Kin ve İsyan Yayını

Blog

  • Japon Balıkları ve Şişme Bebekler

    Japon Balıkları ve Şişme Bebekler

    Marketten dönerken yine o adamı gördüm; siyah takım elbiseli, zayıf, uzun boylu biri.   Başındaki fötr şapka onu biraz komik gösteriyor ama içinde bulunduğum durumun komik olduğu söylenmez. Birkaç gündür nereye gitsem onu görüyorum karşımda. Sinemada, Parkta, otobüste her yerde o var. Dün gittiğim kafede de tam karşımdaki masada oturuyordu. Bir an göz göze geldikten sonra adam, güneşten rengi solmuş siyah ceketinin cebinden bir gazete çıkarıp gazete okumaya başladı.  Kim olduğu hakkında en ufak bir fikrim yok ama uzaktan bakınca kiralık katillere benziyor. Üstelik oldukça da sakardı; masadan kalkarken çayı üzerine döktü.

    Arkama bakmadan yürüyemez oldum neredeyse. Ya paranoyaktım ya da gerçekten takip ediliyordum. Geçen yıl Merve’den ayrıldıktan sonra bir süre psikolojik tedavi görmüştüm. Doktorumun paranoyayla ilgili bir şey söylediğini hatırlamıyorum; sadece basit bir travma yaşadığımı,  fazla büyütülecek bir şey olmadığını söylemişti. Merve’yi hatırlatan şeylerden uzak durmamı ve bir hayvan beslememi tavsiye etmişti. O gün eve bir Japon balığı ile dönmüştüm. Merve’nin beni tanıyan herkese çoraplarıyla uyuyan yavşağın biri olduğuma dair isimsiz mektuplar gönderdiğini öğrendiğimde ise balıkların sayısı iki olmuştu. Olayı Akın’dan öğrenmiştim. İsimiz mektuplardan bir tane ona da göndermiş. Akın, bir akşamüzeri bana gelip “ Abi sen geceleri çorapla mı uyuyorsun?” diye sormuştu. Gerçeğin karşısında çaresiz kalan herkes gibi ben de soruya soruya cevap vermiştim: “Kim dedi?” Akın, “Burada öyle yazıyor,” dedikten sonra cebinden çıkardığı mektubu uzatmıştı bana.

    O boş zamanlarını acı çekerek değerlendiriyordu, bense sürekli sigara içiyordum.

    Çocukluk arkadaşıyız Akın’la. Birlikte büyüdük sayılır. İyi arkadaştık ama birbirimizden çok farklıydık. O boş zamanlarını acı çekerek değerlendiriyordu, bense sürekli sigara içiyordum. Ben, zamanla kahverengi süveter giyip kırmızı kravat takan bir banka memuruna evrildim.  Akın ise kendini eğlendirmenin bir yolunu bulup laboratuvar teknisyenliği yapmaya başladı. Sürekli bir şeyler test ediyor laboratuvarda. Çocuk bezlerinin su geçirip geçirmediğini, plastik çiçeklerin solup solmadığını…

    Akın, geçen ay oyuncak bir tabancıyı test ederken laboratuvarın bir köşesinde test edilmek için sırasını bekleyen şişme bebeklerden birini vurunca işten kovuldu. Dokuz yıldır çalıştığı laboratuvardan içinde, birkaç parça eşyanın bulunduğu küçük bir koli ve yaralı bir şişme bebekle eve döndü.

    Eve dönünce ilk işi şişme bebeğini tamir etmek oldu. Söylediğine göre eskisinden daha sağlam olmuş. Laboratuvar teknisyenliğini bırakıp yazar olmaya karar verdi ve bunun için bir yazarlık kursuna yazıldı. Şimdilerde bol bol acı çekip öyküler yazıyor.

    Beni takip eden adamla ilgili Akın’la konuşmak için bir akşamüzeri onun evine gittim. Şişme bebeği ile birlikte “Lars And The Real Girl” filmini izliyorlardı. “Nasıl, iyi mi?” diye sordum, “ Bilmiyorum, film daha yeni başladı.” dedi.

    “ Onu sormadım. Şişme bebekle birlikte yaşamak nasıl, iyi anlaşabiliyor musunuz?”

    “Evet, gerçekten iyi anlaşıyoruz. Şimdiye kadar en ufak bir tartışmamız bile olmadı,” dedi gülümseyerek. “Akşamları Puşkin’den şiirler okuyorum ona. Galiba o da benim gibi Puşkin seviyor,” dedi. “Nerden anladın?” Diye sordum. “Gözlerinden,” dedi.

    Tam o sırada kapı açıldı ve günlerdir beni takip eden adam içeri girdi. Şaşkınlıktan olduğum yerde donakaldım.  Bu adam, dedim ama cümlenin devamını getirmedim panikten.  Adam hiçbir şey söylemedi. Bir an Akın’la göz göze geldiler. Akına dönüp;  “Ben de bu adamla ilgili seninle konuşmak için gelmiştim buraya. Senin evinde ne işi var? Beni takip ettiğini biliyor muydun yoksa?

    “Kurs hocamız bir arkadaşınızı gözlemleyip onun hakkında bir öykü yazmamızı isteyince seninle ilgili öykü yazmaya karar verdim.  Beni tanıdığın için seni takip etmem zor olacaktı, beni fark edebilirdin. Bunun için Çetin’den seni takip edip, seninle ilgili notlar almasını istemiştim. Seni takip etmesini ben istemiştim. Korkuttuysak özür dilerim”

    Benimle ilgili bir öykü yazdığını öğrenince yelkenlerim suya indi. Gururum okşandı. “Nasıl bir öykü peki?  Adı ne olacak? Çoraplarımla uyuduğumu da yazacak mısın?”

    Meraklı sorularım Akın’ı güldürdü, küçük bir kahkaha attıktan sonra, “Hayır, çoraplarınla uyuduğunu yazmayacağım,” dedi. “Öykünün adını ‘Japon Balıkları, Şişme Bebekler ve Bir Adamın İnanılmaz Yalnızlığı’ koymayı düşünüyorum ama ‘Kısa Saçlı Bir Adamın Uzun Hikâyesi’ de koyabilirim, henüz karar vermedim”

    Oturup  ‘Lars And The Real Girl’ filmini izledik daha sonra. Film boyunca sık sık şişme bebek Bianca’ya sarıldı Akın,  kolunu bir an olsun Bianca’nın omuzundan indirmedi.  Gerçekten güzel bir varlık Bianca ve balıklar gibi ıslak da değil.

    Eve dönerken bir şişme bebek almaya karar verdim.  Çünkü ne zaman balıklara sarılsam ıslanıyorum.

  • Oscar Kokoschka ve Alma Mahler: Gerçeksizliğe fetiş

    Oscar Kokoschka ve Alma Mahler: Gerçeksizliğe fetiş

    Gustav Mahler’in dul eşi Alma Mahler, 1911 yılında Viyanalı sanatçı Oscar Kokoschka ile bir araya geldiğinde, sanat ve seks kucaklaşmıştı. Günler sert sevişmeler ve çok sayıda izlenimci resimler yaparak geçiyordu. (Evet, böyle hayatlar da vardı.)

    1913’e gelindiğinde ise, ilişki tökezler. Çünkü, sevişmenin de sonu var. İnsan sonsuza dek bedenini yuvarlayacak değil ya. Alma hamile kalınca, Oscar karşı çıksa da, bebeğini aldırır. Deliyazan Oscar 1914 yılında, üzerimizde patlayacak dünya savaşına katılmak için Avusturya ordusuna gönüllü yazılır. Ah başını alıp nerelere gidersin. 1915 yılında Rusya toprağındayken ağır denebilecek yarasıyla kucaklaşınca, ülkesine döner. Döner ki dönmez olaydı. Alma, mimar kılıklı Walter Gropius ile evlenmiştir. Ressam Oscar, acıların şoförü Orhan’a dönüşür. O arada doktorla Oscar’ın aklının sağlıksız olduğuna karar vermeye yeltenirken, Oscar bir ressamdan beklenebilecek şekilde, acısını byük boyutlarda resimlere sindirir. Bir kukla sanatçısı Hermine Moos ile bir araya gelir ve Alma Mahler’in gerçek boyutlu, gerçek detaylarını taşıyan kuklasını yapmasını ister, emreder, yalvarır, rica eder.

    Mektup ve taslak

    “Dün aşkımın gerçek boyutlu resmini gönderdim ve bunu büyük bir dikkatle kopyalayıp gerçeğe çevirebilir misin diye sordum. Kafanın ve boynun ölçülerine özellikle dikkat et, göğüs kafesine, kalçasına ve bacaklarına da. Tabii ki konturlara filan da özenle yaklaş, boynun sırta inen çizgisine, belinin eğimine. Lütfen dokunma duyumun, yağ ve kas hatlarının olduğu bu noktalardan, derinin kapladığı sert yerlere aniden geçişini hissetmesini sağla. İçeride ilk katta lütfen oldukça iyi, kıvırcık at kılı kullan; belki bir eski koltuk ya da benzer bir şey almalısın; at kılını iyice temizlemelisin. Sonra üzerine, yumuşak ayva tüyleri, pamuk tıkalı keselerle kıçını ve memelerini yerleştirmelisin. Tüm bunların asıl amacı benim kucaklayabilmemi sağlaması! Acaba ağız açılabilir mi? İçinde diş ve dil yerleştirilebilir mi? Umarım mümkündür!”

    Hermine Moos’un uğraşısı altı ay sürdü. Sabırsız Oscar sürekli söyleniyordu, “Eğer bazı erkekler benim sahte kadınıma dokunmaya yeltenir hatta bakmayı bile denerse kıskançlıktan ölebilirim! Ne zaman ellerime alabileceğim?” Oscar aylar geçerken Hulda isimli bir hizmetçi kızı resimlerinde manken olarak kullanmaya başladı. Hulda,Oscar ne derse yapmasına, memelerini ve kasıklarını istediği açılarda sergilemesine rağmen, Oscar’ın aklını hazırlanmakta olan kukladan alamıyordu. “Kuklanın bir an önce ulaşması için büyük heyecan duyuyorum. Paris’ten elbiseler ve iç çamaşırı aldım. Şu Alma Mahler işinin bir an önce bitmesini istiyorum. Bir daha asla, asla bana bu kadar acı çektirmiş olan Pandora’nın ölümcül kutusunun kurbanı olmayayım.”

    Derken, 1919 Şubat ayında Alma Mahler Bebeği geldi. Oscar şöyle dedi: “Ateşli bir beklentiyle, Orpheus’nun Eurydice’i Yeraltı’ndan beklediği gibi, Alma Mahler’in oaketini açtım. Gün ışığında havaya kaldırdım, belleğimde saklı kalmış imgesi yeniden belirdi.”

    Hermine Moos, Alma Mahler kuklası üzerinde çalışırken

    Görüntüde tatmin olmuştu, lakin iş dokunmaya geldiğinde, kukla tüylerle bezendiğinden, büyük bir hayal kırıklığı yaşadı ve öfkesini Hermine Moos’a nefret mektupları yazarak gösterdi. “Gerçeklikle belirli bir mesafesinin olacağına her ne kadar kendimi hazırlamış olsam da, yaptığın kukla sana bir çok kez belirttiğim umutularım ve talep ettiklerimle zıt olmasıyla beni şok etti! Dış yüzeyi kutup ayısı gibi, bir kadının yumuşak ve hafif tenindense, sefil bir kıllı battaniye gibi. Neticede kuklayı giydiremiyorum bile. Biliyorsun ki amacım buydu. Bir çorap giydirmeyi denemek dahi bir Fransız dans ustasına kutup ayısıyla vals yapar mısın demeye benziyor!”

    Alma Mater – Kukla

    Oscar çözümün kendisinde olduğunu biliyordu. Tıpkı gerçek Alma’ya yaptığı gibi, kukla Alma’yı da çizip resmetmeye başladı. Hulda’ya kuklayla ilgili söylentiler yayması görevini verdi. Aralarında kuklaya “Sessiz Kadın” diyorlardı. Birlikte uzun yolculuklara çıkmaları, birlikte operaya gitmeleri, hatta kamuya pek açık olmayacak ama pek de lezzetli anların söylenmeden geçilemeyeceği söylentiler yürüdü gitti.

    Oskar Kokoschka, Kendi Portresi, 1921

    Bir kukla nereye dek gerçeğini yerini tutabilecekse, Alma Mahler kuklası fazlasını yaptı. Lakin kuklaların ömrünün insandan kısa olacağı anlar vardır. Oscar’ın arkadaşlarına açık ev partisinde, Dresden’de, aşk nefret ve arabesk nihayetine ulaşır. “Nihayet defalarca resmini yaptıktan sonra, onunla işim bitti. Arzumun iyileştirilmesini sağlamıştı. Bu yüzden büyük bir şampanya partisi verdim. oda müziği, arkadaşlar, Hulda’nın tüm o güzel elbiseleriyle birlikte sergilediği kukla da oradaydı. Partide, paramparça ettim ve kafasında şarap şisesi kırdım.”

    Partideki kukla – Alma isimli tiyatro oyunundan

    Oskar Kokoschka’nın kukla içeren resimleri üç farklı şekilde belirmiştir. Kukla bir sandalyede otururken, koltukta uzanırken ya da köpek veya tavşan gibi hayvanlarla birlikte poz vermişken. Partinin sabahında atölyeyi polis basar, cinayet ihbarı alınmıştır. Bahçede kan ve organ parçaları görenler vardır. Üzerinde geceden kalma oda orkestrası kıyafetleriyle Oscar iner ve “Evet” der, “Bu puslu havada, burada aslında bir cinayet işlendi, Alma’yı öldürdüm.”

  • Tarkovski’nin günlüğünden Dostoyevski notları

    Tarkovski’nin günlüğünden Dostoyevski notları

    30 Nisan, Moskova
    Saşa Mişurin ile yine Dostoyevski hakkında konuştuk. Tabii ki film hakkında önce yazılmalı, nasıl yönetileceği konusunu konuşmak için çok erken.

    Dostoyevski romanlarının filmini yapmanın hiç mi hiç anlamı yok. Adamın kendisi hakkında bir film yapmalıyız. Kişiliği hakkında, tanrısı, şeytanı, çalışması hakkında. Tolya Solonitsin’den harika bir Dostoyevski olur.

    18 Şubat
    Dostoyevski’nin Suç ve Ceza notlarından: “Estetik korkusu zayıflığın ilk belirtisidir.”

    “Sosyalizmin en yüce fikri makineleşmedir. İnsanı mekanik bir insana çevirir. Her şey için bir kural vardır. Yani insan kendi elinden alınmıştır, yaşayan ruhu götürülmüştür. İnsanın Doğu felsefesinin dinginliğinde sükunete ermesi anlaşılabilir, fakat bu adamlar buna ilerleme diyorlar! Tanrım! Eğer bu ilerlemeyse, eee peki Doğu dinginliği ne!”

    “Sosyalizm insanın oluşturulmasında başarılı olabilme umudu en az olan kurumdur. O, insan için Tiranlığı oluşturup adına da özgürlük der!”

    12 Temmuz
    Aydınlık Günü de yapabilsem ne iyi olur! Büyük bir olasılıkla o flashback ve normal sahnelere göre yan siyah-beyaz yarı renkli olacak. Dostoyevski için de en azından malzeme toplamaya başlamak iyi olacak.

    Karaborsadan kitap da temin eden “Hippopotam” adlı bir tip varmış. Dostoyevski’nin günlükleri de dâhil toplu eserleri 250 ruble. Mutlaka almalıyım.

    13 Eylül – Zvenigorod
    Liuka Fayt ilk Dostoyevski kitaplarım sete getirdi. : Cornfeld ve Remizov’un Dostoyevski üzerine yaşadıkları, makaleler (1921) Kızının yazdıkları, L. Dostoyevski (1922) 1883 basımı toplu eserlerinin ilk cildi. İkinci karısı A.G. Snitkina’ya mektupları evde.

    14 Eylül, Zvenigorod
    Dostoyevski mum ışığında okurmuş. Lamba sevmezmiş. Çalışırken çok sigara içip arada sırada da koyu demli çay içermiş. Karama zofun yaşadığı Staraya Russya kentinden başlayan ve monotonluk­ la devam eden bir yaşam. En sevdiği renk denizin dalgaları. Kadın kahramanları hep o renkte giysiler giyer.

    19 Eylül, Zvenigorod
    24’ünde Japonya’ya gidiyoruz ve hala güneşi çekmedik. Hava kötü. Güneş sahneleri biz gittikten sonra çekilmek üzere devredilecek herhalde. Japonya’da neyi ve nasıl çekeceğiz; buna karar vermeliyiz. Soru tam anlamıyla ne çekeceğiz?

    Yavaş yavaş Dostoyevski’nin olağanüstü ihtiyatlı ve bilgiç bir yaradılışa sahip olduğu izlenimine kapılıyorum. Aslında dışarıdan bakıldığında neredeyse kasvetli. Senaryoyu yazmak zor olacak.

    Senaryo için:

    Budala’dan bir sahneyle iç içe geçmiş bir gerçeklik- Rogoşin ve Prens Mişkin. Bahçe makası. Turgenyev’in Avrupalılaştırılmasına duyulan hiddet. Bir Düşmanlığın Öyküsü. Mektuplar…

    27 Ocak
    Aydınlık Gün ‘ü çekmeyi başarırsam, Dostoyevski filmi için bir tretman ya da en azından bir senaryo yazmalıyım. Bu iyi bir zaman… Ya da her şeyin canı cehenneme mi demeliyim?

    2 Şubat
    Budala birkaç bölüm yapılabilir. Dostoyevski de -Sergey Baba – televizyon için olabilir. Budala’yı yedi bölüm yapmak iyi olur.

    Bu aralar para kazanma yolları bulmam lazım. Saşa Mişurin’le senaryoları çabucak yazabiliriz. Fakat eğer üç saatlik senaryolar için iki ya da üç anlaşma imzalayabilirsek. Valeri K. yardımcı oluyor. Moldavya’dan biriyle konuştu bile.

    4 Şubat
    Budala’yı yeniden okuyorum. Bunu çekmek kolay diyemem. Senaryoyu yazmak zor olacak. Roman “kabaca” sahnelere ve “sahne betimlemelerine” ayrılmış. Yani olay örgüsünün gelişiminde önem taşıyan her ayrıntının yeri var. Bu betimlemeler”  tamimiyle atılamaz. Bazıları sahnelerde yer almalı.

    Fakat bu daha sonra yapılacak. Şu an için en önemli şey Aydınlık Gün. Aslında Dostoyevski’nin eserleri içinde yapısal olarak en oturaklı, kendi içinde en uyumlu ve uyarlamaya en uygun olanı Suç ve Ceza. Fakat bunu Lyova Kulidahanov yaptı.

    Aydınlık Gün’ü isim olarak beğenmiyorum. Çok zayıf. Martiroloji daha iyi, fakat onun da ne anlama geldiğini kimse bilmez. Öğrenince de izin vermezler zaten. Feragat bir parça düz. Vera Panova’yı andırıyor biraz. İtiraf da çok fazla tantanalı. Niye Böyle çok daha iyi, ama fazla belirsiz.

    ” … Kendi içinde değişmez sabit kuralları da olsa hemen hemen her gerçeklik her zaman olası olmayan ve umulmayandır. Aslın­ da gerçek ne kadar çok gerçekse o kadar da olasılıkdışıdır.”

    Lebedev, Budala

    18 Şubat

    Gün geçtikçe birlik (bütünlük adına) ilkelerinin sinemada büyük önemi olduğunu daha çok hissediyorum, belki de daha da ileri giderek diğer sanat formlarından bile çok diyebilirim.

    Demek istediğim, tek bir düşünceye inatla sarılmak sözgelimi. Kendimi daha anlaşılır kılmak için bir örnek vereyim: Suç ve Ceza bu yapısal ideale biraz yakın sayılırsa, o zaman Budala bundan oldukça “uzak” bir yerdedir. Çünkü onun zemini daha oynak.

    ” … Toplumun biz yazarlara vermeye hazır olduğu, yazarların da canla başla sarıldıkları avantajların keyfini çıkardık ve çıkarıyoruz. Bildiğimiz gibi yazarlar kafalarında ve vicdanlarında taşıdıkları dışında hiçbir şeye bağımlı değiller, hiçbir kimseye mecbur da değiller.”

    1862; 1861-1882 yılları arası, Strakhov

    ” … O zamanlar Herzen’e olan tutumu [Dostoyevski’nin] epey samimiydi, hatta Yaz İzlenimleri Üzerine Kış Notları’ nda yazarın etkisi az çok hissedilebilir; fakat sonra, yaşamının sonuna doğru, nedense Herzen’e öfkelendi ve onun Rus insanını anlama ya da onların yaşam tarzlarındaki bazı unsurları takdir etme duyarlılığından yoksun olduğunu sık sık vurgulamaktan geri durmadı. Bilgili insanın sergilediği kibir, sıradan basit insana duyulan hor­ görü… Herzen’de tespit ettiği bu özelliklere Fyodor Mihayloviç çok sinirlenirdi. Ve sadece devrimciler ve küçük burjuvalar değil, Griboyedov bile bu öfkeden payını alınıştı.”

    ” … fransızlar sessiz, dürüst, kibar fakat sahte’ler ve para onlar için her şey.”

    Strakhov’a mektuplardan biri, Paris, 26 Haziran 1862

    ” … Fyodor Mihayloviç büyük bir gezginci değildi; en göze çarpanları dışında doğaya ya da tarihi anıtlara ya da sanat çalışmalarına ilgisi yoktu. İlgisinin tümü insanlarda yoğunlaşmıştı. Tek anlamak istediği onların doğası ve karakteriydi. Bir de sokaktaki yaşamın genel bir izlenimi. Bir keresinde hararetle bana, elinde gezi kitabıyla ünlü yerleri ve turistik mekânları gezmenin ona ne kadar sıradan ve banal geldiğini açıklamıştı.”

    Strakhov, Anılar

    27 Ocak, Moskova
    Budala. Smoktunovskiy projeyi takip ediyor. Bu yüzden Leningrad ‘a gitti. Niye Leningrad? Henüz hiçbir karar alınmadı, en azından Moskova kurulu tarafından.

    Budala için hiç vakit geçirmeden şahsen uğraşmalıyım.

    Pazartesi Yermaş’a gideceğim. Kuşnerev’e göre Almanların benimle Doktor Faustus hakkında konuşacakları varmış. Smoktunovskiy gidip “Dostoyevski” projesini mahvetmese! Buna mani olmak gerek. Hemen gidip Şauro’yu görmeliyim.

    Dün, Sovyet Kültür merkezinin yazı işlerinden, benden Soljenitsin üzerine bir şey yapmamı isteyen bir telefon aldım. Larissa (neyse ki telefona o cevap vermişti) benim çekimde olduğumu söyledi. Pazartesiye kadar bir kopya istiyorlar. Piçler! Yanlış insana çattılar.

    25Aralık
    Acaba Budala’yı gerçekten yapmak istiyor muyum? Uyarlama benim prensiplerim çerçevesine sıkışıp kalıp romanın organik yapısını bozmaz mı?

    Belki, titiz bir “güncelleştirmeyle İvan İlyiç’in Ölümü benim için, bana yardımcı olacak klasik bilgimle daha uygun olurdu. İçindeki her şey yeniden yaşanmak üzere hayata dönüştürülürdü. En önemlisi bu.

    Tabii ki “Dostoyevski Üzerine”, yapısal bazı eksiklere karşın benim için en uygunu. Kafamda olanı bir araya getirmek, aynı eskiden olduğu gibi. Değişik katları, şimdiyi, geçmişi ve ideali bir araya getirmek.

    17Ağustos
    Dostoyevski’nin notlarından:

    “Güç, kanın sıkıştığı yerde yatar. Fakat bu gücün kan akıtanlarda değil de kanı akıtılanlarda olduğunu yalnızca üç kâğıtçılar fark edemiyorlar. Bu dünyanın kan kanunu budur.”

    ” … Almanlar, Polonyalılar ve Yahudiler işbirlikçidirler ve birbirlerine yardım ederler… Bir tek Rusya’da böyle bir dayanışma yoktur, bir tek Rusya parçalanmıştır.

    İnsanlar toplumumuzun tutucu olmadığım söylüyor. Bu doğru, olayların tarihi seyri (Peter’den bu yana) bu sonucu doğurmuştur. Fakat önemli bir nokta da şu: Toplum neyi tutup muhafaza edebilir ki? Her türlü üstünlük de dâhil her şey elinden alınmıştır. Rus insanı yalnızca negatif haklara sahiptir. Ona pozitif bir şeyler verin de görün, nasıl tutucu olacağını. Yeter ki elinde koruyacak bir şey olsun Tutucu olmamasının tek nedeni koruyup saklayacak bir şeyi olmamasıdır. En kötü şeyler en iyi olanlarıdır. Bu tamamen boş bir söz değil bu ülkede, ne yazık ki gerçeğin ta kendisi

    Paris Komünü ve Batı sosyalizmi iyilik değil, eşitlik talep ediyor, Shakespeare ve Raffael’i kürsülerden aşağı indiriyorlar… ”

    18 Ağılstos
    Dostoyevski’nin notlarından:

    ” … Nasıl da kansız ve kibirliler. Bir-türlü basit yazmayı beceremiyorlar. Tanrıtanımaz derecede kibirliler, başkalarını aşağılayıp kendilerini şan şöhret bulutlarıyla sarıyorlar

    12Şubat
    Thomas Mann Tanrı’dan çok fazla şey “anlarken”, Dostoyevski Tanrı’ya inanmayı ister fakat beceremez; ilgili organ dumura uğramıştır.

    Tonino’yu görmeye gidip ona film konusuyla ilgili aklıma gelen fikri söyledim: Bir yazar, büyük spritüel derinlikleri olan bir adam, ölüme hazırlanmış, dürüst, erdemli, başarıyı da onunla birlikte gelen o kargaşayı da küçük gören tek başına bir adam; bir gün aynaya bakar ve yüzünde o korkunç hastalığın izlerini görür. Cüzam. Tam bir yıl hastalığın sessizce ilerleyen izlerinin kendini göstermesini bekler. Ve bir yılın sonunda, doktor ya da uzmanlar ona iyileştiğini söylerler. Eve, o her yerin toz altında kaldığı yere döner. Artık küflenmiş not defterine gider eli ve tam bir şey yazacakken kalemi kâğıdı delip geçer. “Boş ver!” der güçlü bir şekilde.

    “Boş ver!” diye tekrar eder yüksek sesle, gerçekten hayatta olduğunu onaylar bir tavırla aynadaki yaşayan aksine bakarak. Fakat bomboştur. Bir kelebeğin çıktığı koza kadar boş.

    Ve en büyük günahın gurur olduğunun farkına varır. Bir zamanlar kendinin ulu ruhani bir mertebeye eriştiğini düşlemişti ama şimdi o hiçbir şeydi. Hastalığı süresince onu ölümün bilgisi yiyip bitirmişti.

    Mukaddes Kitabı açar ve okur:

    “Ve Tanrı yere ait bütün yaratıkları topraktan yarattı ve havadaki tüm kuşları da; ve onları Adem’in huzuruna getirdi, onlara ne ad vereceğini görmek için …”

    “Başlangıçta söz vardı,” dedi mutsuz adam.

    16Nisan
    Sabahın ikisi. Rus dâhileri düşünüp taşınmışlar, kendi büyüklüklerinin dümdüz uzanan verimsiz topraklardan çıkıp gelişemeyeceğine karar vermişler ve hemen ülkelerini “büyük” ilan etmişler, geleceği de mesihvari.

    Kendilerini “halkın sesi” olarak gördüler ve “çölde haykıran” olmak istemediler ve madem halkın özünü temsil ediyorlardı o zaman halkın da “büyük” olması, ülkenin geleceğinin “parlak” olması gerekirdi.

    Puşkin diğerlerinden daha alçakgönüllüydü. Anıt ve Çaadayev’e mektuplarında Rusya’nın kaderinin Avrupa için koruyucu bir tampon olmaktan öte bir anlam taşımadığından söz eder. Bu böyle, çünkü Puşkin’in dâhiliği uyumlu.

    Bu huzur ve uyum ne Tolstoy ve Dostoyevski ne de Gogol’da var: onların dehası huzursuzluk ve uyumsuzlukla dolu çünkü bu, yazarın kendisiyle olmak istediği insanın görüntüsü arasındaki çelişki şekillenip ortaya çıkıyor.

    Dostoyevski tüm isteğine karşın Tanrı’ya inanmadı. İnanma eyleminden yoksundu fakat inanç hakkında yazdı. Puşkin geri kalan hepsinden daha üstündü çünkü Rusya’ya mutlak bir anlam yüklemedi.

    30 Ağustos, Roma
    Dostoyevski sahnesini yazdım. Senaryo bitti.

  • Vajinal Sanat Formu

    Vajinal Sanat Formu

                   Bir karşı duruş sanatı olarak The Dinner Party
    — Metin: Merve Balcıoğlu—

    1960 ve 1970 dönemi özellikle ABD’de yaşanan hareketli dönemlerde kendini ifade edecek ortamı bulmuştur. Müze ve galeriler kadın sanatçıların işlerine yer vermiyordu. Kadın sanatçılar, kendilerince protesto olanakları geliştiriyorlardı. Kadınların sanatlarına yer verilmemesinin, en büyük sebebi koleksiyoncuların erkek sanatçıların işlerini tercih etmesi olarak gösteriliyordu. Birçok sosyal ve politik sorunun tartışılmaya başladığı bu dönemde kadın sanatçılar da birtakım sorgulamalara girdiler. Yaratıcılık sürecinin cinsiyet ile bir ilgisi olup olmaması durumu, tartışmanın büyük bölümünü oluşturuyordu.

    Neden hiç büyük sanatçı ismi yok, tartışması günden güne büyümeye başladı. Sanatın büyük isimlerinin erkek olması, ölçütlerini kim belirlemişti. 1970 yıllarında kadın sanat emekçileri Whitney müzesi’nin yıllık sergisine kadın sanatçılarının alınmaması üzerine eylem başlatır. Tüm bu tepkiler sonucunda olumlu değişimler oluyor. Feminist sanat eğitimleri üniversitelerde ders olarak görülmeye başlıyor.

    İlk kuşak feministleri beden formları üzerine çalışırken, ikinci kuşak feminist sanatçılar ise kadınlık ve kadınlığın kültürel kodları üzerinde çalışmaya başlamıştır.

    KADIN TARİHİ İÇİN BİR ANIT; AKŞAM YEMEĞİ PARTİSİ

    Feminizm 19. Yüzyılda, kadın ve erkeklerin eşit bir alan paylaşması gerektiği, düşüncesi üzerine oluşmuştur. 1960’lı yıllarda feminist hareket güçlü bir form kazanmış oldu.  Sanat alanında ciddi çalışmalar ve düşünceler ortaya çıktı Judy Chicago’nun Akşam Yemeği Partisi yerleştirmesi çok özel bir yere sahiptir.

    Installation bir yerleştirme sanatıdır. 1970 yıllarında ortaya çıkan bu akım, kriz dönemlerinde ortaya çıkar. Sanatçılar bu dönemde geleneksel malzeme kullanımının dışına çıkarlar. Galeri ve müze içerisinde sergilenmesi şart olmayan yerleştirmeler, sanatçılar için oldukça özgür bir ortam yaratmıştır. Bazı yerleştirmeler sadece bulunduğu alana özel şekilde tasarlanabilir. Kamusal alana uygun bir form içerisinde yerleştirme gerçekleşebilir.

    Yerleştirme sanatında her türlü malzeme kullanmak mümkündür. Video, ses ve performans sanatın içine dâhil edilebilir. Installation çeşitleri vardır. Video Installation, Site specific Installation ve siyasal içerikli Istallation içerik olarak mümkündür.

    Vajinal Sanat Formu 1

    The Dinner Party, Üçgen formundaki masanın üzerinde tarih ve mitolojideki kadınlara gönderme yapan, 33 adet temsili yer hazırlanmıştır. Bu oturma yerlerinde, kadının sembolünü veya ismini gösteren işlenmiş bir masa örtüsü, tabak, peçete yerleştirilmiştir. Çiçek veya kelebek görünümlü tabaklar vulva formunda tasarlanmıştır. Üçgen şeklindeki masada hem biçimsel olarak vajinaya, hem de Hıristiyanlıktaki teslis inancına gönderme bulunmaktadır. The Dinner Party’de kullanılan işlemeli örtüler ve dantellerle, aslında kadınla özdeşleştirilen el sanatları, erkek egemenliğinde üretilen güzel sanatlara karşılık övücü bir tutumla sergilenmiştir. Çalışmanın tabanında bulunan porselenler de yine tarih içerisindeki 999 kadının sembolik imzasını taşır. Üçgenin ilk kanadı prehistorik çağlardan Roma dönemine, ikinci kanadı ise Hıristiyanlıktan Reform dönemine kadar olan kısmı simgeler. Üçüncü kanadı ise Devrim Çağı’nı temsil eder.

    Vajinal Sanat Formu 2

    Judy Chicago da bir yerleştirme olarak Akşam Yemeği Partisi işini yapar. Yapıt bir üçgen form şeklinde tasarlanmıştır. Üçgen form genellikle sanat tarihi açısından kadın vajinasını temsil eder. Akşam Yemeği Partisi işi birçok sanatçı tarafından gerçekleştirilir. Chicago’nun öncülüğünde 1974 yılında başlayan ve dört yüzün üzerinde sanatçının gönüllü işbirliğiyle çalıştığı bir yerleştirme işidir. Tek bir malzeme ve teknik yerine çoğul bir malzeme ve teknik kullanımıyla inşa edilen bu yapıtta boyanmış porselen, dikiş, nakış ve dokuma gibi ne kadar evişi olarak adlandırılan farklı teknikler kullanılmıştır. Kadınlıkla özdeşleştirilen, küçümsenen, ‘değerli’ ‘yüksek’ ya da ‘liberal’ sanatlar olarak kabul edilen resim, heykel ve mimarinin oluşturduğu eril zihniyetin egemenliğindeki sanat alanının karşıtı olarak tanımlanan sanatsal ifade biçimi ve formu varsa hepsini sahiplenmeye çalışır. Bu tavrı ile de yeterince cesur ve yenilikçidir. Böylelikle kahramanlık mertebesini erkeklere ayıran Batı tarihine kadın cephesinden verilen bütünlüklü ve incelikli bir cevap, işbirliğiyle inşa edilen devrimsel bir anıt ortaya çıkar. Bu makale de, tarihi kadın cephesinden yeniden değerlendirmeyi amaçlayan Akşam Yemeği Partisi adlı bu yerleştirmeyi yorumlamaya, anlamaya yönelik bir çalışmadır.

  • Javier Marías: İnsanların En Hüzünlüsü – İvan Turgenyev

    Javier Marías: İnsanların En Hüzünlüsü – İvan Turgenyev

    İvan Turgenyev’in romanlarının ve kısa öykülerinin bazı meslektaşlarının da yakındığı karamsarlığı, dosdoğru cehennemi dememek için korkunç, diye tanımlanabilecek aile ortamı nedeniyle ödemek zorunda kaldığı bedellere, asgari ve en azından zararsız bir saygı gösterisi olarak yorumlanabilir. Ünlü ve zengin annesi Varvara Petrovna o kadar zalim, dar kafalı ve barbar ruhlu bir kadındır ki, sadece yazarın şu satırlarla anlattığı kendi annesi İvan’ın anneannesi bu konularda onu geçebilir. Felçten ve yaşlılıktan ıstırap içinde, zamanının büyük bölümünü bir koltukta hareketsiz geçirirdi. Bir gün ona hizmet eden oğlana sinirlendi ve kızgınlıkla kaptığı odunu çocuğun kafasına öyle bir geçirdi ki, zavallıcık bilinçsiz yere yığıldı. Bu görüntü yaşlı kadını çok rahatsız etmiş olmalı ki, oğlanı kendine doğru çekti, başını oturmakta olduğu koltuğa yerleştirdi, üzerine bir yastık koyarak yastığa oturdu ve oğlanı boğdu; sanırım oluk oluk kan boşanan kafasının görüntüsüyle onu rahatsız etmemesi için bulduğu bir çözümdü bu.

    Böylece ataları olan Turgenyev ilk romanı Avcının Notları’nı yazarak büyük fazilet ve cesaret sergiler. Romanın temel aldığı efsaneye göre, Çar Aleksandr kitabı okuduktan iki gün sonra kölelerin azat edilmesi emrini vermiş. Çariçe’nin de en az iki kez sansür görevlilerine Turenyev’e ilişmemelerini emrettiği söylenir ki; bu övgüdür yergi midir, tartışılır. Bu başlangıca ve durmadan Rus sorunsalı hakkında kalem oynatmasına rağmen, Turgenyev yaşamı boyunca vatandaşlarının nefretine ve küçümsemesine hedef olmuştur; onu son derece Batılılaşmış» mesafeli, ateist ve havai; zamanının çoğunu Fransa, İngiltere ve Almanya’da keklik avlayarak geçiren biri züppe olarak görüyorlardı. Avlanmaktan çok hoşlandığı doğrudur ama hiçbir zaman vatanının meselelerinden uzaklaşmadığı da bir o kadar doğrudur; bir arkadaşının Rusya’da olup bitenleri izlemek için teleskop satın alması önerisi, son derece haksızdır.

    Turgenyev ikiye bölünmüş bir adamdır, belki de bu ikiye bölünmenin her iki taraftaki dostlarından da bağışlanma dilemeye ihtiyacı vardı: Slav arkadaşlarına yazdığı mektuplarda Batı dünyasını kötülüyor, özellikle de Fransızların alışkanlıklarından ve inançlarından hoşnutsuzluğunu dile getiriyordu; Flaubert, Maupassant, Merimee ve Henry James gibi dostlarına yazdıklarındaysa acı acı tüm Rusların şikâyet ettikleri şeylerden, yani Rus olan ne var ne yoksa topundan yakınıyordu. Paris’te bir Fransız yazar gibi karşılansa da, aristokrat havası nedeniyle bir yabancı olmaktan kurtulamıyor, Sen Petersburg’a ya da Spaskoye’deki malikânesine gittiği zaman da, hem serfler hem de diğer Rus yazarlar tarafından yine bir yabancı gibi algılanıyordu.

    Kitaplarının İngilizce çevirmeni Ralston ile Spaskoye ye gittiğinde çok dikkat çekici bir karışıklık yaşanır: Ralston fizik olarak Turgenyev’e çok benzer, ikisi de iri yarı, ak saçlı ve sakallıdır. Serfler efendilerinin bir anlamda yabancı ikiziyle gezdiğini, adamın Rusça bildiğini, her evi, her kulübeyi ziyaret ederek ayrıntılı sorular sorduğunu ve bir deftere gördüğü her şeyi, kendisine verilen her yanıtı not aldığını görünce bunu hayra yormazlar. Sonunda gizemli varlığın kendilerine gönderilen bir tür ceza olduğuna kanaat getirip bohçalarını toplar, kırık dökük arabalara yükleyerek yola dizilir, hareket emri beklemeye başlarlar. Öyle ya, efendinin bu Şeytan’ı andıran ikiziyle birlikte İngiltere’ye sürgüne gönderilecektir; Onların yerini buyruklara daha iyi uyan başkaları alacaktır, bu İngiltere’e varılan tuhaf bir değiş tokuş anlaşmasının sonucudur olsa olsa!

    Turgenyev, anlayışlı ve insancıl bir efendi olsa da, aile geleneğini iyi bilen kölelerinin en korkunç misillemeleri beklemeleri seyrek değildir. Annesi Varvara Petrovna zalimlikte kendi annesinden hiç de aşağı kalmaz, kölelerinden “kulları“ olarak söz eder ve onlara çok kötü davranır, Çok fazla vahşet hikâyesi anlatmamak için sadece bir örnek vermek gerekirse: Hizmetçilerinin işlerini ihmal edeceklerini düşünerek çocuk sahibi olmalarına izin vermezdi, tüm önlemlere rağmen bir talihsiz yavru dünyaya gelecek olursa havuza atılarak boğulur, ebeveynleri de kovulurdu. Oğulları Nikolay ve İvan’a da daha farklı davranmazdı, her iki çocuk da neredeyse birer yetişkin oluncaya dek dayak yemişlerdi. Torunlar da bu kötü davranışlardan nasibini alır, özellikle de İvan’nın malikânenin hizmetindeki bir terziden doğan gayrimeşru kızına eziyet edilirdi. Turgenyev’in sürekli yolculuk etmesini fırsat bilen anneannesi kıza işkence eder, arada bir de hanımefendi gibi giydirerek konuklarının önüne çıkartır ve alay konusu yaparak eğlenirdi: Kızın kime benzediğini sorduğunda aldığı ortak yanıt hep oğul İvan Sergeviç olurdu, sonra kızcağızın üzerindeki güzel giysiler çıkartılır, zavallıcık zamanının büyük bölümünü geçirdiği mutfağa, zorlu yaşantısına geri gönderilirdi. Her şeye karşın favorisi İvan’dı, Varvara Petrovna müthiş bir kavganın ardından onu kıran İvan’ın bir gençlik portresinin üzerinde ter ter tepinmiş, sonra hi hizmetçilerine resmi, cam kırıklıklarını temizleyerek kaldırmayı yasak etmiş, bir yıl boyunca öylece yerde bırakmıştı.

    Tüm bunlardan sonra Turgenyev’in kadınlarla ilişkileri asla kolay olmadı; ama annesinden öylesine nefret ediyordu ki, aynı egemenlik kurma ve şiddet uygulama modelini benimsemekten başka çaresi yoktu, demek fazlasıyla kolaya kaçmak olur. Hayatının aşkı Pauline Viardot adlı bir şarkıcıydı, “La Garda” diye bilinirdi, İspanyol Çingenesi olduğundan (ya da taklitçisi) muhtemelen gerçek adı da buydu. Kendisinden yirmi yaş büyük Mösyö Viardot ile evliydi, kocasını ne Turgenyev’in tekliflerini reddettiği on yılda ne de sonunda kabul ettiğinde terk etti. Aslında kendini duruma göre ayarlaması gereken de Turgenyev oldu. Uzun saatlerini çiftle birlikte geçiriyor, Mösyö Viardot ile “kardeşlik”, La Garda ylaysa üç aşağı beş yukarı “evlilik” kavramlarına sığan bir ilişki sürdürüyordu. Çirkin ama çekici bir kadındı La Garda, çok güçlü bir karaktere sahipti, yetenekten de yoksun bırakılmamıştı. Şair Heine’nin yaptığı edebî bir portresi kalmıştır günümüze. Turgenyev’in şair Heine ya da ressam Delacroix’dan farklı olarak kadına sadece sahnede hayran olmakla yetinmediği düşünülürse şairin tutkulu hayranlığında ürkütücü bir ton vardır: “Tutkulu performansında çok özel anlar vardır,” der heyecanla Heine, “özellikle de bembeyaz dişlerin süslediği o koca ağzını yavaş yavaş açıp son derece zalim bir tatlılıkla, leziz bir vahşetle gülümsediğinde, insan Hindistan’ın ve Afrika’nın tüm o canavar bitki ve hayvanlarının bir anda sahnede belireceğini sanır.” Madam Viardot ya da la Garda sonunda Turgenyev’i bir ressamla aldatır ve ilişki yarım kalır ama bu durum sonsuza dek sürmez: Turgenyev yaşamının sonuna doğru operetler için librettolar yazar, kadın bunları besteler ve yorumlar; yazar sadece bununla kalmaz, Osmanlı sultanı kılığına girerek sahnede rol alır, çevresinde cariyeleriyle yerlerde sürünür. Bu aile içi eğlencelerden birine katılan Kraliçe Victoria çok eğlense de, bu davranışların bu kadar büyük bir adamın itibarına uygun düşmediği konusundaki kuşkularını sağlamaz.

    Avlanmaktan çok hoşlandığı doğrudur ama hiçbir zaman vatanının meselelerinden uzaklaşmadığı da bir o kadar doğrudur; bir arkadaşının Rusya’da olup bitenleri izlemek için teleskop satın alması önerisi, son derece haksızdır.

    Büyük bir coşkuyla kutlanan bir doğum günü partisinde, Turgenyev’in on iki yaşında bir kız çocuğuyla kankan dansı yaptığına tanık olan Tolstoy da benzer kuşkulan paylaşır. Ağırbaşlı Kont Tolstoy o gece hakkındaki düşüncelerini günlüğüne şöyle not etmiştir: “Turgenyev… kankan. Hüzün verici.” İki yazar arasında büyük farklılıklar ve bir dereceye kadar da arkadaşlık vardır kuşkusuz. Bir tartışmada konu gelip Rusya’nın Batılılaşmasının uygun olup olmadığına dayanınca bu farklılıklar doruk noktasına ulaşır ve Tolstoy, Turgenyev’e meydan okuyarak onu düelloya davet eder, mesele bir-iki çiziği ardından kutlamayla ve şampanyayla sona ermesin, diye de düello silahının tabanca olmasını önerir. Turgenyev özür diler ve iş tatlıya bağlanır ama Tolstoy’un sağda solda onu ödleklikle suçladığını duyunca, bu sefer o Tolstoy’u düelloya davet eder; ancak uzun bir yolculuğa çıkmak üzere olduğu için davetini dönüşüne erteler. Bu kez özür dileme sırası Tolstoy’a gelmiştir, böyle birbirlerini düelloya davet edip erteleyerek tam on yedi yıl geçirirler; sonunda düello yapmaktan tümüyle vazgeçerek barışırlar. Tolstoy da Dostoyevski de Batı’da yolculuk ederlerken, varlarını yoklarını kumar masalarında kaptırınca {Dostoyevski saatini bile bırakır) çareyi Turgenyev’e başvurmakta bulurlar. Turgenyev’in her ikisine de borç verir. Dostoyevski, borcunu ödemekte dokuz yıl gecikir, o da yetmezmiş gibi, durmadan Turgenyev’e saldırmaktan da geri kalmaz. Dostoyevski’nin bu saldırılarını, geçirdiği sara nöbetlerine yoran Turgenyev, bir hasta olarak kabul edip hoş ve hor gördüğü Dostoyevski’yi her defasında bağışlar.

    Turgenyev’in saygıda kusur etmeyen Fransız meslektaşlarıyla ilişkilerinde çok daha rahat ettiğine kuşku yok. Mermiee’yi ya da Flaubert’i ziyaret ettiği zaman uyumaz, tüm gece boyunca sohbet ederler. Kimi İngilizlerse yazarı bu denli sıcak karşılamazlar: Turgenyev son derece hazin bulduğu bir anekdotu anlattığında Cariyle kahkahalara boğulur, herkesin hayran olduğu Puşkin’in bir şiirini Rusça ezbere söylediğini duyan Thackeray de aynısını yapar. Maupassant ölümünden iki hafta önce ziyaretine gittiğinde Turgenyev, dostundan bir sonraki ziyaretinde bir tabanca getirmesini ister: ilik kanseridir ve dayanılmaz ağrılar çekmektedir. Son günlerini hezeyanlar içinde geçirir, Pauline Viardot’ya Lady Macbeth diye hitap ederek bahtiyar bir evliliği ondan esirgediğinden yakınır. Gerçekten de kadınla olan ilişkisinden her zaman “gayri resmi evlilik” olarak söz etmiştir. Girdiği komadan sadece Pauline’e şu sözleri edebilmek için çıkar: “Gel yaklaş… Daha yaklaş… Veda zamanı geldi… Tıpkı Rus çarları gibi… İşte kraliçelerin kraliçesi burada. Ne iyilik yaptı ki” Bu son sözlerinde bir ironi var mıydı, kestirebilmek mümkün değil. İvan Turgenyev 3 Eylül 1883’te, Paris yakınlarındaki Bougival’de, altmış dört yaşında öldü. Naaşı vasiyet ettiği gibi Sen Petersburg’a götürülerek yıllar Önce ölen eski dostu Belinski’nin yanına gömüldü.

    Turgenyev o kadar kendinden emindi ki, yaşamı süresince herkesin, özellikle de kendi vatandaşlarının onu enayi yerine koymasına izin verdi, onlara borç verdi, zor durumda olanlara tanımasa bile yardım etti. Hem ateist hem de havai olarak adı çıktığından edebî ciddiyete çok önem verirdi ve bazı erdemlere çağdaşlarından çok daha şaşmaz bir tavırla sarılırdı. Çok bilinmeyen anlatısı Tropmann’ın İnfazı’nda, 1870 yılında Paris’te tanık olduğu bir infaz sırasında, katil Tropmann’ın giyotine gideceği ân yaklaştıkça, “içinde kendisinin neden olduğu ama ne olduğunu bilmediği bir yasa ihlali duygusunun, gizli bir utancın giderek güçlendiğini” anlatır, cesedi taşıyacak olan arabanın atlarının, o meydanda bulunan canlılar arasında biricik masum yaratıklar olduğunu da ekler. Bu hikâye, tarih boyunca ölüm cezasına karşı yazılmış en etkileyici argümanlardan biri ve kesinlikle en hüzünlüsüdür. İvan Turgenyev’i çok iyi tanıması gereken Pauline Viardot ya da La Garda yazar için şöyle demiştir: “İnsanların en hüzünlüsüydü.”

  • Türkiye’de Punk ve Yeraltı Kaynaklarının Kesintili Tarihi 1978-1999

    Türkiye’de Punk ve Yeraltı Kaynaklarının Kesintili Tarihi 1978-1999

    “Türkiye’de Punk ve Yeraltı Kaynaklarının Kesintili Tarihi 1978-1999”, 80’li yıllardan, 90’lı yılların sonlarına Türkiye’de Punk’ın kendini somut olarak ifade ettiği müzik ve yeraltı kaynaklarını içeriyor. Döneme tanıklık etmiş belli başlı grup ve kişilerle yapılmış söyleşiler, 100’e yakın görsel ve o dönemlere ait grupların çoğu ilk kez gün yüzüne çıkan kayıtlardan oluşan tamamlayıcı CD’si ile konusundaki bu “ilk” kitap, Punk’ın Türkiye’deki kesintili tarihini merak edenler için gerçek bir kaynak niteliğinde. [Link]

    Editörler: Sezgin Boynik, Tolga Güldallı
    Kitap Tasarımı: Ali Cindoruk
    Yayıncı: BAS
    576 sayfa (Türkçe/İngilizce) + CD
    ISBN 978-605-0025-00-2
    16 cm x 23cm


    CMUK tayfa
    CMUK tayfa

    Türkiye’de Punk Olmak

    Tolga Güldallı

    Bilinen ve kabul gören ansiklopedik tarifi ile Punk, 70’li yılların ikinci yarısında İngiltere’de bir müzik akımı etrafında gelişen toplumun tüm değerlerini alt-üst eden, yıkıcı bir altkültürdür. Müzikal alt yapısını 70’li yılların ortasında New York’daki bazı müzik gruplarından almış, tavır ve tarzı ise İngiltere’de şekillenmiştir: Punk’un nihilist ve yıkıcı tavrı, zamanla gelişip olgunlaşarak, antifaşist, antikapitalist, antimilitarist, antiotoriter, cinsiyetçilik ve homofobizm karşıtı, derin çevreci, hayvan haklarını savunan, kendin yap’çı yıkıcı-yapıcı bir “ideoloji”ye dönüşmüştür.

    70’lerin ikinci yarısınnda öfke kendini, Avrupa ve Amerika’da Punk ile dile getirirken, Türkiye’de sokak çatışmalarına, grevlere ve devrim provalarında gösteriyordu. “Müzik dinlemenin” henüz “sırası” değildi. 12 Eylül 1980’de gerçekleştirilen “geleneksel” askeri darbe, işkenceler, zindanlar, idamlar, sürgünler, yasaklar, sansürler ve antidemokratik yasalarıyla gelmişti. 12 Eylül rejimi özellikle Sol muhalefeti tamamen susturmuş, günümüzde etkisi hala süren sistematik bir apolitizasyon ve kişiliksizleştirme çalışması ile, toplumun her kesimini, üniversiteleri, sanat ortamlarını sindirmişti. Devir, “Tonton amca”, “köşe dönmek”, “video kaset” ve arabesk devriydi.

    Böylesine sindirilmiş, kişiliksiz bir toplumda, kendisine dayatılan yoz arabesk kültürü kabullenmek istemeyen, kendisine nefes alabileceği bir yer arayan bir kesim gençlik için bir alan vardı, o d: Heavy Metal. Tek tük kaset kaydı yapan yerler ve yurtdışından gelen iki yabancı Heavy Metal dergisinin “alt yazısız” sayfaları sayesinde, kendini “farklı” hisseden bir kesim gençlik böylece Heavy Metal ile tanışmış oldu. Magazinel olmanın dışında, çoğunluk için Punk ile tanışma, Heavy Metal’den Punk müziğe bir “tarz” geçişi ile gerçekleşti.

    80’li yılların ikinci yarısından itibarı ile kendini metalci veya punk olarak lanse edenler, gündelik hayatın içinde de kendini göstermeye başlamıştı. 1977’lerde İngiltere’de punkların toplum düzenine karşı gerçekleştirdikleri “şok edici” taktikleri, kendini Türkiye’de 80’lerin ikinci yarısında “özgür bir birey” olma nedeni olarak, uzun saç, küpe veya yırtık kot ile gösteriyordu. Bu hergün kavga anlamına geliyordu. Ancak yaşanan bu sokak sıkıntılarının dışında Türkiye’de Punk, kültürel ve politik anlamda gündelik hayatta kendine yer bulamamıştır.

    Türkiye’de gençlik, toplumun genel örf ve adet yapısına uygun bir şekilde, hiçbir alanda söz sahibi olamamıştır. Gerçek ekonomik, gerekse toplumsal baskılar nedeniyle gençlik bir alt kültüre ait olmak gibi “gençlik alışkanlıkları” sadece belli bir yaşa veya döneme kadar (İş hayatı, okul bitimi, askerlik veya evlilik) sürdürebilen, yaşanıp atlatılması gereken hiçbir zaman sağlam olmamış, gelenek sürdürülmemiş; bu yüzden kendilerini ifade edebilecekleri ve üretebilecekleri süregiden ortak bir yaşama alanı -altkültür- yaratamamışlardır.

    Punk’ın Türkiye’deki politik hayatla tanışmasının bir çok nedeni vardır. Bunlardan en önemlileri kuşkusuz 1980 askeri darbesinin genel toplum üzerindeki baskı ve etkileri, darbe sonrası yaralarını sarmaya çalışan ve toplumsal hayatta tekrar yer arayan Sol’un içine kapanık muhafazakar yapısı ve de Punk’ların genel anlamda politik hayata katılmak gibi bir dertlerinin olmamasıdır.

    Türk medyasında ve toplumunda Punk, başka ülkelerdeki genel bakış açısından farklı olmayacak şekilde- sapıklık, bi tip saç şekli, neo-nazi’lik ya da batı özenticiliği ile eş anlama gelmekteydi. “Resimlere bakmak” dışında Punk hakkında okunabilecek Türkçe kaynakların olmaması ve Punk’ın iletişim ve bilgi aracı olan fantazilerin ancak 90’lı yıllardan sonra ortaya çıkması nedeniyle, Punk çevresi içerisinde de Punk kavramının sığ kalmasına neden olmuştur. Kendini Punk olarak nitelendirenlerin çoğunluğu için Punk, öykünmenin ötesine gidememiş, sadece bir müzik tarzı, taviz verilmek zorunda kalınan dış görünümü ve Punk deyince akla ilk gelen aslında sadece Punk’a özgü bir durum olmayan bu olumsuz tablo, günümüzde de Türkiye’deki benzer tüm gençlik altkültürlerinin ortak açmazıdır. Türkiye’de yaygın bir altkültür olarak Punk’tan bahsetmesek de, hafızasını darbelerde yitirmiş, geçmişe ait bir belgesi olmayan bu depresif, muhazafakar ve “boya katılmış” ülkede, her türlü olanaksızlığın ve yalnızlığın içerisinde yaşanmış samimi bir dönemi belgelemek gerekiyordu.

    Elinizdeki bu -övünç kaynağı olmayan, konusunda “ilk”- kitap, 80’li yıllardan, Türkiye’de ilk “resmi” yerli Punk albümü olan Rashit’in Telaşa Mahal Yok‘un çıktığı 1999 yılına kadar olan süreçte, Türkiye’de Punk’ın kendini somut olarak ifade ettiği müzik ve yeraltı kaynaklarını içermektedir. Ancak bu kitap, o döneme tanıklık etmiş, “belli” kişi ve grupları içermekte, bir “Türkiye Punk Külliyatı” olarak algılanmamalıdır.

    Kitapta Punk ile birlikte adını sıkça göreceğiniz bir diğer akım Hardcore’dur. Hardcore, 80’li yılların başında Amerika’da, punk gibi giyinmeyen ve klasik punk müziğe göre çok daha hızlı müzik yapan Punkların kendilerini ayırmak için yarattıkları tarzdır. Hardcore günümüzde, özgünlüğü, disiplini ve sert söylemi ile Punk’la birlikte anılan ana bir akım haline gelmiştir. Yine de bu kitapta terim karmaşası yaratmamak için genel olarak Punk kelimesinin kullanılması tercih edilmiştir.

    Türkiye’de magazin köşeleri dışında Punk kelimesinin gözüktüğü ilk yer 1978’de Tünay Akdeniz ve Grup Çığrışım grubunun plak kapağında yer alan “Punk Rock” ifadesidir. Ancak bu ifade daha çok ticari amaçla yapılmış bir Punk şakasıdır. Aktif olarak Punk müzik yapan ilk topluluk 1987 yılında kurulan Headbangers’dır. Punk’ın iletişim kanalları olan fantazilerin, ilk görülmeye başlandığı yıl Türkiye’de fanzin kavramının da doğduğu yıl olan 1991’dir. Punk Müzik, Punk’ın “kendin yap” etiğine -zorunlu ve doğal bir şekilde- uygun olarak evlerde çoğaltılan demo kasetlerle yayılmış, Necrosis, Radical Noise ve Turmoil 1994 yılında ilk kez yurtdışında -Türkiye’de basımı yıllar önce bitmiş olan plak formatında- şarkılarını basma imkanı bulmuş, yerli müzik sahnesine bir çığır açmışlardır…

    Günümüzde Punk, müzik ve “moda”sı ile her ne kadar kapitalizm tarafından ehlileştirip, ambalajlanarak karlı bir ürüne dönüştürülmüşse de, Punk bir tavır olarak tüm dinamikleri, yeraltındaki paylaşım ve komünitesi ile muhalif bir altkültür olarak devam ettiği sürece yaşayacaktır.

    * Punklar, Punk üzerine okuyabilecekleri Türkçe kaynaklar ile çok geç tanıştılar. Punk altkültürü ile ilgili Türkçe’ye çevrilen ilk kitap, Dick Hebdige’in, orijinal adı Subculture: The Meaning Of Style olan “Gençlik ve Altkültürleri”nin ilk basım yılı 1988. Punk ile ilgili diğer kitapların basım yılları ise 2000’li yıllardan sonra. Bu kitaplar arasında Punk’ı yaratan ve etkileyen müzikal ve sanatsal akımlar ile dönemin ekonomik ve sosyal koşullarını anlatan Tricia Henry’nin “Punk Bir Altkültürün Oluşumu” adıyla Türkçe’ye çevrilen Break All Rules: Punk Rock and the Making of a Style ve Punk felsefesi ile ilgili Craig O’Hara’nın “Punk Felsefesi: Gürültünün Ötesinde” adıyla Türkçe’ye çevrilen The Philosophy of Punk: More Than Noise! kitaplarını okumanız tavsiye edilir.


    Mandala
    Mandala

    Punk Hakkında Türkçe

    Sezgin Boynik

    1. Sağ Elle Sol Kulağı Göstermek

    Bize, özellikle sosyalbilimcilere ve teorisyenlere, Punk’ın öğretebileceği çok değerli bir şey vardır, o da basitlik ve dolayımsızlıktır. Sözü uzatmadan, güzelleştirmeden, sakınmadan, yüceltmeden ve korkmadan söyleyebilmeyi öğretir. Bu dersi alabileceğimiz bir dünya kültürü daha vardır, o da Punk ile çoğu zaman eşanlamlı olan anarşizm öğretisidir. Fakat anarşizm Punk’tan daha fazla bir kültür meselesi olduğu için onun basitliği kolayca Lacan ve Deleuze ile bulanıklaşmaya meyillenir. Bu yüzden bugün artık basitlik ve dolayımsızlığı buradaki anarşizmde aramayalım. Özellikle Türkiye’de bunu aramamak için iki neden bulunmaktadır. Birincisi, tarihsel açıklama, 70’lerden beri basılan ve anarşist kelimeleri olabilecek en aşağılayıcı anlamda kullanan faşist kültür endüstrisinin sistematik karşı propagandasıdır. (Bu dönemde basılan kitapların isimlerine bile bakmak yeterlidir; “İslam Açısından Anarşi ve Tedavi Yolları”, “Kainatın Düzensizliği Anarşizm”). Anarşizm kullanışsız bir şey olup çıkmıştır, eğer bir nebze kötü niyete müsaade edilirse, “çocukluk hastalığı” olmuştur. Fakat ikinci sebep daha gizli, daha sinsidir ve doğal olarak daha kültürlüdür. Bu basitliğe vurulan en büyük darbedir. Radikal düşünce bu sefer karalandığı için değil, fakat karmakarışıklaştığı için kullanışsız olmuştur. Sol kulağını sal elle göstermek anlamına gelen bu karmakarışıklığı Baudrillard’ın modasından (ilginçtir bir sürü fanzinde de bu moda boy göstermiştir), sırasıyla Deleuze, Zizek, sonra anti-Zizek ve bilumum post-modern düşünürlerin etkisiyle anarşizmin olası basit bir dolayımsızlığı bir kör düğüme dönüşmüştür. Bu durumu destekleyen ve anarşizmin basitliğini (devleti lağvetmek) anlaşılmaz bir dilbilgisi gösterisine dönüştüren tutumun tersini ben Punk’ta bulabileceğimizi düşünüyorum.

    Bunu tabii ki Punk’ı politik bir hareket olarak düşünerek değil, basit düşünerek yapabileceğimiz kanısındayım. Dediğimiz gibi Punk basitlik demektir. Tekrar aynı şeyi vurgulamak gerekir, özellikle Türkiye’de ve dünyanın birçok yerinde anarşist teori acayip bir hal almıştır. Anlaşılmazlık ve karmakarışıklık dilbilgisiyle el ele olup dönüştürme değerini yitirmiştir. Çünkü gösterdiğimiz gibi kullanılmaz bir hale gelmiştir. Bu söylemin can sıkan ve okuyucularda anlama kaygısı yaratan durumları kafamızda canlandırdığımızda bu resimler daha da netleşir: soyut bir yazarı anlamaya çalışan ve canı sıkılan genç bir anarşist mesela. Fakat bulanıklığı eleştirirken biz de işi neredeyse basitlik leyhine tamamen karıştırır gibi olduk. Sonuçta biz burada popüler olan Punk’tan bahsediyoruz ve popüler kültürün ve basitliğin devrimci gücüne inanan ilk yıllardaki Brecht ve Benjamin’i aklımızda bulundurarak modernizmden bahsediyoruz. Bu şekilde Punk’ı ele aldığımızda artık onu post-modernizmin eğlence ve hedonist yorumundan kurtartıp, dünyayı yorumlama üzerine ayrı bir imkan yolu açmış oluyoruz. Benim için Punk’ın önemi bu imkandan kaynaklanıyor.

    Basitliğe methiye olarak algılanan bu girişte Punk’ın felsefi olarak niye bana ilginç geldiğini ve eğer Türkiye’de ya da herhangi bir yerde Punk ile ilgileniyorsam sırf bu basitlik ve dolayımsızlık yüzünden olduğunun altını çizmek istedim. (Halil Turhanlı’nın yaptığı basitlik eleştirisine tamamen katıldığımı da belirtmem gerek, fakat bu basitlik eleştirisi daha fazla form ile ilgili olduğu için burda bizi ilgilendirmiyor)

    Türkiye’de örneğin, daha ileride buna daha fazla değineceğiz, “Suratına İşemek İstiyorum” kadar hem direkt, hem de bu kadar basit, hem de bu kadar net ve saldırgan bir şarkının ancak punklar tarafından söylenebileceğini tahmin etmek zor değil herhalde. Bizim teorisyenlerin ve sosyalbilimcilerin de Punk’tan öğrenebileceği şey de güçlü bir suratlara işemek isteyen teoridir.

    Tabii ki bu kitap böyle bir teoriyi üretmek için yazılmamıştır. Bu Türkiye’deki Punk ile ilgili bir kitaptır. Fakat kitabı hazırlarken, en azından yaklaşımımız ve seçeneklerimiz dahilinde, dikkatli bir şekilde entelektüel olmaktan kaçındık. Onun için bu kitap hiçbir şekilde bir sosyolojik vaka veya “şizoanket” ya da bir sözel tarih çalışması olarak okunmamalıdır. Kitabı hazırlama sırasında yaptığımız araştırmalar (genelde röportajlar) hiçbir yönteme göre yapılmamıştır. Olabildiğince kişisel olan bu yaklaşım, aynı zamanda benim için sadece Türkiye’deki Punk’ı değil, bir o kadar da hayatı ve insanları anlamama da çok yardımcı oldu.

    2. Sineği İnek Yapmak

    Özellikle her on yılda bir gelen askeri darbelerden dolayı zaten üstün gelme bir şekilde başlayan modernleşme Türkiye’de tamamen süreksiz bir seyir göstermiştir. Modernizmin tamamlanmamış bir proje olduğunu anlamak için burada ileri görüşlü ve çok zeki olmak gerekmiyor.

    Türkiye’nin bu modernleşme tarihinde Punk’ın izlerini aramak onun için belki biraz garip kaçabilir, daha doğrusu gariptir. Geçen bölümde Punk’ı aslında neredeyse felsefi bir kategori olarak ele aldık. Halbuki Punk bunun dışında bir de belli bir tarihi olan ve belli bir coğrafyada daha fazla görülen bir altkültür hareketidir. Öyle ki 1977 yılında Londra’da resmi olarak başladığı kabul edilen bu hareket Türkiye’de nasıl anlaşılmalıdır?

    Çünkü biliyoruz ki, daha doğrusu bu kitap ile bilinecek, Türkiye’de Punk 1987 yılında (artı/eksi bir yıl) İstanbul’da Headbangers grubuyla ilk defa tam anlamıyla kamusal bir anlam kazanmıştır. Eğer Tünay Akdeniz ve Çığrışımlar’ın ithal Punk-Rock’ını saymazsak o zaman Türkiye’de Punk normalinden on yıl sonra başlamıştır. İlk resmi Punk albüm ise bundan on küsür yıl sonra piyasaya çıkmıştır. Bu kitapta bu iki tarih arasında Türkiye’de Punk ile ilgilenmiş kişileri ele aldık. Kitaptaki röportajlar ve kimi yazılar okuyuculara bu bilinmeyen tarih hakkında bir fikir verecektir, onun için kimsenin hiçbir uzman sosyolojik değerlendirmeye ihtiyacı olduğunu zannetmiyorum.

    Fakat yine de yöntem ve araştırma seyri hakkında birkaç söz; bu kitabı hazırlamak benim zannettiğimden çok daha zor oldu. Bunun birkaç nedeni olabilir: röportaj yaptığımız kişilerdeki konu hakkında isteksizlik, inançsızlık, sabırsızlık veya tembellik, röportaj yaptığımız çoğu kişinin bu konuda söyleyecek çok şeylerinin olmadığını iddia etmesi (her seferinde de zıddı gerçek oluyordu), bir takım psikolojik zorluklar (hafıza kaybı, yanlış hatırlama, abartma gibi ya kimyasallarla ya da ideolojik plandaki değişimlerle açıklanabilecek şeyler) veya doküman eksikliği, röportaj yapmak istediğimiz kişilere ulaşma gibi fiziksel zorluklar. Bu konuda hiçbir kaydın olmaması da en baştaki zorluktu. Ama biz en başından beri bu tarz “yeraltı” araştırmalarında görülen “sineği inek yapmak” hatasından kaçmaya çalıştık. Durduk yerde yeni bir şehir mitolojisi yaratmak değildi amacımız.

    Punk böyle bir şeye hem felsefi kategori olarak hem de tarihsel bir fenomen olarak müsaittir. Her yerde ve her koşulda farklı anlama gelebilir Punk, örneğin eski-Yugoslavya’da özyönetimli sosyalizmin üçüncü yol teorisini ve pratiğini destekleyen bir hoşgörü göstergesi iken (Emir Kusturica’nın ilk ve en iyi filmi “Do You Remember Dolly Bell?”i düşünün, sadece filmde kahraman Punk değil, Rock ‘n’ Roll çalıyordu), Letonya’da bağımsızlık sürecinde çoğulcu milliyetçi seslerden biri oluyor (Jri Podnieks’in “Is It Easy To Be Young?” filmi), fakat yine de Punk zamanına göre putkırıcı, anti-otoriter, saldırgan, eleştirel ve bununla beraber batıcı, şehirli, elitist ve kitsch karşıtı olan bir kültürdür de. Bugün en küçük ve en gelişmemiş ülkelerde bile Punk’ın izlerini aramak ve takipçilerini bulmak bu modern/şehirli kültürün ulaşabileceği etkinin sınırsız olduğunun göstergesi de olabilir. Eğer İran’da punklar varsa, bunların gürültüsü mollaların ezanı dışında başka sesler de olduğunun işaretidir ve bu gürültü “orda” bile modern şehirli bir kültürün olduğunu garanti eder. İşte bunu garantilemek için çoğu durumda ve yerde sineği inek yapma taktiği uygulanır. Böylece olmadık bir tarih ve gelenek icat edilir.

    Bu kitapta biz bundan kaçındık, en azından olabildiğince kaçındık. Ama aynı zamanda bu araştırmanın bir Sherlock Holmes davası olmadığını da söylemek gerekiyor. Dünyanın her yerinde punkları takip eden ve bu kitapta Türk Punk Camiası hakkındaki raporunu yayınladığımız Luk Haas’ın Tien An Men şirketi ile yıllardır yürüttüğü pratik, bir sineği inek yapmak meselesi olarak yorumlanabilir mi? Kimilerine göre evet, bu egzotizmin ulaştığı son basamaktır, Tacikistan’da Hardcore-Punk! (Herhalde bir oksimoron olmalı!)

    Fakat Luk Haas’ın samimiyetine ve pratiğinin içtenliğine inandığımız için (Üçüncü Dünya yer altı ürünlerini hiçbir büyük mainstream kanal kullanmadan dolaşıma sokması, tüm ürünlerini kendi hazırlaması, DIY vs…) bu örnekte kötü niyetin olmadığını ve bu plakların plak hammaddesi vinyl’den daha tehlikeli olmadığını varsayıyoruz. Luk Haas hakkında bu kadar.

    Biraz önce Punk’ın modernizm/şehirli kültürün garantisi olması hakkında başlattığımız tartışma çok önemlidir; çünkü bazı durumlarda Punk aynı zamanda çokkültürlü, demokratik, hoşgörülü ve “açık toplumların” test kağıdı olabilir. Karikatürize edersek eğer: “Tamam, sizin en karanlık ve karamsar döneminizde bile Punk’ınız vardıysa, Avrupalı olabilmeniz kolaylaşmıştır.”

    Türkiye’de Punk’ın olması, hem de 80’lerde olması, bugün bakıldığında çoğu kişi için politik doğruluğun bir göstergesi ve Türkiye’nin modern ve açık toplum olduğunun bir garantisi olarak yorumlanabilir. Sineği inek yaparak, Türkiye’deki Punk’ı olduğundan farklı ve fazla gösterdiğimizde, kolayca biz de bu neoliberal görüşün sözcüsü olabiliriz. Bu kitap dış mihraklı destekle basıldığı için bu konuda okuyucuları daha fazla uyarmamız gerekiyor. Punk, doğrudur, çelişkili bir şekilde yüksek kültürün sözcüsü olabilir (zavallı ölü Debord Fransız entelektüeli olabildiği gibi) fakat bu kitapta bizim herhangi bir ajandamız (gizli ve açık) olmadığı gibi, hiçbir şekilde de Punk’ı bir açıklama olarak kullanmadık. Eğer izin verirseniz teorinize işemek istiyorum, hem karmaşık olanlara hem de komplocu olanlara!

    3. Çekiç Değil, Ayna Değil, Pencere

    Karl Marx’ın “sanat ayna değil, çekiç olmalı” önerisi Türkiye Punk müziği için pek geçerli değildir. Türkiye’de Punk müziği bir penceredir. Bu bölümde bunu yavaş yavaş göstereceğiz.

    Punk müziği 1977’de Londra ve Kıta Avrupası ve ABD’de epey bilinen ve gençler arasında popüler bir altkültür hareketi haline geldiğinde, Türkiye’de o zamanlar Punk hakkında ve genelde Rock ‘n’ Roll hakkında yazılan yazılar eleştirel türdendir. Punk, emperyalizm, Batı dekadansı, çürüme ve apolitiklik ile eşanlama geliyordu. Punk’ı eleştirenler onun bir Batı demokratik kapitalizminin ajanı ve garanticisi olduğunu ve IMF ile (her ne kadar görünürde buna karşı ise de) el ele gidebileceğinin farkındaydılar. Türkiye’de 1977’de Sol hareket Punk’tan olabildiğince uzaktı, ama Punk’ın en anarşist görünümlerinden bile daha radikaldi. Aynı zamanda da Türkiye’deki Punk’ın hiç olamayacağı kadar da enternasyoneldi; Yar Yayınevi o meşhur yıl İtalyan Kızıl Tugayları, Alman Kızıl Ordu Fraksiyonu, İran, Kamboçya ve bir sürü ülkenin gerilla hareketlerinin manifestolarını en modern tasarımlar ile yayınlıyordu. Militanlar ve sempatizanlar Arnavutluk, Çin, Küba, Bulgaristan… tüm ülkelerin Sol teori ve pratiklerini takip ediyordu. Fakat Sol’un müziği hiçbir zaman çekiç değildi, daha doğrusu hiçbir zaman Punk’ın anladığı anlamda üç akorlu gürültü üreten bir rahatsızlık değildi. Sol müzik ya erkek köylülerin maço gür sesi olmuştur, ya da melankoli ile sızlayan kadın ana’nın ince sesi. Türkiye’de politik müzik gün bugün böyledir, hatta art arda gelen kayıplar ile bu kaderci formunu daha da pekiştirmiştir. Sol teori ne kadar enternasyonel olmuşsa da, pratikte de o kadar mahalleci (gecekonducu!) kalmıştır.

    Bana öyle geliyor ki, gürültüden arındırılmış bu melankolik Sol ses, garip bir muhafazakarlığı da beraberinden getirebiliyor, öyle ki bugün Otonomcular gibi hayli uluslararası teori ile beslenen radikal politik (Negri’den Balibar’a kadar) oluşumları ziyaret ederseniz, dünyanın en bayat ve sıkıcı halk müziklerine hazırlıklı olmalısınız. Bu yüzden Murat Belge’nin daha seksenlerin başında yaptığı Arabesk ve Punk müzik benzetmesi esasında yanlıştır. Eğer Arabeski yüksek sanat müziğinden farklı olarak daha amatörce bir ses ve devrime gebe bir Vox Populli olarak Punk ile eşanlamlı değerlendirirsek, o zaman Punk’ı temeli olan gürültülü basitliği salt bir muhafazakar feryada indirgemiş oluruz.

    Sol müzik çekiç değildi, ama ayna da hiç değildi. Müzikte ayna ve orta sınıf psikolojik dertler ve depresyonlar herhalde 80’lerde Sezen Aksu ve onu hala devam ettiren en aptal liberaller tarafından başlatılmıştır. Fakat 80’lerde Sol olmayan, bu yüzden de apolitik olan, ama hiç de orta sınıf ve vasat olmayan bir gençlik sesi de yükseldi bu ses tabii ki ilk heavy metal ile yükselse de kısa zamanda asıl radikalliğini Punk ile kazandı. 80’lerde Türkiye’nin nasıl bir yer olduğunu o dönemde burada yaşayan birçok kişinin röportajlarından görebiliyoruz; karartmalar, sürekli baskı, hiçbir şeyin net olmaması, garip ve iğrenç bir stil, muhafazakarlık ve vahşi kapitalizm. İşte bu dönemde belki de ayna olmayan ender radikal hareketlerden biri Punk’tı ve Marksist olmadıkları için de çekiç olma şansları yoktu.

    Bir de punkların sayısı az imiş o dönemde ve de tipik bir “yeraltı” partisi şöyle olurmuş; bir iki Metal grubu, ardından bir Punk ve arada da bir Break Dance show, hepsi de gündüz ve kiralanmış bir düğün salonunda. Anlaşıldığı kadarıyla o dönemde yeraltı kültürü tüm o 80’lerin hafıza kaybından sonra kendini tekrar bulmaya çalışıyormuş, onun için o dönemde kimse kendini tam olarak Metal, Punk veya Hardcore olarak tanımlamıyormuş. Bu arama dönemi Türkiye’deki eksiklikler yüzünden yukarıda bahsettiğimiz parti gibi komik ve eğlenceli de olabiliyormuş. Bu yüzden biz Türkiye’deki Punk’ın çıkışını 80’lerin o politik ve kültürel (karanlık) ortamıyla açıklarken, Punk’ın bu duruma karşı oluşunu göz önünde bulunduruyoruz. Punklar ebeveynlerinin melankolik Sol’undan, etraftaki depresif pop’tan, yerel ve milli olmaktan, kapalılıktan bıkmış gençlerdi. Kesinlikle yeni alternatifler öğrenmek isteyen ve yeni şeyler denemek isteyen kişilerdi, eğer illa söylemek gerekirse açılmak istiyorlardı. Onun için 80’lerde Punk’ın (Türkiye’deki her şeyin olduğu gibi) karanlık tarafında Demokles’ın kılıcı gibi asılı duran liberalizm ve Turgut Özal figürü var. Kitapta birkaç yerde tartışmalı bir şekilde ismi geçen Özal, açılma teorisi için belalı bir isimdir. Çünkü hem Punk’ın özgürleşme isteği, hem de Özal’ın liberal kapitalist Pazar programı aynı açılma ve dünyaya ait olma isteğiyle birlikte okunabilir. Unutmayalım ki ilk İstanbul Sanat Bienali ve ilk Punk grubunun kurulması da aynı tarihe denk gelir. Özal kendi açılma isteği ile liberalizm ve vahşi kapitalizmi savunduğu kadar, aynı inatla da en gerici ve en muhafazakar kültürü de destekliyordu.

    Punklar için bu açılma kültürü farklıdır, dünyayı hiçbir resmi temsilin dolayımı olmadan anlamaktır. Bu açılma hiçbir zaman tam anlamıyla olamayacağı için -taşra ve yerellikten kurtulup dünya kültürüne ait olmak anlamında (bunun hangi koşullarda mümkün olduğunu bir sonraki bölümde göreceğiz)- bunu daha çok dışarıya bakış veya dışarıyla ilgilenme olarak görebiliriz. Burada, yine, Punk’ı açık toplumun sözcüsü olma gibi bir yoruma indirgememek için dikkatli olmalıyız. Fakat İstanbul’daki punkların toplum nasıl daha elverişli bir yer olur gibi bir dertleri ve planları olmadığı için ve Punk tavrının ülkeyi daha açık göstermeyle ilgili hiçbir alakası olmadığı için yukarıdaki bu indirgemeci yorumdan kolayca vazgeçebiliriz. Bu çözüm punkların başkaları tarafından böyle yorumlanmayacağı anlamına gelmez, biz en azından bunu yapmayacağız, kitabın birkaç yerinde Özal ismi tehlikeli bir şekilde Punk ile yan yana getirilse de. Yukarıda geliştirdiğim önermeyi şöyle tanımlayabiliriz: Punkların temsil ile sorunları yoktur ama temsil edilmeye de sorunlu bir şekilde müsaittirler.

    Onun için Punklar’ın sanatına pencere diyoruz, sıkıcı ebeveynleri ve aptal politikacılar dışında başka bir şey aradıkları için. Bu arama ve öğrenme tabii ki çok komik sonuçlar da doğurabilir. Örneğin Tünay Akdeniz’in ithal Punk’ı ve bunu iğrenç (abject) olan sakatatlar ve moda olan çengelli iğneler ile sentezlemesi herhalde prototipik bir Punk komedi olarak kalacaktır. Türkiye’nin açılma tarihi Araba Sevdası kahramanı gibi bir sürü örnekle doludur, Barış Manço ve Kaygısızlar’ın “Helter Skelter”inden, Metin Erksan’ın “Şeytan” filmine kadar. Sanırım en komiği ve komik olduğu kadar da tehlikeli olanı bu kitapta Dead Army Boots’un vokalisti Tarkan ile yaptığımız röportajda ortaya çıktı. Bir konserde niye gamalı haç kullandığı ve heil selamı yaptığı sorusuna eski Punk, o zaman Türklerin Türk Punk’ı, Almanların Alman Punk’ı ve Amerikalıların Amerikan Punk’ı yapması gerektiğini söyledikten sonra biz de Dead Kennedys’in hep Amerikan karşıtı müzikler yaptığını hatırlattık. Tarkan’ın cevabı işte bu hikayenin en ilginç kısmı: “Biz Dead Kennedys’in hayranlarıydık, tüm şarkı sözlerini ezbere bilirdik ve biz de Amerika’dan nefret ederdik”.

    Marx’ın dediği gibi bazen anlama yanlış olabilir. Punklar politik olarak doğru olmayı iplemedikleri için, bu örneğin de öyle sanıldığı kadar tehlikeli veya milliyetçi olduğunu iddia etmek abartı olabilir. Zaten bu tarz Fellinivari örnekleri istediğimiz kadar arttırabiliriz, ne de olsa geç ve farklı bir modernleşme Punk’ından bahsediyoruz.

    Fakat bu kitaptan okuyucuların anlayacağı gibi 80’lerin sonundan ve 90’ların başına kadar (internetten önceki dönem) dünyada olup bitenleri takip eden inanılmaz bir kitlenin varlığının olmasıdır. Mektuplarla dünyanın her köşesindeki fanzin ve demolardan haberdar olan bu kitle, az da olsa, bir imkanı temsil ediyor, Türkiye’de şehirde alternatif ve eleştirel bir kültürün olabileceği imkanı. Kimileri için bu pencere yurtdışına çıkmak, yurtdışı ile mektuplaşmak veya Deniz Pınar’ın dükkanı olmuştur, fakat her ne şekilde olursa olsun farklı bir dünyaya açıldığı kesindir.

    3. Müslüman Mahallesi’nden Salyangoz Satmak

    Bariz muhafazakarlık olan bu deyim Türkiye’de bir imkansızlığa işaret eder; tam olarak Batıcı olamamak. Aynı zamanda bu alaycı bir şekilde batıcılığı, garpçılığı veya isterseniz oksidentalizmi eleştirir.

    Punk ve Türkiye’deki diğer altkültürlerin Müslüman mahallesinde salyangoz satmaya benzetilmesinin nedenlerini şimdiye kadar anlattıklarımızdan kolayca ortaya çıkarabiliriz. Bu nedenler muhafazakarlığın da çehresini ortaya çıkarır: Türkiye’deki sosyal ve kültürel gerçek Batınınkinden farklıdır, yeteri kadar olamaz mitolojisi. Milli değerler artı kültürel anti-emperyalizm eşittir bu muğlak muhafazakar bilinç. Tahmin edeceğiniz üzere Punk’ın burada yeri yoktur.

    Önceki bölümlerde sırayla incelediğimiz Punk’ın kategorik, tarihsel ve politik imkanlarının bu duruma nasıl bir alternatif getirebileceği üzerine bir görüş geliştirmek istemiyorum. Zaten bunu ancak laboratuar ortamında üretilmiş bir Punk’ın yapabileceği kanısındayım, ayrıca Punk için böyle bir ajandanın onun esas yapısını tamamen bozacağını düşünüyorum. Fakat Punk konusunu ele alarak bu konuyu tamamen zıt bir perspektiften de yaklaşabiliriz, garpçılığın zıddından, daha doğrusu şarkiyatçılıktan veya oryantalizm açısından bu konuyu ele alabiliriz. Böylece önceki bölümde cevapsız bıraktığımız soruya geri dönebiliriz, Türkiyeli bir Punk/yeraltı grubu hangi koşullarda dışarı çıkabilir, dünya kültürüne ait olabilir? İçeride modern, dışarıda geleneksel/folklorik olduğu sürece. Oryantalizm bakış açısıyla ele aldığımızda Punk ve ona benzer müzik ve yaşam türlerinin Türkiye kökenli olduğu zaman, Türkiye kültürel (daha doğrusu folklorik) kökenli olması gerektiğini de anlıyoruz. Eğer Türk bir Punk grubu başarılı olmak istiyorsa illa ki içerisinde bir saz veya zurna baharatı ya da bir arkaik ritim yapısı olmalıdır. Bu böyle olmadıkça yapılan müziğin anlamı olmaz. Veya röportajını yayınlamadığımız Türkiye underground müzik uzmanı Jay Dobis’in dediği gibi “Hiçbir ilginçliği olmaz. Bu kadar zengin halk müzik kültürü varken niye kullanılmasın, zaten İngilizler ve Amerikalılar yeterince bundan (underground’tan) yapıyorlar, niye aynısı eklensin”. Her zaman bu kadar olmazsa da DJ John Peel, Tim Hodgkinson, Thurston Moore’un da genelde “oryantal” kokan Türk underground ve Punk’ına ilgi gösterdiklerini biliyoruz (ama yine de kimse Dobis kadar Punk/Underground gruplara “saz” danışmanlığı yapacak kadar uzman ve net olmamıştır).

    Bunun en komik versiyonu da Türk gruplarının bitmek bilmez sentez yapma yetenekleridir, doğu ve batı arasındaki sentez. Einstürzende Neubaten’ın basçısı gözüyle yapılan en son film sanırım bunu en iğrenç ve çekilmez haliyle sunmuştur; artık Türkiyeli, İstanbullu yer altı müzisyen saz ve zurna ve sentez dertleriyle iyice içi boş bir türe dönüşmüştür. Aslında zavallı Piyer Loti Hacke’nin de bugün Türkiye’de istese de görebileceği pek öyle ciddi bir alternatif yoktur, müzik ve altkültür sahnesi iyice kendini oryantalize etmiştir, piyasada olan grupların çoğu neo-psychedelic hippi post-rock kafa karışıklığı ile ülkemizin güzel çok-kültürlü halk seslerini sentezlemekte yarışmaktalar. Yeraltı gruplar kendi müziklerinin yeniliğini The Can ile Müslüm Gürses ve Velvet Underground ile Orhan Gencebay arasında bir yerde bulunmakla tanımlamayı ve sentez durumunun olabileceği en muhafazakar haller almasından da çekinmiyorlar.

    https://www.youtube.com/watch?v=cbJdZEOXYgc

    Bu duruma nasıl böyle gelindiğini araştırıp, halihazırda bulunan post-kolonyal teorileri ile güzel bir beyin jimnastiği yapabilirdim, ama Türkiye’de bu değişimi çok iyi bir şekilde belgeleyebilen iki öğretici grup, fenomen vardır; Zen ve 2/5 BZ. İki grup da ortalama aynı zamanlarda başlayıp (80’lerin sonu ve 90’ların başı) o zaman Türkiye’de hiç olmayan Avant-Punk ve deneysel müziği tamamen politik bir şekilde yapıyorlarken, 90’ların ortalarında yavaş yavaş gitarı bırakıp saz’a yöneldiler ve kendi ülkelerinin halk ezgilerinin zenginliklerini tekrar keşfederken aynı zamanda hem müziklerindeki gürültüyü azalttılar, hem de gittikçe sentezleme amacıyla gösterisel bir ses mitolojisine yaklaştılar. Zen grubu kendi ismini Baba Zula olarak değiştirdi, ve en son (yine saz ile yaptıkları) Tanbul albümünden sonra oryantal olmayı iyice geliştirerek “göbek dansı, Punk, dada, pscyhedelic ve dub” müziğini sentezleyen en başarılı Türk grubu oldular. 2/5 BZ grubu ise bu oryantal durumu sahte bir “no turistik no egzotik” kinik kendi-eleştirisiyle örtmeye çalışırken, grubun yaptığı ilk albümlerle hiçbir alakaları kalmadığını da görüyoruz. (Burada şapkaları Bülent Tangay adına çıkarıyoruz!) Bu iki grubun ve onları takip eden bir sürü başka oluşumların oryantalizm ile alakalarının daha ciddi bir analizi yapılması gerekiyor, fakat burada en azından şundan bahsetmeden edemeyiz, bu iki grubun sesleri ve tavırlarının oryantalleşmesi ile dünyaya açılmaları ve saygın birer müzisyen olmalarını doğru orantılı olarak artması gerçeği gözümüzden kaçmıyor.

    Bu kitapta biz çoğunun gözünden kaçan, 80’lerin başından 90’ların sonuna kadar ki süreçte üretilen samimi ve güçlü yeraltı seslerine baktık. Umarız bu röportajları okuyan okuyucular bir imkanın farkında olurlar, bugünden farklı bir imkan; ne salyangozlara ne de Müslümanlara ait olan bir imkan.


    Kemal Aydemir

    Punk ile tanışman nasıl oldu?

    Ben İngiltere’ye grafik okumaya gittim. O zaman Türkiye’den bilgi alabileceğin çok kaynak yoktu. Bilgi sahibi olamıyordun. Gittiğimde bir baktım ki, okullar süper pahalı. Plan şöyleydi; yarım gün çalışıp, yarım gün de okula gidecektim.

    Hangi okul?

    Hangi okul diye bir şey yok. Giremedim ki, hangi okul olmadı.

    Kaç yılı?

    1977. Türkiye’de o zaman hippi hayatı vardı, saçlar uzundu. Böyle bir ortamdan oraya gittim. Orada film tamamen değişik. Hippilerin hepsi yaşlanmış, çoğu işgal evlerinde kalıyor. Bir süre sonra punkları görmeye başladım. Garip makyajlar, yırtık elbiseler, toplu iğneler falan. Tabii çok değillerdi başlarda. 77 yılı daha. Bunlar kafayı sıyırmış zannettim. Psikopat, tehlikeli adamlar diye düşündüm.

    Bende hippi kafası devam ediyor tabii o sıra, hâlâ Pink Floyd, Frank Zappa dinliyordum. Bir arkadaş, “Burada yeni bir akım çıktı. Bu gördüklerin Punk. Bunların kulüpleri var. Seni bir konserlerine götüreyim bak, ne biçim fark var” dedi. İyi dedim gidelim. Biz kalktık gittik. Marquee diye bir yer vardı. O gün Lurkers ve 999’in konseri vardı orada. İçeriye bir girdim, yani samimi söylüyorum bayağı korktum. Biz gayet düzgün kıyafetteyiz. Onların hepsi yırtık pırtık elbiseler, zincirler falan. Akıl hastanesi gibi içerisi. Biz nereye geldik diye bir taraftan korktum, bir taraftan da enerji bayağı hoşuma gitti. Çok renkliydi.

    Konser bir başladı, biz de tam öndeyiz, bir de içerde bira içiyorlar. Pogo falan derken bir kargaşa. O onun üzerine çıkıyor biralarla, millet birbirine tükürüyor. Herkes içki içinde. Biz korktuk kavga çıkar diye gittik arkaya, oradan seyrediyoruz. Müthiş bir elektrik vardı müzikte ilk gördüğümde. Nasıl karşılaştırma yapayım; bizim 60’lı yılların gruplarında, grup çıkar sahneye, belirli bir parçayı çalar. Sonra saatlerce gitar solosu car cur cur. Arkadan davul çalar gider gider. Bunlar bir şarkı çalıyor iki dakika, hop diyor ikinci parça. Hiç gitar solosu falan da yok. Ama müthiş bir elektrik de var. Ulan dedim ben bu müziğe bayıldım, her hafta gelelim buraya.

    Biz o zaman kuzey Londra’da oturuyorduk. Orası da hep işgal evleri. Orada da İngiliz Rock tarihinde önemli bir yeri olan bir pub vardı. Ama fazla da büyük bir yer değil. O mahallede oturuyorum ya ha bire bakıyorum kimler çalıyor diye. Pub’a sürekli gitmeye başladım. Dedim salla hippileri punklarda hayat var. Bu arada, adamlar ne istiyor, amaçları nedir, kültürü nedir hâlâ bilmiyorum. Fazla İngilizce de yok, anlayamıyordum.

    Kings Road’a giderdik. Orada punklar hava atardı. Giyinirler, millet onlara bakar, bunlar millete tükürür falan. Malcolm Mc Laren’ın Sex diye ünlü dükkânı vardı. Oradan geçiyordum bir gün, ama dükkân olduğunu bilmiyorum. Vitrine çürümüş bir postal koymuşlar. Kavramsal sanattan falan da anlamıyorum. Dedim burası neyin nesi. İçeri bir girdim, içerde Jordan, elinde de kırbaç, bana bakıyor. Eyvah dedim. Fakat dükkân hoşuma gitti. Kimse sana bir şey sormuyor, diğer dükkânlar gibi değil. Müzik olarak da Punk çalıyor. Ben de burası herhalde Punk dükkânı diye düşündüm. Fakat elbiselere falan baktım, hep fetişist. O zaman moda “bondage trousers” idi. Ulan bunları kim giyer. Tşörtlere falan baktım. İlk o grafikler var ya fosforlu renkler falan, bayağı hoşuma gitti. Her Kings Road’a çıktığımda o dükkâna uğrardım.

    Sonra aradan bir zaman geçti. Punklar o zaman çalamıyorlardı. Gazetelerde Sex Pistols çalıyor gözüküyor ama Sex Pistols’ın nerede çaldığı belirsiz. Gizli çalıyorlar. Bir olay oldu. Bir kızın gözüne konserde şişe atmışlar, kızın gözü çıkmış. Bütün Punk konserlerini yasakladılar. Marquee’ye gidiyoruz hiç konser yok. Flyer veriyorlar elden, gelin işte şurada şu saatte konser var diye. Kapıda flyer’ı gösteriyorsun, tamam gel geç diyor içeri. Bir gün kim olduğunu bilmediğim bir konsere gittim. İçeriye bir girdim. İçerisi nasıl kalabalık. Eski bir fabrika ya da depo gibi bir yer. Biz de hâlâ kafada şey var, konser deyince koltuklar olacak, herkes oturacak falan. Bir baktım içeriye herkes punk. Ben pardesü falan giyiyordum. Burada nasıl konser olur falan derken, bir çıktı grup: Sex Pistols. Ama bilmiyordum Sex Pistols olduğunu çünkü, isim değiştiriyorlardı. Mesela Sex Pistols çıkıyor ama isimlerine Adventures diyorlar yakalanmasınlar diye, yasaktı çünkü. Biri çıktı doktor kıyafetiyle. Ortalık cehennem gibi. Skinheadler vardı o zaman, onlar faşistti, karşılardı Punk’a. Bunlar konsere bir baskın yaptılar, ortalık karıştı. Adam birine bir jilet attı. Adamın dudak gitti. Polisler falan geldi. Kendimi sokağa attım. Ulan dedim bir daha bunların konserine gitmem.

    Sen tam Punk’ın patladığı yıl gitmişsin. Kaç yaşındaydın o zaman?

    O zaman 25. Aslında punklar için yaşlıydım. Punkların hepsi 16-17 en fazla 20 yaşındaydı.

    Punk dinleyenlerin hepsi İngiliz miydi? Yabancılar var da mıydı?

    Baştan sadece İngiliz’di Punk dinleyenler. 70’lerin sonunda, 80’lere doğru Fransa’dan, Danimarka’dan punk tipli kızlı erkekli insanlar gelmeye başladılar.

    Türk olduğunu söyleyince bir ayrımcılıkla karşılaşıyor muydun?

    Punklarda o zaman ırkçılık yoktu ki. Hatta Clash, en son Rock Against Racism (RAR) diye bir kampanya yapmıştı.

    Hangi grupları gördün?

    X-ray Spex, Siouxsie and the Banshees, Lurkers, çoğunu gördüm… 80’lerde müzikte yeni bir kapı açılmıştı Punk’la birlikte. Eski zaman müziğinde hep aşk vardır ya, o bitmişti. Artık şarkılar öfkenin dışavurumuydu. Ardından endüstriyel müzik çıkmıştı. Aynı dönemde bir de Two Tones Ska müziği de çıkmıştı. Londra’nın en fazla uçtuğu dönem o dönemdi. Sonra bir de yeni romantikler çıkmıştı. Aynı dönemde psychobilly. Yani o dönem hepsi ayrı ayrı yerlerde çalıyordu. Bir de 50’lerin Rock’n Roll’unu dinleyen Teddy Boy’lar vardı. Müziğin en güzel patlama yaşadığı dönemde Londra’da kaldım. Punk, New Wave ve New Wave’den sonra açılan bütün akımları yakaladım. Joy Division’lar, Sisters of Mercy’lar işte. Karanlık müzikler.

    Dünyaya bakış açım tamamen değişti. Ben de çoğu zaman işgal evinde kalıyordum. O zaman serbestti. Boş bir binaya giriyorsun, kapıyı kırıyorsun, orası artık senin. İngiltere’de öyle bir kanun vardı. Kalacak yerin yoksa kapıyı kırıyorsun, kilidi değiştiriyorsun ondan sonra gidiyorsun belediyeye. Benim kalacak yerim yok buraya girdim diye bildiriyorsun. Elektriği açtırıyorsun. Parasını veriyorsun onların. Ama kira vermiyorsun. Orda kalanların çoğu da zaten hippiler, punklar, gotikler.

    Orada müzikle uğraşıyor muydun?

    Yok. Orada en kötü işlerde çalışıyordum. İnşaatta çalıştım. Lokantada, restoranda çalıştım. Mutfakta bulaşıkları yıkıyordum.

    Oturma iznin var mıydı yoksa kaçak mıydın?

    Kâğıt evliliği yaptım. Yakalandıktan sonra da sınır dışı edildim.

    İstanbul’a dönünce nasıldı burası?

    Sorma işte en kötüsü de oydu. Buraya geldim bir baktım sıkı yönetim var burada. Havaalanına bir girdim bir baktım her yerde askerler, makineli tüfekler… Dedim herhalde biz yanlış yere geldik. Afrika’ya mı geldik lan? Burası Türkiye olamaz. Özgür bir ülkeden geliyorsun, bir bakıyorsun her taraf asker dolmuş.

    Askerin biri git pasaport işlemlerini yap diye bağırıyor. Saat 2’de karartma var, sokağa çıkma yasağı var dedi. Çabuk buna araba bulun dedi. 2 bavul vardı bende plak dolu içerisi. Taşıyamazsın yani. Plakları görseler beni içeri koyarlar. Çünkü o zaman yasaktı öyle şeyler. Mesela aralarında Alien Sex Fiend’in plağını görse yırtar atar çöpe. Bizim birader orada çalışıyordu o zaman. Bavula baktırmadım.

    İstanbul’a gelince burada tamamen depresyona girdim. 6 ay geçti. Ben dayanamadım, yaşayamam dedim burada. Alışıyorsun ya oradaki rahat hayata. Çok ters geldi. Bu kadar askeri sistem hoşuma gitmedi. Dedim bir an önce kaçıp gideyim. O sıra bir de pasaportu almasınlar mı? Sana pasaport yok dediler. Eyvah eyvah haydi buyurun. Bir sıkıntı, bir depresyon…

    Peki hiç arkadaşın yok muydu Punk dinleyen?

    Hayır, hiç yoktu. Bir kişi bile yoktu. Çok yalnız kaldım. Plakları dinliyorum, böyle gençlik de var ya, bayağı üzüntülü zaman, hep ağlıyorum. Kendi kendime evde pogo yapıyorum. Bayağı yıkılmıştım. Burada hiç kimse Punk dinlemiyordu. Daha yeni British Metal çıkmıştı. Bazen onların yanına gidiyordum değişiklik olsun diye. Punk diyordum, Punk neymiş lan diyorlardı.

    Herkes punkları faşist, ırkçı zannediyordu. Oysa durum tam tersi. Hiçbir ırkçı punk grubu ben hatırlamıyorum. Zenciler bile vardı yani. Ha sonradan çıkmış olabilir, ama Punk’ın ilk çıktığı dönem, 77-80 yıllarında ben hiçbir ırkçı Punk grubu hatırlamıyorum. Zaten ırkçı olsalar ben niye böyle bir akıma kendimi kaptırayım?

    Bakırköy Meydan’da tren istasyonunun yanında Hakan’ın bir tezgâhı vardı. Bende de çılgın bir şey vardı herkeste olmayan. Kasetleri zorla getirirdim, önüne koyardım çal çal diye. O da derdi, ulan bırak şimdi Punk’ı, bizi kesmez Punk. Biz Megadeth dinliyoruz. Gitar solosu hafif kalıyor ya sevmiyorlardı Punk’ı. Yine mi sen geldin derdi bana.

    Bayağı zaman geçtikten sonra 90’lara gelince punk çocuklarla tanıştım. Bunlar dediler ki bizim grubumuz var, biz Punk dinliyoruz.

    Bunlar dediğin kim?

    Noisy Mob.

    Hangi sene?

    90’ların başı.

    Zamanında bir dergide Headbangers ile yapılmış bir röportajda senden bahsediyorlar. Senden epey bir şey öğrendiklerini söylüyorlar.

    Doğrudur. Ben anlatıyordum bazen. Çocuklar soruyordu. Ben de anlatıyordum şöyle şöyle gruplar var şöyle müzikleri var diye. O zaman yurtdışından yavaş yavaş gelmeye başladı punk etkileri. Doğru dürüst bir dinleyici veya kaynak da yoktu.

    Sen o zaman neler dinliyordun?

    Punk’tan başka Gotik, Endüstriyel, Test Department, Foetus, Clock Dva ve daha şimdi hatırlamadığım bir sürü şey vardı. Sonra hepsini Deniz’e (Deniz Pınar, Deniz Kitabevi) sattım.

    Deniz’le tanışman nasıl oldu?

    Hatırlamıyorum doğrusu. O zamanlar hep Narmanlı Han’a gidiyorduk. Orası buluşma yeriydi, hep kalabalıktı. Gidecek başka yer yoktu. Herkes Deniz’in dükkânına gidiyordu. Gazeteler Esat diye birinin mondo trasho dergisini tek başına çıkardığından bahsediyordu. Bazıları da merak ediyordu, neymiş bu mondo trasho diye, Deniz’in dükkânına gidiyorlardı.

    Sen Esat’ı tanıyor muydun?

    Yok, burada tanıştım. Hatta ben dergiyi gördüm. Bayıldım. Dedim ne kadar güzel bir dergi. Başka fanzinler de vardı ama benim hoşuma gitmiyordu. Adam 10 sayfa şiir yazmış mesela… Esat’la bir tanıştım, dedim bravo sen bu işi nasıl çözdün. Çünkü şaşırdım. Yurtdışına gitmeyen bir adam hakikaten bazı şeyleri bilemez. O zaman internet de yok. Türkiye kapalı bir dünya. Dergi yok, kitap yok.

    Naki Tez, Murat Ertel, Gamze Fidan, Nalan Yırtmaç, bir fotoğrafçı çocuk vardı, onun ismini hatırlayamıyorum. Çevre kalabalıktı bayağı aslında. mondo trasho’nun çevresi ayrı, Deniz’in çevresi ayrı. Bizim Noisy Mob da giderdi oraya. Bakırköy tayfası ayrı, bir de Kadıköy’den gelenler vardı, bu da İsmail’in tayfası, Headbangers.

    İngiltere’ye gitmeden önceki buradaki arkadaş çevrenle tekrar geldiğinde görüşme imkânın oldu mu?

    Görüşemedim. 60’larda uyuşturucular vardı, çoğu zaten onlardan öldü gitti. Ya da çoğu terör yüzünden yurtdışına kaçtı. Dayanamadılar. 70’li yıllarda uzun saç hazmedilir bir şey değildi. Bir de kıyafet olarak bol paçalı pantolonlar, yamalı pantolonlar falan. İyice cozutmuştuk. İnsanların yaşaması zordu. Çoğu yurtdışına kaçtı özgürlük için, çok az insana rastladım gençlik yıllarımdan…

     

     

  • Dostoyevski  Devrim ve Sosyalizm

    Dostoyevski Devrim ve Sosyalizm

    Dostoyevski, insan ruhunun derinliklerinde yeraltı devrimi olarak nitelendirebileceğimiz bir çağ başlangıcının hem düşünürü hem de ressamıdır. Yüzeyde değişen bir şey yoktur. Eski yaşam biçimi son kez Aleksandr çağında toparlanmak istenmiş ve görünüşte kalan bir refah ortamı yaratmıştır, oysa alt katmanlarda güçlü bir hareketlilik söz konusudur.

    Ancak, ne kuramcıların, ne de akıma yön veren eylemcilerin haberi vardır olup bitenden; onların yarattığı bir durum değildir bu. Aslında onları yaratan durumdur bu. Bu insanlar dış görünüşlerinde hareketlidirler, ancak ruhen edilgindirler ve arkalarından gelen akımların önünde sürüklenirler.

    Dostoyevski hazırlanmakta olan Rusya’nın ve belki de evren çapındaki bir devrimin ideolojik temellerinin niteliğini o üstün sezgisiyle görmüştür. Tam bir kâhin gibi, devrimi önceden sezmişti. Zaten devrim tam onun öngördüğü biçimde oluşmuştur. Dostoyevski, devrimin iç diyalektiğini açığa çıkarıp, ona biçim verir; esas niteliğinin, çevredeki deneysel gerçeğin oluşturduğu dış koşullardan değil, ruh evriminin derinliklerinden kaynaklandığını kanıtlar. Ecinniler, yaşadığı zamanın romanı değil, geleceğin romanıdır. 1860-1870 yıllarında Rusya’da henüz bir Stavrojin, ya da bir Kirilov, bir Şatov, ya da Peter Verhovenski, veya Şlgaliyev yoktur; bu tipler, sonradan, yirminci yüzyılda çıkmışlardır ortaya; insan ruhu karmaşıklaştıktan ve din ilhamları ülkeden geçip gittikten sonra. Ecinnilerin konusunu esinleyen Neçayev olayının kitapta anlatılanla ilgisi yoktur; çünkü Dostoyevski yüzeydeki olaylarla ilgilenmez ruhun derinlikleri ve son ilkeler ilgilendirir onu.

    Dostoyevski, devrimin iç diyalektiğini açığa çıkarıp, ona biçim verir; esas niteliğinin, çevredeki deneysel gerçeğin oluşturduğu dış koşullardan değil, ruh evriminin derinliklerinden kaynaklandığını kanıtlar.

    Bu ilkelerin anlamı sadece ileriye yönelik düşünerek anlaşılabilirdi. Dostoyevski, tüm dikkatini, kaynaşmaktaki devinimin er geç varacağı noktada, var olacak olan üzerinde de toplamıştı. Onun gibi bir sanatçı dehasında, geleceği görme zaten kendiliğinden vardır. Dostoyevski’nin devrim karşısındaki tutumu, kötüye olan yaklaşımında da görülen bir çatışkıya dayanır. Devrimleri oluşturan sahte ve haksız ruha Dostoyevski’den daha güçlü karşı çıkan görülmemiştir; devrimlerde, Deccal’in gizil güç halindeki ruhunu ve insanı Tanrı’ya dönüştürmenin bir safsatadan ibaret olduğu gerçeğini görmüştür. Onu bir tutucu ya da bir gerici olarak nitelendirenleyiz. O çok daha geniş ve derin bir anlamda ruh devrimcisiydi. Devrim ruhunun doğuşundan önce var olan, statik ve devinimsiz bir yaşam kavramına dönme olanağı görmüyordu. Bir vakitler var olan o dinginliğin geri geleceğini düşleyemeyecek derecede ileri görüşlüydü. Akımların, güçlerini nerden aldıklarını ve nereye yöneldiğini ilk gören oydu. «Dünyanın sonu geliyor» diye yazıyordu günlüğünde. Tutucu bir tutum değildi bu. Devrime karşı düşmanlığı, eski toplum düzenine düşkün, gerici zihniyetli bir kimsenin düşmanlığı değildi; Deccal’a karşı giriştiği büyük çabasında, İsa’dan yana çıkmış, ileriyi gören bir adamın düşmanlığıydı. Yüzünü, mahşer gününün son kavgana çevirmiş İsa’yla birlikte yürüyen kişidir geleceğin adam; kendiyle birlikle, her zerresi Deccal İle birlikte yürüyen ve mahşer günü Deccal’in saflarında çarpışacak olan geçmişin adamı değil Devrimcilerle karşı devrimciler arasındaki çatışma, genelde yüzeysel bir sorundur. Karşıt çıkarlar vardır: Bir yanda yerleri başkaları tarafından alman, «bir zamanlar var olmuş olanlar», Öte yanda, şölenlerde artık baş köşeye geçen, onların yerine gelenler vardır. Taraflardan herhangi birine bağlanamayan bütün büyük adamlar gibi Dostoyevski de, bu yarışı dışarıdan seyretmiştir. Nietzsche’ye «devrimci» ya da «karşı devrimci» denebilir mi? Demagoglar açısından bakılacak olursa, belki bunlar, Dostoyevski gibi «karşı devrimci» görülebilir: Ruhun ilk bakışta «devrimci» diye nitelendirilen her şeye düşman olması gerektiğinden, genellikle de ruh devriminin devrim ruhuna karşı olmasından kaynaklanır bu, Dostoyevski, bu tür ileriyi görenlerdendi; normal, devrimci, ya da karşı devrimci gibi kalıplaşmış nitelendirmeler yakıştırılamaz ona. Onun için devrim, herhangi bir tepkiydi. Özgürlüğün, bozulup, keyfi davranışlara dönüştüğünde, başkaldırı ve devrime yol açtığım göstermişti Dostoyevski. Tanrısal çıkış noktalarını yadsımış olan insanların kaçınılmaz yazgısıydı bu. Devrim, dış nedenlerden ve koşullardan kaynaklanmaz, içte oluşur: İnsanın başlangıçtaki, Tanrı’yla, dünyayla ve hemcinsleriyle olan ilişkilerinde baş gösteren, felâketle sonuçlanacak değişiminin bir belirtisidir. Dostoyevski bu ilişkilerin nasıl devrim yolunu açtığım göstermiş, diyalektiğini ortaya koymuştur: İnsan yaradılışının sınırlarının ve insanın yaşam biçimlerinin antropolojik bir incelemesidir bu. Dostoyevski, bireylerin yazgılarında karşı karşıya geldiği şeyleri, başka ulusların yazgılarında da görmüştü; «Acaba her şey mubah mıdır?» sorunu, toplum için söz konusu olduğu çapta, bireyler için de söz konusuydu; bireyi suç işlemeye götüren yol, toplumu da devrime götürüyordu. Bireyler olsun, uluslar olsun, sınırlarını aştılar mı, özgürlüklerinden yoksun kalıyorlardı. Dostoyevski, devrimin izlemek zorunda olduğu süreci görmüştü, özgürlük eninde sonunda inanılmaz bir tutsaklıkla sonuçlanıyordu; bu tutsaklığın en ince ayrıntılarını dahi açığa çıkarmıştı. Dostoyevski. Devrimi sevmeyişi bundandı, insanları tutsaklığa götürdüğü, ruhun özgürlüğünü yitirdiği için: Temel ilkelerine karşı çıkmasının nedeni, tutsaklık sonucu insanlar arasında eşitliğin ve kardeşliğin yadsınması olgusundan kaynaklanıyordu. Devrimin düş kırıklıklarını, verdiği sözleri hiçbir zaman gerçekleştiremeye-ceğini göstermişti: Deccal ile İsa yer değiştirdi mi, İsa’yla birlikte yürümek istemeyen kişiler, karşıt ruhla birleşmek zorunda kalıyorlardı.

    «Devrim» nitelik açısından Dostoyevski için her şeyden önce bir sosyalizm sorunuydu. Sosyalizmin ortaya koyduğu sorun, kafasını kurcalayan baş sorundu. Nitekim Sosyalizm üzerinde söylenmiş bulunan önemli sözlerin kaynağı odur. Sosyalizmi dinsel bir sorun olarak, Tanrı ve ölümsüzlük sorunu olarak görmüştür. «Sosyalizm», diye yazıyordu, «bir emek sorunu, ya da dördüncü sınıf diye nitelendirilen bir sınıf sorunu değildir; daha çok, tanrıtanımazlık sorunudur, tanrıtanımazlığın çağımızdaki somut görünümüdür, Tanrı’sız, kurulan Babil Kulesi’dir, yeryüzünü göğe çıkartmak, değil, göğü yeryüzüne indirmektir amacı.» Sosyalizm, insan varlıklarının dünya çapındaki her zamanki sorusunu cevaplandırmaktadır; bu dünya cennetinin örgütlenmesidir sorun. Dinsel niteliği, özellikle Rus Sosyalizminde görülmektedir. Rus sosyalizmi tamamıyla apokaliptiktir, tarihin sonunda faciayla sonuçlanacağına inanır. Devrimci Sosyalizm, Rusya’da hiçbir zaman toplumun ekonomik ve siyasal geçici bir süreci olarak görülmemiştir; belirgin ve mutlak bir durum gibi davranmıştır. Bunu, insanlık yazgılarının çözümü, yeryüzü cennetinin kuruluşunun başlangıcı olarak görmüşlerdir. «Rus gençleri ne başardı ki şimdiye kadar? Aralarında hiç var mı bir iş başaran, hadi hepsinden vazgeçtik?» der İvan Karamazov. «Örneğin» şu kokuşmuş meyhaneyi ele alalım; burada buluşurlar, bir köşede toplaşırlar. Bunlar birbirleriyle önceden karşılaşmış değillerdir, dışarı çıkıncı da, kırk yıl birbirlerini görmeyeceklerdir. Pekiyi, burada oldukları sürece neden söz eder bunlar sanırsınız? Yalnızca evrensel sorunlardan: Tanrı var mıymış, ölümsüz ruh diye bir şey olur muymuş? Tanrıtanımazlar Sosyalizm ile anarşizm konusunu tartışırlar ve insanlığın yeniden düzenlenmesi sorununa eğilirler; hep aynı sorunlar,» işte bu, Rus gençlerinin apokaliptik niteliğini gösteren, Rus Sosyalizmi ve Rus devrimi işte bu «kokuşmuş meyhaneler »deki tartışmalardan kaynaklanmıştır. Dostoyevski ise, bu konuşmaların nelere yol açacağım görmüştü. «Şigaliyev’in dünyanın sonunu bekliyormuş gibi bir tutumu var, bu dünya sanki aslı çıkmayan kehanetlere dayanıyormuş, sanki sonu yarın değilse, öbür gün saat tam onu yirmi beş geçe gelecekmiş gibi». Bütün Rus Sosyalist Partisi devrimcileri, tarihsel yöntemleri yadsıyan, apokaliptik, ya da nihilist bakışlarla kültür çabalarını ve kültürün ağır gelişimini tıpkı Şigaliyev gibi büyük bir iç genişliğiyle seyretmişlerdir. Rus Sosyalizmi’nin mayasında nihilizm vardır, buysa kültür değerlerinin ve tarih öğretilerinin baş düşmanıdır, ancak sosyalizmin niteliğini, genelde Avrupa’daki daha ılımlı ve incelmiş biçimlerinden çok bu aşın biçiminde, saptamak daha kolaydır. Sosyalizm bir ruh durumudur. En azından nesnelerin sonuyla ilgilidir, daha aşağı düzeydeki şeylerle uğraşmaz, yeni bir din olmak hevesindedir; insanın dinsel gereksinimlerini karşılamaktır amacı. Değişmez bir öğe olarak insan toplamıma egemen olan entegral Sosyalizm, herhangi özel maddi ve ekonomik bir düzenle ilişki kuramaz. Kapitalizm yerine geçmek niyetinde de değildir, çünkü aynı etten kemikten olup, aynı zemin üzerinde yürümektedir onunla. Ancak söz konusu, Hıristiyanlığın yerine. Sosyalizmi geçirmek olduğu kesindir; çünkü kendinde de, baştanbaşa kurtarıcılık ruhu egemendir ve sefalet ile acı çekmeden insanlığı kurtaracak kutsal bir kitap getirdiğini savunmaktadır; üstelik Musevi toprağında filizlenmiştir.

    Museviler ’in o eski bin yıllık barış ve selamet dönemine olan inançlarının bir biçimidir; İsrail’in mucizevi yeryüzü cenneti ve zaman içre mutluluğa olan umududur. Karl Marx’ın Yahudi olması bir rastlantı değildi. Gelecekteki bir Kurtancı’ya inanılıyordu, bu kurtarıcı, İbraniler’in horlamış olduğu İsa’nın tersiydi. Ne var ki, Marx için, Tanrı’nın seçkin ulusu Kurtarıcı’yı bekleyen halk, proletarya idi. Bu işçi sınıfına, seçkin ırkın bütün sıfatlarını aktarıyordu, Dostoyevski’nin karşısında, Sosyalizm’in kusursuz kuramsal biçimleri yoktu; Marx’ı tanımıyordu; bütün bildiği Sosyalizm Fransa’daki Sosyalizm idi. Ne var ki dehası onun Sosyalizm’in Karl Marxçı gelişimi sonucu ortaya çıkacak hareketleri görmesini engellememişti. Marxçı Sosyalizm’in öyle bir yapısı vardır ki, her bakımdan Hıristiyanlığa karşıttır; ancak bu iki öğreti arasında, karşıtlıklarda görülen bir benzerlik vardır. Bununla birlikte, Marxçı Sosyalizm’ in en bilinçlisi bile, kendi derinliklerinde yatan niteliğini tanımaz, yüzeyde kaldığı sürece, ruhundan habersizdir. Dostoyevski, Sosyalizm’in gizli niteliğini açığa çıkarmakta daha ustaca davranmıştır ve devrimci tanrıtanımaz Sosyalizm’in altında Deceal ruhunun, Deccal ilkesinin varlığını görmüştür. Bunun nedeni olaya burjuva ilkeleri açısından bakmasından kaynaklanmaz; tersine, aslında burjuva sınıfının tutsağı olan sosyalistlerden çok daha kökten karşı çıkmıştır o, burjuva ruhuna. Kendi de bir bakıma sosyalistti: Her konuda devrimci Sosyalizm’e karşı Ortodoks Hıristiyan bir sosyalist, kendini Babil Kulesi’ni kurmaya değil, tamamıyla Tanrı ülkesine adamış biriydi. Sosyalizmle ancak ruhsal düzeyde savaşılabilirdi; Dostoyevski de böyle yaptı, hiçbir bakımdan benimsemediği «burjuva çıkarları» düzeyinde bakmadı soruna. Maddeci Sosyalizm’in içinde yatan ilke, insan ruhunun ölümsüzlüğüne, özgürlüğüne inanmamaktır. İsa’nın ıssız çölde inzivaya çekildiği zaman karşılaştığı ve onu ayartmayı başaramayan üç şeye Sosyalizm dininin kucak açması bundandır, Bu Üç, taşın toprağın ekmeğe dönüşmesi yeryüzü cennetinin kurulması, bir de toplumsal mücizedir. Tanrı’nın özgür kullarının dininde yoktur bu üç şey. İnsan ruhunun özgürlüğü elinden almaktadır. Gereksinimlerinin tutsağı olmuşların dinidir. Hamurları topraktan olan çocukların dinidir.

    Yaşamın mutlak bir anlamı yoksa eğer, sonsuzluk diye bir şey yoksa o zaman, Versilov’un hayal dünyasında olduğu gibi, insanlara bir araya gelip dünya mutluluğunu düzenlemekten başka yapılacak bir iş kalmamaktadır.

    Yaşamın mutlak bir anlamı yoksa eğer, sonsuzluk diye bir şey yoksa o zaman, Versilov’un hayal dünyasında olduğu gibi, insanlara bir araya gelip dünya mutluluğunu düzenlemekten başka yapılacak bir İş kalmamaktadır. Sosyalistlerin dinini Engizisyon Baş Yargıcı şöyle özetler: «Milyonlarca insan mutlu olacak. Onları çalıştıracağız, ama boş zamanlarında yaşamlarını çocuk oyunlarıyla, çocuk şarkılarıyla, korolarla, saf danslarla bezeyeceğiz. Bu denil zayıf ve çaresiz olduklarını bildiğimizden, onlara günahı bile mubah kılacağız. Budala olduklarından, onlara coşkuşuz, bir örnek biçilmiş mutluluklar sağlayacağız.» Bu din, Hıristiyanlığa şöyle seslenmektedir: «Sen seçkin kullarınla övün, biz herkesin rahatını sağlarken sen seçkinlerinle avun… Bizimle herkes mutlu olacak. Sadece özgürlüklerinden vazgeçtiklerinde, özgür olabileceklerine inandıracağız onları.» Gökten inecek ekmek dini, seçkinlerin dinidir, « on bin kadar hali vakti, gücü kuvveti yerinde olan insanın dinidir.» Denizdeki kum taneleri kadar sayısız, milyonlarca insanın dinidir. Sancağına «İnsanların karnını doyurduktan sonra iste erdemli olmalarını», diye yazılı, yeryüzü ekmeğine tapanların dinidir. Sosyalizm dinine kanan insan maddi bir ekmek hayali için, ruhsal özgürlüğünü satmak durumundadır. Temsilcileri «İnsanları yalnızca mutlu kılmak amacı güderek özgürlüğü ele geçirmiş olmalarını, bir erdem olarak görmektedirler.» «İnsan ve toplum için, özgürlükten daha dayanılması güç bir şey, hiçbir zaman, hiçbir yerde olmamıştır. Ama bu sıcaktan, susuzluktan kurumuş, çatlamış ıssız topraklardaki taşlan görüyor musun? İşte al onuları, ekmeğe dönüştürüver, bak nasıl koşuşuyor insanlar arkasından, koyunlar gibi; müteşekkir, boyun eğmiş, ancak nimetini her an geri alacakmışsın gibi korku içinde. En sonra da şöyle diyor İsa’ya: «Altında sorgu sual etmeden toplanacakları tek sancak olan sana sunulan yeryüzü ekmeği sancağını geri çevirdin. Bunu özgürlük ve gök ekmeği adına yaptın… Bilesin ki zavallı yaratığın dünyaya gelirken birlikte getirdiği bu özgürlüğü devredeceği birini bulmak başlıca kaygısıdır.»

    Demek ki sosyalist dinin ilk amacı» insan yaşamına, sayısız acının yanında akıldışı bir ilke de getiren insan ruhu özgürlüğünü yıkmaktır. Yaşam, kolektif bir yargıya bırakılacak ve hiç bir eksik iş kalmaması koşuluyla, tek bir işe indirgenecektir. Buysa ilkin özgürlüğe son vermeden yapılamaz; bunun yapılması için, insanın ilk önce taşların ekmeğe dönüştürüleceği yalanma inandırılması gerekir. İnsan mutsuzdur; tarihi trajiktir, bunun nedeni içinde ruhsal özgürlük tohumu taşımasından kaynaklanır. Onu bundan vazgeçirtin; aldatıcı bir öneride bulunarak, ekmek vereceğim diye gönlünü elde edin, dünyada mutluluğu yarattınız gitti, demektir. Yeraltından Notlar’da, «geçmişte yaşayan sırıtkan yüzlü beyefendi» toplumsal uyumun ve refahın düzenini bozan akıldışı etkenin temsilcisi olarak çıkar karşımıza. Çünkü başlangıçtaki özgürlük duygusu içinde yaşamaya devam etmekte ve ona yiyeceği şeyden daha tatlı gel-mektedir. Dostoyevski’nin sosyal felsefede pek önemli bir buluşu olmuştur. İnsanlığın çektiği acılar, çoğu kimsenin günlük ekmeğe dahi muhtaç olması, (sosyalizmin savunduğu gibi) insanın insan, bir sınıfın bir başka sınıf tarafından sömürülmesi sonucu değildir, insanın özgür bir yaratık olarak doğmasındandır; böyle bir kimse ruh özgürlüğünü yitirip ve dünya nimetlerine ram olacağına aç kalmayı yeğler, insan özgürlüğü, seçim özgürlüğü demektir: İyiyi kötüyü seçme, dolayısıyla da akıldışılığı, acıyı ve yaşamda trajik durumu seçmek demektir. Burada da her zaman olduğu gibi, Dostoyevski, gizli bir diyalektiği açığa çıkarmaktadır. Ruh Özgürlüğü demek yalnız iyiyi değil, aynı zamanda kötüyü de seçmektir. Ne var ki kötüyü seçmek sonunda dahi keyfi davranışlara götürmekte, keyfi davranışlarsa, insanın İçindeki ruhsal özgürlük kaynağına başkaldırması sonucunu doğurmaktadır. Böylece, dizginlenemeyen keyfi davranışlar sonunda insan Özgürlüğünü yadsımış, insan özgürlüğünden ayrılmış olur. Yıkıcı keyfi davranışlar ve öz-gürlüğe son veren «kendi kendini kanıtlama» yatar Sosyalizmin yüreğinde, özgürlük bir yüktür, çizdiği yol, çarmıh yoludur, başkaldıran insansa, ondan kurtulmaya çalışmaktadır. Böylece Özgürlük, sonunda zor ve tutsaklık içinde, ölüp gitmektedir. Dostoyevski’ye göre bu çelişkiden kurtulmanın tek yolu vardır; o da Hazret-i İsa’dır. İsa’da özgürlük, tanrısal lütfa erişmekte, sonsuz sevgiyle birleşmekte» karşıtına dönüşme gereksiniminden kurtulmaktadır; oysa toplumsal mutluluk ve mükemmellik hayali bunun kısıtlanıp sınırlanmasını gerektirmektedir. Bunu, Şigaliyev’in düzeninde, Peter Verhovenski’de ve Katoliklik maskesi arkasında gerçekte Sosyalizm’in maddi ekmek dinini ve toplumsal karınca yuvasını salık veren Engizisyon Baş Yargıcı öğretisinde görmekteyiz. Dostoyevski tek iyinin toplumsal refah olduğu inancına, sonuna kadar var gücüyle karşı çıkar; bunun, özgürlüğü nasıl yok edeceğini gösterir.

    Dostoyevski Devrim ve Sosyalizm 1Dostoyevski, Sosyalizm ile Katoliklik arasında var olduğunu sandığı ilişkiden sık sık söz eder. Katoliklik’te olsun, Papa teokrasisinde olsun, aynı Sosyalizm’deki baştan çıkartıcı öğeyi görmektedir. Sosyalizm onun için laikleşmiş bir Katoliklik’tir. Engizisyon Baş Yargıcı bölümünün temeli budur Katolikliğe yalnızca dış biçimi söz konusu olduğundan karşı çıkılmak-tadır» Engizisyon Baş Yargıcı’nın düşünceleri inşam şaşırtacak derecede Verhovenski’nin Şigaliyev’in ve devrimci Sosyalizmin başka temsilcilerinin düşünceleriyle uyuşmaktadır. Bunun nedeni, Dostoyevski’nin, papalığın, sonunda komünizm ile anlaşacağına inanmasıdır. Papalık hem de Sosyalizm düşüncelerinin, zorlama bir yeryüzü cennetinin kurulması kavramına dayanmasından kaynaklanır bu. Onun gözünde iki sistem de, vicdan özgürlüğünü yadsımaktadır. Katolikliğin ortaçağdaki «iki kılıç» öğretisini yanlış anlaması Roma Kilisesi’nin Sezar’ın kılıcına sahip çıkarak yeryüzü nimetleriyle esrikleşmesi, yeryüzünde bir hükümdarlık kurmak istemesi sonucunu doğurmuş; böylece Avrupa uluslarını, sonu Sosyalizmi varan bir sürece sürüklemiştir. Günlüğünde, «Konvansiyon devrimcilerinden, tanrıtanımazlara sosyalistlerden komünistlere, Fransa hep Katoliklik ülkesi olmuştur, şimdi de öyledir onun hem sözüne, hem de ruhuna bulaşmıştır bu», diye yazıyor. «En açık sözlü tanrıtanımazların Liberté, Egalité Fraternité ou la mort-Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik, ya da ölüm sözleri, Papa’nnın Katoliklik’teki, özgürlüğü, eşitliği ve kardeşliği özetleyen sözleri gibi çalınıyor kulağa: Sözler aynı sözler, ruh, aynı ruh; ortaçağ Papaları’nın sözleri bunlar, onların ruhu. Bugünün Fransız Sosyalizmi, Katolik Düşünce’nin, bu düşüncenin çağlar boyu süregelen gelişiminin kaçınılmaz sonucu, en sadık en kesin ifadesidir. Çünkü Fransız Sosyalizmi, Roma’dan miras kalan ve sonradan Katolikliğin tümüyle kendine düstur yaptığı «zorunlu bir birlik» düşüncesi üzerine temellendirilmiştir. Dostoyevski’ye göre, —pek de o kadar iyi tanımadığı— Katoliklik, sınırlamalar, varlıklar arası birlik, insanların yeryüzündeki hayatlarının düzenlenmesi gibi Eski Roma kalıntısı olan birtakım evrensellik fikirleri üzerine kurulmuştu. Bu fikirler aynı biçimde Sosyalizm’in de temelinde olan düşüncelerdi. Gerek Katoliklik’te, gerek Sosyalizm’de olsun, insan ruhunun özgürlüğünü yadsıma sonucuna varıyorlardı. Ne zamanki, yeryüzünde, herkese ekmek, yeryüzünde cennet gibi düşünceler ortaya çıkar, insan özgürlüğü başarısızlıkla sonuçlanır. Dostoyevski için Fransız Devrimi, antik Roma düsturu olan evrensel «birlik» düşüncesinin yeniden yaratılmasıydı; onun yeni bir biçimiydi. Bu düstur önceden gördüğü toplumsal devrimlerin de belli başlı Öğesini oluşturacaktı. Zamanında patlak veren Fransa-Prusya savaşında, Protestan Almanya’nın yanını tutması, insanların zorunlu birleşmesini savunan Roma düşüncesinin, yani Katoliklik ve Sosyalizmin temelini oluşturan düşüncenin ortadan kalkmasını istemesinden kaynaklanır. Dostoyevski’nin yaşadığı dönemde, Sosyalizmin en çok geliştiği yer Fransa’ydı. Hemen söyleyeyim; Dostoyevski, Almanya’da serpilmeye başlayan Sosyal Demokrasi’den ve Marxizm’den tümüyle habersizdi. Zaten bundan ötürü bu konudaki yargılarının büyük bir bölümü geçerliklerini yitirmiş bulunuyor. Ayrıca, olağanüstü bir zenginliğe ve düşünce çeşitliliğine sahip bulunan Katolikliği, teokratik düşüncenin hayallere dayanan birtakım eğilimleriyle bir tutamayız; bu da bir gerçek. Bu Katolik dünya, saymakla bitmeyen azizler, mistikler, hatta Saint François d’Assise’ler çıkarmıştır içinden ve Hıristiyan bir yaşam tarzı önermiştir. Ayrıca, Doğu Ortodoksluğu da aşamamıştır, Bizansçı Sezar düşüncelerinin yoz biçimlerini; Doğu Ortodoksluğu’nda da yoktur Dostoyevski’nin Hıristiyanlık’ta gördüğü ruhun özgürlüğü. Kısaca söylemek gerekirse, iki karşıt ilke olan Katoliklik ve Sosyalizm arasında belirgin bir benzerliğin olduğunu göstermek istemiştir Dostoyevski. Onun düşüncesinde, Sosyalist devlet lâik bir devlet değil «dinsel» bir devlettir. Bu devletin verdiği haklardan sadece bu inanca bağlı olanlar faydalanabilirler. Sosyalist devlet, insanları zorunlu olarak tek bir gerçek etrafında birleştirmek ister; onda seçime yer yoktur. Oysa Ortodoks Bizans İmparatorluğu’nda durum değişik değildir. Karşıtlıkların yaklaştığını görüyoruz burada. İnsan ruhunun özgürlüğü bu iki karşıt kutupta aynı biçimde yadsınmaktadır. Gelip geçici erekler göğün ve Tanrı’nın ereklerinden ayrı tutulduğunda bu hep böyle kaçınılmaz olacaktır.

    Dostoyevski devrimci Sosyalizmle kaçınılmaz sonuçlarını niteliğini Şigaliyev’in sisteminde incelemiş ve açıklamıştır; bu sistemdeki ilke, sonradan Engizisyon Baş Yargıcı tarafından geliştirilecektir, ancak Şigaliyev’de, onun romantik hüzün ve kişisel oturaklılığını göremeyiz. Şigaliyev’ in devrimci düşüncelerinde sonsuz bir bayağılık söz konusudur. Peter Verhovenski bu düşüncenin temelini Stavrojin’e şöyle anlatır: «Dağları düzenlemek büyük bir düşünce, saçma da değil üstelik. Eğitim’e gerek yok bunun için. Bilim şu kadarıyla yeter bu işe. Bilimin yardımı olmadan binlerce yıl gereç toplayabiliriz ancak bize gerekli olan örgütlenmiş bir boyun eğiştir. Kültür gereksinimi gerçekte aristokratik bir susuzluktur. Ailenin ve aşkın ortaya çıkmasıyla sahip olma, mülk edinme isteği de çıkar. Bu arzuyu öldüreceğiz işte: ayyaşlık, iftira, müzevirlik, gırla gidecek; en işitilip görülmedik ahlak düşüklükleri buyur edilecek; dâhileri daha beşikteyken boğacağız, her şey ortak paydasına indirgenecek. Tam eşitlik… Sadece gerekli olan gerekecektir; gelecekteki tüm dünyanın düsturu bu olacaktır. Bunalımlar çalkantılar da gerek elbette, onun için biz yöneticiler bunu eksik etmeyeceğiz. Çünkü kölelerin yönetilmeye gereksinimi vardır. Tam bir boyun eğiş kişinin yadsındığı tam bir eşitlik… Her otuz yılda bir Şigaliyev onları şöyle bir silkeleyecek, böylece birbirleriyle boğuşup ferahlayacaklar: Bunun da bir haddi var elbet; amaç, sıkıntı duyulmasını engellemek. Sıkıntı aristokratik bir duygudur… Herkes birimiz, birimiz herkes için. Tüm köleler köleliklerinde eşittirler. Yapılacak ilk şey, eğitim, bilim ve yetenek düzeyini indirmek olacaktır. Yüksek bir bilgi ve yetenek standardı ancak üstün zekâlar için gerekli olabilir.»

    İnsanda kişiliğin yerle bir edilmesi işleminden sonra bu zorlamalı genel öğüt, bu öldürücü «entropi» yasasının toplumsal alana aktarılmasındaki başarı, demokrasi için bir başarı değildir. Herhangi bir demokratik özgürlük olmayacak; çünkü demokrasi, devrimlerde hiçbir zaman başarı elde edemez. İnsanda kişiliğin yerle bir edilmesi işleminden sonra egemen olacak sınıf, zorba bir azınlık olacaktır. «Sınırsız özgürlük, beni sınırsız zorbalığa götürüyor» der Şigaliyev, «Ancak şunu da şöyleyeyim ki benim önerimden başka bir dünya, sorununun çözüm yolu yok. Burada yanlış bir saplantıdan doğan bağnazlık söz konusu dur, bu saplantı sonucu kişilik kökten çürümekte ve sonunda insanlığın yok olmasına yol açmaktadır. Dostoyevski, bu süreci, devrimcilerin ve Rusya’daki ‘gençliğin’ düzensiz hayal dünyasında incelemiştir; varlık kavramının bile tüm zenginliğiyle yıkıldığını görmüştür. Toplumsal hayal kurmaların saf bir eğlence olmadığına, Rus ruhunda yaradılıştan var olduğuna, bir hastalıktan ileri geldiğine inan-mıştır. Bu hastalığı betimlemiş, seyrini çizmiştir.

    Gözü pek bir biçimde kendi kendiyle yetinmek isteyen, kendini beğenmişler, Tanrı’nın insanı sevip acıdığından daha çok insanı sevip insana acıdığını söyleyenler, Tanrı tarafından yaratılmış bir dünyayı yadsıyanlar ve içinde kötüyle acıya yer olmayacak daha iyi bir dünya yaratabile-ceklerini ileri sürerek böbürlenenler, ister istemez, Şigaliyev’in düşlediği ülkeye doğru yol almaktadırlar; çünkü Tanrı yapıtının düzeltilebilmesi için tutulacak tek yol budur. Staretz Zosima şöyle der: «Doğrusu, onların hayalleri bizimkinden daha geniş. Adil bir biçimde düzen kurmak istiyorlar, ancak İsa’yı yadsımışlar onlar: Yeryüzünü kana bulayacaklar eninde sonunda, çünkü kan dökenin kanı dökülür, kılıca sarılanın yaşamı da kılıçla son bulur. İsa’nın Mishak’ı olmasaydı, insanlar tek kişi kalmayıncaya dek birbirlerini boğazlarlardı.» Bunlar ileriyi gören sözlerdi.

    Dostoyevski, Rus Devrimci Sosyalizminin kökünde duygusallıkla onursuzluğun bulunduğunu söylüyordu: «Sosyalizm, aramızda daha çok duygusallıkla yayılıyor.»

    Dostoyevski, Rus Devrimci Sosyalizminin kökünde duygusallıkla onursuzluğun bulunduğunu söylüyordu: «Sosyalizm, aramızda daha çok duygusallıkla yayılıyor.» Ancak duygusallık, sahte bir hoşgörü, daha çok zalimlikle son bulan bir tür acıma duygusudur. Peter Verhovenski, Stavrojin’e şöyle der: «Bizim öğretimize bakacak olursanız, temelde onur denen duygunun yadsınmasıdır, açıkça onursuzluğu benimseyerek herhangi bir Rus’u kolayca bizden yana çekebiliriz. Stavrojin de şöyle der: «Onursuzluğu paylaşmak sorunudur bu. Bunun uğruna herkes bize gelecek bize koşacaktır.» Ayrıca, Verhovenski Fedka Katorjnik ile benzeri alçakların devrim için önemli olduklarını söyler; Bunlar, gerektiğinde oldukça İşe yarayacak olan hoş bir topluluktur, ancak gözlerinizi onlardan ayırmakla vakit kaybetmiş olurdunuz » Verhovenski, devrimci öğeler incelemesine devam eder ve şöyle der: «En Önemli öğe, her şeyi birbirine bağlayan harç, kişinin, kendine özgü düşüncesi olmadığı utancıdır. Gerçek bir güçtür bu, kimsenin kafasında herhangi kişisel bir düşüncesi olamayacağı, varsa, utanacağı duruma doğru iten bir etkendir. Devrimin bütün psişik öğeleri bireysel kişiliği, onun değerini, sorumluluğunu ve mutlak değerini yadsır. Devrimci ahlak, kişiliği, ahlaksal beğeni ve yargının temeli olarak görmüyor; tamamıyla kişidışı; her türlü ahlaksal özerkliği yadsımakta; insanların araç ve gereç olarak kullanıldığım kabul ediyor, devrimci nesnenin zaferine katkıda bulunacak her aracı mubah görmekte. Devrim, nitelik bakımından «ahlakdışıdır», kendini her türlü iyi ve kötü kaygılarının yukarısında görür (bu bakımdan, karşı «devrim dıştan ona benzer). Dostoyevski, insan kişiliğinin saygınlığı ve ahlaksal değeri uğruna, devrime ve devrim ahlakına karşı çıkıyordu. Çünkü devrimci akımlarda kişiliğin etkin bir ahlakçı rolü yoktur.

    Devrim bir saplantı, bir deliliktir kişi özgürlüğünü tümüyle felce uğratan ve onu tamamıyla kişidışı ve insandışı bir gücün tutsağı kılan bir saplantıdır. Yöneticileri bile bilmez neye uğradıklarını; etkin sanırlar kendilerini, ama aslında, içlerinde dizginlerini koyuvermiş bulundukları kötü ruhların elinde, edilgen bir durumdadırlar. Joseph de Maistre Considérations sur la France adlı yapıtında, Fransız Devrimi’nin başarılarının edilgen niteliğini vurgulamıştı. Başkaldıran adam Özerkliğini yitirir: kişidışı, insandışı bir gücün hükmü altına girer. Buradadır devrimin gizi, onursuzluğu doğuran insandışılıktadır, özel düşünce sahibi olmayışta, küçük bir topluluğun zorbalığı ile geri kalanların boyun ekşindedir. Dostoyevski’nin dünya kavramı, kişidışı kolektivizmin, Hıristiyan – karşıtı yaşam ile Sosyalizm dinlin sahte evrenselliğine karşı, kişilik ilkesini, kişiliğin mükemmelliğini ve mutlak değerini koymaktadır.

    Ancak «Smerdiyakovculuk»un olsun, Şigaliyevcilik’in devrimde yeri vardır, İvan Karamazov ile Smerdiyakov, Rus nihilizminin İki aynı olgusudur. Başkaldırının iki biçimidir, aynı gerçeğin iki ayrı görünümüdür. İvan nihilist başkaldırının evrim durumundaki düşünsel belirtisidir: Smerdiyakov, bunun aracı ve aşağı düzeydeki ifadesidir; biri zihin düzeyinde, ötekiyse yaşamın zeminlerinde devinir. Smerdiyakov, üvey kardeşinin tanrı tanımaz diyalektiğini dile getirmekte, içteki cezasını simgelemektedir. (İnsanlar arasında genel olarak İvan’da çok Smerdiyakov’1ar vardır, kitlesel halk hareketleri olan devrimler için de aynı durum söz konusudur). Smerdiyakov, «her şey mubahtır» ilkesini gerçekleştirmektedir. İvan babasının ruhunu öldürmektedir, Smerdiyakov, düşünceyi uygulamakta ve suçu fiilen işlemektedir. Bu durumda, devrim ister istemez baba katli suçuna dönüşmektedir, her türlü baba oğul bağı ortadan kalkmakta, baba zayıf ve kötü bir adam olduğundan, oğulun babadan şiddet sonucu ayrılmasını haklı çıkarmaktadır. Baba ile oğul arasındaki bu kanlı ilişki «Smerdiyakovculuğu» oluşturur. İvan’ın düşünce düzeyinde gerçekleştirdiği eylemi fiilen yaptığı zaman Smerdiyakov, sorar ona: «Her şe-yin mubah olduğunu sen kendin söyledin, o halde neden korkuyorsun?» Böylece, her şeyin mubah olduğu önerisini fiilen uyguladıklarında, devrim Smerdiyakov’larının, İvan’lara «Şimdi neden korkuyorsun o halde?» diye sormaya hakları vardır. Smerdiyakov’la İvan arasındaki karşılıklı ilişki, bir devrim çağındaki «halk» ile «aydın sınıf» arasındaki ilişkinin çok güzel bir örneğidir; Rus Devrimiyse, Dostoyevski’nin kâhinliğini gerçekleştirmiş ve doğrulamıştır. Seyis Smerdiyakov kendisine tanrıtanımazlığı ve hiçliği öğretmiş olan İvan’dan nefret eder ve başkaldırıp da «her şey mubahtır», düşüncesini uyguladığında, ülkesi ölüm tehlikesiyle karşı karşıya geldiği bir anda: «Rusya’dan da, Rusya ile ilgili her şeyden de nefret ediyorum,» der. Çünkü kişinin devrimci yadsıması sonucu, atalarımız ve geçmişimizle tam bir kopuş baş göstermiştir, ölümden sonra diriliş yerine, bir öldürme dini hüküm sürer olmuştur. Şatov’un öldürülmesi devrimin somut bir sonucudur.

    Dünyada cennet ve iyiliğin kesin zaferine dayanan uyum sorununa üç olağan çözüm vardır: Bir, iyilik içinde kurulan, yaratıcı güçten, acıdan ve evrensel trajediden arındırılmış seçim olanağı tanımayan uyum; iki, dünya tarihinin zirvesinde yer alan, ölüme mahkûm nesillerin onulmaz acı ve gözyaşları pahasına elde edilen, «mutlu yarınlara» araç olmaktan başka geleceği bulunmayan uyum; üç, insanın, acı çekerek ve özgürlüğüyle vardığı ve Tanrı’nın önünde yaşayıp acı çekmiş olanların tümünün er ya da geç ulaştıkları uyum. Dostoyevski bunlardan ilk ikisini bir yana bırakıp sadece üçüncüsüyle ilgilenir; yalnızca üçüncüsünü kar bul eder. Kendisinin tam nerde olduğunu anlamayı bazen güç kılan, bir karmaşıklık vardır diyalektiğinde. Yeraltından Notlar’ın kahramanının, ya da İvan Karamazov’un dile getirdiği düşüncelerin ne kadarı kendisinindi? Versilov’un yeryüzü cennetine karşı tutumu neydi, ya da «Tuhaf Bir Adamın Düşü» adlı hikâyesine karşı tutumu neydi?» Düşünce düzenleri son derece dinamik ve çelişkiliydi: Devinim içinde olan birini durdurup, kesin bir «evet», ya da «hayır» yanıtı istemek boşunadır. Yeraltı adamının ya da İvan Karamazov’un, «gelişmeyi» bir tür din haline getiren düşünceye ve gelecekteki evrensel uyuma karşı tepkisinde kesin bir gerçek görüyordu; öyle ki, onlardan yana çıkıyor ve onlarla birlikte başkaldırıyordu. «Gelişmeyi bir tür din haline getiren doktrinlerde temel çelişkilerin bulunduğunu söylüyordu. Bu, gelecekte onlardan yararlanacak kişiler için, evrensel bir mutluluk demek olabilirdi, ancak, yolu emekleriyle ve acılarıyla hazırlayan sayısız kuşaklar için ölüm demekti. Dinsel ve ahlaksal bir bilinç böyle bir fiyata satın alınan uyumu kabul edebilir mi, bu koşullardaki bir «gelişmeyle» işbirliğinde bulunabilir mi? Dostoyevski’nin sesi İvan Karamazov’un ağzından şöyle çıkıyor: «Kesinlikle kabul etmiyorum bu Tanrı işi dünyayı, var olduğunu bilmeme karşınonu tanımak istemiyorum, Tanrı’yı kabul etmediğimden değil; onun yarattığı dünyayı kabul etmiyorum. Açıklayayım, bir çocuğun tüm temizliği ve saflığıyla inanıyorum ki, acı giderilecek, ortadan kaldırılacak, İnsan çelişkisinin şaşırtıcı gülünçlüğü, zavallı bir serap gibi, öklitçi zihnin bir parçası gibi, yok olup gidecek ve dünyanın sonunda sonrasız uyum anında, öyle görkemli bir şey oluşacak ki, her yüreği baştan çıkartacak; tüm öfkeyi dindirecek; insanın her suçunu, dökmüş olduğu tüm kanlan bağışlatacak ve bunu o kadar iyi yapacak ki, insanın başına gelenler, bağışlanmış olmakla kalmayacak, aynı zamanda doğrulanmış olacak. Bütün bunlar yer alacak ama gene de bunu kabul etmiyorum, etmeyeceğim de… Acılarım ve günahlarım gelecekte oluşacak bir uyumu zenginleştirsin diye değil… Sorarım size, sonrasız uyum için herkesin acı çekmesi gerekiyorsa, çocukların bununla ilgisi ne? Ne çekmeleri gerektiğini, bedelinin ne olması gerektiğini, kesinlikle almıyor aklım. Neden onların da gübre gibi kullanılması gerekiyor? Daha yüksek bir uyuma yokum ben. Minik yumruğuyla göğsüne vurarak işkence çeken ve gürültülü bir kulübede yerde yatmış, iyi ve merhametli Tanrım diye suçsuz hıçkırıklarla ağlayan bir tek çocuğun bile gözyaşlarına değmez, çünkü bu gözyaşlarının kefareti yoktur, olmadıkça da, herhangi bir uyum sağlanamamaktadır. Böylece İvan Karamazov iyiyle kötü arasında herhangi bir ayırımı kabul etmemektedir; insan yazgısı yapısının suçsuzlara bedel ödeten mimarı olmayı istememektedir. Evrensel uyuma giriş biletini Tanrı’ya geri vermektedir. Dostoyevski, İvan Karamazov’un düşüncelerini olduğu gibi benimser mi? Hem evet, hem hayır. İvan’ın diyalektiği «öklitçi bir fikrin», yaşamın üstünde herhangi bir fikir kabul etmeyen bir tanrıtanımazın diyalektiğidir. Ancak başkaldırışında Dostoyevski’nin kendine ait olan bir gerçeği saklayamamaktadır. Tanrı olmasaydı, Kurtarıcı ve bağışlanma diye bir şey olmasaydı, tarih sürecinde bir anlam bulunmasaydı o zaman dünyanın gelecekteki uyumunu yadsımamız ve «gelişme» fikrine iğrenç bir şey olarak bakmış gerekecekti. İvan Tanrı’yı yadsıdığı gibi dünyayı da yadsıdığı için «gelişme» ve devrimci Sosyalizm dininin sıradan peygamberlerinin üzerine çıkmaktadır. Bu bir kâhinlik başyapıtıdır. Genellikle dünyaya aşın tutkunluk tanrıtanımazlık kavramıyla bir gider: bu dünyanın dışında herhangi bir şeyin olmadığım saptayan bir düşüncedir. Yaşamda gerçekleşmeyen üstün bir düşünce gelecekteki bir uyuma aktarılmaktadır. Ancak Dostoyevski, Tanrı’ya başkaldırmanın sonucunu ve nesnelerdeki tanrısal anlamı göstermektedir: «öklitçi fikir» tanrıtanımazlığı, aynı zamanda dünyayı da yadsıyacak, uyuma başkaldıracak ve en son din olan «Gelişmeyi» de yadsıyacaktı. Dediğine göre, bu son aşama, olumlu bir gerçekle uyuşmaktadır: Başkaldırının, dünyayı ve varlığı yadsıyan sürecinde devrimci «Gelişme» dininin bir aldatmacadan ibaret olduğu gerçeğinin bilincine vardığımızda, tek bir yol kalıyor: Hazret-i İsa’nın yolu. Bu bakımdan, İvan Karamazov’la Dostoyevski bir bütünün iki yarısı. Tanrısal bir anlam varsa eğer, «öklitçi fikrin» göremediği bir kurtarıcı varsa, yeryüzü yaşamının kendi bir kefaretse, dünyanın kesin uyumu bir yeryüzü cennetinde olmayıp, Tanrı katındaysa işte o zaman, bu dünya kabul edilebilir ve sayısız acılarla dolu tarihi haklı çıkartılabilir.

    Keyfi davranışın gelişmesi ve başkaldırı, eskiden tuttuğunu sonradan yadsımak zorunda kalacağından, kendi kendini öldürmek demektir. Tarih mirasını yadsırsak, erek ve amaçlan, «gelişmeye» dayanan sosyalizm dinini de yadsımamız gerekecektir. Olmuş olanın haklı çıkarılması ve kabulü olmadan, olacak olan haklı çıkarılamaz ve kabul edilemez: Geçmişle gelecek aynı yazgının bölümleridir; «Zaman dilimi» yenilmeli ve geçmiş, şimdi ve gelecek tek bir sonrasızlıkta birleşmelidir. Ancak o zaman dünya tarihi ve çocukların gözyaşları doğrulanabilir: Ölümsüzlük diye bir şey arsa eğer, tarih sürecinin kabul edilmesi gerekir; yoksa geri çevrilmelidir. Bu bakımdan Dostoyevski, yukarda verien çölüm yollarının, «gelişmeyi» evrensel uyumun tek koşutu durumuna getiren, ikincisini geri çevirmiştir; özgürlüğün yitirilmesine dayanan bir uyumu, iyiyle kötü arasında ayırım yapmayan dünya tragedyasının ilişmediği bir uyumu kabul etmemiştir. Yitirilmiş bir cennete dönüş söz konusu olamaz. İnsanın uyuma seçim özgürlüğüyle erişmesi gerektir. Kötüye Özgür olarak üstün gelecektir; zorlama uyumun değeri olmadığı gibi tanrısal varlıklar soyunun saygınlığına yakışmaz bu. «Gülünç Bir Adamın Düşü»ndeki cennet betimlemesinin kanıtladığı budur. İnsanın sonuna kadar acı çekeceği özgür bir yoldan yürümesi gerekmektedir ve Dostoyevski bu yolun sonuçlarını gösterir bize. Dünyanın ve insanın gereğinden fazla büyütülmesi ve abartılması, yıkıma ve varlığın yok olmasına neden olur. İnsanın «Tanrı İnsan» haline dönüşmesi kaçınılmaz olmaya başlar. İnsan özgürlüğü ve tanrısal uyum ancak İsa’nın varlığında bağdaşabilir. Evrensel sorunun üçüncü çözüm olanağının belirlediği nokta budur. Son uyum ve cennet sorunları Dostoyevski’de Kilise aracılığıyla çözüme ulaşır. Dostoyevski’nin, Katolik teokrasi ve Sosyalizm’in «yeryüzünde cennet» ütopyasına karşı geliştirdiği teokratik bir ütopyası vardır. Kilise dünyaya hükmetmelidir buna göre. Rahip Payisyus, «Kilise bir devlete dönüşmemelidir» der. «Roma’nın hayali hep bu olmuştur. Tersine Devlet, Kiliseye dönüşmelidir, ona ulaşabilmeli, dünyadaki Kilise olabilmelidir. Bu düşünce Ortodoksluğun temelini oluşturur ve Roma’ya da ultraromantizme de ters düşer. Işık Doğu’dan doğacaktır.» Kilise henüz bir Krallık, bir Tanrı Krallığı olmamıştır. Aziz Augustin’den sonraki Katolik öğretisinin söylediği şey gerçekleşmemiştir henüz. Kilise’nin içinde, bir Krallığın kendinden gelişebilmesi gerekir. Dostoyevski, Hıristiyanlığın yeni bir Tanrı esini yaratacağına inananlardandır. Bu dinsel yenilik, onun düşüncesinde, apokaliptik bir ulus olan Rus ulusundan kaynaklanacaktır. Dostoyevski’nin gelecekte gördüğü bu yeni Hıristiyanlık çağı, yine onun düşüncesinde, İsa’da gelişecek bir kardeşlik ve özgürlükle temellenmelidir. Dostoyevski, toplumsal sevgiyi toplumsal nefretin karşısında görmüştür hep. Öbür bütün Rus düşünürleri gibi o da «(burjuvazi» egemenliğindeki uygarlıklara karşı çıkmıştır; Bundan ötürü de Batı Avrupa’da gelişen ve serpilen burjuva uygarlıklarına düşman kesilmiştir. Dostoyevski’nin kendine özgü teokratik ütopyalarında, tanrıtanımaz Sosyalizm ve Anarşizm’den ayrılan, Hıristiyanlığa bağlı özgün bir Sosyalizmin ve yine özgün bir Anarşizmin öğelerini buluruz. Onda Devlet kavramı tam olarak geliştirilmiş bir kavram değildir; monarşizmiyse anarşik bir yapı göstermektedir. Tüm bu saptamalar, Dostoyevski’nin dinsel nitelikteki toplumsal kuramlarının görünürdeki kadarıyla dinsel bir mesihçiliğe bağlanabileceğini gösteriyor; Ruslar’ın dinsel «popülizm»’i de bunun bir göstergesidir zaten.


    Nikolay Aleksandroviç Berdyaev – Dostoyevski
    Çeviren Ender Gürol
    Adam Yayınları 1. Baskı 1984

  • Céline ve Poincaré: Romancı ve politikacı

    Céline ve Poincaré: Romancı ve politikacı

    Diğer insanlar evlerine nasıl girerlerse, Louise-Ferdinand Céline de büyük edebiyata öyle girdi. Hekim ve sanatçı olarak muazzam bir gözlem birikimine sahip, akademizme karşı tepeden bir kayıtsızlık taşıyan, yaşamın ve dilin tonlamalarına yönelik olağanüstü bir içgüdüyle donanmış, olgun bir adam olan Celine hep yaşayacak bir kitap yazmıştır; başka kitaplar yazsa da yazmasa da ve bunlar ilkinin düzeyini yakalasa da yakalamasa da. Gecenin Sonuna Yolculuk bir karamsarlık romanıdır, kızgınlıktan ziyade yaşam karşısında duyulan korku ve bezginlikle ithaf edilmiş bir kitaptır. Etkin kızgınlık umutla bağlantılıdır. Céline’in kitabında umut yoktur.

    [Leon Troçki] Céline ve Poincaré: Romancı ve politikacı 2

    Sıradan, önemsiz bir aileden gelen, rasyonalist, anti vatansever ve yarı anarşist Parisli bir öğrenci -Latin mahallesinin kafeleri böyleleriyle dolup taşar- kendisinin de anlamadığı bir şekilde, daha ilk boru sesinde orduya gönüllü yazılır; cepheye gönderilir ve mekanik kıyımın içinde insanlar gibi telef olan atlara imrenirken bulur kendini. Fakat mazeret uydurmasına gerek kalmadan, yaralandıktan ve madalya aldıktan sonra, hastaneden hastaneye dolaşır. Başarılı doktorlar onu bir an önce “meydan savaşlarının alev alev yanan mezarlığına” dönmesi için pohpohlarlar. Çürüğe çıkınca ordudan uzaklaştırılır; bir Afrika kolonisine gider ve orada insan alçaklığından, sıcaktan ve tropik iklimin sıtma hastalığından bitkin düşer: yasadışı yoldan ABD’ye girer ve Ford fabrikasında çalışmaya başlar. Bir fahişede gerçek eşi bulur (bunlar gerçekten de kitaptaki dokunaklı sayfalardır); Fransa’ya geri döner, yoksullar ve ruh hastalarına bakan bir hekim olur, hepsi de aynı ölçüde acınası, âciz ve sefil, hasta ve sağlıklı insanların arasında yaşamın gecesi boyunca dolaşır durur. Céline’in, hiçbir şekilde Fransa’nın sosyal koşullarını yansıtmak gibi bir amacı yoktur. Doğrudur, yeri geldiğinde, ne rahiplerden ne generallerden ne bakanlardan ne de cumhurbaşkanından lafını esirger. Bununla birlikte, hikâyesinin çarpıklığı yönetici sınıflar düzeyinin kayda değer ölçüde akına yayılarak küçük insanlar, memurlar, öğrenciler, tüccarlar, zanaatkârlar ve kapıcıların dünyasına uzanır ve ayrıca, iki sefer, Fransa sınırlarının dışına taşar. Mevcut toplumsal sistem, geçmiş ya da gelecek başka herhangi bir sistem kadar çürümüştür. Céline, genel olarak, insanlardan ve yaptıklarından hoşnutsuzdur.

    Roman zalim tarafları, çelişkileri ve yalanlarıyla, çıkışsızlığı ve bir ümit ışığından yoksun oluşuyla yaşamın anlamsızlığının bir panoraması olarak düşünülmüş ve yazılmıştır. Askerlere eziyet eden ve hemen ardından onlarla beraber can veren bir astsubay; Avrupa otellerinde içindeki boşluğu sergileyen kupon toplayıcısı Amerikalı bir kadın; hırs ve başarısızlığın vahşileştirdiği Fransız koloni memurları; çek defteri taşımayan insanları’ otomatik olarak dışlayan, insanların iliklerini emmekte teknik kusursuzluğa ulaşmış olan New York; sonra tekrar Paris; âlimlerin küçük ve kıskanç dünyası; yedi yaşında bir oğlanın sürüncemeli ve sessiz sedasız ölümü; küçük bir kızın uğradığı tecavüz, tasarruf etmek adına annelerini öldüren erdemli küçük rantiyeler; Paris’teki ve Afrika’nın en karanlık kesimindeki iki rahip, ikisi de birkaç yüz frank için adamı hemen satmaya aynı ölçüde hazır, biri uygar rantiyelerin suç ortağı, diğeri yamyamların işbirlikçisi… Bölümden bölüme, bir sayfadan diğerine, yaşamın ince dilimleri; çamurla yoğrulmuş, kanlı bir anlamsızlık kâbusunu oluştururlar. Edilgen, sinirleri hafifçe açık, geleceğe yönelik iradeden yoksun bir alımlama -ümitsizliğin psikolojik temelidir ve kinizminin ihtilaflarında samimidir.

    [Leon Troçki] Céline ve Poincaré: Romancı ve politikacı 3
    Andre Breton, Diego Rivera, Leon Troçki ve Jacqueline Lamba Meksika’da

    Ahlakçı Céline, sanatçı Céline’in izinden gider ve adım adım; atletler yoluyla göklere çıkarılmış bütün o sosyal değerlerin, vatanseverliğin ve sevginin aşağısında kalan kişisel bağların üzerindeki koruyucu haleyi yırtar. Anavatan tehlikede mi? “Mal sahibinin eviyse yanan, büyük bir kayıp sayılmaz… Aynısını ödeyecek gelir nasılsa sağlanır.” Tarihsel ölçütlerle ilgilenmez. Danton’un savaşının Poincaré’ninkinden üstün bir tarafı yoktur: İki örnekte de “vatanseverlik işlevi ”nin bedeli kanla ödenmiştir. Bencillik ve kibir sevgiyi zehirlemiştir. Her hür idealizm, şatafatlı laflarla süslenmiş küçük bir içgüdü olmaktan öteye gidemez. Anne imgesi bile affedilmemiştir: Yaralı oğluna kavuştuğunda “yavrusu geri verilmiş bir fahişe gibi ciyakladı. Ama bir fahişeden bile daha aşağı bir konumdaydı, çünkü oğlunu ondan ayırmak için kafasına kazınmış olan o hecelere inancı vardı.”

    Céline’in üslubu nesnel dünyayı alımlayışının güdümündedir. Özensiz, grameri bozuk, tutkulu yoğunluğa sahip görünen dilinde Fransız kültürünün gerçek zenginliğinin, büyük bir ulusun bütün duygusal ve zihinsel deneyiminin, canlı içeriğiyle, en keskin tonlarıyla yaşadığı göndür, kalp atışları ve titreşimleri hissedilir.

    Aynı zamanda, Céline, insan diliyle ilk kez karşılaşan bir kimse gibi yazar. Sanatçı, Fransız edebiyat sözlüğünü yeniden dü­zenlemiştir. Basmakalıp deyimler, anlamsız sözler gibi uçup gider ve yerine akademi estetiği ve ahlakının dolaşım dışı bıraktığı, yerleri doldurulamaz bir şekilde, yaşamın kabalığını ve alçaklığını ifade etme rolünü üstlenen sözcükler gelir. Erotik terimler Celine’in yalnızca erotizmi gösterişinden sıyırmak için başvurduğu unsurlardır. On­ları kullanışı, sanat açısından itibar görme yen başka fizyolojik fonksiyon isimlerini dile getirişinden farksızdır.

    Romanın daha ilk sayfasında, okuyucu beklenmedik biçimde, cumhurbaşkanının ismiyle, Poincaré sözcüğüyle karşılaşır. Le Temps gazetesinin son sayısında onun sa­bah bir süs köpeği gösterisinin açılışım yapmaya gittiği yazmaktadır.

    Bu ayrıntı, kurmaca bir öğe değildir. Haliyle, bu cumhurbaşkanının görevleri arasındadır ve kişisel olarak biz bunda iti­raz edilecek bir nokta göremiyoruz. Ama bu muzip gazete alıntısı belli ki devletin başını yüceltme amacına hizmet etmek ni­yetiyle yapılmamış.

    [Leon Troçki] Céline ve Poincaré: Romancı ve politikacı 6Öte yandan, sabık başkan Poincaré, cumhuriyetin bütün sıradışı şahsiyetlerinin en bayağısı olmakla beraber, en itibarlı si­yasi figürü konumundadır. Hastalığından sonra putlaştırılmıştır. Sadece sağcılar de­ğil, radikaller de onun adım anarken doku­naklı bir sevgi beyanı taşıyan birkaç kelime sarf etmemeyi imkânsız saymakladırlar. Poincaré, inkâr edilemez bir biçimde bur­juva kültürünün en saf, damıtık halidir; tıpkı Fransız ulusunun burjuvalığının bilinciyle sarhoş ve bundan insanoğlunun geri kalanına yönelik ilahi rolünün belkemiğiymişçesine gurur duyar bir halde, bü­tün ulusların en burjuvası oluşu gibi.

    Fransız burjuvazisinin muhteşem biçim­lere bürünerek gizlenen ulusal kibri, asırla­rın kristalize olmuş tortusudur. Atalarının yerine getirilmesi gereken büyük bir tarihsel görev üstlendikleri geçmişten yeni ne­sillere, en dar görüşlü türden bir muhafa­zakârlık için paravan oluşturacak zengin bir gardırop miras kalmıştır. Fransa’nın si­yasi ve kültürel hayatının tamamı geçmişin kostümleriyle sahnelenmektedir.

    Tıpkı para biriminin sabit olduğu ülke­lerdeki gibi, Fransızların yaşamında da ya­pay değerler mecburi bir dolaşım içindedir. Kurtuluşçu messianizmin, çoktan beridir nesnel gerçekliğe denklikten uzaklaşmış olan formülleri hâlâ yüksek mecburi değe­rini korumaktadır, toplumsal kurallara bağlılık ete kemiğe bürünmüş, bağımsız bir varoluşa ulaşmıştır. Pudra ve ruj hâlâ sahte olarak nitelendirilebilir, ama maske öyle ol­maktan çıkmıştır artık: Teknik bir araç ol­maktan ibarettir. Etten ayrı varoluş ve ken­di benliğine jest ve tonlamalar dayatır.

    Poincaré neredeyse sosyal bir simgedir. Yüksek temsilcilik konumu bireyselliğini şekillendirir. Elindeki tek şey de budur. Bu adamın aynen delikanlılık mısralarında olduğu gibi -bir zamanlar gençti ihtiyarlı­ğındaki anılarında da tek bir özgünlük be­lirtisine rastlamak mümkün değildir. Bur­juvazinin çıkarları onun gerçek ahlaki ka­buğunu, donuk pathos‘unun kaynağını oluşturur. Fransız siyasetinin geleneksel değerleri kanma ve iliklerine işlemiştir. “Ben bir burjuvayım ve burjuva olan hiç­bir şeye yabancılık duymam. ‘’ Siyasi maske eriyerek yüzle kaynaşmıştır. İkiyüzlülük, mutlak olma niteliğini kazanarak, kendine özgü bir içtenlik haline gelir.

    Poincaré’ye göre, Fransız hükümeti öyle barışseverdir ki düşman tarafında oluşabi­lecek bir zihinsel çekinceyi asla aklına bile getirmez. “Başkalarına her zaman kendi erdemlerini bahşeden insanların güveni ne güzel.” Bu arlık ikiyüzlülük, öznel yalancılık değildir, bir ritüelin içinde zorunlu bir öğedir, hain bir mektuba eklenmiş ebedi bağlılık andı içen bir dipnot gibi.

    Fakat nasıl kişisel bencillik belli bir sını­rı geçince kendini kemirmeye başlarsa, muhafazakâr bir sınıfın bencilliği de öyle işler.

    Ruhr’un işgali sırasında Luchvig, Poincaré’ye bir soru yöneltir “Sizce, öde­mek mi istemiyoruz, yoksa ödeyecek du­rumda mı değiliz?” Poincaré cevap verir: “Kimse kendi rızasıyla ödemek istemez.” 1931 Temmuzunda Bruening, Poinca­re ye telgraf çekerek işbirliği çağrısında bulunur, aldığı yanıt şudur: “Acı çekmeyi öğrenin.”

    Fakat nasıl kişisel bencillik belli bir sını­rı geçince kendini kemirmeye başlarsa, muhafazakâr bir sınıfın bencilliği de öyle işler. Poincaré Fransa’yı ebediyen endişeden kurtarmak için Almanya’yı çarmıha germek arzusundaydı. Bu arada, Poincaré’nin gözünde hafif bir suç sayılsa da, Ver­sailles Barışının şovenist özü, Almanya’da Hitler’in uğursuz yüzünde yoğunlaştı. Ruhr işgal edilmeseydi, Maziler iktidara bu kadar kolay gelemezdi; iktidardaki Hitler ise, yeni savaşların işaretini veriyor.

    Ulusal Fransız ideolojisi, sağduyu kültü yani mantık üzerine kuruludur. Bu, XVIII. yüzyılın bütün dünyayı yıkan bir korku­suzlukla beslenmiş mantığı değil, Üçüncü Cumhuriyet’in cimri, temkinli ve her tür tavize hazır mantığıdır. Zanaatının incelik­lerini açıklayan emektar bir ustanın sergile­yebileceği lütufkâr bir üstünlük duygusuylala, Poincaré anılarında “aklın bu zor işleminden; seçme, sınıflandırma ve koordi­nasyondan” bahseder. Hiç şüphesiz, zor iş­lemler. Fakat Poincaré’nin kendisi onları tarihsel sürecin üç boyutlu mekânında de­ğil, belgelerin iki boyutlu düzleminde uy­gular. Onun için hakikat, sadece hukuki muamelelerin ürünüdür, anlaşma ve kanunların akılcı yorumudur. Fransız iktidarının muhafazakâr akılcılığı ile Descartes arasındaki ilişkiyle, sözgelimi, ortaçağ skolastizmi Aristo arasındaki ilişki aynıdır.

    O çok vurgulanan “orantı duygusu” kü­çük orantılar duygusuna dönüşmüştür. Akla mozaik düşkünlüğü kazandım-. Poin­caré nasıl da ballandıra ballandıra anlatır devlet işlerinin en önemsiz dönemlerini! Danimarka kralı tarafından kendisine he diye edilen Beyaz Fil’i tarif ederken paha biçilemez bir minyatürden bahseder gibi­dir: Boyutları, şekli, kalıbı ve aptal zımbırtının renkleri – anılarında yer almayan hiç­bir şey yoktur.

    Sözcükler onun kullanımında ya tazmi­natların miktarını tanımlamaya yarar ya da retorik süs işlevi görürler. Elysée Sarayında geçildiği dönemi Silvio Pelico’nun Avus­turya monarşisinin zindanlarına kapatıl­masıyla karşılaştırır! “Bu allı pullu bayağı­lıktaki salonlarda hayal gücümde titreşim yaratacak hiçbir şey çıkmadı.” Ne var ki al­lı pullu bayağılık, Üçüncü Cumhuriyetin resmi tarzıdır ve Poincaré’nin hayal gücü de bu tarzın yüceltilmesidir.

    Yaklaşan savaşın hemen arifesinde Po­incaré, Petersburg ile Fransa arasında de­nizde yolculuk etmektedir. Yolculuğunun hararetli notları arasına bir yağlıboya manzara sokuşturuverir: “Soluk, neredeyse ıssız deniz, insanlardı sürtüşmelerine kayıtsız.” Lise mezuniyet sınavında yazdıklarının kelimesi kelimesine aynısı! Vatansever kaygılarının dışına çıktığı zaman, yaz tatilini süsleyen her tür çiçeği, yeri geldikçe çıkardığı listeye ekler: Bir şifreli telgraf ve bir telefon görüşmesinin arasında – bir çiçek dükkânının titiz kataloğu! En kritik anlarda, Siyam kedisi de aile mahremiyetinin simgesi olarak devreye girer. Tek bir canlı imge barındırmayan, insan sıcaklığı bile içermeyen ama bunun yerine ‘‘kayıtsız” denizler, eğreltiotları, çelenkler, sümbüller, güvercinler ve bir Siyam kedisinin her yere yayılan kokusuyla dolu bu otobiyografik protokolü bir boğulma duygusu hissetmeden okumak imkânsızdır.

    Yaşamın iki alanı vardır: Birisi kamusal ve resmi olan, yaşamın tamamı diye geçinen, diğeriyse gizli ve çok önemli olan. Bu düalizm hem sosyal hem de kişisel ilişkilere uzanır: Mahrem aile çevresi, okul, mahkeme, parlamento ve diplomatik hizmet. İnsan toplumunun çelişkili gelişim koşullarında yer tutar ve bütün uygar ülkeler ve insanlar için geçerlidir. Fakat bu düalizmin biçimleri, genişliği ve maskeleri ulusal boyalarla parlak renklere bürünmüştür.

    Anglo-Sakson ülkelerde din, ahlaki düalizm sisteminin önemli bir öğesidir. Resmi Fransa kendisini bu önemli kaynaktan mahrum etmiştir. İngiliz Masonluğu Tanrısız bir evreni ve benzer şekilde, kralsız bir parlamento veya sahipsiz bir mülkiyeti anlayamazken, Fransız Masonları “Kâinatın Büyük Mimarını heykellerinden silmişlerdir. Siyasi pazarlıklarda dalı a geniş kanepe daha iyi hizmet demektir: ilahi sorunsallar uğruna dünyevi çıkarları feda etmek, Latin sağduyusuna paldır küldür ters düşmek anlamına gelirdi. Fakat siyasetçiler, Arşimet gibi, bir dayanak noktası isterler; Büyüle Mimarın gücünün yerini büyük bölünmenin bu tarafındaki değerlerin alması gerekiyordu. Bunların birincisi Fransa’dır.

    “Vatanseverlik dininden” seküler cumhuriyetteki kadar hazır bir şekilde bahsedildiği başka hiçbir yerde görülmemiştir. İnsan hayal gücünün Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’a bahşettiği bütün nitelikler özgür düşünen Fransız burjuvası tarafından kendi ulusuna devredilmiştir ve Fransa kendi imgesinin toplumsal cinsiyet anlamında kadın olmasına dayanarak,  Meryem Ana’nın hatlarını da kendi üzerine uydurmuştur. Siyasetçiler bir kutsiyetin halktan rahibi olarak öne çıkar. En ince ayrıntısına kadar düzenlenen vatanseverlik ayini siyasi ritüelin gerekli bir parçasını oluşturur. Kelimeler ve ifadeler, parlamentoda alkışların yankılanmasını kendiliğinden sağlayacak şeyi elde ederler, tıpkı belirli kilise kelimelerinin inananları gözyaşı dökmeye veya diz çökmeye yöneltmek için kullanıldığı gibi.

    Hakiki din alanı bizzat kendi doğasından ötürü, gerekli yetki kısıtlaması da göz önüne alınırsa, gündelik faaliyetlere uzaktır; çarpışma olasılığı bir uçağın bir arabayla çarpışma olasılığı kadar düşüktür. Seküler vatanseverlik diniyse, tersine, doğrudan güncel siyasete dayatır kendisini.

    Fakat arada bir fark var. Hakiki din alanı bizzat kendi doğasından ötürü, gerekli yetki kısıtlaması da göz önüne alınırsa, gündelik faaliyetlere uzaktır; çarpışma olasılığı bir uçağın bir arabayla çarpışma olasılığı kadar düşüktür. Seküler vatanseverlik diniyse, tersine, doğrudan güncel siyasete dayatır kendisini. Kişisel iştah ve sınıf çıkarları, her adımda, düşmanca, saf vatanseverlik formüllerinin karşısına dikilir. Neyse ki, hasımlar öyle iyi eğitilmişler ve hepsinin ötesinde müşterek taahhütler altında elleri kolları öylesine sıkı bağlanmış tır ki, ne zaman tehlikeli bir durum olsa, başlarını başka tarafa çevirirler. Hükümet çoğunluğu ve sorumlu muhalefet, siyasi oyunun kurallarına gönüllü bir bağlılık gösterir. Bu kuralların en başında da şu gelir: “Nasıl fiziksel cisimlerin hareketi yerçekimi kanunlarına tabiyse, siyasetçilerin eylemleri de anavatan sevgisine tabidir.”

    Ancak, vatanseverlik güneşinin üzerinde bile lekeler vardır. Karşılıklı hoşgörünün aşırıya kaçması, kişisel dokunulmazlık duygusu uyandırması ve takdir edilmesi gerekenle tekdir edilmesi gereken arasındaki sınırı silmesi bakımından sakıncalıdır. Bu yüzden, zaman zaman patlayan ve atmosferi zehirleyen siyasi gazlar birikir Union General iflası, Panama, Dreyfus Davası, Rochette Davası, Stavisky İflası – bunlar Üçüncü Cumhuriyet’in yolu üzerindeki herkesçe bilinen dönüm noktalarıdır. Panama Clemenceau’yu vurdu. Poincaré kişisel olarak her zaman kenar çizgide durdu. Ama siyaset anlayışı bizzat aynı kaynaklardan besleniyordu. Ahlak hocası olarak Marcus Aurelius’u göstermesi sebepsiz değildir. Aurelius’un Stoik erdemleri, çöken Roma’da imparator tahtının ahlak anlayışıyla uyum sağlamayı pek güzel becermiştir.

    Poincaré anılarında ağlamaklı bir dille belirtir: “1914’ün ilk altı ayı süresince (…) parlamento entrikalarının ve mali skandallarını aşağılık gösterisine tanık oldum.” Ne var ki savaş, elbette, bütün bencil hesapları bir çırpıda sildi süpürdü. “Kutsal Birlik” ruhları temizledi. Bunun anlamı şudur: Entrikalar ve alçaklıklar içeri doğru vatanseverlik sahnelerinin gerisine çekilmiş ve orada daha önce duyulmamış düzeylere varmıştır. Céline’in değindiği gibi, cephedeki kritik çözüm uzadıkça, geridekiler de giderek bozuldular, Savaş dönemi Paris’inin manzarası, romanda amansız bir ustanın elinden çıkma bir betimlemeyle yansıtılır. Siyaset neredeyse yok gibidir. Ama bundan fazlası vardır: Ona şekil veren yaşayan alt tabaka.

    Fransa’daki bütün adli, parlamento içi ve mali skandallarda insana çarpıcı gelen şey bunların organik niteliğidir. Köylü ve: zanaatkârın çalışkanlığından ve tutumluluğundan, tüccar ve sanayicinin açıkgözlülüğünden, rantiyenin kör hırsından, parlamenterin nezaketinden ve basının vatanseverliğinden çıkan sayısız lif, Panama adı al tında toplanan sinir düğümüne uzanmaktadır. Bağlantılar, kayırmalar, aracılar, örtülü yan rüşvetler ağı içinde yurttaşlık erdemi ve ölüm cezası gerektiren suç arasında binlerce geçiş biçimi mevcuttur. Talihsiz bir olay, kusuru görülmeyen tülü buruşturup, siyasetin anatomisini gözler önüne serer sermez -herhangi bir zamanda herhangi bir yerde-hemen parlamenter ya da adli bir soruşturma komitesi tayin ermek gerekiverir.

    Fakat güçlük de tam burada ortaya çıkıyor: Neyle başlamak, nerede durmalı?

    Sırf Stavisky elverişsiz bir zamanda iflas ettiği için, küçük meyhaneciler arasındaki bu Argonotun hayali işlerine bazıları isimlerinin ilk harfleriyle, diğerleri tam isimleriyle geçen milletvekillerini ve gazetecileri, eski bakanları ve büyükelçileri koştuğu, bankerin çıkarına uygun tebliğlerin bakanlıklardan şimşek hızıyla geçtiği, zararlı olanlarınsa zararsız kılınıncaya kadar askıya alındığı ortaya çıkarıldı. Mali sihirbaz, yüksek salon bağlantılarının kaynaklarını ve matbaa kâğıdını kullanarak servet yarattı, binlerce insanın hayatıyla oynadı, basına, resmi çevrelere ve parlamenterlere rüşvet verdi -ne kadar adi ve müsaade edilemeyecek kadar net bir söz! Onları ödüllendirdi, destekledi ve cesaretlendirdi ve neredeyse her zaman suçlanamaz bir biçimde!

    Soruşturma komitesinin yürüttüğü çalışmalım kapsamı genişledikçe, soruşturmanın umutsuzluğu daha da belirgin bir hale geldi. Suç ortaya çıkarılacakken sadece siyaset ve mali işler arasındaki alışılmış ilişkiler açıklığa kavuşturulabildi. Hastalığın kaynağının arandığı yerde, organizmanın normal dokusu bulundu.

    Avukat olarak X, Stavisky’nin şirketlerinin çıkarlarına bekçilik yapıyordu; gazeteci olarak, her nasılsa Stavisky’nin çıkarlarıyla çakışan vergi sistemini destekliyordu; halkın temsilcisi olarak, vergi borçlarının yeniden düzenlenmesinde uzmanlaşmıştı. Peki, bakan olarak? Komite sürekli. X’in bakan makamındayken, bir yandan hâlâ avukatlık ücretini almaya devam edip etmediği ya da iki bakanlık krizi arasında geçen zaman zarfında dimağının kristal kadar berrak kalıp kalmadığı sorularıyla meşguldü.

    Burada ikiyüzlülükle karışmış ne kadar ağır bir ahlaki bilgiçlik var böyle! Milletvekilleri Odasının eski yöneticisi, cumhurbaşkanı adayı Raoul Peret idamlık suçlu adayı oluverdi. Ancak derinden inanıyordu ki o da “başka herkes” gibi hareket etmişti, belki sadece biraz daha dikkatsizce -her halükârda, şansı pek yaver gitmemişti.

    Poincaré’nin deyişiyle “parlamento emri kakımın ve mali skandalların aşağılık gösterisi ”nin fonu önünde Céline’in romanı iki yönden önem kazanır. Zamanında resmi soruşturmaya hiddetle yaklaşmış olan iyi niyetli basının Céline’i “ulusa” iftira ettiği gerekçesiyle mahkûm etmekte gecikmemesi sebepsiz değildir. Parlamenter komite, her halükârda, soruşturmasını ne suçlayanların ne de suçlananların terk etmediği, adaba uygun kibar bir dille sürdürmüştü. Fakat Céline’i âdetler bağlamaz. Siyasi paletin değersiz renklerini kaba bir şekilde alır atar. Onun kendi renkleri vardır. Bunları sanatçının ayrıcalığıyla, yaşamdan sıyırıp almıştır.

    Doğru, o yaşamı parlamento tarafıyla, yükseklerdeki iktidarlarıyla değil en bayağı yansımalarıyla ele alır. Fakat bu işleri hiç de kolaylaştırmaz. O, kökleri çıkarır. Edep ve terbiye tülünün altındaki çamur ve kanı gösterir. Onun uğursuz panoramasında küçük çıkarlar uğruna işlenen cinayet, olağandışı olmaktan çıkar: Stavisky olayı modern finansın çok daha yüksek mekanizmasıyla ne kadar bağlantılıysa, bu da hırs ve kendini düşünmenin güdümündeki gündelik yaşam mekanizmasıyla o kadar iç içedir. Céline olanı gösterir. Bu yüzden bir devrimci gibi görünür.

    Fakat Céline devrimci falan değildir ve öyle olmak gibi bir amacı da yoktur. Hayal olarak gördüğü, toplumu yeniden kurma hedefi onu ilgilendirmez. Tek islediği, onu korkutan ve sıkan her şeyin saygınlığını söküp atmaktır. Yaşam karşısındaki korkuyu bilincinden kovabilmesi için, bu yoksullara bakan hekimin, yeni hayal biçimlerine sığınması gerekiyordu. Romandaki devrimci oluverdi. Genel olarak, sanatın hareketine hükmeden kanun budur: Eğilimlerin çekişmeleri içinden geçerek hareket eder.

    Çöküş, yalnızca iktidardaki partileri değil, sanat okullarını da vurur. Yaratıcı yöntemler anlamsız hale gelir ve insan duyarlığına yönelik devinimleri durur – okulun tükenmiş olanaklar mezarlığı yani Akademi için yeterince olgun hale geldiğinin şaşmaz bir kanıtı. Yaşayan yaratıcılık resmi geleneği, yüceltilmiş fikir ve duyguları, âdet ve alışkanlık cilasıyla kaplı imgeler ve ifadeleri reddedip onlardan uzaklaşmadan ilerleyemez. Her yeni eğilim, sözcükler ve duygular arasında en dolaysız ve dürüst teması bulmaya çalışır. Sanatta lüleye karşı verilen mücadele her zaman az çok insan ilişkilerindeki adaletsizliğe karşı mücadeleye dönüşür. Bağlantı ortadadır: Toplumsal yaşam duygusunu yitiren sanat kaçınılmaz olarak yapmacıklıkla kendisini çökertir, üslupçuluğa dönüşür.

    Ulusal kültür geleneği zenginleşip sağlamlaştıkça, reddedilişi de daha haşin bir hal alır. Céline’in gücü yüce bir çabayla kendisini bütün kanunların dışında tutmasında, bütün âdetleri aşmasında yatar. Yaşamın modelini sadece soymakla kalmaz, derisini de yüzer. Bu yüzden iftira etmekle suçlanır.

    Ne var ki, tam da ulusal kültürü olumsuzlamaya yönelik aceleci köktenciliğiyle Céline derinden milliyetçi bir konumdadır. Nasıl savaştan önceki Fransız antimilitaristleri çoğunlukla ümitsiz vatansever idiyseler, Céline de iliklerine kadar bir Fransızdır, kendisini Üçüncü Cumhuriyet’in resmi maskelerinden sıyırıp kurtarmış bir Fransız. Célinizm ahlaki ve sanatsal anti-Poincaréizmdir. Céline’in gücü buradadır; sınırlanmışlığı da…

    Poincaré kendisini Silvio Pellico’yla karşılaştırırken, bu kendini beğenmişlik ve zevksizlik karışımıyla insanın tüylerini diken diken edebilir. Fakat hükümetin başı olarak bir saraya değil, bir vatansever olarak Santa Margherila ve Spielberg zindanlarına hapsedilmiş olan gerçek Pellico insan doğasının başka ve çok daha yüce, bir tarafını ortaya koymuyor mu? Üstelik bir savaşçıdan çok bir kurban plan bu Katolik İtalyan müridi yerine, Céline, Elysée Sarayının seçkin mahpusuna, başka bir mahkûmu, hayatının kırk yıkıl Fransa’nın hapishanelerinde geçirmiş, çok sonradan gardiyanlarının oğulları ve torunları tarafından Paris’in bulvarlarından birine adı verilecek olan Auguste Blanqui’yi hatırlatabilirdi. İnsanın içinde kendisini aşmasını sağlayacak bir şeyin barındığının bir kanıtı değil midir bu?

    Sırf, sahte özgeciliğin akarlarına hizmet eden birçok dolgun maaşlı rahip olduğu için Çelme, aklın büyüklüğüne ve kahramanlık söylemine, büyük proje ve umutlara, insanlığı bir çembere hapsolmuş “Ben”in karanlık gecesinden çıkaran her şeve sırrını döner. Denebilir ki adeta, kendine karşı alabildiğine acımasız davranan ahlakçı aymadaki kendi imgesinden iğrenmiş ve cama vurmuş, bu sırada da ellerim kesmiştir. Böyle bir mücadele zayıflatabilir ama dışarıya, ışığın parıltısına ulaşamaz. Umutsuzluk hep uysallığa götürür. Uzlaşma Akademinin kapılarını açar. Geçmişe bakıldığında, edebi temelleri sarsıp yıkanların ölümsüzlük kubbesi altında yerlerini aldıkları birden fazla örnek görülebilir.

    Bu kitabın müziğinde çok anlam yüklü bir uyumsuzluk var. Sadece şimdiyi değil onun yerini alması gerekeni de reddetmekle, sanatçı olanı desteklemektedir. Bu açıdan Celine, ister istemez Poincaré nin tarafındadır. Ama yalanı göstererek daha ahenkli bir gelecek isteğini aşılamaktadır. Belki kendisi insandan genel anlamda hiçbir iyi şey beklenemeyeceğine inanıyor olabilir, ama bizzat karamsarlığının özünde belli bir dozda panzehir de saklıdır.

    Céline, olduğu haliyle, Fransız gerçekliğinin ve Fransız romanının ürünüdür. Atalarından utanmasına gerek yoktur. Fransız dehası romanda eşsiz ifadesini bulmuştur. Yine bir hekim olan Rabelais’yle başlayarak dört asır boyunca harika bir epik düzyazı ustaları soyu yetişmiştir: Yaşam sevinciyle dolu şen kahkahadan aşağıya, umutsuzluk ve ümitsizliğe, günün parlak ağarışından gecenin derinliklerine…

    Yalana karşı böylesine bir nefret ve hakikate karşı böylesine bir inançsızlıkla Céline ikinci bir kitap yazamayacaktır. Uyumsuzluk kendini çözümlemek zorundadır. Sanatçı ya karanlıkla barış yapacak ya da şafağı algılayacaktır.


    Çeviren. ŞAFAK ACAR

    Troçki, Türkiye’de başlayıp Fransa’da bitirdiği bu denemeyi, tamamen Fransız siyaset ve edebiyatına yoğunlaştığı dönemde yazmıştır. Denemenin ilk taslağı 10 Mayıs 1933’te tamamlandı ve ertesi yıl, Fransa’da değiştirildi. 1935 Ekiminde Atlantic Monthly de yayımlandı.

    Virgül Dergisi – Ekim 2002 Sayı 55

  • AİR: Açık düşman hiphop ya da Harekete Kimse Mani Olamaz

    AİR: Açık düşman hiphop ya da Harekete Kimse Mani Olamaz

    Üdebâ doğrusu pek çok kimi görsen: Şâir.
    Yalınız, şi’rine mevzû iki şeyden biridir:
    Koca millet! Edebiyyâtı ya oğlan, ya karı…
    Nefs-i emmâre hizâsında henüz duyguları!
    -Mehmet Akif Ersoy

    Türkçe Rap, bugüne kadar düzeyli bir eleştiri veya muhalefetle karşılaştı mı bilmiyorum, güncel meselelerle pek ilgilenmediğim için kaçırmış olabilirim. Yıllarca “Türkçe Rap! Türkçe Rap!” diye yırtınan, beri yandan baktığında henüz de’yi da’yı bile ayırayamayan bu lümpen milliyetçi gölge yığın kimdi? Bizlere ne söylemek istedi? Rakip tutkularla kaydedilen, gençlerin müzik yerine dinlediği bu tuhaf ses kayıtlarını neremize sokacağız?

    Her şeyi geçtim, Türkçe bu mu?

    Konuyu uzatmaya gerek yok, şairin de dediği gibi “zaman nesneye karşı acımasızdır”. Önümüze bakalım, güzel şeyler olmuyor değil, özellikle geçtiğimiz günlerde Tüyap Fuar ve Kongre merkezinde “Umulmadık Topraklar” etkinliği kapsamında sahne alan Ağaçkakan, İskeletor ve Raddar’ın oluşturduğu ekip A.İ.R. gayet etkileyici bir performans sergilediler.

    A.İ.R.
    A.İ.R.

    Sokağın dilini ve sokağın sanatını aynı sahnede füzyona sokarak seyircilerin karşısında kaotik ve etkileyici bir eylem gerçekleştirdiler. Klasik müzik dinletisiyle başlayan performans, ani ve güçlü bir ses efektiyle kültürel bir erezyona uğruyor, peşi sıra sahneye giren Rad, salladığı sprey ve müziğin coşkusuyla ‘action painting’ yapan bir ressama dönüşüyor ve hunharca duvarı karalamaya başlıyor; ardından sahneye, meyhaneden transfer olan Ağaçkakan geliyor. Üç genç, İskeletor’un ölüm senfonisi eşliğinde adeta şehri yıkmak istiyor. Serbest kalan arzular eşliğinde geldikleri gibi sahneyi terkederek, izleyiciyi hiçliğin ortasında şaşkın bırakıyorlar. Siyahla beyazın mücadelesi, toplumu kölelikle suçlayan bir mikrofon ve yıkımın müzikal estetiği.

    Son 10 yıl içerisinde düzenlenen çeşitli karma sergiler ve etkinlikler sayesinde graffiti, yavaş yavaş güncel sanat alanının ilgisini çekti, iyi veya kötü bir çok iş yapıldı, bir yol katedildi ve bu güzel bir şey. Bu bağlamda düşündüğümüzde A.İ.R’in performansının meseleye yeni bir boyut kattığını görüyorum ve öncü olmasını diliyorum.