[Fütüristika!] arşiv düzenlemesi için bakım çalışması yapmaktadır | [Futuristika!] is under maintenance
CMUK tayfa

Türkiye’de Punk ve Yeraltı Kaynaklarının Kesintili Tarihi 1978-1999

“Türkiye’de Punk ve Yeraltı Kaynaklarının Kesintili Tarihi 1978-1999”, 80’li yıllardan, 90’lı yılların sonlarına Türkiye’de Punk’ın kendini somut olarak ifade ettiği müzik ve yeraltı kaynaklarını içeriyor. Döneme tanıklık etmiş belli başlı grup ve kişilerle yapılmış söyleşiler, 100’e yakın görsel ve o dönemlere ait grupların çoğu ilk kez gün yüzüne çıkan kayıtlardan oluşan tamamlayıcı CD’si ile konusundaki bu “ilk” kitap, Punk’ın Türkiye’deki kesintili tarihini merak edenler için gerçek bir kaynak niteliğinde. [Link]

Editörler: Sezgin Boynik, Tolga Güldallı
Kitap Tasarımı: Ali Cindoruk
Yayıncı: BAS
576 sayfa (Türkçe/İngilizce) + CD
ISBN 978-605-0025-00-2
16 cm x 23cm


CMUK tayfa
CMUK tayfa

Türkiye’de Punk Olmak

Tolga Güldallı

Bilinen ve kabul gören ansiklopedik tarifi ile Punk, 70’li yılların ikinci yarısında İngiltere’de bir müzik akımı etrafında gelişen toplumun tüm değerlerini alt-üst eden, yıkıcı bir altkültürdür. Müzikal alt yapısını 70’li yılların ortasında New York’daki bazı müzik gruplarından almış, tavır ve tarzı ise İngiltere’de şekillenmiştir: Punk’un nihilist ve yıkıcı tavrı, zamanla gelişip olgunlaşarak, antifaşist, antikapitalist, antimilitarist, antiotoriter, cinsiyetçilik ve homofobizm karşıtı, derin çevreci, hayvan haklarını savunan, kendin yap’çı yıkıcı-yapıcı bir “ideoloji”ye dönüşmüştür.

70’lerin ikinci yarısınnda öfke kendini, Avrupa ve Amerika’da Punk ile dile getirirken, Türkiye’de sokak çatışmalarına, grevlere ve devrim provalarında gösteriyordu. “Müzik dinlemenin” henüz “sırası” değildi. 12 Eylül 1980’de gerçekleştirilen “geleneksel” askeri darbe, işkenceler, zindanlar, idamlar, sürgünler, yasaklar, sansürler ve antidemokratik yasalarıyla gelmişti. 12 Eylül rejimi özellikle Sol muhalefeti tamamen susturmuş, günümüzde etkisi hala süren sistematik bir apolitizasyon ve kişiliksizleştirme çalışması ile, toplumun her kesimini, üniversiteleri, sanat ortamlarını sindirmişti. Devir, “Tonton amca”, “köşe dönmek”, “video kaset” ve arabesk devriydi.

Böylesine sindirilmiş, kişiliksiz bir toplumda, kendisine dayatılan yoz arabesk kültürü kabullenmek istemeyen, kendisine nefes alabileceği bir yer arayan bir kesim gençlik için bir alan vardı, o d: Heavy Metal. Tek tük kaset kaydı yapan yerler ve yurtdışından gelen iki yabancı Heavy Metal dergisinin “alt yazısız” sayfaları sayesinde, kendini “farklı” hisseden bir kesim gençlik böylece Heavy Metal ile tanışmış oldu. Magazinel olmanın dışında, çoğunluk için Punk ile tanışma, Heavy Metal’den Punk müziğe bir “tarz” geçişi ile gerçekleşti.

80’li yılların ikinci yarısından itibarı ile kendini metalci veya punk olarak lanse edenler, gündelik hayatın içinde de kendini göstermeye başlamıştı. 1977’lerde İngiltere’de punkların toplum düzenine karşı gerçekleştirdikleri “şok edici” taktikleri, kendini Türkiye’de 80’lerin ikinci yarısında “özgür bir birey” olma nedeni olarak, uzun saç, küpe veya yırtık kot ile gösteriyordu. Bu hergün kavga anlamına geliyordu. Ancak yaşanan bu sokak sıkıntılarının dışında Türkiye’de Punk, kültürel ve politik anlamda gündelik hayatta kendine yer bulamamıştır.

Türkiye’de gençlik, toplumun genel örf ve adet yapısına uygun bir şekilde, hiçbir alanda söz sahibi olamamıştır. Gerçek ekonomik, gerekse toplumsal baskılar nedeniyle gençlik bir alt kültüre ait olmak gibi “gençlik alışkanlıkları” sadece belli bir yaşa veya döneme kadar (İş hayatı, okul bitimi, askerlik veya evlilik) sürdürebilen, yaşanıp atlatılması gereken hiçbir zaman sağlam olmamış, gelenek sürdürülmemiş; bu yüzden kendilerini ifade edebilecekleri ve üretebilecekleri süregiden ortak bir yaşama alanı -altkültür- yaratamamışlardır.

Punk’ın Türkiye’deki politik hayatla tanışmasının bir çok nedeni vardır. Bunlardan en önemlileri kuşkusuz 1980 askeri darbesinin genel toplum üzerindeki baskı ve etkileri, darbe sonrası yaralarını sarmaya çalışan ve toplumsal hayatta tekrar yer arayan Sol’un içine kapanık muhafazakar yapısı ve de Punk’ların genel anlamda politik hayata katılmak gibi bir dertlerinin olmamasıdır.

Türk medyasında ve toplumunda Punk, başka ülkelerdeki genel bakış açısından farklı olmayacak şekilde- sapıklık, bi tip saç şekli, neo-nazi’lik ya da batı özenticiliği ile eş anlama gelmekteydi. “Resimlere bakmak” dışında Punk hakkında okunabilecek Türkçe kaynakların olmaması ve Punk’ın iletişim ve bilgi aracı olan fantazilerin ancak 90’lı yıllardan sonra ortaya çıkması nedeniyle, Punk çevresi içerisinde de Punk kavramının sığ kalmasına neden olmuştur. Kendini Punk olarak nitelendirenlerin çoğunluğu için Punk, öykünmenin ötesine gidememiş, sadece bir müzik tarzı, taviz verilmek zorunda kalınan dış görünümü ve Punk deyince akla ilk gelen aslında sadece Punk’a özgü bir durum olmayan bu olumsuz tablo, günümüzde de Türkiye’deki benzer tüm gençlik altkültürlerinin ortak açmazıdır. Türkiye’de yaygın bir altkültür olarak Punk’tan bahsetmesek de, hafızasını darbelerde yitirmiş, geçmişe ait bir belgesi olmayan bu depresif, muhazafakar ve “boya katılmış” ülkede, her türlü olanaksızlığın ve yalnızlığın içerisinde yaşanmış samimi bir dönemi belgelemek gerekiyordu.

Elinizdeki bu -övünç kaynağı olmayan, konusunda “ilk”- kitap, 80’li yıllardan, Türkiye’de ilk “resmi” yerli Punk albümü olan Rashit’in Telaşa Mahal Yok‘un çıktığı 1999 yılına kadar olan süreçte, Türkiye’de Punk’ın kendini somut olarak ifade ettiği müzik ve yeraltı kaynaklarını içermektedir. Ancak bu kitap, o döneme tanıklık etmiş, “belli” kişi ve grupları içermekte, bir “Türkiye Punk Külliyatı” olarak algılanmamalıdır.

Kitapta Punk ile birlikte adını sıkça göreceğiniz bir diğer akım Hardcore’dur. Hardcore, 80’li yılların başında Amerika’da, punk gibi giyinmeyen ve klasik punk müziğe göre çok daha hızlı müzik yapan Punkların kendilerini ayırmak için yarattıkları tarzdır. Hardcore günümüzde, özgünlüğü, disiplini ve sert söylemi ile Punk’la birlikte anılan ana bir akım haline gelmiştir. Yine de bu kitapta terim karmaşası yaratmamak için genel olarak Punk kelimesinin kullanılması tercih edilmiştir.

Türkiye’de magazin köşeleri dışında Punk kelimesinin gözüktüğü ilk yer 1978’de Tünay Akdeniz ve Grup Çığrışım grubunun plak kapağında yer alan “Punk Rock” ifadesidir. Ancak bu ifade daha çok ticari amaçla yapılmış bir Punk şakasıdır. Aktif olarak Punk müzik yapan ilk topluluk 1987 yılında kurulan Headbangers’dır. Punk’ın iletişim kanalları olan fantazilerin, ilk görülmeye başlandığı yıl Türkiye’de fanzin kavramının da doğduğu yıl olan 1991’dir. Punk Müzik, Punk’ın “kendin yap” etiğine -zorunlu ve doğal bir şekilde- uygun olarak evlerde çoğaltılan demo kasetlerle yayılmış, Necrosis, Radical Noise ve Turmoil 1994 yılında ilk kez yurtdışında -Türkiye’de basımı yıllar önce bitmiş olan plak formatında- şarkılarını basma imkanı bulmuş, yerli müzik sahnesine bir çığır açmışlardır…

Günümüzde Punk, müzik ve “moda”sı ile her ne kadar kapitalizm tarafından ehlileştirip, ambalajlanarak karlı bir ürüne dönüştürülmüşse de, Punk bir tavır olarak tüm dinamikleri, yeraltındaki paylaşım ve komünitesi ile muhalif bir altkültür olarak devam ettiği sürece yaşayacaktır.

* Punklar, Punk üzerine okuyabilecekleri Türkçe kaynaklar ile çok geç tanıştılar. Punk altkültürü ile ilgili Türkçe’ye çevrilen ilk kitap, Dick Hebdige’in, orijinal adı Subculture: The Meaning Of Style olan “Gençlik ve Altkültürleri”nin ilk basım yılı 1988. Punk ile ilgili diğer kitapların basım yılları ise 2000’li yıllardan sonra. Bu kitaplar arasında Punk’ı yaratan ve etkileyen müzikal ve sanatsal akımlar ile dönemin ekonomik ve sosyal koşullarını anlatan Tricia Henry’nin “Punk Bir Altkültürün Oluşumu” adıyla Türkçe’ye çevrilen Break All Rules: Punk Rock and the Making of a Style ve Punk felsefesi ile ilgili Craig O’Hara’nın “Punk Felsefesi: Gürültünün Ötesinde” adıyla Türkçe’ye çevrilen The Philosophy of Punk: More Than Noise! kitaplarını okumanız tavsiye edilir.


Mandala
Mandala

Punk Hakkında Türkçe

Sezgin Boynik

1. Sağ Elle Sol Kulağı Göstermek

Bize, özellikle sosyalbilimcilere ve teorisyenlere, Punk’ın öğretebileceği çok değerli bir şey vardır, o da basitlik ve dolayımsızlıktır. Sözü uzatmadan, güzelleştirmeden, sakınmadan, yüceltmeden ve korkmadan söyleyebilmeyi öğretir. Bu dersi alabileceğimiz bir dünya kültürü daha vardır, o da Punk ile çoğu zaman eşanlamlı olan anarşizm öğretisidir. Fakat anarşizm Punk’tan daha fazla bir kültür meselesi olduğu için onun basitliği kolayca Lacan ve Deleuze ile bulanıklaşmaya meyillenir. Bu yüzden bugün artık basitlik ve dolayımsızlığı buradaki anarşizmde aramayalım. Özellikle Türkiye’de bunu aramamak için iki neden bulunmaktadır. Birincisi, tarihsel açıklama, 70’lerden beri basılan ve anarşist kelimeleri olabilecek en aşağılayıcı anlamda kullanan faşist kültür endüstrisinin sistematik karşı propagandasıdır. (Bu dönemde basılan kitapların isimlerine bile bakmak yeterlidir; “İslam Açısından Anarşi ve Tedavi Yolları”, “Kainatın Düzensizliği Anarşizm”). Anarşizm kullanışsız bir şey olup çıkmıştır, eğer bir nebze kötü niyete müsaade edilirse, “çocukluk hastalığı” olmuştur. Fakat ikinci sebep daha gizli, daha sinsidir ve doğal olarak daha kültürlüdür. Bu basitliğe vurulan en büyük darbedir. Radikal düşünce bu sefer karalandığı için değil, fakat karmakarışıklaştığı için kullanışsız olmuştur. Sol kulağını sal elle göstermek anlamına gelen bu karmakarışıklığı Baudrillard’ın modasından (ilginçtir bir sürü fanzinde de bu moda boy göstermiştir), sırasıyla Deleuze, Zizek, sonra anti-Zizek ve bilumum post-modern düşünürlerin etkisiyle anarşizmin olası basit bir dolayımsızlığı bir kör düğüme dönüşmüştür. Bu durumu destekleyen ve anarşizmin basitliğini (devleti lağvetmek) anlaşılmaz bir dilbilgisi gösterisine dönüştüren tutumun tersini ben Punk’ta bulabileceğimizi düşünüyorum.

Bunu tabii ki Punk’ı politik bir hareket olarak düşünerek değil, basit düşünerek yapabileceğimiz kanısındayım. Dediğimiz gibi Punk basitlik demektir. Tekrar aynı şeyi vurgulamak gerekir, özellikle Türkiye’de ve dünyanın birçok yerinde anarşist teori acayip bir hal almıştır. Anlaşılmazlık ve karmakarışıklık dilbilgisiyle el ele olup dönüştürme değerini yitirmiştir. Çünkü gösterdiğimiz gibi kullanılmaz bir hale gelmiştir. Bu söylemin can sıkan ve okuyucularda anlama kaygısı yaratan durumları kafamızda canlandırdığımızda bu resimler daha da netleşir: soyut bir yazarı anlamaya çalışan ve canı sıkılan genç bir anarşist mesela. Fakat bulanıklığı eleştirirken biz de işi neredeyse basitlik leyhine tamamen karıştırır gibi olduk. Sonuçta biz burada popüler olan Punk’tan bahsediyoruz ve popüler kültürün ve basitliğin devrimci gücüne inanan ilk yıllardaki Brecht ve Benjamin’i aklımızda bulundurarak modernizmden bahsediyoruz. Bu şekilde Punk’ı ele aldığımızda artık onu post-modernizmin eğlence ve hedonist yorumundan kurtartıp, dünyayı yorumlama üzerine ayrı bir imkan yolu açmış oluyoruz. Benim için Punk’ın önemi bu imkandan kaynaklanıyor.

Basitliğe methiye olarak algılanan bu girişte Punk’ın felsefi olarak niye bana ilginç geldiğini ve eğer Türkiye’de ya da herhangi bir yerde Punk ile ilgileniyorsam sırf bu basitlik ve dolayımsızlık yüzünden olduğunun altını çizmek istedim. (Halil Turhanlı’nın yaptığı basitlik eleştirisine tamamen katıldığımı da belirtmem gerek, fakat bu basitlik eleştirisi daha fazla form ile ilgili olduğu için burda bizi ilgilendirmiyor)

Türkiye’de örneğin, daha ileride buna daha fazla değineceğiz, “Suratına İşemek İstiyorum” kadar hem direkt, hem de bu kadar basit, hem de bu kadar net ve saldırgan bir şarkının ancak punklar tarafından söylenebileceğini tahmin etmek zor değil herhalde. Bizim teorisyenlerin ve sosyalbilimcilerin de Punk’tan öğrenebileceği şey de güçlü bir suratlara işemek isteyen teoridir.

Tabii ki bu kitap böyle bir teoriyi üretmek için yazılmamıştır. Bu Türkiye’deki Punk ile ilgili bir kitaptır. Fakat kitabı hazırlarken, en azından yaklaşımımız ve seçeneklerimiz dahilinde, dikkatli bir şekilde entelektüel olmaktan kaçındık. Onun için bu kitap hiçbir şekilde bir sosyolojik vaka veya “şizoanket” ya da bir sözel tarih çalışması olarak okunmamalıdır. Kitabı hazırlama sırasında yaptığımız araştırmalar (genelde röportajlar) hiçbir yönteme göre yapılmamıştır. Olabildiğince kişisel olan bu yaklaşım, aynı zamanda benim için sadece Türkiye’deki Punk’ı değil, bir o kadar da hayatı ve insanları anlamama da çok yardımcı oldu.

2. Sineği İnek Yapmak

Özellikle her on yılda bir gelen askeri darbelerden dolayı zaten üstün gelme bir şekilde başlayan modernleşme Türkiye’de tamamen süreksiz bir seyir göstermiştir. Modernizmin tamamlanmamış bir proje olduğunu anlamak için burada ileri görüşlü ve çok zeki olmak gerekmiyor.

Türkiye’nin bu modernleşme tarihinde Punk’ın izlerini aramak onun için belki biraz garip kaçabilir, daha doğrusu gariptir. Geçen bölümde Punk’ı aslında neredeyse felsefi bir kategori olarak ele aldık. Halbuki Punk bunun dışında bir de belli bir tarihi olan ve belli bir coğrafyada daha fazla görülen bir altkültür hareketidir. Öyle ki 1977 yılında Londra’da resmi olarak başladığı kabul edilen bu hareket Türkiye’de nasıl anlaşılmalıdır?

Çünkü biliyoruz ki, daha doğrusu bu kitap ile bilinecek, Türkiye’de Punk 1987 yılında (artı/eksi bir yıl) İstanbul’da Headbangers grubuyla ilk defa tam anlamıyla kamusal bir anlam kazanmıştır. Eğer Tünay Akdeniz ve Çığrışımlar’ın ithal Punk-Rock’ını saymazsak o zaman Türkiye’de Punk normalinden on yıl sonra başlamıştır. İlk resmi Punk albüm ise bundan on küsür yıl sonra piyasaya çıkmıştır. Bu kitapta bu iki tarih arasında Türkiye’de Punk ile ilgilenmiş kişileri ele aldık. Kitaptaki röportajlar ve kimi yazılar okuyuculara bu bilinmeyen tarih hakkında bir fikir verecektir, onun için kimsenin hiçbir uzman sosyolojik değerlendirmeye ihtiyacı olduğunu zannetmiyorum.

Fakat yine de yöntem ve araştırma seyri hakkında birkaç söz; bu kitabı hazırlamak benim zannettiğimden çok daha zor oldu. Bunun birkaç nedeni olabilir: röportaj yaptığımız kişilerdeki konu hakkında isteksizlik, inançsızlık, sabırsızlık veya tembellik, röportaj yaptığımız çoğu kişinin bu konuda söyleyecek çok şeylerinin olmadığını iddia etmesi (her seferinde de zıddı gerçek oluyordu), bir takım psikolojik zorluklar (hafıza kaybı, yanlış hatırlama, abartma gibi ya kimyasallarla ya da ideolojik plandaki değişimlerle açıklanabilecek şeyler) veya doküman eksikliği, röportaj yapmak istediğimiz kişilere ulaşma gibi fiziksel zorluklar. Bu konuda hiçbir kaydın olmaması da en baştaki zorluktu. Ama biz en başından beri bu tarz “yeraltı” araştırmalarında görülen “sineği inek yapmak” hatasından kaçmaya çalıştık. Durduk yerde yeni bir şehir mitolojisi yaratmak değildi amacımız.

Punk böyle bir şeye hem felsefi kategori olarak hem de tarihsel bir fenomen olarak müsaittir. Her yerde ve her koşulda farklı anlama gelebilir Punk, örneğin eski-Yugoslavya’da özyönetimli sosyalizmin üçüncü yol teorisini ve pratiğini destekleyen bir hoşgörü göstergesi iken (Emir Kusturica’nın ilk ve en iyi filmi “Do You Remember Dolly Bell?”i düşünün, sadece filmde kahraman Punk değil, Rock ‘n’ Roll çalıyordu), Letonya’da bağımsızlık sürecinde çoğulcu milliyetçi seslerden biri oluyor (Jri Podnieks’in “Is It Easy To Be Young?” filmi), fakat yine de Punk zamanına göre putkırıcı, anti-otoriter, saldırgan, eleştirel ve bununla beraber batıcı, şehirli, elitist ve kitsch karşıtı olan bir kültürdür de. Bugün en küçük ve en gelişmemiş ülkelerde bile Punk’ın izlerini aramak ve takipçilerini bulmak bu modern/şehirli kültürün ulaşabileceği etkinin sınırsız olduğunun göstergesi de olabilir. Eğer İran’da punklar varsa, bunların gürültüsü mollaların ezanı dışında başka sesler de olduğunun işaretidir ve bu gürültü “orda” bile modern şehirli bir kültürün olduğunu garanti eder. İşte bunu garantilemek için çoğu durumda ve yerde sineği inek yapma taktiği uygulanır. Böylece olmadık bir tarih ve gelenek icat edilir.

Bu kitapta biz bundan kaçındık, en azından olabildiğince kaçındık. Ama aynı zamanda bu araştırmanın bir Sherlock Holmes davası olmadığını da söylemek gerekiyor. Dünyanın her yerinde punkları takip eden ve bu kitapta Türk Punk Camiası hakkındaki raporunu yayınladığımız Luk Haas’ın Tien An Men şirketi ile yıllardır yürüttüğü pratik, bir sineği inek yapmak meselesi olarak yorumlanabilir mi? Kimilerine göre evet, bu egzotizmin ulaştığı son basamaktır, Tacikistan’da Hardcore-Punk! (Herhalde bir oksimoron olmalı!)

Fakat Luk Haas’ın samimiyetine ve pratiğinin içtenliğine inandığımız için (Üçüncü Dünya yer altı ürünlerini hiçbir büyük mainstream kanal kullanmadan dolaşıma sokması, tüm ürünlerini kendi hazırlaması, DIY vs…) bu örnekte kötü niyetin olmadığını ve bu plakların plak hammaddesi vinyl’den daha tehlikeli olmadığını varsayıyoruz. Luk Haas hakkında bu kadar.

Biraz önce Punk’ın modernizm/şehirli kültürün garantisi olması hakkında başlattığımız tartışma çok önemlidir; çünkü bazı durumlarda Punk aynı zamanda çokkültürlü, demokratik, hoşgörülü ve “açık toplumların” test kağıdı olabilir. Karikatürize edersek eğer: “Tamam, sizin en karanlık ve karamsar döneminizde bile Punk’ınız vardıysa, Avrupalı olabilmeniz kolaylaşmıştır.”

Türkiye’de Punk’ın olması, hem de 80’lerde olması, bugün bakıldığında çoğu kişi için politik doğruluğun bir göstergesi ve Türkiye’nin modern ve açık toplum olduğunun bir garantisi olarak yorumlanabilir. Sineği inek yaparak, Türkiye’deki Punk’ı olduğundan farklı ve fazla gösterdiğimizde, kolayca biz de bu neoliberal görüşün sözcüsü olabiliriz. Bu kitap dış mihraklı destekle basıldığı için bu konuda okuyucuları daha fazla uyarmamız gerekiyor. Punk, doğrudur, çelişkili bir şekilde yüksek kültürün sözcüsü olabilir (zavallı ölü Debord Fransız entelektüeli olabildiği gibi) fakat bu kitapta bizim herhangi bir ajandamız (gizli ve açık) olmadığı gibi, hiçbir şekilde de Punk’ı bir açıklama olarak kullanmadık. Eğer izin verirseniz teorinize işemek istiyorum, hem karmaşık olanlara hem de komplocu olanlara!

3. Çekiç Değil, Ayna Değil, Pencere

Karl Marx’ın “sanat ayna değil, çekiç olmalı” önerisi Türkiye Punk müziği için pek geçerli değildir. Türkiye’de Punk müziği bir penceredir. Bu bölümde bunu yavaş yavaş göstereceğiz.

Punk müziği 1977’de Londra ve Kıta Avrupası ve ABD’de epey bilinen ve gençler arasında popüler bir altkültür hareketi haline geldiğinde, Türkiye’de o zamanlar Punk hakkında ve genelde Rock ‘n’ Roll hakkında yazılan yazılar eleştirel türdendir. Punk, emperyalizm, Batı dekadansı, çürüme ve apolitiklik ile eşanlama geliyordu. Punk’ı eleştirenler onun bir Batı demokratik kapitalizminin ajanı ve garanticisi olduğunu ve IMF ile (her ne kadar görünürde buna karşı ise de) el ele gidebileceğinin farkındaydılar. Türkiye’de 1977’de Sol hareket Punk’tan olabildiğince uzaktı, ama Punk’ın en anarşist görünümlerinden bile daha radikaldi. Aynı zamanda da Türkiye’deki Punk’ın hiç olamayacağı kadar da enternasyoneldi; Yar Yayınevi o meşhur yıl İtalyan Kızıl Tugayları, Alman Kızıl Ordu Fraksiyonu, İran, Kamboçya ve bir sürü ülkenin gerilla hareketlerinin manifestolarını en modern tasarımlar ile yayınlıyordu. Militanlar ve sempatizanlar Arnavutluk, Çin, Küba, Bulgaristan… tüm ülkelerin Sol teori ve pratiklerini takip ediyordu. Fakat Sol’un müziği hiçbir zaman çekiç değildi, daha doğrusu hiçbir zaman Punk’ın anladığı anlamda üç akorlu gürültü üreten bir rahatsızlık değildi. Sol müzik ya erkek köylülerin maço gür sesi olmuştur, ya da melankoli ile sızlayan kadın ana’nın ince sesi. Türkiye’de politik müzik gün bugün böyledir, hatta art arda gelen kayıplar ile bu kaderci formunu daha da pekiştirmiştir. Sol teori ne kadar enternasyonel olmuşsa da, pratikte de o kadar mahalleci (gecekonducu!) kalmıştır.

Bana öyle geliyor ki, gürültüden arındırılmış bu melankolik Sol ses, garip bir muhafazakarlığı da beraberinden getirebiliyor, öyle ki bugün Otonomcular gibi hayli uluslararası teori ile beslenen radikal politik (Negri’den Balibar’a kadar) oluşumları ziyaret ederseniz, dünyanın en bayat ve sıkıcı halk müziklerine hazırlıklı olmalısınız. Bu yüzden Murat Belge’nin daha seksenlerin başında yaptığı Arabesk ve Punk müzik benzetmesi esasında yanlıştır. Eğer Arabeski yüksek sanat müziğinden farklı olarak daha amatörce bir ses ve devrime gebe bir Vox Populli olarak Punk ile eşanlamlı değerlendirirsek, o zaman Punk’ı temeli olan gürültülü basitliği salt bir muhafazakar feryada indirgemiş oluruz.

Sol müzik çekiç değildi, ama ayna da hiç değildi. Müzikte ayna ve orta sınıf psikolojik dertler ve depresyonlar herhalde 80’lerde Sezen Aksu ve onu hala devam ettiren en aptal liberaller tarafından başlatılmıştır. Fakat 80’lerde Sol olmayan, bu yüzden de apolitik olan, ama hiç de orta sınıf ve vasat olmayan bir gençlik sesi de yükseldi bu ses tabii ki ilk heavy metal ile yükselse de kısa zamanda asıl radikalliğini Punk ile kazandı. 80’lerde Türkiye’nin nasıl bir yer olduğunu o dönemde burada yaşayan birçok kişinin röportajlarından görebiliyoruz; karartmalar, sürekli baskı, hiçbir şeyin net olmaması, garip ve iğrenç bir stil, muhafazakarlık ve vahşi kapitalizm. İşte bu dönemde belki de ayna olmayan ender radikal hareketlerden biri Punk’tı ve Marksist olmadıkları için de çekiç olma şansları yoktu.

Bir de punkların sayısı az imiş o dönemde ve de tipik bir “yeraltı” partisi şöyle olurmuş; bir iki Metal grubu, ardından bir Punk ve arada da bir Break Dance show, hepsi de gündüz ve kiralanmış bir düğün salonunda. Anlaşıldığı kadarıyla o dönemde yeraltı kültürü tüm o 80’lerin hafıza kaybından sonra kendini tekrar bulmaya çalışıyormuş, onun için o dönemde kimse kendini tam olarak Metal, Punk veya Hardcore olarak tanımlamıyormuş. Bu arama dönemi Türkiye’deki eksiklikler yüzünden yukarıda bahsettiğimiz parti gibi komik ve eğlenceli de olabiliyormuş. Bu yüzden biz Türkiye’deki Punk’ın çıkışını 80’lerin o politik ve kültürel (karanlık) ortamıyla açıklarken, Punk’ın bu duruma karşı oluşunu göz önünde bulunduruyoruz. Punklar ebeveynlerinin melankolik Sol’undan, etraftaki depresif pop’tan, yerel ve milli olmaktan, kapalılıktan bıkmış gençlerdi. Kesinlikle yeni alternatifler öğrenmek isteyen ve yeni şeyler denemek isteyen kişilerdi, eğer illa söylemek gerekirse açılmak istiyorlardı. Onun için 80’lerde Punk’ın (Türkiye’deki her şeyin olduğu gibi) karanlık tarafında Demokles’ın kılıcı gibi asılı duran liberalizm ve Turgut Özal figürü var. Kitapta birkaç yerde tartışmalı bir şekilde ismi geçen Özal, açılma teorisi için belalı bir isimdir. Çünkü hem Punk’ın özgürleşme isteği, hem de Özal’ın liberal kapitalist Pazar programı aynı açılma ve dünyaya ait olma isteğiyle birlikte okunabilir. Unutmayalım ki ilk İstanbul Sanat Bienali ve ilk Punk grubunun kurulması da aynı tarihe denk gelir. Özal kendi açılma isteği ile liberalizm ve vahşi kapitalizmi savunduğu kadar, aynı inatla da en gerici ve en muhafazakar kültürü de destekliyordu.

Punklar için bu açılma kültürü farklıdır, dünyayı hiçbir resmi temsilin dolayımı olmadan anlamaktır. Bu açılma hiçbir zaman tam anlamıyla olamayacağı için -taşra ve yerellikten kurtulup dünya kültürüne ait olmak anlamında (bunun hangi koşullarda mümkün olduğunu bir sonraki bölümde göreceğiz)- bunu daha çok dışarıya bakış veya dışarıyla ilgilenme olarak görebiliriz. Burada, yine, Punk’ı açık toplumun sözcüsü olma gibi bir yoruma indirgememek için dikkatli olmalıyız. Fakat İstanbul’daki punkların toplum nasıl daha elverişli bir yer olur gibi bir dertleri ve planları olmadığı için ve Punk tavrının ülkeyi daha açık göstermeyle ilgili hiçbir alakası olmadığı için yukarıdaki bu indirgemeci yorumdan kolayca vazgeçebiliriz. Bu çözüm punkların başkaları tarafından böyle yorumlanmayacağı anlamına gelmez, biz en azından bunu yapmayacağız, kitabın birkaç yerinde Özal ismi tehlikeli bir şekilde Punk ile yan yana getirilse de. Yukarıda geliştirdiğim önermeyi şöyle tanımlayabiliriz: Punkların temsil ile sorunları yoktur ama temsil edilmeye de sorunlu bir şekilde müsaittirler.

Onun için Punklar’ın sanatına pencere diyoruz, sıkıcı ebeveynleri ve aptal politikacılar dışında başka bir şey aradıkları için. Bu arama ve öğrenme tabii ki çok komik sonuçlar da doğurabilir. Örneğin Tünay Akdeniz’in ithal Punk’ı ve bunu iğrenç (abject) olan sakatatlar ve moda olan çengelli iğneler ile sentezlemesi herhalde prototipik bir Punk komedi olarak kalacaktır. Türkiye’nin açılma tarihi Araba Sevdası kahramanı gibi bir sürü örnekle doludur, Barış Manço ve Kaygısızlar’ın “Helter Skelter”inden, Metin Erksan’ın “Şeytan” filmine kadar. Sanırım en komiği ve komik olduğu kadar da tehlikeli olanı bu kitapta Dead Army Boots’un vokalisti Tarkan ile yaptığımız röportajda ortaya çıktı. Bir konserde niye gamalı haç kullandığı ve heil selamı yaptığı sorusuna eski Punk, o zaman Türklerin Türk Punk’ı, Almanların Alman Punk’ı ve Amerikalıların Amerikan Punk’ı yapması gerektiğini söyledikten sonra biz de Dead Kennedys’in hep Amerikan karşıtı müzikler yaptığını hatırlattık. Tarkan’ın cevabı işte bu hikayenin en ilginç kısmı: “Biz Dead Kennedys’in hayranlarıydık, tüm şarkı sözlerini ezbere bilirdik ve biz de Amerika’dan nefret ederdik”.

Marx’ın dediği gibi bazen anlama yanlış olabilir. Punklar politik olarak doğru olmayı iplemedikleri için, bu örneğin de öyle sanıldığı kadar tehlikeli veya milliyetçi olduğunu iddia etmek abartı olabilir. Zaten bu tarz Fellinivari örnekleri istediğimiz kadar arttırabiliriz, ne de olsa geç ve farklı bir modernleşme Punk’ından bahsediyoruz.

Fakat bu kitaptan okuyucuların anlayacağı gibi 80’lerin sonundan ve 90’ların başına kadar (internetten önceki dönem) dünyada olup bitenleri takip eden inanılmaz bir kitlenin varlığının olmasıdır. Mektuplarla dünyanın her köşesindeki fanzin ve demolardan haberdar olan bu kitle, az da olsa, bir imkanı temsil ediyor, Türkiye’de şehirde alternatif ve eleştirel bir kültürün olabileceği imkanı. Kimileri için bu pencere yurtdışına çıkmak, yurtdışı ile mektuplaşmak veya Deniz Pınar’ın dükkanı olmuştur, fakat her ne şekilde olursa olsun farklı bir dünyaya açıldığı kesindir.

3. Müslüman Mahallesi’nden Salyangoz Satmak

Bariz muhafazakarlık olan bu deyim Türkiye’de bir imkansızlığa işaret eder; tam olarak Batıcı olamamak. Aynı zamanda bu alaycı bir şekilde batıcılığı, garpçılığı veya isterseniz oksidentalizmi eleştirir.

Punk ve Türkiye’deki diğer altkültürlerin Müslüman mahallesinde salyangoz satmaya benzetilmesinin nedenlerini şimdiye kadar anlattıklarımızdan kolayca ortaya çıkarabiliriz. Bu nedenler muhafazakarlığın da çehresini ortaya çıkarır: Türkiye’deki sosyal ve kültürel gerçek Batınınkinden farklıdır, yeteri kadar olamaz mitolojisi. Milli değerler artı kültürel anti-emperyalizm eşittir bu muğlak muhafazakar bilinç. Tahmin edeceğiniz üzere Punk’ın burada yeri yoktur.

Önceki bölümlerde sırayla incelediğimiz Punk’ın kategorik, tarihsel ve politik imkanlarının bu duruma nasıl bir alternatif getirebileceği üzerine bir görüş geliştirmek istemiyorum. Zaten bunu ancak laboratuar ortamında üretilmiş bir Punk’ın yapabileceği kanısındayım, ayrıca Punk için böyle bir ajandanın onun esas yapısını tamamen bozacağını düşünüyorum. Fakat Punk konusunu ele alarak bu konuyu tamamen zıt bir perspektiften de yaklaşabiliriz, garpçılığın zıddından, daha doğrusu şarkiyatçılıktan veya oryantalizm açısından bu konuyu ele alabiliriz. Böylece önceki bölümde cevapsız bıraktığımız soruya geri dönebiliriz, Türkiyeli bir Punk/yeraltı grubu hangi koşullarda dışarı çıkabilir, dünya kültürüne ait olabilir? İçeride modern, dışarıda geleneksel/folklorik olduğu sürece. Oryantalizm bakış açısıyla ele aldığımızda Punk ve ona benzer müzik ve yaşam türlerinin Türkiye kökenli olduğu zaman, Türkiye kültürel (daha doğrusu folklorik) kökenli olması gerektiğini de anlıyoruz. Eğer Türk bir Punk grubu başarılı olmak istiyorsa illa ki içerisinde bir saz veya zurna baharatı ya da bir arkaik ritim yapısı olmalıdır. Bu böyle olmadıkça yapılan müziğin anlamı olmaz. Veya röportajını yayınlamadığımız Türkiye underground müzik uzmanı Jay Dobis’in dediği gibi “Hiçbir ilginçliği olmaz. Bu kadar zengin halk müzik kültürü varken niye kullanılmasın, zaten İngilizler ve Amerikalılar yeterince bundan (underground’tan) yapıyorlar, niye aynısı eklensin”. Her zaman bu kadar olmazsa da DJ John Peel, Tim Hodgkinson, Thurston Moore’un da genelde “oryantal” kokan Türk underground ve Punk’ına ilgi gösterdiklerini biliyoruz (ama yine de kimse Dobis kadar Punk/Underground gruplara “saz” danışmanlığı yapacak kadar uzman ve net olmamıştır).

Bunun en komik versiyonu da Türk gruplarının bitmek bilmez sentez yapma yetenekleridir, doğu ve batı arasındaki sentez. Einstürzende Neubaten’ın basçısı gözüyle yapılan en son film sanırım bunu en iğrenç ve çekilmez haliyle sunmuştur; artık Türkiyeli, İstanbullu yer altı müzisyen saz ve zurna ve sentez dertleriyle iyice içi boş bir türe dönüşmüştür. Aslında zavallı Piyer Loti Hacke’nin de bugün Türkiye’de istese de görebileceği pek öyle ciddi bir alternatif yoktur, müzik ve altkültür sahnesi iyice kendini oryantalize etmiştir, piyasada olan grupların çoğu neo-psychedelic hippi post-rock kafa karışıklığı ile ülkemizin güzel çok-kültürlü halk seslerini sentezlemekte yarışmaktalar. Yeraltı gruplar kendi müziklerinin yeniliğini The Can ile Müslüm Gürses ve Velvet Underground ile Orhan Gencebay arasında bir yerde bulunmakla tanımlamayı ve sentez durumunun olabileceği en muhafazakar haller almasından da çekinmiyorlar.

Bu duruma nasıl böyle gelindiğini araştırıp, halihazırda bulunan post-kolonyal teorileri ile güzel bir beyin jimnastiği yapabilirdim, ama Türkiye’de bu değişimi çok iyi bir şekilde belgeleyebilen iki öğretici grup, fenomen vardır; Zen ve 2/5 BZ. İki grup da ortalama aynı zamanlarda başlayıp (80’lerin sonu ve 90’ların başı) o zaman Türkiye’de hiç olmayan Avant-Punk ve deneysel müziği tamamen politik bir şekilde yapıyorlarken, 90’ların ortalarında yavaş yavaş gitarı bırakıp saz’a yöneldiler ve kendi ülkelerinin halk ezgilerinin zenginliklerini tekrar keşfederken aynı zamanda hem müziklerindeki gürültüyü azalttılar, hem de gittikçe sentezleme amacıyla gösterisel bir ses mitolojisine yaklaştılar. Zen grubu kendi ismini Baba Zula olarak değiştirdi, ve en son (yine saz ile yaptıkları) Tanbul albümünden sonra oryantal olmayı iyice geliştirerek “göbek dansı, Punk, dada, pscyhedelic ve dub” müziğini sentezleyen en başarılı Türk grubu oldular. 2/5 BZ grubu ise bu oryantal durumu sahte bir “no turistik no egzotik” kinik kendi-eleştirisiyle örtmeye çalışırken, grubun yaptığı ilk albümlerle hiçbir alakaları kalmadığını da görüyoruz. (Burada şapkaları Bülent Tangay adına çıkarıyoruz!) Bu iki grubun ve onları takip eden bir sürü başka oluşumların oryantalizm ile alakalarının daha ciddi bir analizi yapılması gerekiyor, fakat burada en azından şundan bahsetmeden edemeyiz, bu iki grubun sesleri ve tavırlarının oryantalleşmesi ile dünyaya açılmaları ve saygın birer müzisyen olmalarını doğru orantılı olarak artması gerçeği gözümüzden kaçmıyor.

Bu kitapta biz çoğunun gözünden kaçan, 80’lerin başından 90’ların sonuna kadar ki süreçte üretilen samimi ve güçlü yeraltı seslerine baktık. Umarız bu röportajları okuyan okuyucular bir imkanın farkında olurlar, bugünden farklı bir imkan; ne salyangozlara ne de Müslümanlara ait olan bir imkan.


Kemal Aydemir

Punk ile tanışman nasıl oldu?

Ben İngiltere’ye grafik okumaya gittim. O zaman Türkiye’den bilgi alabileceğin çok kaynak yoktu. Bilgi sahibi olamıyordun. Gittiğimde bir baktım ki, okullar süper pahalı. Plan şöyleydi; yarım gün çalışıp, yarım gün de okula gidecektim.

Hangi okul?

Hangi okul diye bir şey yok. Giremedim ki, hangi okul olmadı.

Kaç yılı?

1977. Türkiye’de o zaman hippi hayatı vardı, saçlar uzundu. Böyle bir ortamdan oraya gittim. Orada film tamamen değişik. Hippilerin hepsi yaşlanmış, çoğu işgal evlerinde kalıyor. Bir süre sonra punkları görmeye başladım. Garip makyajlar, yırtık elbiseler, toplu iğneler falan. Tabii çok değillerdi başlarda. 77 yılı daha. Bunlar kafayı sıyırmış zannettim. Psikopat, tehlikeli adamlar diye düşündüm.

Bende hippi kafası devam ediyor tabii o sıra, hâlâ Pink Floyd, Frank Zappa dinliyordum. Bir arkadaş, “Burada yeni bir akım çıktı. Bu gördüklerin Punk. Bunların kulüpleri var. Seni bir konserlerine götüreyim bak, ne biçim fark var” dedi. İyi dedim gidelim. Biz kalktık gittik. Marquee diye bir yer vardı. O gün Lurkers ve 999’in konseri vardı orada. İçeriye bir girdim, yani samimi söylüyorum bayağı korktum. Biz gayet düzgün kıyafetteyiz. Onların hepsi yırtık pırtık elbiseler, zincirler falan. Akıl hastanesi gibi içerisi. Biz nereye geldik diye bir taraftan korktum, bir taraftan da enerji bayağı hoşuma gitti. Çok renkliydi.

Konser bir başladı, biz de tam öndeyiz, bir de içerde bira içiyorlar. Pogo falan derken bir kargaşa. O onun üzerine çıkıyor biralarla, millet birbirine tükürüyor. Herkes içki içinde. Biz korktuk kavga çıkar diye gittik arkaya, oradan seyrediyoruz. Müthiş bir elektrik vardı müzikte ilk gördüğümde. Nasıl karşılaştırma yapayım; bizim 60’lı yılların gruplarında, grup çıkar sahneye, belirli bir parçayı çalar. Sonra saatlerce gitar solosu car cur cur. Arkadan davul çalar gider gider. Bunlar bir şarkı çalıyor iki dakika, hop diyor ikinci parça. Hiç gitar solosu falan da yok. Ama müthiş bir elektrik de var. Ulan dedim ben bu müziğe bayıldım, her hafta gelelim buraya.

Biz o zaman kuzey Londra’da oturuyorduk. Orası da hep işgal evleri. Orada da İngiliz Rock tarihinde önemli bir yeri olan bir pub vardı. Ama fazla da büyük bir yer değil. O mahallede oturuyorum ya ha bire bakıyorum kimler çalıyor diye. Pub’a sürekli gitmeye başladım. Dedim salla hippileri punklarda hayat var. Bu arada, adamlar ne istiyor, amaçları nedir, kültürü nedir hâlâ bilmiyorum. Fazla İngilizce de yok, anlayamıyordum.

Kings Road’a giderdik. Orada punklar hava atardı. Giyinirler, millet onlara bakar, bunlar millete tükürür falan. Malcolm Mc Laren’ın Sex diye ünlü dükkânı vardı. Oradan geçiyordum bir gün, ama dükkân olduğunu bilmiyorum. Vitrine çürümüş bir postal koymuşlar. Kavramsal sanattan falan da anlamıyorum. Dedim burası neyin nesi. İçeri bir girdim, içerde Jordan, elinde de kırbaç, bana bakıyor. Eyvah dedim. Fakat dükkân hoşuma gitti. Kimse sana bir şey sormuyor, diğer dükkânlar gibi değil. Müzik olarak da Punk çalıyor. Ben de burası herhalde Punk dükkânı diye düşündüm. Fakat elbiselere falan baktım, hep fetişist. O zaman moda “bondage trousers” idi. Ulan bunları kim giyer. Tşörtlere falan baktım. İlk o grafikler var ya fosforlu renkler falan, bayağı hoşuma gitti. Her Kings Road’a çıktığımda o dükkâna uğrardım.

Sonra aradan bir zaman geçti. Punklar o zaman çalamıyorlardı. Gazetelerde Sex Pistols çalıyor gözüküyor ama Sex Pistols’ın nerede çaldığı belirsiz. Gizli çalıyorlar. Bir olay oldu. Bir kızın gözüne konserde şişe atmışlar, kızın gözü çıkmış. Bütün Punk konserlerini yasakladılar. Marquee’ye gidiyoruz hiç konser yok. Flyer veriyorlar elden, gelin işte şurada şu saatte konser var diye. Kapıda flyer’ı gösteriyorsun, tamam gel geç diyor içeri. Bir gün kim olduğunu bilmediğim bir konsere gittim. İçeriye bir girdim. İçerisi nasıl kalabalık. Eski bir fabrika ya da depo gibi bir yer. Biz de hâlâ kafada şey var, konser deyince koltuklar olacak, herkes oturacak falan. Bir baktım içeriye herkes punk. Ben pardesü falan giyiyordum. Burada nasıl konser olur falan derken, bir çıktı grup: Sex Pistols. Ama bilmiyordum Sex Pistols olduğunu çünkü, isim değiştiriyorlardı. Mesela Sex Pistols çıkıyor ama isimlerine Adventures diyorlar yakalanmasınlar diye, yasaktı çünkü. Biri çıktı doktor kıyafetiyle. Ortalık cehennem gibi. Skinheadler vardı o zaman, onlar faşistti, karşılardı Punk’a. Bunlar konsere bir baskın yaptılar, ortalık karıştı. Adam birine bir jilet attı. Adamın dudak gitti. Polisler falan geldi. Kendimi sokağa attım. Ulan dedim bir daha bunların konserine gitmem.

Sen tam Punk’ın patladığı yıl gitmişsin. Kaç yaşındaydın o zaman?

O zaman 25. Aslında punklar için yaşlıydım. Punkların hepsi 16-17 en fazla 20 yaşındaydı.

Punk dinleyenlerin hepsi İngiliz miydi? Yabancılar var da mıydı?

Baştan sadece İngiliz’di Punk dinleyenler. 70’lerin sonunda, 80’lere doğru Fransa’dan, Danimarka’dan punk tipli kızlı erkekli insanlar gelmeye başladılar.

Türk olduğunu söyleyince bir ayrımcılıkla karşılaşıyor muydun?

Punklarda o zaman ırkçılık yoktu ki. Hatta Clash, en son Rock Against Racism (RAR) diye bir kampanya yapmıştı.

Hangi grupları gördün?

X-ray Spex, Siouxsie and the Banshees, Lurkers, çoğunu gördüm… 80’lerde müzikte yeni bir kapı açılmıştı Punk’la birlikte. Eski zaman müziğinde hep aşk vardır ya, o bitmişti. Artık şarkılar öfkenin dışavurumuydu. Ardından endüstriyel müzik çıkmıştı. Aynı dönemde bir de Two Tones Ska müziği de çıkmıştı. Londra’nın en fazla uçtuğu dönem o dönemdi. Sonra bir de yeni romantikler çıkmıştı. Aynı dönemde psychobilly. Yani o dönem hepsi ayrı ayrı yerlerde çalıyordu. Bir de 50’lerin Rock’n Roll’unu dinleyen Teddy Boy’lar vardı. Müziğin en güzel patlama yaşadığı dönemde Londra’da kaldım. Punk, New Wave ve New Wave’den sonra açılan bütün akımları yakaladım. Joy Division’lar, Sisters of Mercy’lar işte. Karanlık müzikler.

Dünyaya bakış açım tamamen değişti. Ben de çoğu zaman işgal evinde kalıyordum. O zaman serbestti. Boş bir binaya giriyorsun, kapıyı kırıyorsun, orası artık senin. İngiltere’de öyle bir kanun vardı. Kalacak yerin yoksa kapıyı kırıyorsun, kilidi değiştiriyorsun ondan sonra gidiyorsun belediyeye. Benim kalacak yerim yok buraya girdim diye bildiriyorsun. Elektriği açtırıyorsun. Parasını veriyorsun onların. Ama kira vermiyorsun. Orda kalanların çoğu da zaten hippiler, punklar, gotikler.

Orada müzikle uğraşıyor muydun?

Yok. Orada en kötü işlerde çalışıyordum. İnşaatta çalıştım. Lokantada, restoranda çalıştım. Mutfakta bulaşıkları yıkıyordum.

Oturma iznin var mıydı yoksa kaçak mıydın?

Kâğıt evliliği yaptım. Yakalandıktan sonra da sınır dışı edildim.

İstanbul’a dönünce nasıldı burası?

Sorma işte en kötüsü de oydu. Buraya geldim bir baktım sıkı yönetim var burada. Havaalanına bir girdim bir baktım her yerde askerler, makineli tüfekler… Dedim herhalde biz yanlış yere geldik. Afrika’ya mı geldik lan? Burası Türkiye olamaz. Özgür bir ülkeden geliyorsun, bir bakıyorsun her taraf asker dolmuş.

Askerin biri git pasaport işlemlerini yap diye bağırıyor. Saat 2’de karartma var, sokağa çıkma yasağı var dedi. Çabuk buna araba bulun dedi. 2 bavul vardı bende plak dolu içerisi. Taşıyamazsın yani. Plakları görseler beni içeri koyarlar. Çünkü o zaman yasaktı öyle şeyler. Mesela aralarında Alien Sex Fiend’in plağını görse yırtar atar çöpe. Bizim birader orada çalışıyordu o zaman. Bavula baktırmadım.

İstanbul’a gelince burada tamamen depresyona girdim. 6 ay geçti. Ben dayanamadım, yaşayamam dedim burada. Alışıyorsun ya oradaki rahat hayata. Çok ters geldi. Bu kadar askeri sistem hoşuma gitmedi. Dedim bir an önce kaçıp gideyim. O sıra bir de pasaportu almasınlar mı? Sana pasaport yok dediler. Eyvah eyvah haydi buyurun. Bir sıkıntı, bir depresyon…

Peki hiç arkadaşın yok muydu Punk dinleyen?

Hayır, hiç yoktu. Bir kişi bile yoktu. Çok yalnız kaldım. Plakları dinliyorum, böyle gençlik de var ya, bayağı üzüntülü zaman, hep ağlıyorum. Kendi kendime evde pogo yapıyorum. Bayağı yıkılmıştım. Burada hiç kimse Punk dinlemiyordu. Daha yeni British Metal çıkmıştı. Bazen onların yanına gidiyordum değişiklik olsun diye. Punk diyordum, Punk neymiş lan diyorlardı.

Herkes punkları faşist, ırkçı zannediyordu. Oysa durum tam tersi. Hiçbir ırkçı punk grubu ben hatırlamıyorum. Zenciler bile vardı yani. Ha sonradan çıkmış olabilir, ama Punk’ın ilk çıktığı dönem, 77-80 yıllarında ben hiçbir ırkçı Punk grubu hatırlamıyorum. Zaten ırkçı olsalar ben niye böyle bir akıma kendimi kaptırayım?

Bakırköy Meydan’da tren istasyonunun yanında Hakan’ın bir tezgâhı vardı. Bende de çılgın bir şey vardı herkeste olmayan. Kasetleri zorla getirirdim, önüne koyardım çal çal diye. O da derdi, ulan bırak şimdi Punk’ı, bizi kesmez Punk. Biz Megadeth dinliyoruz. Gitar solosu hafif kalıyor ya sevmiyorlardı Punk’ı. Yine mi sen geldin derdi bana.

Bayağı zaman geçtikten sonra 90’lara gelince punk çocuklarla tanıştım. Bunlar dediler ki bizim grubumuz var, biz Punk dinliyoruz.

Bunlar dediğin kim?

Noisy Mob.

Hangi sene?

90’ların başı.

Zamanında bir dergide Headbangers ile yapılmış bir röportajda senden bahsediyorlar. Senden epey bir şey öğrendiklerini söylüyorlar.

Doğrudur. Ben anlatıyordum bazen. Çocuklar soruyordu. Ben de anlatıyordum şöyle şöyle gruplar var şöyle müzikleri var diye. O zaman yurtdışından yavaş yavaş gelmeye başladı punk etkileri. Doğru dürüst bir dinleyici veya kaynak da yoktu.

Sen o zaman neler dinliyordun?

Punk’tan başka Gotik, Endüstriyel, Test Department, Foetus, Clock Dva ve daha şimdi hatırlamadığım bir sürü şey vardı. Sonra hepsini Deniz’e (Deniz Pınar, Deniz Kitabevi) sattım.

Deniz’le tanışman nasıl oldu?

Hatırlamıyorum doğrusu. O zamanlar hep Narmanlı Han’a gidiyorduk. Orası buluşma yeriydi, hep kalabalıktı. Gidecek başka yer yoktu. Herkes Deniz’in dükkânına gidiyordu. Gazeteler Esat diye birinin mondo trasho dergisini tek başına çıkardığından bahsediyordu. Bazıları da merak ediyordu, neymiş bu mondo trasho diye, Deniz’in dükkânına gidiyorlardı.

Sen Esat’ı tanıyor muydun?

Yok, burada tanıştım. Hatta ben dergiyi gördüm. Bayıldım. Dedim ne kadar güzel bir dergi. Başka fanzinler de vardı ama benim hoşuma gitmiyordu. Adam 10 sayfa şiir yazmış mesela… Esat’la bir tanıştım, dedim bravo sen bu işi nasıl çözdün. Çünkü şaşırdım. Yurtdışına gitmeyen bir adam hakikaten bazı şeyleri bilemez. O zaman internet de yok. Türkiye kapalı bir dünya. Dergi yok, kitap yok.

Naki Tez, Murat Ertel, Gamze Fidan, Nalan Yırtmaç, bir fotoğrafçı çocuk vardı, onun ismini hatırlayamıyorum. Çevre kalabalıktı bayağı aslında. mondo trasho’nun çevresi ayrı, Deniz’in çevresi ayrı. Bizim Noisy Mob da giderdi oraya. Bakırköy tayfası ayrı, bir de Kadıköy’den gelenler vardı, bu da İsmail’in tayfası, Headbangers.

İngiltere’ye gitmeden önceki buradaki arkadaş çevrenle tekrar geldiğinde görüşme imkânın oldu mu?

Görüşemedim. 60’larda uyuşturucular vardı, çoğu zaten onlardan öldü gitti. Ya da çoğu terör yüzünden yurtdışına kaçtı. Dayanamadılar. 70’li yıllarda uzun saç hazmedilir bir şey değildi. Bir de kıyafet olarak bol paçalı pantolonlar, yamalı pantolonlar falan. İyice cozutmuştuk. İnsanların yaşaması zordu. Çoğu yurtdışına kaçtı özgürlük için, çok az insana rastladım gençlik yıllarımdan…

 

 

Aaron Hobson Alain Mascarou Alberto Giacometti Alberto Manguel Alberto Savinio Aldous Huxley Aleister Crowley Alejandra Pizarnik Alejandro Jodorowsky Alejandro Zambra Alexander Hacke Alexander Sergeyeviç Yesenin-Volpin Alfred Jarry Algan Sezgintüredi Ali Akay Allah Almanya Alper Canıgüz Alper KAmu alt kültür Andreas Baader Andre Breton Andre Gide Andre Rene Rousimoff Andre the Giant Andrew Losowsky Andrey Tarkovski André Breton & Philiphe Soupault Andy Warhol Anna Atkins Anna Massey Anna Romanovna Izryadnov Anthony Burgess ANTONIN ARTAUD Armağan Ekici Arthur Brown Arthur Cravan Arthur Rimbaud Ash Ra Temple A Silver Mt Zion Aslanlaşma Aslı Bostancı Atatürk Atilla Birkiye Atom Egoyan A torinói ló Austin Osman Spare avangard avangart Ayfer Tunç Ayhan Geçgin Ayhan Çağlar Aziz Genet A Zona B-movie Bahçeşehir Üniversitesi Bakışsız Bakışsız bir kedi kara balkan Banksy Bansky Banu Alkan Barack Obama Barones Else Von Freytag-Loringhoven Baroness Bartolomeo Vanzetti barış Barış Akkurt Barış ve Demokrasi Barış Yarsel Bask baskı basılı yayın basın basın toplantısı Bathory Batman Baysan Yüksel bağımsız bağımsız film BBC Beale Caddesi beat beat edebiyatı beat generation beat kuşağı Beatles beatnik bebek beden bedensel deformasyon Beethoven Begüm Güzel Behemoth belediye belgesel Belle & Sebastian bellek Belçika Berlin Betty Blue Beyaz Kuzgun Beyoğlu Beşiktaş Beşir Fuad bienal biletix Bilge Karasu bilim kurgu bilimkurgu bilinç akışı Bill Ward Birol Ünel Birsen Tezer Bizans bizarre black metal Black Ovarian Death March Black Sabbath Blaise Cendrars Blind Cat Black Blixa Bargeld Bloomsday Bob Dylan Bolesław Skulik Bora Akıncıtürk Borges Borges 113 yaşında Boris Vian Boris Ştrugatski Boston Bozlu Art Project Boğaz boşluk Brian Eno Brion Gysin Bronislav Prochazka Bryan Ferry Budapeşte bulmaca bulvar Bunny Munro Burcu Perçin Béla Tarr Bülent Erkmen Cabaret Voltaire caferağa Cambridge cami Camille Claudel Can canavar Can Can Heads Caspian caz cehennem Celal Mordeniz Cemal Arığ Cemal Süreya Cer Modern Cevdet Erek Ceza Cezayir Chantal Akerman charles bukowski Charles Darwin Charles Dickens Chris King Christian Debois Chuck Palanhuik cinayet cinnet cinsellik Claude Faraldo Cleon Peterson Colophon Colophon 2009 Comics Comte de Lautréamont Conrad Schnitzler Cory Doctorow Cozy Powell Culture Multure cut-up cyberpunk César Vallejo Dada dadaizm Dagerreyotipi Dagon Ezoterik Tarikatı Daguerreotype Dagur Kari Dali Damien Hirst dan haag dans Dante Dante Alighieri Danzig Darbe Dario Argento dark ambient dark jazz dava Dave Eggers David Bowie David Byrne David Keenan David Lynch dayanışma DDR Death In Vegas death metal Deborah Lupton dedektif Deep Purple Defter Kazıyıcılar Kooperatifi dehşet delilik demokrasi deney deneysel deneysel müzik Dengue Fever deniz DEPO dergi dergi yazarları derleme Der Orchideengarten Derya Bengi devlet devrim Dick Tracy Diederick Kraaijeveld Die Firma die toten hosen dijital gramafon dijital sanat dijital yayıncılık dil din direniş disiplinlerarası disko distopya diyalog dizi DJ dj set documentary Dogzstar Domenico Modugno Don Kişot Donnie Darko doom Doris Lessing Dostoyevski download doğa doğaçlama Doğu Almanya drama drone drone rock DSP Duchamp Duke Ellington dunia Dusha Bateson dönüşüm dünya Düş Yola e-book e-kitap E.M. Cioran E Ayhan Çağlar ece ayhan Ece Ayhan anma etkinlikleri Ece Ayhan Sivil Girişimi Ece Ayhan Çağlar Ece Gamze Atıcı Edebiyat Edgar Allan Poe Edith Piaf editör editör yazısı efemera Efemerista Efemerista Efrim Manuck Egg Dancing Eilish Lambrechtsen Einstürzende Neubauten Ekavart Gallery ek gösterim ekoloji ekolojik yaşam ortaklığı ekolojk yaşam Ekümenopolis El Arte de Volar Electric Wizard elektronik elektronika elektronik müzik Eleştirel Söylem Analizi eleştiri Elif Yıldız Elliot Smith El Topo Emanuel Mathias Emiliano Zapata Emmy Hennings Enda Hughes Ender Ormanlar Engelbert Kievernagel Engin Güneysu Enis Batur Enki Bilal Ennio Morricone enstalasyon Enteresan tasarım Epifanía Uveda de Robledo Eray Mert Erdem Helvacıoğlu Erdem Şenocak Erenköy Eric Andersen Erik Satie erkek Erkin Gören Erkin Koray Erkut Terliksiz Ernest Fuchs Ernest Hemingway Ernst Fuchs Ernst Jones Ersin Kalkan Ertem Eğilmez Ertuğrul Kürkçü Esat C. Başak Eskil Vogt Eskişehir estetik Etgar Karet Etgar Keret Etkinlik Eugene Hütz Eugeniusz Bąk ev evlilik Evren Ekşi Evvel Evvel Fanzin Ewald Gawlik experimental eylem eğitim eğlence Eşiktekiler facebook Faith d'Aluisio fantastik fantezi fanzin Fatih Akın Fatih Recep Tayyip Erdoğan Faust faşizm fc st pauli Federico Fellini Feeling B felsefe feminizm Femme Fatales Fenerbahçe Ferdydurke Ferenc Liszt Ferhat Uludere Feriköy Pazarı ferit edgü Fernando Pessoa festival fetiş Feyyaz Kayacan Filippo Tommaso Marinetti Filistin Film film festivali filmler filozof Finnegans Wake Flaneur Comics Flannery O'Connor flickr Fluttery Records Fluxus Fluxus 50 folk Forough Farrokhzad Forugh Farrokhzad Fotoğraf fotoğrafçı fotoğrafçılık Francesca Woodman Francis Picabia Franco Brambilla Frank Zappa Fransa Fransız Franz Kafka Franz Marc François Truffaut Fred Fiction Freedom Express Friedrich Nietzsche Fritz The Cat Fugazi Funny Games Futbol Futuristika Fyodor Mihailoviç Dostoyevski Füruğ Ferruhzad Fütü fütürist manifesto Fütürizm Gabriela Benackova gala Galata galeri Galeri Merkur Galeri Nev Galileo Galilei Galina Benislavskoya garage garaj garajistanbul Gary Lucas Gaye Su Akyol gazete gazeteci gece Gecenin Sonuna Yolculuk gelecek gelenek gemi Geoffroy de Boismenu George Grosz George Orwell Georges Bataille Georges Perec George Whitman George Yuri Yesenin Georg Trakl Gerhard Urbanek gerilim Gertrude Stein gerçek gerçeküstü gerçeküstücülük gezegen gezgin gezi Gezi/Mekan Gezi Direnişi Gezi Parkı geçmiş Ghetto Gilles Deleuze Giovanni Scognamillo Giuseppe Culicchia giysi Goblin Godflesh God is an Astronaut Godspeed You Black Emperor Gogol Bordello gol Gordon Matta Clark Gotham Gothic Americana Grace Grace Jones graffiti grafik grafik tasarım grafitti Grails Grand Funk Railroad Gregor Samsa grindcore grotesk Grup Ses Beats Guardian Guildford Dörtlüsü Guillaume Apollinaire Guillermo del Toro Gurme Gurme Gustav Klimt Gustav Klimt 150 yaşında Gustav Meyrink Gus Van Sant Gypsy Lou Webb görmek görsel görsellik Görüntü görüntü gösteri gösterim Güncel Güney Gotiği Güney Kore günlük gıda H.P. Lovecraft Halil Duranay Halit Kıvanç halk Hamlet Hannah Höch Hans-Lukas Kieser Hans Arp Hans Richter Hans Rudolf Ruedi Giger Haramiler hardcore Hardcore Punk Harfhane Harfhane Yayınları Harold Pinter harsh noise Hartmut Bitomsky hastalık hayal hayal gücü Hayat Hayat Haymatlos hayvan Heath Ledger heavy metal hediye Hegel Heinrich Himmler Henrik Isaksson Garnell Herman Melville Herta Müller Hey Jude heykel High Fidelity hikaye Hikmet Benol Hippi Perihan histeri Hitler Hitoshi Matsumoto Holger Czukay Hollanda Hollandalı Horaley Howard Phillips Lovecraft Howard Zinn Hrant Dink HR Giger Hugh B.O’Brian Hugo Ball Hukuk Fakültesi Hungry Planet Hunter S. Thompson Hush Galeri Hush Gallery Håvard Skaset Håvard Volden Héléne Cixous Hülya Vatansever Hür Yumer Ian Mackaye I Create Soundscapes idam ifade özgürlüğü IKSV iktidar ilan-ı aşk iletişim illüstrasyon illüstratör imge Imre Kertesz inceleme Indie Indigo industrial insan insanlık interaktif interaktif heykel internet intihar Ira Cohen Irvine Welsh Isadora Duncan Isidore Ducasse istanbul indie scene Istanbul Noir istismar isyan içerik işitsel J.D. Salinger Jack Kerouac Jacques Derrida Jacques Prévert Jacques Ranciére Jacques Rigaut Jacques Roubaud Jacques Vaché Jaguar Kitap Jaguar Yayınları James Duval James Gleeson James Graham Ballard James Joyce Janacek Jana Müller Jane Birkin Janset Karavin Jan Švankmajer Japon Japonya Javier Marías jazz Jean-Paul Marat Jean-Paul Sartre Jean Cocteau Jean Genet Jean Jacques Lequeu Jean Luc Godard Jean Rollin Jean Sol Partre Jecques Vergès Jeff Bridges Jeff Buckley Jennifer Martenson Jeremy Profit Jessica Green Day J G Ballard Jimi Hendrix Jim Jarmusch Jim Morrison Jimmy Page Jimmy Yensid Jim Norton Joachim Trier Joan Baez Joan O’Hara Joe Strummer John Boorman John Brandon John Cale John Crowley John Cuddy John Dillinger John Goodman John Herschel John Hurt John Milton John R. Searle Johnston McCulley John Zorn Jonathan Forgansh Jonathan Rhys Meyers Jonathan Safran Foer Jon Theodore Jon Webb Jorge Luis Borges Josef Albers Josef Koudelka Joseph Kosuth Josh Brolin Joy Division JRR Tolkien Juan Ralfo Jude Law Jules Monnerot Jules Verne Julianne Moore Julie Doucet Julien Torma Juliet Hulme Juliet Stephenson Julio Cortázar junkie Jürg Solothurnmann kabare Kaddis a Meg Nem Született Gyermekent Kadife sokak Kadir İnanır Kadıköy kadın kafa kafabindünya Kafka kahve kamera kaos kaotik edebiyat Kara Büyü kara kedi Karanlıkta Dans kara tiyatro kara tren Kara Şövalye Karel Reisz karga Karga Mecmua Kargart karikatür Karl Marks karnaval Karotte kartpostal karşı kültür kasaba Katalan katar katliam kedi Keith Richards kelimeler Kenneth Anger Kenneth Branagh kent kentsel dönüşüm kes yapıştır Kiki kilise kimlik kitabevi Kitabiyat kitap kitap eleştirisi kitap kapakları kitaplık klasik müzik Klaus Schulze Kletka Red klip Kohei Yashiyiki Kokomo kolaj koleksiyon kolektif Komplo Komplo komplo teorisi kompozisyon komünizm konferans konser konserler Konstantiniyye Üçlemesi Konstantin Stanislavski Kore korku korku edebiyatı korku filmi korkunç filmler kostüm kover krautrock Kreuzberg Kristin Scott-Thomas Kuad Galeri kukla kumaş Kunsthalle Kurgu Kurt Schwitters Kurt Vonnegut Kurt Vonnegut Jr Kösmonaut köy köşe yazısı kült Kült Neşriyat kültür kültürel küratör küreselleşme Küçük İskender kırmızı kısa film kısa hikaye Kızıl Ordu Fraksiyonu L'Attentat Laibach Laika Lale Müldür Lamb Langston Hughes Lars Lindstrom Lars Von Trier Laszlo Fogarasi Jr. Lautreamont Lawrence Durrell Lawrence Ferlinghetti Leata Land Lech J. Majewski Lech Majewski Led Zeppelin Lenin Leningrad Leonardo da Vinci Leopold Wróbel Leos Carax Leo Troçki Les Murray Levent Şentürk Lev Troçki lezzet LGBT Life liste Liza Bear Liz Jensen logo Lolita Londra Louis-Ferdinand Céline Louis-Ferdinand Céline 118 yaşında Louis-Jacques-Mandé Daguerre Louis Aragon Louise Hindsgavl Loujon Press Lou Reed Lovecraft LSD Lucien Sénémaud Lydia Lunch Lyn Hejinian László Krasznahorkai Löpçük Lüksemburg Macar Macaristan Macedonio Fernandez Madchester Mahir Duman makarna makina manga manifesto manken Man Ray manyak Marcel Duchamp Marcel Proust Marcel Schwob Maria Kodama Marilyn Monroe marionette Mariya Andreyevna market Mark Z. Danielewski Marsden Hartley Marx'ın Dönüşü masa masal Masashi Kawamura masumiyet Matbuat Matbuat matematik math rock Matt Borrusso Matt Dillon Maurice Blanchot Maurice Sendak Mauvais Sang Mavado Charon mavi Max Brod Max Ernst Max Jacob Mayhem mağara Medya Medya Mehmet Gökmen Mehmet Siyahkalem Mehmet Zaman Saçlıoğlu Mehtap Meral mekan Meksika mektup Meltem Ege Memento mori Mesut İtku meta-metin metal metin Metin Erksan Metis meydan Meydan Gazetesi meyve Mezarlık Michael Cooney Michael Gira Michel Foucault Mihran Tomasyan Mike Hostench Mikhail Bulgakov Mikrokolektyw Milano Milena militarizm mimari mimarlık Mimar Sinan Üniversitesi Mine Söğüt minimalizm Mircea Cărtărescu Miron Zownir Mirza Metin Mississippi Nehri mizah Moby Dick moda model modernizm Mogwai monolog Moskova movie poetry mp3 Mr. Natural Mrcello Mgni Mtaär mum Murat Cem Şerbetçi Murat Nemet-Nejat Museum für Konkrete Kunst Musevi music Musiki Mustafa İtku mutfak mutluluk Mutlu Yetkin myspace Münir Hayri Egeli müzayede müze müzik müzikal müzisyen mısır Naked Lunch Nazi Nazizm Nazım Ünal Yılmaz Necati Tosuner Nechayevschina nefret Neil Young Nekizm Nekropsi Neu! Neue Slowenische Kunst Neuromancer new model army New Orleans New York Nick Cave Nick Hornby Nico Nico Papatakis Nida Kireççi Nietzsche Nikola Tesla Nişantaşı Noam Chomsky Nobel Ödülü Nod noise Norgunk Norgunk Yayıncılık Norveç Notre Dame NSK Nusrat Fateh Ali Khan Occult rock OccupyGezi Occupy Gezi Parkı oi okuma Okültizm Olga Knipper Oliver Saks Omar Rodriguez-Lopez online yayıncılık opera Operation Room organik ürünler Orhan Gencebay Ortaçağ Oscar Wilde Oscar Zeta Acosta Osman Cavcı Osmanlı otel Ottlo Kafka Oulipo Outlet oyun oyuncak oyuncu Oğuz Arıcı Oğuz Atay Pablo Neruda pagan panel pantolon pantomim Paola Dionisotti para Paranoid Park Paris Paris sous la pluie park Park Chan-Wook parti Pat Kinevane Patti Smith Paul Avrich Paul Bowles Paul Claudel Paul Eluard Paul Hurst Pauline Baynes Paul Klee Paul Valéry Paul Verlaine Paul Wheeler Paweł Stolorz Pera Film Pera Müzesi performans Pete Postlethwaite Peter Bürger Peter Greenaway Peter Menzel Peter Singer Peter Steele Petra Heöcker Peyote Philip K. Dick Philippe Dijan Philippe Soupault Pi Artwoks Pi Artworks Pi Artworks Istanbul Picasso Pier Paolo Pasolini Pierre Albert-Birot Pierre de Massot Pierre Henry Piha Kolektif Pilevneli Project piyanist Poe Poe'nun 200. doğum günü Poe-nun 200. yıldönümü Poe Günleri poetika Poetry Scores Politik Politik politika Polonya Pontiak pop art Pops Farrar popüler kültür Popüler Kültür porno pornografi Portre Portre post-metal post-punk poster post hardcore post punk post rock Prag pratik pre punk program progressive rock proje Projeler propaganda propaganda yayınları Proscenium Arch protesto psikanaliz psikoloji psychedelic psychedelic rock psychodelic psychodelic rock pulp punk punk rock Puruli Kültür Sanat Pınar İlkiz Queer Quentin Tarantino Radikal radyo Rafet Arslan Rainer Maria Rilke Rammellzee Rammstein Ray Bradbury Raymond Poincaré Raymond Queneau Raymond Roussel Rebecca Pinteon Red Sparowes Refik Anadol Regis Debray Reha Erdem rehber Reinhard Kleist Reinhard Scheibner reklam Rene Magritte renk René Char Replikas resim Resim Bölümü ressam retro retro futuristik retro futurizm Ribemont-Dessaignes Richard Brautigan Richard Ellmann Richard Huelsenbeck Richard Le Gallienne Richard Sennett Ridley Scott ritual ambient ritüel Robert-Louis Stevenson Robert Crumb Robert De Niro Robert Desnos Robert Plant Robert Smith Robert Walser ROBOTİK HAYALLER rock rock'n roll Rockwell Kent Roj Friberg Rolf Lappert roman Romina Raffaelli Ron Mueck Rosa Barba Rosa Luxemburg Ross Canon Roy Andersson Ruhi Su Rune Grammofon Rus rusya Ryohei Hase rüya Rıfat ŞAHİNER Rıza Pehlevi Sachsenhausen Sadık Hidayet sahne salata salon SALT Beyoğlu Salt Galata Salvador Dali Samuel beckett Sanat Sanat sanat galerisi sanatçı Sandro Aguilar San Francisco sansür Santralistanbul sapkınlık sapıklık Sarah Kane Sarkis sarkıntılık Sarıcaalili Godot Mustafa satanizm savaş Savva Morozov saykodelik sağlık Sean Foley sebze Secret Chiefs 3 Sedat Türkantoz seks Selahattin Özpalabıyıklar Sel Yayınları Selçuk Artut sempozyum senarist Senin Ailen Bir Yalan Yavrum Serge Gainsbourg Sergei Bruyukhonenko Sergey Yesenin Sergey Yesenin yazı dizisi Sergio Leone Serhat Köksal ses sessiz sessiz film sessiz sinema sevgi sevgili Sevil Tunaboylu Sex Pistols Seydi Murat Koç Seyyar Sahne seçki Shakespeare Shaktar Donetsk Shuji Terayama siberpunk Sigmund Freud Signe Berstrom Sinan Tınar sinsiyet Siren Yayınları sirk Situasyonizm Sitüasyonist Enternasyonal Sivil itaatsizlik nedir sivil sorular Sivil İtaatsizlik Siyahi Dergisi siyaset Slavoj Žižek Sleep Maps SLip SODA Sofya Andreyevna Tolstoy Sohrab Mohebbi sokak sokak edbiyatı sokak sanatçıları Sokak Sanatı solo Sonic Youth sosyal sosyalist sosyalizm sosyoloji sovyetler birliği soykırım Space music spagetti spagetti western SSCB St. Louis Stanislas Szukalski Star Wars Steampunk Stefano Marini Stephen King Stockholm Stoner Rock stream street art Suat Kemal Angı Sukiyaki Western Django Sun God sunum Superman surf Susan Sontag Swans Sylvain Cotte Sylvia Plath Sátántangó süper kahraman sürrealist sürrealist eylem türkiye Sürrealizm sıcak taciz Tadanori Yokoo Tad Danielewski tahakküm Tahran Bienali Taksim Taksim Gezi Parkı Talin Büyükkürciyan Tangerine Dream tango Tanrı Tanıl Bora tanıtım tarantula tarif tarih tarihte bu hafta Tasarım Tasarım tasarımcı tatil Tatyana Yesenin Tayland taşra Taşıdıkları Şeyler tecavüz Ted Hughes Tehlikeli Oyunlar Teknoloji Teknoloji telefon televizyon Tenten terkedilmiş Terra Incognita Terry Bisson Terry Gilliam Tetsuya Ishida The Bad Seeds the Beatles The Brian Jonestown Massacre the Clash The Doors The Empire Project Thee silver mt. zion Thee Silver Mt. Zion Memorial Orchestra & Tra-La-La Band The Ex The Fall The Handsome Family The Lord of the Rings The Mars Volta Themroc The NAtion The Ninth Life of Louis Drax Theodor W. Adorno Theo van Doesburg The Paper Eater the Pogues The Smiths The Stooges The Velvet Underground The Weird Girls This Will Destroy You Thomas Bernhard Thomas Keenan Three Fried Men Thrill Jockey Records Théophile Alexandre Steinlen Tim Burton Tim Larson Tim O'Brien Timurtaş Onan tipografi tiyatro tiyatro dışı metin Tokyo Tom Cora Tom Hall Tom Robbins Tom Waits Tony Gatlif Tophane toplama kampı topluluk toplum Toru Kageyama Totalitarizm trailer Trainspotter transgender tren trenler Trey Spruance Tristan Tzara trompet Tufandan Sonra Turgut Uyar Turhan Günay turizm turne Tutunamayanlar tv Twitter Tyler Durden Type O Negative tören tüketim Tülay German tünel Türk Türkiye Türk Sineması türlerin kökeni Tütün Deposu Ulrike Meinhof ultras ulusalcılık Ulus Baker uluslararası Uluslararası Af Örgütü Ulver Ulysses Unabomber Un Chant d'Amour unutulmasın diye Urban Jealousy USSR uyarlama uyku Uykuda Çocuk Ölümleri Uzak doğu Uçma Sanatı vagon vahşet Vamos Bien vampir Van Gogh Varg Vikernes varoluş Vatan Partisi Velimir Khlebnikov Vermin Supreme Vic Chesnutt Vic Chestnutt Victor Hugo video klip Vinnie Appice Vinnie Jones Vinnie Paul vintage Virginia Woolf Virginie Despantes vizyonsuz sinema Vladimir Makanin Vladimir Nabokov Vladimir İlyiç Ulyanov vokal Volkan Aslan Vs. Vsevolod Meyerhold Vüs'at O. Bener Walter Benjamin Wassily Kandinsky Watchmen web 2.0 web dergi Weiland Herzfelde We Make Magazines Wheat Würtzburger William Blake William Burroughs William Faulkner William Gibson William Heath Robinson William S. Burroughs Wim Wenders Wire Witold Gombrowicz Wolfgang Hilbig Wooden Shjips WOUNDED WOLF PRESS Wrekmeister Harmonies Xiu Xiu Yadigâr Ejder Yalı Hanı Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık yaratıcılık Yaratılış yarışma yayın yayıncılık yayınevi Yayınlanmamış önsözler yazar yazı Yazı dizisi Yazı dizisi Yazı dizisi: Nico yağmur yaşam Yaşar Çabuklu yemek yeni yıl Yer6 Hafıza yeraltı yeraltı edebiyatı Yerel İllüstratörler 02 yerleştirme Yevgeni Zamyatin Yeşilçam Yitik Ülke Yayınları YKY Yoko Ono yoksulluk yolculuk Youtube Yukio Mishima Yunanistan Yurdaer Altıntaş Yves Klein yönetmen Yüksek Lisans Yüzüklerin Efendisi yılbaşı yıllık Zafer Aracagök Zafer Yalçınpınar zeitgeist Zeki Alasya Zeliha Berksoy Zeynep Arabacıoğlu Zinaida Reich zine Ziya Osman Saba zombi zombie Zombie Green Room zombie movie zombi filmi Zoomoozofon zulüm Ç.R.O.P. Çanakkale Çanakkaleli Melahat Çanakkale İçinde Çek Cumhuriyeti Çekoslovakya Çin Çingene Çizgi Roman Okurları Platformu Çiğdem Erken Éditions Gallimard Édouard Levé Ölülerimizi Topluyoruz Ölüm Tarlaları Ömer Bakan Ömer Madra Ömer Uluç Özdem Petek Özge Dirik Özgül Tanyeri Özkan Şahin Ümit Kireççi çağdaş sanat çekim çeviri çevirmen çevre çevre koruma çizer çizgi film çizgi roman çizim çocuk çok-kültürlülük çöp ödül ölü ölüler ölüm örümcek öykü özel koleksiyon özgürlük öğrenci öğretim üniversite üretim ütopik mimari ütopya İbni Haldun İFSAK İhsan Oktay Anar İkinci Dünya Savaşı İlahi Komedya İlber Ortaylı İlhan Berk İlhan Mimaroğlu İlyas Odman İmece İngiliz İngiltere İnsan Hakları İran İsa İslamiyet İsmail Yerguz İspanya İsrail İstanbul İstanbul Bilgi Üniversitesi İstanbul Hatırası Fotoğraf Merkezi İstanbul Modern İstanbul Modern Sinema İsveç İsviçre İtalya İtalyan İtalyan sinemasi İvan Turgenyev ırkçılık Şeyda Öztürk Şeytan Duymadan Önce Ştrugatski Biraderler şair şan şans şarkı şarkıcı şehir şiddet şiir şizofreni