemin ortamlarıdır bunlar. Zaman(ım)ın tüm “an”larını içeren bu gölde ışıktan bir balıktır, konuşan bir dalgadır Woolf.

 “Şimdi hayat çok mu katı, sağlam, yoksa çok mu kaygan? Bu iki çelişki peşimi bırakmıyor. Bu hep böyle olmuştu, sonsuza kadar da sürecek, dünyanın dibine ulaşıncaya kadar derinlere batıyor –Şu içinde bulunduğum an. Aynı zamanda da geçici, uçucu, yarı saydam. Tıpkı dalgaların üzerindeki bulut gibi geçip gideceğim. Belki de durum şöyledir, bizim değişmemize, birbiri ardından öylesine hızlı çabucak uçuvermemize karşın bir bakıma da art ardayız, sürekliyiz biz insanlar ve ışık karşısında geçirgeniz.” Onu yazmalı mı yazmamalı mıydı? Bunu düşünmek veya düşünmemek; bunlardan hangisi daha apaçık olabilirdi, hangisi daha çok şey söyleyebilirdi?

Su akıyor belkemiğimden aşağı dere gibi. Duyumun parlak okları saplanıyor her yanıma. Sıcacık etle kaplıyım. Kuru yerlerim ıslanıyor, soğuk bedenim ısınıyor, ıslandım, parıltılar içindeyim. Su iniyor aşağılara, sarıyor beni yılan balığı gibi. Şimdi sıcak havlular kavrıyor beni, sırtımı ovalarken onların katılığında kanım mırıl, mırıl. Ağır, yüklü duygular oluşuyor beynimin yukarlarında, aşağılarda günün sağanağı-orman ve Elvedon, Susan ve güvercin. Beynimin duvarlarından akarak, hep birlikte koşuşarak, gün dökülüyor dopdolu, pırıl pırıl. Şimdi pijamalarıma sarınıyorum usulca, uzanıyorum bir dalgayla gözlerime serilmiş ince su örtüsü gibi sığ ışıkta yüzen bu ince çarşafların altına. Ardından uzakları duyuyorum, ta öteleri, belirsiz ve uzak ezgilerin başlayışını, tekerlekler, köpekler, bağıran adamlar, kilise çanları, ezginin başlayışı.
S.30

“Şu içinde bulunduğum an.” Bunu nasıl anlamalı? Woolf neden yazmaktan çok yazmak öncesi ana odaklanır? Neden yazmak; neden yazmak olarak düşünebildiğimiz tüm o çabalar bir “ışık adası”na ve belki de bir cümleye dönüşmek ister. Woolf’un tüm hayatını vermek pahasına yaptığı, yaşamını tanrılara fırlatırcasına yazdığı bunca roman ve daha fazlasını ise yazmamış olmasının makul bir açıklaması için neler düşünebiliriz? Kendi yazı öncesi uygarlığında, açtığı sonsuz zaman tünellerinde, dağılmış ışıktan gözleriyle göstermek istediği nedir? Yazmaktan ötede, bunca tehlikeli arayışın ve bir başlangıcın sonsuz parlaklığından ortaya çıkan yazmak öncesinin anlamı nedir? Neden, yazmak? Ve neden, yazmak öncesi şeyin çekiciliği bunca yapıtı kendi önemsizliklerine sürükler; yazmaktan yazılmış şeye sıçrama, neden, herhangi bir okumanın samimi olmayan misafirliğinde son bulur? Woolf şöyle diyordu: “Gelelim şu kitaba, Pervaneler’e. Ona nasıl başlayacağım? Ve ne olacak? Çok büyük bir itici güç duymuyorum; hareket; sadece zorluktan gelen bir baskı. O zaman neden yazmalı? Neden yazı yazmalı? Her sabah küçük bir taslak hazırlıyorum, eğlence olsun diye.” (Günce)

“Hikâye anlatmaya çalışmıyorum” derken de, burada Woolf, “gerçek” olanı bile kendi maddesinden koparmak ister gibidir. Ve muhtemelen ona göre her şey kendi öyküsüz zamanına kadar gidip daha da çok gerçekleşebilir. Öyleyse daha fazla hikâyelerden sıyrılmış küçücük akışlarla başlamalı. Anlatımlardan sıyrılmış küçücük akışlar halinde, ilk cümlenin etrafında uçuşan pervanelerle dolu… Hem, belki de başka bir biçim de vardır. Her cümlenin bu ışığa, bu ilk cümleye doğru koştuğu bir tarz olamaz mıydı? Çünkü Woolf için biçim, sözcükleri için aradığı yeni keşfedilecek yaşam formlarıdır, bu formlar arasındaki akışlardır, çünkü başlangıcın hiç duyulmamış seslerini böyle duyabilir, ışık taneciklerindeki gizil zaman öncesi varlıklara ancak böyle yaklaşabiliriz. Başlangıcın ve var-öncesi formlar arasındaki şiirin ortaya çıkması için düşünce sadece yazmakla kalamaz, bunun yerine ifade formları arasındaki yoğun çeşitliliği devindirecek ve onları ortaya çıkmaları için zaman ve mekândan çekip çıkartabilecek pencereler de açabilmek gerekir. Yazdıkça başlangıcın yörüngesinde kalabilmenin bir yolu olsaydı eğer, onu daima söylemenin, onu ifade etmenin dilini ilk kez konuşuyormuşçasına… –işte burada bir kez daha kendimizi “edebiyat nedir”in gücü karşısında buluruz. Bir parçanın, bir düşüncenin, bir şehrin çevresinde tüm güçlerini kullanarak yok olan bir pervane gibi, sadece başlayan bir sözün uzayda süzülürcesine sonsuzca ifade-oluşu: “Yeni, çok ince bir anlatı dokusu icat etmeli.”

Kendini korumaya son vererek, bilince boyun eğmeden, kendini söyleyen bir dilin serüvenidir Woolf’un tarzı. İlk yazdıklarından son yazdıklarına kadar her şey birbirinde açılan, birbirinde söylenmeye devam eden saf ifadelerden oluşan dalgalardan ibarettir. Nietzsche de benzer bir serüvendeyken, çıkışı ve dışarıyı ifadeye yeniden kattığında artık onda dil, gücün, çoğalmanın, yükselişin ve hepsini-ifade-etmenin dili olur. Burada, artık konuşmak dille değil ifade-etmekle olur; böylece ifade, varlığı yetersiz bulup onu dinamitlemiş keskin gözlerin, eşsiz duyumların, kökensiz tutkuların aradığı “yeni” şeydir. Bundan sonra aradığımız, artık “olan”ı değil, “oluşmakta olan şeyi ifade edecek” dillerle konuşmaktır öyleyse. Ve zaman eğer varsa, bu konuşmanın diğer tarafı da odur. 

Woolf’ta ifade-oluşlar gerçekleşir. Konuşmanın içinde sözün dildeki ayrıcalığının yerini “dev bir sohbet”i kendi özgürlüğünde daha da serbest bırakan hareketli ifade boşlukları vardır. Bu boşluklar vardır ve konuşurlar; ancak sadece kendilerini tanıyabilecek öte bir yankıya yanıt olarak konuşurlar. Hep birlikte olur bu konuşma. Dilin herhangi bir söylenişinde değil ama söylenişin henüz-dilsiz seslerinde, sınır yokluğunun keskin ufkunda, daima ifade edilenin yersiz yurtsuz dalgalanmasında gerçekleşir bu. Her konuşmadan önce yükselen bu ses Bernard’ın, ve diğerlerinin sesidir: Susan, Rhoda, Neville, Jinny, Louis, ve bir de hepsinin uzağında Percival. Dalgalar’daki bu karakterlerin her birinin diğeri arasında küçük farklar, ifade-oluşlarındaki taneciklere karşılık gelir. Her birinin ifade-oluşu, her birinin sözcük olmayan, hiçbir cümleye karşılık gelmeyen, saçılmaların sonsuz yağmurunda uçan, yokluğun gök kuşunun ötüşüne karşılık vermek istedikleri yanıtın: “ah evet”, “konuşmalıyım seninle”, “söylemeyelim sana”, “ben de buradayım”, “ben, Evet’im”, “senim” ve “bütünüyle seninim”in o parlak yankısıdır. Dil burada konuşan şey olmadığı gibi, susan şeyin de söylediklerine karşılık verecek güçte değildir. Burada konuşanın artık dil olmadığı ama yine de ifade-oluşun, dili konuşmaya mecbur bıraktığı, dil konuşamazsa eğer, bunun ona parça parça ifade edileceği, gerekirse dilin paramparça edileceği yeni bir durum ortaya çıkar. “Kelimelerde bir ışık patlaması yaratmak, görünür şeylerde bir çığlığı duyurmaktır”, derken Deleuze de ifadenin dil ve dışarı arasındaki bir çapraz kesen olduğunu söyler: “dilin dışında olmayan ama onun dışarısı olan.” Oldukça ince, en küçük titreşimlerin bile bir başka ifade farkı için konuşmada parlatılması meselesidir bu. Bu fark, konuşmanın içinden söylenemeyip de yine ve belki de bir ifade-oluş içinde ortaya çıkacak ışık patlamalarıyla görünür. Yinelemenin sonsuz toz fırtınalarında, derinliğin okyanus çarpımlarında, şarkısına yanıt arayan Orfik çabadır bu. Söylemenin kesintiye uğramaz boşluğunun şarkısıdır bu: Yinelemenin parlattığı, yeniden ortaya çıkarttığı, dışarıyı daha da genişleterek, bizzat konuşan şeyin “kim” olduğunun tüm belirsizliğinde yine de konuşanın “bana” seslendiği ve beni adıma kadar götürüp çağıran sesin çağrısıdır. Blanchot da Woolf’un Dalgalar’ından söz ederken ifadeye şöyle değinir: “Woolf için ise ifade sorunu kişinin gerçekçi düşünmesi değil, fakat kadın ya da erkeğin gerçekten var olmak için düşünmesi gerektiğidir; esasen bilinmeyen, en yalın, en derin kendiliği emsalsiz işleyişe kavuşturmak ya da engin gün ışığında saptamak değil, fakat daha çok insanı, otantik bir varoluş hissi verebilen bir statüye yerleştirmektir.”

Henüz başlangıç halindeyken kitap, Woolf’un bu roman için aradığı özel biçim de daha çok hareket ve zamana dokunabilen imajlardan oluşan bir sinema filmi gibidir. Montaj mı kurgu mu? Önce buna karar verilmeliydi. Bütünüyle başlangıç, ve başlangıcın bütünün her yerine dağılmasıdır bu. Kitap daha başlangıçtayken bile bütünüyle kendi-içinde mevcuttur. Bir sine-göz gibi görmek ve konuşmak’ın birbirinde ışık-oluşudur: “Bu mavi hep böyle kalabilseydi; bu açıklık hep böyle durabilseydi; bu an hep böyle kalabilseydi…” Woolf’ta bir edebi-duyum söz konusudur. Hepsi ve her şey sırasıyla dile gelmeli, sabırsızca konuşmalı, aniden görülmeli. Tek bir dalga kitabın tamamının içinden geçmeliydi. “Dışarıya karşı dışarılık yüzümü göstereceğim” derken de, kendini anlatımın saflığına bırakmış bunca varlığa kendi saflığını sunabilirdi böylece. Woolf, bir kadın, bir doğa veya bir yazar olarak, tüm bir imaj olmanın bedeni içindedir. Kitapta, yazan kişinin konuşan şeyde silinerek, dışarıya ait sonsuz yakınlıkların eşlik edeceği bir sohbet olacaktı her şey. –Kim söyleyecekti peki; o, şu veya sen ve ben, ama hepsi de; ve arada hiç konuşmayan bir cümleye tam bir sayfa verilecekti. Daima her şey ve hepsi birlikte sürüklenecekti. Her cümlenin ağzından bir kuş çıkıp uçacaktı, her kuşun kanadı farklı zamanlara ait anlara dolanacaktı. Ve her şeye karşın yazılmış olan şey yazılmamış olan şeyin ışığı altında görünecekti. Ve bu iki şey arasında, belki de ilk kez başka bir ilişki kurulabilirdi. Hiç duygu olmayabilirdi, hiçbir ruh hali de olmayabilirdi. Neden olmasın? Bütün “psikoloji” bir kirden ibarettir belki de, sonradan uydurulmuş ve bulaşıcı olup herkesin arasına girer. Öyleyse başka bir şey olmalıydı, göz ucuyla temasın, ve diğer tüm uçların birlikte aynı yıldız-içinde-oluşu. Woolf bunu mu arıyordu; yazmak tamam ama, asıl, yazmamak! “…alttan alta ise Pervane kitabım biçimleniyor. Evet, fakat çok yavaş biçimleniyor; benim istediğim ise onu yazmak değil, diyelim iki ya da üç hafta üzerinde düşünmek –aynı düşünce akışına girmek ve bunun her şeyi kaplamasını sağlamak.” Ne tuhaf?

Hâlâ yapılması gereken bu şey varken, hâlâ yazması gereken bu kitabın kararsız gelgitleri içinde sürüklenerek girdiği bu gri maviliğin gerçeği ne olabilirdi? Gerçeklikten istediğinin, hafif bir esintinin bir yaprakta bıraktığı etki gibi yazmaktan da kendisi için sadece bunu mu istiyordu? Yaşam biçimini alacak bunca arayışı, başka dünyaların yıldızlarına dönük bu güçlü bakışı nasıl görmeli? Neden bu kitabı yazmalı; ve, iyisi mi onu hiç yazmamalı, derken bize söylemek istediği nedir? Kendi doğasından doğanın kendisine ve daha doğru biçimde söylersek, doğa denen şeyden, yani yaşam denen şeyin ta kendisinden, kendi var-oluşuna sürüklenirken aradığı, her şeyin dışına, oradan, her şeyin sadece oldukları şeye farklı bir çıkış yolu muydu? Bir kitabı yazmak sürecinde durdurulamayacak kadar önden giden bunca şeyle nasıl baş edecekti: “Dün sabah Pervaneler’e yeniden başladım, fakat adı öyle olmayacak, bir yandan da beni çöz diye yalvaran bir sürü problem. Kimdir kitabı düşünen? Ben kitabı düşünenin dışında mıyım? İnsan numaracı olmayan bir teknik bulmak istiyor.”

Çizim: Ezgi Özberk
Çizim: Ezgi Özberk

Yıldızlar ve parıltılar.

Her şeyin bu şarkıya doğru varlıklarını terk ederek yükseldiği, yazmaya hiçbir şeyin anlamını terk etmeden katılıp hafiflemeyeceği, kararsız ama parlak mavi bir dalgayla başlanabilir miydi?

Böyle bir teknik olabilir miydi? Hiç doğmamış bu saf ilkin, daha önce dünyanın akışına hiç katılmamış bu yeni sevincin; belli bir biçim olmaktansa tüm biçimsizliğin söylenişe katılıp yeniden biçim alacağı bu yeni kitap ancak bir şarkıyı söylemek gibi olabilirdi. Her şeyin bu şarkıya doğru varlıklarını terk ederek yükseldiği, yazmaya hiçbir şeyin anlamını terk etmeden katılıp hafiflemeyeceği, kararsız ama parlak mavi bir dalgayla başlanabilir miydi? Sadece uzaktan duyabilmenin tüm yoğunluğu içinde, söz olmaya çalışan, görüntü olmaya çalışan ve belki de duygu olmaya çalışan her şeyin ve şiire dönüşmek için çırpınacak bunca diğer şeyin ancak yıldızların dilinde konuşması mı gerekiyordu? “…Dalgalar mı Pervaneler mi, adı her ne olacaksa onu yazmamak için buraya [Günceye] yazdığım düşüncesine kapılıyorum. İnsan hızlı hızlı yazmayı öğrendim sanıyor, meğerse öğrenmemişim… Dökülüvermiyor satırlar, bata çıka gidiyorum. Şu da var, hayatımda hiç bu kadar belirsiz fakat kapsamlı bir projeye girişmemiştim; kalemimi oynattığım an, bunun bir düzine başka şeyle ilişkisini düşünmek zorundayım. Ayrıca gayet kolaylıkla ilerleyebileceğim halde, bütünü görmek için ikide bir duruyorum. Özellikle de şu, planımda vahim bir hata var mı? Odadaki nesneleri seçip sonra onların bana başka şeyleri hatırlatması yönteminden çok memnun değilim. Ama şu anda kafamda tasarladıklarıma en yakın olan, ayrıca hareket kabiliyeti de tanıyan başka bir şey gelmiyor aklıma.”

Dalgalar kitabı sözcüklerle değil ışık-sözcüklerle başlar. Burada her şey ışığa göredir. Kitabın tüm bölümlerinde ilk cümle güneşin gün içindeki konumuna göre, günün yeni bir anında söze başlar. Her şey güneşin durumuna göre ortaya çıkar. Sıradan gözler ve sıradan duyumlarla fark edilmeyecek biçimde kitabın anlatımına ait olmayacak ışığımsı biçimlerden oluşur Dalgalar. İmaj da değildirler bunlar. Sözcükler parlayıp söylerken, cümlelerin kendi aralarındaki konuşmalarından hiçbir şey ortaya çıkmaz. Ancak bu beklentinin yanılgısına da düşmemeliyiz; çünkü sözcüklerle cümleler birbirinden bağımsız çapraz çizgilerle bütünü oluşturuyor gibidirler. Her şey bütünde kendi hafifliklerine ulaşır. “Yani, beynimde gizlenen olmuş bitmiş biçimlere sonunda hayat vereceğim. Bu başlangıç noktasına varmak ne uzun bir çalışıp didinmeyi gerektirdi –eğer Dalgalar kendi tarzımda ilk kitabımsa!” Her şey bu kitapta aniden yağan sağanak yağmura ilk kez yakalanmış çocukların şaşkın bakışında olup biter gibidir. Onu düşünmenin onu söylemekten azını oluşturmadığı gibi, onu söylemenin de onu daha da ağırlaştırmadığı yeni bir boyutun bilmecemsi tüm tuhaflığıyla birlikte burada her şey ve hiçbir şey aynı anda düşüncenin-bakışına yakalanır. Oluşturdukları uzayda her söz kendi gök-cisimleriyle bulunurken, ışıktan aldıkları paya göre içerikleri yönünden değil ama imajları yönünden sonsuz farklıklar geçirirler. Burada “herhangi” ne vardır ne de yoktur. Sadece konuşmaya başlamış yazardan kaçan sözün, sonsuzdan kırılan ışıkla kesişerek anlamı veya ifadeyi kırılganlığına kadar sürükleyişi ve anlatımın her yerini param parça edecek ışıktan sözcükleri vardır. “Kavgası verilmiş bir şey” der Woolf; ve bu kitabın erdeminin ancak tanrı tarafından anlaşılabileceğini söyler. “Ama bu kitabı yazdığım için kendime saygı duyuyorum (evet) benim doğal kusurlarımı sergilese bile.”

Woolf, “neredeyse şiir” diyerek övdüğü bu kitapla, biçim arayışının ya da “kendi serüvenim” dediği yazma sürecinin üstesinden büyük bir savaşla gelir: “Savaş, savaş diyorum.” Kitap artık bitmeye yaklaştığında, dünyaya kendi varlığını vermeye hazır olduğunda, onu yazarından koparacak şeyin sesi yükselir. Pırıl pırıl doğan yıldızdır bu. Yetmeyen bunca başlangıçlar, yetmeyen bunca biçim değişiklikleri, bunca sayıklamalar, uğruna verilen bunca mücadele, bir yapıt olacak şeyin yıkım yıkım merkezin üzerine yıkıldığı, onu yazmazsam bu yaşamın sakinleşmeyeceğinin, yapıta mecbur olmanın dayanılmaz huzur ve huzursuzluğu içinde, her şey iç dalgalanmaların sonsuz söylenişinde birbiri ardınca dalgalanır. Yazmanın illa ki onu yazmaktan geçmeyeceği, yaşamanın illa ki onu ölmekten geçmeyeceği, yaşam ve ölüm üzerine kanatlanan yapıt yokluğunun çekilmez gök gürültüsünün duygusudur Dalgalar. Onu hiç kimse yaşamadı, onu sadece tek bir kişi yaşadı: onu Virginia Woolf yaşadı: “Ah Ölüm, sözcüklerini on beş dakika önce yazdım, son on sayfayı yazarken öylesine yoğun ve esrime dolu anlar geçirdim ki, kendi sesimin ardından düşe kalka ilerler gibiydim… Zafer ve ferahlama duyguları nasıl da fiziksel! İyi ya da kötü, bitti işte; ve sonunda kesinlikle şunu hissettim ki, sadece bitmedi, cilalandı da, tamamlandı da, tamam oldu, söylendi…”

Görüyoruz ki Woolf, yaşamın içinde gerçekte yaşayan şeyin söylenişte, onu söylemenin biçiminde ortaya çıktığını, bunun da zamanın ve yaşamın duygusunu yakalamak olabileceğini ve tanrı yokluğuna göz dikmiş hakikatin ancak böylece ölümü düşüncesiz kılabileceğini söyler. Ve tabii şaşırmıyoruz, tüm bu kitap yaşamın çekirdeğine dönüşürken, ölümün ise kitabı bitiren dizenin son sözcüğünde donup kalmasına:

… yenilmemiş, boyun eğmeden,
Benim kendime karşı savruluşum sana karşı, Ah Ölüm.    

Çizimler

Ezgi Özberk

Yazgı R.

Ezgi Özberk