Kin ve İsyan Yayını

Blog

  • “I AM A SHUJI TERAYAMA”: AYŞE GÜNGÖR’E AÇIK MEKTUP

    “I AM A SHUJI TERAYAMA”: AYŞE GÜNGÖR’E AÇIK MEKTUP

    “Ayşe, Terayama üzerine yazacağım.”
    “Ama sen Terayama sevmezsin ki…”

    Sevgili Ayşe,

    Öncelikli olarak görüntülerin değil sinema sanatının hayattan çaldıklarından kalan boşluğun kurgusunu yaparken I Am A Shuji Terayama demişti. Bu kadar mı? Boşluğun kurgulanmasından söz ediliyor, kendi kâbusunu üretmekten ve onu aktif bir güce dönüştürmekten. Kâbuslarından kaçmamaktan, korkularını iade etmekten. Kimi insanlar sadece korkuları vasıtasıyla iletişim kurabilirler ve misafir ağırlayabilecekleri yegâne divan da sadece kâbuslarıdır. David Lynch adlı kâbus üreten bir makinanın çalışan bir kameraya dönüşmesinin ya da Koji Suzuki’nin negatifi kâbuslar yoluyla yakmasının, Sadako’nun insanlara korkusu (ve telefon) vasıtasıyla ulaşabileceğini varsaymasının zamanları. Üç büyük Japon kâbus-görücülüğü-geleneğinin medyumları: Terayama, Lynch ve Suzuki. Bunlara belki Takabayashi Yôichi ya da Teshigahara Hirsohi eklenebilir. Ama ruhumuzu şeylerin zahiri kopyalarını barındırabilecek bir tür sığa olarak kurma eğiliminde olmayışımızın tarihi yok Ayşe. Kamerada barınamadığı gibi, filmler bizde de barınamıyor; bir film için sadece tek delikli bir elekten geçip giden durgun ama çileci hareketli görüntüler var. “Kamera” sonuçta takma bir ad; aygıtın bütün kozmogonisi ise Ori‘nin açılış planlarındaki açılmayan-kapı’nın hareket-imgenin tarihiyle kıyaslanmasına indirgenebilir. Aynı zamanda, Carpenter’ın Cigarette Burns’ünde La fin absolue du monde’dan “kaçırılmış” bir filmik-meleğe işkence edilmesi vardır; filmler üzerine konuşurken hep böyle bir varlığın canını yakıyormuş hissine kapılırım. “Dün gece bir kâbus tarafından görüldüm.” Bellinger’ın hareketli fotoğrafa buz fırlatması vardır.

    Terayama’nın görsel tarihimizi, paslanmasın diye boşa çalıştırılan sinematik düzeneklerimize karşı sonsuza dek bir saçılmayla pas-tutarak-olarak çalışabilecek saf-optik-mekanik bir tertibat olarak kurmasında işbu kameraya direnebilme kudretlerinin bir tasnifinin yapılması var. Derin odağa karşı derin bir kapalılıkla açılan film hariç hiçbir şey eskisi gibi değil artık. İşgal edegeleceği süreye tam yerleşmemiş, olmamış şeyler, aşırı-retinal kıyma makinasından geçip asla dolduramayacakları boşluklara akmadan hemen önce, kameradan görünüşlerin kilidini açan bir tür anahtar olarak ve kameramandan da bir tür çilingir olarak söz etmenin çarpık açısı. Ori‘nin jeneriğinde yazılar değil Ayşe, bir kapı akıyor. Daha doğrusu film kendi jeneriği olmuştur. Film ağırlanamaz bir şeye dönüşmüştür. Bir filmi ağırlayabilecek bir yer kalmamıştır. İsim-soyisim, film-duman-kapı… bir tür sözdizimi önerse bile kendini okumaya açıyor ama okunaklılığa kapatıyor. Ekran siyaha değil, başlangıçta yeşile düşüyor. Shuji yazmaya devam ediyor ama harfleri göremediği gibi görüntüleri de duman yüzünden seçemiyor. Biliyorsun, kör bir yönetmen olmak kolay değildir ama biliyorsun Shuji kör olmadığı için bu zorluğun üstesinden gelmek zorunda kalmamış, tam tersini deneyimlemişti… görmenin üstesinden gelmek. Hepçilingirler’in eski bir öyküsündeki gibi, Potluğu Gidermek.

    Sokağın aktif güçleri neler ve onu nasıl düzenleyeceğiz? Boşuna çakmak sattırmıyor ve inşaatta kürek sallatmıyorlar Dütdüt’e. Türkiye’nin Terayama’sı Zeki Ökten’dir belki.

    Az sonra kapının görkemli süslemesi, Düşünen Adam dedikleri şey, çerçevede çalışmaya başladı. Deleuze’ün düşünen filminin düşünüp düşünmediğinden ne kadar emin olabilirsek bu ünlü heykelinkinden de ancak o kadar emin olabiliriz. Ama Terayama kendi başına sanat eserinden değil bir kapı süslemesinden söz ediyor. Sadece bir kapı süslemesi. İnsana kaidesinden bağımsız bir düşünüş atfetme hatasına düştüğünü böbreklerindeki dayanılmaz ağrı yüzünden Japon Dili ve Edebiyatı’ndan ayrılmak zorunda kaldığı günlerde hastanede keşfetmişti. Pencereden bakarak kendi ameliyatına cevaben manzaranın belirişini kamerasıyla ameliyat etti. Karnı açılınca dışarısı içeri dolmuş gibiymiş. Bağırsakları film makarasında dönüyor gibiymiş. Andrei de kendi filmlerini izlemenin kanserinin röntgenine bakmak gibi olduğunu söylemişti. “Bakmak” mı demişti, “izlemek” mi… bu çok önemli. Ameliyatını yansıtıyor, ekranın-içinde ve ona-karşı düşünen adam olmak 60’lardaki kaçış hareketinin merkezi figürü olmayı güçleştiriyor. “Düşünen” adamın düşünmesi de çocuğun kapıyı açmasını güçleştiriyor. Aslında Ori’nin ünlü kapalı kapısının kilidi tam da düşünme bağımlılığı. Bu yüzden az sonra, izlemeye devam edenler, ilkesel olarak düşünce içermeyen bir bakışın yarığı kolayca açabileceğini görecek. Yarığı açmak, ondan sınırlandırıcı olmayan bir “düzlük” devşirmek isteyebilecek hasletleri ve inceliği sinematografisinde barındırabilecek, aslında yarık olmayı devralabilecek potlaççı film yapıcısının işi. Köleliği yeniden üreten günümüz “sanatçı” sinemacılarını ise işbu düşünce içermeyen bakışın gözetlediği vücut geliştirmecilerde aramak yanlış mı olur? Sinemada az da olsa modernist bir tavır modern bir yankesicilikti Japonya’da. Geleneğe karşı grotesk. Zenginden alıp fakire veren bir kamera, elmayı tam ortasından vuran fotoğraf okunu tam ortasından vuruyor. Kaydın tarihini nasıl bir hırsızlığın tarihi olarak okuyabilirsin diyorsun, dev bir camın ve İstanbul siluetinin önünde volta atarak. Kendimizi tanımıyor, başkalarından dışlıyoruz. Terayama’yı gördüğünü iddia edebilenler artık yaşamıyor. Bizim de düşünmemeyi öğrenmemiz gerekiyor.

    Rögar kapağını merkeze alan bir güneş saatinde, yeni melez-zaman-imge’nin düzenlenişindeki sezgi değil vücut olmayı tercih etmek var. Şimdiki sinema fazla vücutlar sineması değil mi sence de? Olanla görünen arasındaki rabıta fazla abartılıyor. Yönetmen burada zaman-imge’ye karşı sokak-imge’yi devreye sokmuştur. Sho o suteyo, machi e deyô, 1971. (Throw Away Your Books, Rally in the Streets) Zamanı ölçmek için saate bakarsın ama onu anlamak için keçiyi izlersin. Gölgeler keçilere benziyor ve onların kaçışlarına.

    Bu şimdilik sadece bir ihtimal, Ayşe. Kamera şimdi Düşünen’in pozisyonuna yerleşti. Ünlü cogitoya bir açı-karşı-açı meselesinden bakmaktan daha Terayamatik bir yorum olamaz. Kapalı bir pencere olarak rögar kapağı insan-merkezli bir zamanı sokakta kuruyorsa, kapağın açıldığı içeri’deki kanalizasyon sisteminin başlangıcı olan bir tür boşaltım rejimini de sokağa taşımanız gerekir.

    Ama direncin asıl kaynağı başka yerdedir.

    Kimi zaman çalışıp çalışmadığı ve çalışmasının sonucunun düşünmek olup olmadığı görsel olarak saptanamayacak beyin’den çalışıp çalışmadığı ve çalışmasının sonucunun bir faaliyet olup olmadığı imgesel olarak saptanamayacak kaslara geçmek yeterli olur. Sen de olsan Vücutçuları sokağa çıkarırdın. Terayama herkesi sokağa çıkardı. Bu toprakların sinema tarihlerini sokağa çıkaran Düttürü Dünya’da çok sevdiğim bir replik vardır: Yakında hepimiz sokakta oynayacağız. Umur Bugay ve Zeki Ökten’in dehası. Sokağın aktif güçleri neler ve onu nasıl düzenleyeceğiz? Boşuna çakmak sattırmıyor ve inşaatta kürek sallatmıyorlar Dütdüt’e. Türkiye’nin Terayama’sı Zeki Ökten’dir belki.

    Keçinin koreografisiz akışını takip edebilecek koreografisiz bir kameranın mümkün olup olmadığını düşünen biri olmak zorunda kaldık. Ne zavallılık…

    Ayşe, çok gülünç: Vücutçular’dan birinin bir ayağının ucu biraz su birikintisinin üzerinde. Korkutucu yüzeysellikte bir kara mizah. Görüntüler kalbimi sıkıştırıyor. Seninle çektiğimiz onca fotoğraftaki yazılara bakıyorum. Bir tür biyo-OCR için özelleşmiş bilincimin körleşmiş olması çok üzücü. Körlük demişken, güneş saati gece çalışmayacaktır ama güneşin bu kez yokluğuyla çalışıyor. Bu yüzden gazete okuma sahnesi hakkında sana şundan söz edeceğim: Nietzsche, “Almanlar barutu buldular, vebali onların boynuna! Ama sonucu dengelemek için basını icat ettiler” demişti. O halde karanlıkta ve karanlık sayesinde çalışan “güneş” saatiniz artık belki bir tür gazetedir. Onun kör edici enformatik yağmuruna karşı belki de “güneş” gözlüğü kullanmaya devam etmelisiniz, gündüz bile. Şimdi aslında Terayama’nın evreninin giriş kapısını zorladığımız jeneriğe dönüştük. Medyaları yerinden etmek, içeriklerini birbirine tahvil etmek ve Dalga’nın selametini bundan ummak için her-daim-güneş-gözlüklü Godard’ın tartışmalı gelişini beklemek isterlerse kendileri bilir ama gündüz vakti gazete okuyan “yüzsüz” adamı (gelecekte onun Jean-Pierre Léaud’un bandajlı Çinlisine dönüşeceğini bilse bile) güneş gözlüğüyle çeken Terayama açısından 1968 çoktan başlamış ve sona bile ermeden, bizatihi kendi başlangıcının içinde,1964’te hiç var olmamış hale gelmiştir. 68’in savaş alanında kalmış yaralılarını tek tek öldürmek için de sanatı icat ettiler ve sanatın öncü kuvvetleri üretken-bir-çalışkan-verimlilikle koşturdu. Guy Debord eserinde şöyle diyordu Ayşe: “Sanatın ölümünden itibaren, polisleri sanatçı kılığında gizlemenin son derece kolay hale geldiği bilinir. Güçlenen bir yenidadacılığın son taklitlerine, medyada muzaffer bir edayla ahkâm kesme ve dolayısıyla da değersiz kralların soytarıları gibi, resmi sarayların dekorunu değiştirme yetkisi verildiğinde, aynı şekilde devletin etki ağlarının bütün vekil ya da yedekleri için de kültürel bir örtünün garanti edildiği görülür. İçi boş sahte-müzeler ya da var olmayan kişilerin tüm eserleri ile ilgilenen sahte-araştırma merkezleri en az gazeteci-polislerin, tarihçi-polislerin ya da romancı-polislerin meşhur edilmesi kadar hızlı bir şekilde yaygınlaşabilir.

    Seslere sağırlıkla, görünüşlere sadece körlükle ulaşılabilen bir yer ama elbette ulaşmak ender olarak gerekli oluyor. Ori, bu noktada bir gibi’nin içine kapanmayı reddetmeye başlıyor. Geveze olduğunun farkına varmaksızın uzun süre konuşan insanların kendi seslerinden yorulması gibi, film suskunlaşıyor. “Keçi” takma adlı varlık filmsel organizasyonun onun biçimi adına konuşmasına engel teşkil etmek için devreye giriyor. Keçi mi, keçi rolünde bir keçi mi? Her şeyi bir otomatik portakala dönüştüren bakışa karşı çalışır ve verimli olmayı reddeden, greve giden kalan-bütün-görüntüler’in önderliğini alıyor. Ama tabii, sözcüklerden oluşan koyun sürüsünü güden görüntüleri sürüyü tehdit eden kurgudan korumanın yolunu aramayı daha başında bırakmış gibidir Terayama. Tek bir keçi ve bir insan sürüsü. Kendimi en az onun kadar umutsuz hissediyorum. Umut bir komplo. İzleyicinin saate bakma sıklığına yakın bir sıklığın parodisini yapar gibi sürekli saat göstermek. Terayama ve Teshigahara’nın zihnini ama aynı zamanda Ori’nin Vücutçular’ını ve ölü yayın balıklarını aynı anda güden kadının halkını sokağa çağırmak ve önderliği kendiliğinden geçmişe doğru ilerleyen bir keçiye vermek. Öyle ucuz Forrest Gump esprilerine benzemiyor değil mi? Keçi olmamayı öğreten bir varlık, keçi olmanın mümkün olmadığını öğreten bir varlık, film olmamayı öğreten filmde dolaşıyor. Daha az tırnak, daha çok italik.

    Güneş saatleri ve gerisi. Artık belki zaman-imge bir krizin değil bir zihin-imgenin evriminin sonucunda ortaya çıkmıştır. Ayşe, güneş saatinin tartışmalı merkezi ve seyircinin doğanın görsel envanterini düzenleme görevinden azadının sineması var ve mevcut. Terayama 60’larda bunun farkında gibi çalışıyor. Pseudo-documantary ya da Terayamantary diyebileceğimiz kurtarma sinemasında bir saat görüntüsü koleksiyoncusu olduğunu söyleyebiliriz. Seninle sokaklarda peşine düşecektik ama O bizim peşimize düşünce belgeselci olmanın anlamı neye tekabül ettiyse Terayama açısından Japon kırsalının “dost zaman”ını şehrin “zaman düşmanı”nın içine zerk etmek de aynı anlamı taşımış olmalı. Jean Chesneaux’nun dramaturg Katsuo Shimitzu’dan aktardığı birkaç cümleyi anmama izin ver; “Biz ellilerde doğanlar, artık zamanı, geleceğe yönelik bir gelişme olarak görmüyoruz. Nereye gittiğimizi bilmeden, hiçbir tutanağımız olmadan, doğal olarak kum üzerine çizilmiş manzaralara doğru çekiliyoruz.” Tüm bu saatler, balıklar ve Vücutçular sokaklarda karşılaşmak üzere ilerliyor. Sinemanın komplosu filmlerle büyük randevuyu daha ne kadar organize edecek ve daha ne kadar geciktirecek? Sonunda Chris Marker’a teşekkür edeceğiz. Aynı Chesneaux, müslümanları günde beş kere ibadete çağıran saatlerin Japonlar tarafından icat edildiğini ekler. Ketum bir gösteri geleneği Batının ağız ishaline mi açılıyordu sence? Gerçekleşmekte olan neydi? 1950’lerin sonunda artık film kendi hakkındaki konuşmaların toplamı olmaktan başka bir şeye, belki tam da bu toplamdan daima eksilegelecek şeye dönüştü ve artık dayanamıyordum. Büyük hesap görülüyor. Filmin izlenişinden intikam alan körlük kendini biraz sonra filmin sonu olarak sunacak kayıtsızlığı kaydediyor. Eksiltili bir film. Devrik bir film.

    Ayşe, körlük kayıtsızlığı kaydediyor. 4.51’den 7.38’e sinema tarihinin en heyecanlı dans sahneleri. Oysa bizim olmakta olduğumuz şey süreklilik içermiyor. Yanlamasına duran bir kum saatinde artık var olmayanla henüz var olmayan arasında çarmıha gerilmiş zamanımız. 7. dakikadan sonra güneş saatinin figüratif merkezi yere, saatin üzerine düşecek. Kamera geçip gitmekte olan zamana ne yapıyor? Peki bunun karşılığında büyük bir gülümsemeye close-up almak dışında ne yapabiliriz? Keçi takma adlı varlığı çekiyor mu kayıt mı ediyor ve hangisi daha kötü belli değil bir kamera: Bakış öncelikli stratejisi değil. Japon bakışı bir tür görsel-vantrilok olarak Ayşe, karnından bakar, bilirsin. Jestlere karşı karından oyunculuk ve Kyoko Kishida’nın eceline iştirak etmek. Uyuyan bir unutkanlığı uyandırıyor. Kyoko Kishida, 1930’da doğdu, 2006’da öldü. İnsanların ecellerine iştirak edilebilir.

    Biliyorum, başat strateji değil ve her an işlerlikte de değil. Ölüşün ve dirilişin hülyalarına sahip. Aklın karşısında vücudun ve zamanın karşısında keçinin yanında olmak yerine, bunların arasında salınmak. Sallantıda bir bakış. Keçi süreyi ele geçirir ama elinde tutmaz, tıpkı kamera gibi. Saat savrulur ve yere düşer ama düşüşünün anılarını anlatmaz. Anlamlar arasında Vertov’un varsaydığı anlamda bir boşluk ya da aralık kalmaz ama tersi de kalmaz. Bizzat acziyet. Artık Düşünen Adam’a kadar gidecek bir tilt imkânlı değil. Artık maskemiz yüzümüzü değil sesimizi örtüyor. Keçinin koreografisiz akışını takip edebilecek koreografisiz bir kameranın mümkün olup olmadığını düşünen biri olmak zorunda kaldık. Ne zavallılık…

    Film, düşünen bir seyircinin heykelini yontuyor. Taşlaşmış pozisyonlar olarak salonlardan, galerilerden çıkıyoruz. Saat yerde dağıldı ama kadın, kapı ve keçi aynı kapalılık ve aynı kilitlenmişlikle dolaşmaya devam ediyor. Saatin evet-deme işini devralmaya hevesli bir topluluk oluşturmaya evet demiş gibiler. Geriye şemsiyeli yalınayak bir adamın vitrin camlarındaki yansımasının Vücutçular’ın kendi vücutlarına bir yansımaya ya da aynaya bakar gibi bakmalarını gösteren bir plana kesmeyle bağlanmasından başka bir UMUT kalmadı. Ayrıca o da yetmez. Terayama sineması bu türden bir umudu tüketmenin bir eylem olduğunu önererek başladı. Terayama sondan başladı. Dolayısıyla saat geriye doğru, kendi produktif köklerine doğru bir de-monte dünyaya gitse ve ama zaman artık yerli bir şeye (Batı’daki Kültür Devrimi’nin Çinli saatine bile) dönüşse de, keçi hep şimdiki zamanı(nı) ona bakmadan gösterir. Tahta tavlalarla kapalı pencereleri açacak bir bakış da kalmadı. Ama bir şey oldu: Duvardaki döküntüler sinematografik bir optik olanakla tamir olmakla ileri sarılmış mı oluyor, geri mi? Ayşe, Ori’nin 9. dakikasını dikkatine sunarım. Bu oda geçmişten kalan bir cep gibi hayatın karnına yerleşmiş. Ori… Kafes.

    Satırlarımın sonuna geliyorum. Kaosun keçisi bir tür kömür yığınlarından oluşturulmuş labirentte yolunu arıyor ama kamera da onunla aynı mekânda. Aslında insan dışı hayvanlara çevrilen belgesel kamera bir estetik safari yürütüyor.

    Sonsuz saygılar.

    Ozan

  • Bataille – The Wolves Amongst the Flower

    Bataille – The Wolves Amongst the Flower

    Evet, Georges Bataille etkisiyle konuşan anti-punk, noise rock vakasıyla karşı karşıyayız. Gölgeli müzik: Deleuze, Nietzsche, Blanchot ve Bataille’den müphem, varlığın silikleştiği anlarda konuşan içimizdeki başka ben’lerin yankılı gürültüsünü icra ediyorlar. Albümlerinden tuhaf videolar yapmışlar. Yaptığımız punk değil, teoloji diyorlar. Haydi canım.

    Vampirlerin mezarı, Bataille tipolojisine biraz daha uyumlu gibi. Karşıt geçişli, bir belirsizlik ses kalabalığında çarpışan gürültü.

     

    Dilin kaybolduğu anlarda ortaya çıkan müzik. Georges Bataille’in söylediğine uyumla: “Bu dünyada iki kesinimiz var: Her şey değiliz ve hepimiz öleceğiz.”

  • [Unutulmasın Diye]  Pavel Filonov

    [Unutulmasın Diye] Pavel Filonov

    “Ben 20 yıl pencereden dışarı bile bakmadan
    oturup resim yaptım”  Pavel Filonov

    Rus analitik sanatının kurucusu, ilk dönem Rus avangart sanatçılarındandı Pavel Filonov. Sovyet sansürü nedeniyle bir köşede unutulmuşlardan.

    1883’te Moskova’da çamaşırcılık yapan bir anne ile arabacılık yapan bir babanın oğludur Filonov. İlkokul eğitimini Moskova’da tamamladıktan sonra ailesi ile birlikte Petersburg’a yerleşmiş. Bir dönem yurt dışına çıkmış Bakü, Filistin, İstanbul, Fransa ve İtalya’yı dolaşmış. Marc Chagall, Vasiliy Kandinskiy, Kazimir Maleviç gibi isimlerle aşağı yukarı aynı hattadır ama onlar kadar tanınmış değildir. Fazla sipariş almıyordu ama son parasıyla çay, şeker, tütün aldığı günlerde bile resimlerini satmadı. Bütün eserlerini devlete verip bir müzede sergilenmesini istedi fakat burjuva sanatçısı olarak görüldüğü için bu isteği kabul edilmedi. Kendisini Rus köylüsünden farklı görmüyordu Filonov. Eserlerinin konusu da yine onlardı. “Tablolarında köy hayatının güzelliği ve lirikliğini değil, -sosyalist gerçekçilik ideolojisine ters düşen bir yaklaşımla- cahilliğini acımasızca ve kaba bir şekilde tasvir etmiş, Birkaç eserinin dışında köy konulu eserlerinin hiç birini idealleştirmemişti. Filonov’un köylüleri, Gonçarova’nın ve Chagal’ın köylüleri gibi şarkı söyleyip dans etmezler. Onun kahramanları içine kapanık, hüzünlüdür. Hatta yemek yerken, şarkı söylerken bile içine kapanık ve hüzünlüdürler. Onların bulunduğu dünya boş ve verimsizdir. Filonov tuallerini dolduran köy konularındaki insanlar, bitkiler ve hayvanlar, kaba ve güçlü betimlenmiştir. Bir gün serbest kalırlarsa, çok sayıda tahribat ve yıkıma neden olabilirler” (T. M. Azizzade – Rus Analitik Sanatın Büyük Ustası: Pavel Filonov )

    Yaklaşık 1,5 milyon insanın öldüğü Leningrad Kuşadası’ının devam ettiği günlerde öldü Filonov, açlıktan. Kendisinden yirmi yaş küçük olan felçli karısı ise ondan bir yıl sonra öldü, 1942’de. Erkekler kaslı oldukları için yağları yoktu ve açlığa karşı kadınlar kadar dayanıklı değillerdi. Önce erkekler ölüyordu, sonra kadınlar.

    Kendisi gibi açlıkla mücadele eden öğrencilerinden birisi Filonov’un ölümünü şöyle hatırlıyor; “Filonov öldüğü sırada ben de distrofi halindeydim ama hala hareket edebiliyordum. Soğuk odanın içindeki bir masanın üzerinde, hala duvarlarda asılı duran resimlerin arasında, görkemli bir şekilde yatıyordu”

    Filonov’un resimleri uzun süre kız kardeşi tarafından korunup saklandı. Eserleri, Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra gün ışığına çıktı.

    Unutulmasın istedik.

  • Hendekten beri Devlet, Devletten ötesi hendek

    Hendekten beri Devlet, Devletten ötesi hendek

    “Gelecek, gömülmüş bir saatli bomba gibi, ama bugün tiktaklarını duyuyoruz. Saatin tiktaklarını işitenler var bir de durumu olduğu gibi görmeyip reddeden ya da bilmeyenler” – Stephan Spender

    I

    Hendekten öte, Devletten yana

    Her insan kendi hikayesinden başlar hayatı tanımaya.  Böyle yazmıştı cezaevinden bir arkadaşım. Gerçekten de kişisel anılarımızdan daha yakın bir kaynak bulabilir miyiz?  Yaşadıklarımızdan daha güvenilir ne olabilir? Hatırladıklarımız sadece bizim yaşadıklarımıza dair mi peki? Pekâlâ,  aynı yaşanılanlar, aynı mı hatırlanıyor? Birbirinden ne kadar farklı olabilir mesela?

    Kürt ve Türk kadar olabilir mi?

    Bugün, Kürt illerinde yaşanan Devlet terörünün karşısında, kurgu ile gerçeği ayırt edebilmekle başlamak gerekliliği çok can alıcı olarak ortada durmaktadır. Kürtlere, kendisini ayrı tutarak bakan her birey, hatırladıklarının doğru olup olmadığını sorgulayarak başlaması elzem bir hal almıştır.

    Çünkü kurgu ile gerçeğin savaşı olarak süren bu durumda tarafları, Türk Devleti ve Kürt halkı olarak tanımlamak bir çok sorunun cevabını da kendiliğinden getirecektir. Henüz 1 yıl bile olmamış Hendek üzerinden bugünleri değerlendirmek, bireyin kendi kurgusu ile geçmişi tanımlamak kadar masumane bir hal almıyor, İktidarın kendi amaçlarına uygun olarak yarattığı kurgunun içinde, tam da Devletin kendisini haklı çıkarma işlevini “gerçekliği” olarak kabullenmeyi getirirken, bu kabullenme Kürtlerin her gün katledilmesine de hizmet etmiş oluyor

    Türkiye’de çok açık şekilde 100 gündür, devletin askeri, özel harekat polisleri, tankları, zırhlı araç gereç ler, helikopterler, hakim tepelerden top atışları ile Kürtleri “esir” dahi almadan yok etmesini izliyoruz.

    Musa Anter, “Türkiye’nin 55 yıllık girdisinin, çıktısının yeminli, canlı bir şahidiyim. Hem yalnız şahidi mi? Değil. Sanığıyım, mahkumuyum ve davacısıyım” demişti 20 Eylül 1992 günü Diyarbakır’da katledildiğinde, davacı olduğu tarih 74 yıl olmuştu..

    Elbette geçmişi bugün düşündüğümde, şimdinin içinde bulunduğum ve geçmişten bu yana değişimi içeren duygularım, değişmemiş olması mümkün olmayan düşüncelerimle çatışan, birbiriyle kavga eden taraflar olduğunda o konu hakkında daha da fazla odaklaşmak, zaman ve uzamda, mümkün olan ilk kaynağına inmek arayışında oluyorum.

    Eğer belleğin geçmişi şimdinin çıkarında aslından bağımsız yeniden kurgulanmasına direnmezsek, bir Orhan Miroğlu olur çıkarız. Kurgu kişinin kaderi/gerçeği olmuştur ki, katliamdan yaralı kurtulan Miroğlu, “Beyaz Toros”larla korkutarak oy isteyen Başbakan Davutoğlu’nun vekili olarak bu kez Beyaz Toros’u kullananların yanındadır. Dün, Ape Musa’nın (ki yeğenidir) yanında yaralı kurtulan Miroğlu, Kürt illerinde “Kurdun dişine kan değdi” yazan PÖH mensuplarına moral ziyareti yapmış, onlara operasyonlarında başarılar da diler, kişiliğinin özdeşleştiği kurguda, gerçekliğini ayakta tutacak hiç bir dayanağı kalmamıştır geçmişi dahi.

    Ve bu fark sadece belleğin kıvrımlarında gerçekleşebilir!

    Henüz 40 yıllık bir kişisel tarihim var, kişisel tarihimde, Anter’in katledildiği yıldan 24 yıl sonra bugün,  canlı yayında devletin en üst kademesinden kahvedeki Türk bireyine, Cizre’de bodrumlara sığınmış ve çoğu yaralı 100 Kürdü,” ölü ele geçirmenin”, bir gurur ve suçtan hiç korkmamanın kibri ile bir bütün haline getiren şey’in adını koymak gerekmiyor mu? Türk Milleti işte şimdi bir bütün olmuş gibi değil mi? 5-6 Eylülde Rumların evlerini talan etmekteki aynı pervasızlık ve alenilik ile 100 yıl önce soykırıma uğrayan Ermeni katliamı gerçeğini hala Şimdi’nin çıkarında üreten aynı geçmiş değil mi?

    Miroğlu’nu Musa Anter’in katledildiği saldırıdan yaralı kurtulup geldiği aynı geçmiş değil mi?

    Evet, bir Hendek, neleri neleri ortaya çıkardı aslında.

    Belleğin kıvrımlarında kurguya kurban gitmemek için, bu geleceğe dair beklentileri de içeren sağlam bir zemin ararım daima. Yaşananların benim için bir tarafı vardır ve tarafımı ona göre belirlerim. Devlet.  Eğer tüm Zoru meşru kılan araçları ile askeri ile silahı ile devlet varsa bir tarafta benim tarafım onun karşı tarafıdır.

    Unutmak mı daha vahimdir, geçmişi her seferinde, yeniden, “Şimdi” üretmek mi?

    Bir organizmanın, bilgiyi depolama, saklama ve sonrasında ise geri çağırma yeteneği, hafıza. Şimdilik bu “geri çağırma” yeteneğine vurgu yapmak istiyorum. Kişisel olarak çağırdığımız anılarımızın bugün bizde karşılık bulduğu duyguların tazeliği ile onları yeniden anımsarız, her anımsayışta yeni şeyler ekler, bazı ayrıntılar yerini başka detaylara bırakır, asıl hikaye sürekli yeniden üretilir.

    İnsan, belleğinin kıvrımlarında geçmişte yaşadığı bir anıyı çağırıp onu tekrar anımsayabilir. O anı her geri çağrımında, anının ilk yaşandığı gibi hatırlandığını kim söyleyebilir?

    “Sarışın kadını otobüste gördüğümden bu yana tam bir yıl geçti. O günden beri kentte birkaç kez karşı karşıya, göz göze geldik. Sarışın kadının bende bıraktığı duygu karmaşasını içselleştirirken oldukça kafa patlattım sanırım. Şimdi de geriye dönüp tam bir yıl önceki olayı ne kadar hatırladığımı kavramaya çalışıyorum…” Bu giriş, Münir Göle’nin,” Doğru olmadığını biliyorum, ama öyle hatırlıyorum”, isimli makalesinden. (Cogito sayı 50; “Bellek: öncesiz, sonrasız” s.23).

    “ Sarışın kadının o gün otobüsteki giysilerini doğru anımsıyor muyum? Sadece birkaç dakikalığına gördüğüm, mimiklerini, ses tonunu, konuşma şeklini bilmediğim çehre, geçmişimden gelen başka çehrelere karışıyor mu? Geleceğe nasıl adım atabileceğimi kestirebilmek için, geçmişimden gelen mirasa ne kadar güvenebilirim? “ soruları ile çıktığı yolculuğuna şöyle devam ediyor:

    ”Belleğin hayatım boyunca tüm öğrendiklerimi, hissettiklerimi, davranışlarımı, hareketlerimi bugüne getirdiği ve şimdimi şekillendirdiği gerçeğinden yola çıkabilirim.”

    II

    “Duygusal kopuş”

    Münir Göle, Cogito’nun söz konusu sayısında yer alan makalesinde,  sarışın kadını anımsadığında hatırladığı bazı ayrıntıların doğruluğu tartışılsa bile bakış açısının tartışma götürmez bir şekilde aynı olduğunu vurgulayarak:

    “..onu karşımda görüyorum.. . Anı, sarışın kadını bana, benim gözlerimden iletmektedir. Buna karşın, ilkokulda bir teneffüs saatini anımsadığımda, kendimi beyaz yakalı siyah önlüğümle bir seyircinin bakış açısından, bir üçüncü kişi olarak görüyorum. Hatırlarken, hatırladığım malzemeyle bağlantılı olarak sahnede yer alabiliyorum, ya da dışarıdan, mesafeli, bir seyirci gibi izleyebiliyorum. Sarışın kadının yakın geçmişteki görüntüsüne karşın, ilkokuldaki halimin uzak görüntüsü buna bir açıklama olabilir. Daha da önemlisi, sarışın kadının bende uyandırdığı heyecanlar duyularımda hala geçerliliklerini sürdürüyor, ama ilkokuldaki o teneffüsün duygu yükü çoktan yitip gitmiş.”

    “Zaman faktörü kadar duygusal faktör de önem taşıyor, belki de zaman içinde duygu yüklü anılar güçlerini yitiriyor ve anımsayan kişiyi katılan kişi olmaktan çıkarıp seyirciye dönüştürüyor”

    Cezaevindeki arkadaşımın mektuplarından hatırladığım bir şey daha geldi şimdi aklıma. Dışarının aynılığından, dışarının “içeriliği”nden bahsederken ben, o şöyle demişti: “Anlıyorum ancak inan Reşit, hiçbir içeri bu kadar sahici değildir”

    Şimdi belleğimde bu anıları çağırırken, aynı zaman diliminde olduğum arkadaşımla aynı zamanı yaşadığımı nasıl düşünebilirim sahiden?

    Hendekleri anımsayalım, hendeklere dair bildiklerimizin kaynağını irdelediğimizde kaçınılmaz olarak hep karşımıza devlet çıkacaktır. Daha somut olarak Hendeğin arkasında kalanlara dair görüntüleri, ilkokuldaki teneffüs anı gibi üçüncü bir gözden mi görüyoruz? Yoksa sarışın kadını gördüğümüz bakış açısı ile kendimiz gibi mi görüyoruz? Devletin gözünden baktığımızda nasıl geliyor? Kürdün gözünden baktığımızda, aynı şekilde Türkün gözünde nasıl görünüyor?

    Cizre’de bir bodrum katında yaralı olduklarını ve sığındıklarını bildiğimiz insanlara dair gün be gün katledilmelerine giden süreç belleğimizde nasıl bir düzende yer alıyor?

    Peki, Cizre’de bodrum katında yaşanılanlar karşısında tepki verenleri kümeleştirirsek, Türkiye’nin bölünmüş olduğu gerçeğini, aynı olay karşısında farklı tepkileri veren toplulukların aslında farklı topluluk olduğunu daha açık nasıl tespit edebiliriz?

    Braveheart, Türkçeye çevrilmiş ismi ile Cesur Yürek isimli filmi bilmeyen yoktur, benim yaş kuşağımda ki sonraki kuşakta da bu vardır. Türkiye toplumunun izlerken kendini özdeşleştirdiği kişilere dair fikir yürütmek gerekirse ezici çoğunlukla, hatta hiçbir konuda hemfikir olunamayan bir çoğunlukta, Wallace (hatırlayamayanlar Mel Gibson) der.

    Film, İngilizlerin, İskoç liderleri barış görüşmesi için toplantıya çağırdıkları tahta kulübeye kilitlenerek, diri diri yakılmaları ile başlıyor, bu ana içeride babasını da kaybeden Wallace tanıklık ediyor. Daha sonra doğduğu toprağa dönecek olan Wallace, başlattığı mücadele ile uzun bacak lakaplı İngiltere kralının barış görüşmesi için aracıları gönderdiğinde  filmin başındaki sahneyi hatırlatarak “Uzun bacak en son barış isteyen İskoçları bir kulübede diri yaktı” demişti. Bellek bu değil midir?

    Orada da devrilen bir çözüm süreci.

    Bu filmi izlediğimde yurtsever Kürt bir arkadaşımın sözü gelir hep aklıma “Buraya çekelim minibüsü çıkanlara bir iki kandil diyelim, minibüs beş dakikada dolar,” demişti.

    90’lı yıllardı. Lice yakılıp yıkılmıştı. Çiller, “Helikopterlerin PKKye ait” olduğunu ifade edecek kadar rahattı, Devletimizin Terörle Mücadelesi sürecek, Türk Milletinin bölünmez bütünlüğüne uzanan…

    Özgür Gündem gazetesinin İstanbul Kumkapı binası bombalanmış, gazete çalışanı Ersin … hayatını kaybetmişti, Dönemin başbakanı Tansu Çiller, İçişleri Bakanı M Ağar imzalı bombalama dahil öldürme emri binanın boyunca asılmıştı, ancak ortada tek bir suçlu dahi bulunamadı, suçlu devletti.

    Türkiye, “Köylüsüne bok yediren ülke olarak” mahkum olmuş ve tazminat ödemişti. Bunlar yaşanırken aynı şekilde bugünün manşetleri vardı: Teröristler.

    Çok değil, beş yıl önce, bu yılların bir ‘özeleştirisi’ verildi. Genelkurmayın nasıl haberleri servis ettiğinden, Kürt illerinde yaşanılan köy yakmalardan, Faili meçhullerden, toplu mezarlardan, sivil katliamlardan, korucu yağma ve katliamlarına, uyuşturucu ve silah kaçakçılığından, Ergenekon’a uzanan süreç revaçta iken verilen özeleştirinin ne kadar devletten bağımsız olduğu bugün Cizre, Silopi, Sur’da açık değil mi?

    Aslında, Göle’nin makalesinden yola çıkarak, Hendekten bu yana düşenler olarak, şu an yaşanılanları nasıl anımsıyoruz? Geçmişten bugüne gelmek çok zor bu coğrafyada, geçmiş, zaman ve duygu bağlamından koparılıp, şimdinin çıkarında yüz yıldır eritiliyor yeniden üretiliyor. Şu an kim, hangi gerçeği yaşıyor?

    Cesur Yürek filminde kendini özdeşleştirdiği kahramanın Kürt olduğunu düşünürsek bir an, yine ezici çoğunluğun film hakkındaki düşünceleri ne yönde değişir?

    Gömülmüş saatin tiktaklarını duyuyor muyuz?

    Ve artık sorun Kürtlerin olaylar karşısında nasıl davranması gerektiğinin çok ötesinde, Türk Milleti iddiasının ve Tek’liğinin, “hendek” içinde nasıl boğulduğundan bahsetmek gerekir. Moda deyimle, Kürtlerin Duygusal Kopuşu.

    Göle’nin makalesinden iz sürerek devam ediyorum:

    “J. Robinson, “hayatımızın anlamlı deneyimlerini düşünürken, onları anlatırken karşımıza duygular çıkar” diyor.  Duyguların yeniden yaratmak olasıdır, buna karşın onları yeniden yaşamak mümkün değildir. Anılar geri geldikçe, duyumsal kimi tepkilerin de ortaya çıkması kaçınılmazdır. Kişi, olayın geçtiği dönemde neler hissettiğini hatırlayabilir, ama duyguyu tekrarlayamaz. Anlamlı olmayı sürdüren deneyimler, anlamını yitirmiş olanlardan daha güçlü duygular esinler.

    Bir aşkın anısı, sonradan nasıl yaşandığıyla bağlantılıdır. Duygu içeren anılar, her geçen gün yeniden yorumlanır ve güncelleştirilir, her biri yeniden yüklendiği anlamla, kişinin duygusal yaşantısına ve diğer kişilerle olan ilişkilerine bağlanır ve ancak bu süreç içinde işlevsel hale getirilebilir.”

    40 yıllık bir geçmişi düşündüğümde, Kürtlerin yıllardır unutmadığı tek şey Devletin getirdiği ölüm olduğu gerçeğini net olarak ortaya koyabiliriz.

    Yani Kürtlerin hayatında yıllardır anlamlı olan deneyimleri, dayatılan inkar imha saldırıları karşısında yarattığı örgütlülük ve direniş olduğunu da belirtebiliriz.

    Kürtler 40 yıldır devletin katliamlarını bir an olsun unutma şansını hiç bulamadılar. Çözüm sürecinde bu kadar umutlu olmaları devlete güvendiklerinden değil, ilk kez böylesi bir şansı bulmanın kıymetini bilmelerindendi.

    Süreç ile Kürt hareketine yönelik eleştirilerin genelinin bugün Hendek ile de benzeştiğinin detaylarına girmeyeceğim, yarın başka bir şey olacaktır. Aslında bir eğimi olan çizgi gibi düşünürsek, CHP, MHP, Cemaat, AKP bu ip üstünde sıralı halde, Devlet de bu çizginin bütün olarak kendisi zaten.

    Devletten ötesi zaten bir şekilde Hendeğin arkası olmuyor mu?

    Hendek ile gerçekten ortadaki Özyönetim talebini, bu talebin arkasında fikri, bu fikrin etrafında örgütlü halka gerçekten, teneffüsteki halimizi hatırladığımız gibi üçüncü bir gözden bakıyormuş gibi ne zaman bakılacak?

    III

    Geçmiş, kendi zamanı ve uzamından koparılıp, şimdinin gerçekliğine uygun yeniden yazılıyor.

    Her kuşak kendi tarihini yazar!

    Bugün hendekler konuşulurken, hatırladıklarımızı sorgulamak hiç aklımıza gelmiyor. Hatırlamak, aynı anda hatırladığımız anıları yeniden tanımlama süreci değil midir? Geçmişi yeniden üretmek, onu şu an yaşanan gerçeğe uydurmak, kolaydır,  üstelik bu yeniden tanımlamayı kabul edip doğruluğuna şüphe duymadan inanmak bireye sorumluluktan kaçış fırsatı da sunar.

    Hendek üstünden çıkarak yapılan tartışmalar, hendeğe karşı yapıldığı zannını yaratıyor. Oysa böyle düşünenler, hendekten aşağı bir çukura düşmüş olduklarını, güncel örneklerle verebiliriz:

    Cemaatin sesi Emre Uslu, 23 Aralık 2015 tarihli Yeniyöntv sitesinde yer alan yazısına,  “Hendek savaşını kim kazanır PKK mi Devlet mi?” sorusuyla  üçüncü bir göz olarak (Cemaat) başlıyor.

    Uslu, “Haziran seçimlerinden sonra AKP PKK ile olan anlaşmasını rafa kaldırdı… (Seçim öncesi barajı aşamayacağı, AKP ile başkanlık karşısında özerklikte anlaşıldığı, HDP’nin AKP ile ittifak yaptığı söylemlerinin yanlışlığını örterek, yakın geçmiş ŞİMDİ’nin çıkarında yeniden üretiyor. Farketmeksizin savaşın Haziran Seçimlerinden sonra başladığının da kabulü ile.) Başından beri söyledim ne PKK’nin ne de AKP’nin niyeti çözüm değil… Bunun için devlet ne yapıp edip bölgedeki savaşı bitirmeli. (Devlet’e çağrı, Hükümet ve PKK’den bağımsız olarak? )  PKK ile savaşı bir istihbarat savaşına dönüştürmekten başka çaremiz yok” Tüm cümleleri ile seçilmiş yazısını noktalarken  3. Şahıs olarak başlayan cümle 1.ci çoğul şahıs olarak “başka çaremiz yok”  şeklinde Devletle bir bütün olarak bitiriyor.

    Uslu, “AKP’de istihbaratın önceliği PKK değil Cemaate karşı yürütülen Erdoğan savaşı.” Diyerek kendi iç savaşını, Erdoğan karşıtlığında bulmayı umduğu ittifaklarla sürdürmek istiyor.

    Bakın Emre Uslu için ve Cemaat için ne tespit yapılmış alıntı yapacağım kişi PKK, Abdullah Öcalan.  Paralel Devletin özellikle, Utah merkezli akademisyen isimlerle Erdoğan’ın çevresini sardığını, çözüm sürecini bitirip, lider kadrolara yapılacak suikast ile Kürtlerle savaşın kazanılacağını işlediğini vurguladığı görüşmelerde, “Cemaat korkunç çalışıyor. Gazeteciler, yazarlar var. Taraf ve Zaman gazetesini takip edin, korkunç çalışıyorlar. Bunlarla kolay değil, ama teslim olmayacağız.  İşte bu Kürdistanlı köylülerin öldürülmesi olayı. Emniyet amirlerinin çoğu cemaat sızmaları Diyarbakır ve Siirt Emniyet amirleri özel programla gelmişlerdir. … Paralel devlet dolayısıyla geri çekilme olmayacak.” Emre Uslu ve Mehmet Baransu’nun yazılarının özellikle takip edilmesi gerektiğini belirten Öcalan, KCK tutuklamalarının çözümü baltalamaya dönük pratik olduğunu, Paralel devletin gücünün daha da arttığını durdurulması gerektiğini belirterek şu can alıcı tespiti yapıyor:

    “Paralel devlet, AKP yönetimi, KCK yönetimi var. Çözüm gelişmezse bu üç yönetim arasında çatışma riski artar… Anlamlı müzakereye geçilmeden yüksek çatışma riski var. Hükümet tek taraflı olmaya devam ederse, anlamlı müzakereye geçmezse paralel devlet, AKP yönetimi, KCK yönetimi ciddi çatışabilir. AKP hükümeti tek taraflı çözüm sürecini kullanmaya devam ederse, KCK de tek taraflı bunu yapacaktır.” (Abdullah Öcalan, İmralı Görüşmeleri, 2013)

    Her yol Devlete çıkıyor, Hendek hariç!

    Bir başka kalem.  30 Aralık 2015 T’24’de Metin Gürcan başka bir açıdan yaklaşıyor olaya ve tabi yine üslup 3. Bir göz, “Eğer devlet aradan çekilirse hendek kazan çocuklar PKK’ya da karşı çıkar” başlıklı haberde, önce bir analizle girizgah yapıyor “Devlet çarpık kentleşmenin hendek-barikat pratiğine elverişli olduğunu göremedi”   bu cümleler önemli, bellek biraz da bunlar değil mi? Söylem:davranış, doğru ilişkili değil midir? Zaten devamında bu şefkatli bakış açışındaki Devletin yapamadığı, bu gençleri önce anlamaya çalışması gerektiğini, sorunlarının otorite ve dayatmayla olduğunu, iddiasının devlet aradan çekilse Pkk’ye de başkaldıracaklarını söylüyor. Bu üçüncü göz, analizini tespitlerle destekliyor, başka bir ses gibi geliyor kulaklarımıza değil mi?

    Devleti, çekiç olup vatandaşını çivi görme eleştirisinden bakın nereye varıyor: “Devlet, önce çatışma bölgelerindeki halkını kucaklayacak (Basında “Hayata dönüş başlıklı gülümseyen çocuk başını okşayan asker resmi, spotlar, sizce Kürtleri mi ikna ediyorlar? Güvenli bir bölgeye bırakacak, sora ‘erdemli gücü’ ile hendeğin içine elini uzatacak. Gençlerden o eli tutmak isteyenler o hendekleri boşaltacak”.. ne güzel: Ya Sonra!

    Mesela sokakta günlerce annesinin cenazesini alamayıp izleyen, “ayakları kımıldıyor gibiydi ilk saatler, sonra hiç kımıldamaz oldu… çok acı çekti mi acaba?” cümlelerinin sahibi çocukların, yaşlıların, evlatlarını veren anaların, bacıların, sevgililerin, “Hayır” hakkına sahip olduğunu unutan Gürcan, çözümü ise korkunç net:

    “Tüm bunlardan sonra devletin elini tutmayanlar gerçek teröristlerdir.”

    İnsanların yaşam alanlarını terketmeme hakkını  yıllardır öğrenememiş olan bu uzman beyefendi, yüz yıldır Kürtlerin ne için mücadele ettiklerini anlamamış. Sonuçta hepsi, devlet ve pkk arasında 3. Göz gibi başlayan fakat devletten de devlet bir şekilde biten yazılara her gün onlarca örnek daha verilebilir. Şaşırtıcı mı?

    Sonuçta, devlet, hiçbir “şefkat elini” uzatmadan da tankı topuyla yakıp yıkarak girdiği bugün, arkasında bıraktığı 100lerce ölü için Gürcan’ın deyimiyle devletin dediği buluşmadı mı?:

    Orada kalanlar Terörist!

    Ancak bazı gerçekler de ifade ediliyor, “Haziran seçimleri”

    Haziran seçimleri HDP açısından bir zafer olarak değerlendirildi. Seçimde bu başarıyı en başından beri ısrarla söyleyen tek kişinin de Abdullah Öcalan olması ayrıca belirtilmeli. , Birlikte yaşamın kazandığı diye yorumlanabilir HDP’nin başarısı, ortak bir gelecek inşasında temelleri atacak bir hareket iddiasına uygun bir çıkıştı. HDP birlikteliğinde vücut bulan gelecek içinde, Özyönetim hakkını da tanıyordu, başarı bu açıdan bütünlüklü değerlendirildiğinde büyüktü.

    AKP tek başına iktidarı kaybetmişti, sonra tek bir şey oldu:  Kürtlere savaş başlattı. Kürtlere savaş açmak ile AKP oy kazandı.  Akp değil, “Beyaz Toros” tehdidi kazandırdı denilebilir!. Ancak Beyaz Toroslardan korktukları için değil, Beyaz Torosları isteyip destekledikleri için kazandı.

    Kürtlere karşı Devletin kustuğu ölüm, yıkım, katliam, oy getirdi. Tekrar belirtmek gerekir, Korkudan değil, Destekten ötürü. Devletin, Cizredeki yüzü, cenazeyi taşıyan beyaz bayraklı sivillere açıkça ateş açarak arkasında yeni cenazeler bırakan Devletin bu hali, destek görüyor.

    Bugün, bölünmeyi getirecek olan, Kürtlerin yaşadığı Duygusal Kopuş değil, Türk Devletinin Kürtlere şiddetinden duyulan bu memnuniyet ve bunun devamı yönünde verilen destektir. Elde kalacak olan  sadece şiddetini daha da artırmaktan başka bir doğası olmayan totaliter bir Türkiye olacaktır. Kürtler, Devletin despot baskısı altında yaşamak yerine kendi özyönetimi için yine o Devletten niye izin istesin? Niye beklesin?

    Hendekten beri Devlet var, Devletten öte hendek. Türkiye devleti resmi tarihi, Türkün otobiyografisi haline getirildi. Şimdinin çıkarında yok edilen birlikte yaşam umutları. Tek Millet mi?

    Cogito’nun 50. Sayısında yer alan (s.47)  Cengiz Çağla’nın, “Renan, Irk ve Millet” başlıklı makalesinde başvrulan, Louis  Snyder’in “German Nationalism” kitabından alıntıyı buraya değiştirmeden alalım:

    “Almanlar aşağılanmalarını ve umutsuzluklarını unutmak için şanlı Cermen İmparatorluğu’nun Avrupa’nın gücünün dayanak noktası olduğu geçmişlerine yöneldiler. Şairleri ve filozofları eski geleneklerin örtüsüne sarılmış organik bir halk topluluğunun varlığını araştırdırlar, halk şarkıları, peri masalları, efsaneler ve şiirleriyle kahraman geçmişlerini yeniden harekete geçirmeye çalıştılar. Bunu yaparken Batı Avrupa “filozoflarından” çok kendi hayal güçlerine başvurdular”

    Çağla’nın aynı makalesinde (‘Renan , Irk ve Millet’, Cogito 50. Sayı “Bellek: Öncesiz, Sonrasız” sayfa 47)  başvurulan başka bir alıntıyı da hemen ardından eklemeliyim:

    “…11 Mart 1882’de Ernest Renan, Sorbonne Üniversitesi’nde “Qu’est-ce qu’une nation?” (Millet Nedir?) başlıklı konuşmasında “Millet, bir ruhtur, manevi bir prensiptir. Bu ruhu, bu manevi prensibi aslında bir olan iki şey teşkil eder. Bunlardan biri maziye, diğeri ise hale (bu güne) aittir. Biri, zengin bir hatıralar mirasının müşterek sahipliğidir. Diğeri birlikte yaşama arzusu konusunda mutabakat ve bir bütün halinde devralınan mirası yüceltme iradesidir.”  Ve Aynı konuşmanın devamında;

    “Tıpkı bir ferdin mevcudiyetinin kesintisiz bir yaşama iddiası olması gibi, bir milletin mevcudiyeti de –bu benzetme için müsaade ediniz- her gün tekrarlanan bir plebisittir.” Der.

    Türk Milleti mi Türk ırkı mı?

    Çağla, makalesinde Renan’ı yorumlayarak çok önemli bir tespit yapıyor: “ Milletlerin oluşumunu ırka bağlamak hatalıdır, tarih onların çeşitli hatırlama ve unutma süreçleriyle oluştuklarına dair örneklerle doludur”

    Bu önemli tespitten yola çıkarak şunu sormak yazının iddiası ve devamı açısından elzem bir hale geliyor. Türk milletinin Hatırladıkları ve unuttukları nelerdir? Hatırladıkları, unuttuklarının sınırlarını da belirleyen bir çerçeve ise, Renan’ın Alman Milleti için yaptığı tespiti üstte bir kez daha okuyarak, Almanlar yerine Türkler diye okunduğunda anlam bütünlüğünü kaybediyor mu? Ve bunları, Şimdi bu gün yaşananlar açısından bir kez daha tekrar ederek adım adım kaynağını yitirmiş, “kahraman geçmişin” gerçekler karşısında “hendek”  ile yeniden nasıl üretildiğini ele alalım.

    Üretilen, şimdinin çıkarına uygun, devletin resmi tarihinin iz düşümü, Türk’ün bireysel geçmişi ve geleceksizliği haline geliyor. Türk milleti hendekte boğuldu ifadesinin arkasını doldurmalıyım elbette. Bugün yaşanılanları Hendek ile analiz edip başlayarak, Devletin, geçmişinin tekrarı olan Katliamlarının devamına giden ve  “sürekli yeniden düşülen yola” döşenen taşları tek tek görebilmek,  Zaman’ın ayrımına varmakla başlayabilir.

    Cogitonun aynı sayısında (Sayfa 55)  “Kollektif Bellek ve Zaman” başlıklı makalesine Maurice Halbwachs  “ Kollektif bellek, zamanla sınırlıdır. Bu zaman sınırın genişliği ya da darlığı, her toplum için farklı olabilir. Kollektif belleğin, bu sınırın ötesinde kalan olaylara ve kişilere doğrudan ulaşması mümkün değildir” cümlesiyle başlar ve farklı topluluklar için farklı kollektif süreçlerden bahsedilmesi gerektiğinin altını çizer.

    Toplulukların iç içeliğinden, bir topluluktan bir topluluğa geçişin her an gerçekleşmesinden örnekler verdiği makalesinde Halbwachs, “Ne kadar çok topluluk varsa o kadar çok zaman anlayışı vardır. İçlerinden hiçbirinin, kendini diğer topluluklara dayatması mümkün değildir.” Tespitini yapar.

    Hendekte boğulduğunu iddia ettiğim Türk milleti kavramı, cumhuriyetle yaşıt resmi tarihin en temel dayanağı, “Türkiyede yaşayan herkesin Türk Milleti  kavramı ile ifade edildiği” iddiası ve kabulü için dayatılan bu bilinç, gerçekten “kollektif”midir? Türkiye toplumunu oluşturan, iç içe geçmiş tüm farklı toplulukların ortaklaşabildiği bir “Tanım”mıdır? Türkiye Cumhuriyeti sınırları coğrafyasında en geniş topluluk sayılabilecek Millet tanımı altında tek bir topluluktan bahsedebilir miyiz?

    Maurice Halbwachs’ın makalesinden alıntı ile açmaya çalışırsam “Bir tek olayın, birbirinden farklı birçok kollektif bilinci etkileyebileceği söylenir; bundan yola çıkarak da bu bilinçlerin birbirlerine yaklaştıkları ve ortak bir temsil biçiminde birleştikleri sonucuna ulaşılır. Ama birbirlerinden farklı düşünce biçimleri, herhangi bir olayı ele alıp, her biri bu olayı kendisine özgü bir şekilde temsil ediyor ve bu olayı kendi dilince ifade ediyorsa, bu olayın bir tek olay olduğunu söylememiz mümkün olabilir mi?”

    Bu olayın, Hendek olduğunu varsayalım. Hendeklere yaklaşımların her topluluk içinde nasıl kümelendiğine bakalım. Öyle ya, aynı coğrafyayı paylaşan, ortak tarihi geçmişe sahip, 1000 yıldır “kardeş” gibi yaşadığımız birliktelikte, Cizre, Silopi, Şırnak özelinde yaşanılanların, ortak bir bilinç ve her gün yeni baştan bir “birlikte yaşam” talebi içerdiğini kim söyleyebilir?

    Hendeğin arkasında bir direniş başlatan Kürtleri bir topluluk olarak (millet değil) ayırdığımızı düşünürsek; aynı şekilde Kürtler dışında (millet ayrımı yapmaksızın) kalanları kaç farklı topluluk olarak ayırabiliriz?

    Halbwachs, olay üzerinden devam ediyor (biz olay’a hendek diyebiliriz), “Uzam içinde topluluklar biri ve öteki olarak karşı karşıya gelirler. Olay da uzam içinde gerçekleşir ve topluluklardan biri ve öteki bu olayı alımlar. Ama önemli olan, olayı yorumlama biçimleridir, ona verdikleri anlamdır. Farklı toplulukların aynı olaya aynı anlamı vermeleri için, iki bilincin önceden iç içe geçmiş olması gerekir”

    Tam da Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi ideolojisinin söylemi bu değil midir? İki bilincin iç içe geçmişliği ve birbirinden bir farkı olmadığı, Kürt ile Türk’ün birbirinden ayrılamayacağı. Peki gerçekten  Türk ile Kürt’ü birbiri içinde erittiği söylenen “kollektif bilinç” nerede var?

    Cizre’de, bir evin bodrumunda yaralı bekleyenlerin katledilmesine giden yolu bir ay boyunca izleyen ve hatta destekleyen, Kobane’de, “Düştü düşecek” diyerek tarafını belli eden ve destek bulan bir topluluk ile Kürtlerin gerçekten ortak “kollektif bilinç” içinde olduğu iddiasını nasıl hala ifade edebiliriz, bu aymazlıktan başka ne olabilir? Eşyanın tabiatına aykırı değil midir?

    Bu soruların Kürtler için olmadığı aşikar, “Hepimiz Türk Milletiyiz ve Devlet hepimizin devleti” söylemi bugün yaşananlar karşısında nasıl bir karşılık bulur? Hendek özelinde, Türkiye Toplumu’nu oluşturan, diğer tüm toplulukları, Hendeklere bakış açılarına göre saflaştırırsak karşımıza gerçekten de ortak ve bir olan bir Kollektif Bilinçten söz edilebilir mi?

    Peki aynı olaya, Kürtleri katmadan yaklaşırsa Türkiye (Türk milleti) demeye daha yakın mı kalıyoruz, daha uzak mı, ne dersiniz?

    Makalenin devamından alıntı yapacak olursak “Gerçekten de iki farklı düşünce biçiminin, bu şekilde birbirinin içine geçiyor olmasını düşünmek mümkün değildir. İki topluluğun birbiri içinde eridiği olur elbette ama bu durumda yeni bir bilinç doğar ve bu yeni bilicin kapsamı ve içeriği, eskilerinden çok farklıdır.”

    O zaman Türk Milleti olarak geçmişi,  asıl kaynağından çağırdığımızda, geçmiş olayların hangisinde, (Kürt isyanları özelinden bakarsak-ki aslında Ermeni Soykırımından ele almak; Türk Milleti tanımının varlığını ötekinin yok edilmesi/inkarı ve asimilasyonu üstüne inşa ettiğini daha çarpıcı açığa çıkarmak için elzem) yeni bir ortak bilinç kurulması sonucunu yaratacak yaklaşımlar sergilendi?

    Halbwachs makalesinden devam:  “Başka bir halkı fetheden bir halk, onu kendi içinde eritebilir, ama bu durumda kendisi de başka bir halka dönüşür ya da en azıdan varlığı içinde yeni bir evreye adım atar. Fethettiği halkı kendi içinde eritmezse, her iki halk da kendi ulusal bilincini korur ve aynı olaylar karşısında farklı tepkiler verir.”

    Burada Türk Milleti kavramının 100 yıllık geçmişini bugün iki farklı bir topluluk olarak açıkça ayrılmış olan Kürtler ve Türkler açısından ele alırken, Türklerden yola çıkmak gerektiğine inanıyorum. Öncelikle Türk Devlet geleneğinin, ne diğer toplulukları kendi içinde eritmesinden bahsedilebilir, Ermeni, Rum, Yahudi azınlıklara yapılan, soykırım, katliam ve sürgün tarihinde azınlıkların yok edilmesi eritme olarak kabul edilemeyeceği gerçeği ortada. İslam kollektif bilinç altında, gayri Müslimlere uygulanan politikalar, “türk milleti bilinci”ni yeni bir evreye geçirmediği gibi milliyetçilik kavramının daha da ilkel bir güncelliğe bürünmesine yol açtı. Türklük altında, Kürt varlığının önce resmi ideloloji tarafından 70 yıl boyunca inkarı üstünden oluşturduğu “Türk milleti bilincini” zor ile dayattı. Bu zor, daha başlarken, iki farklı topluluğu Teke indirilebileceği öngörüsüyle baştan eşyanın tabiatına aykırıydı. Zaman ile, Türk Milleti kavramının ve  Tekçi dayatmasının, değişime manasızca direnerek, geçmişi  şimdinin çıkarında yeniden ve yineleyerek üretmesi, ortak bir gelecek arayışı için zemini, sürekli bir katliam ve şiddet hali ile yok etti.

    IV

    Türk bireyinin özgeçmişi: Resmi İdeoloji

    Şu an ki gerçeklik üstünden bir birliktelik kurmanın ilk ve en öncelikli koşulu, Kürt ve Türk’ün ayrılması gerçekliğine büründü.Bugüne kadar Türk milleti bilinci altında buluşmak, Türklük üstünden değil de, Türk dışındaki toplulukların, inkarı ve yok edilmesi ile mümkün kılındı. Devletin resmi tarihi, Türkün otobiyografisi haline geldi. Devletin katliamına yönelik tepkileri kendi kişiliğinin bir parçası gibi algılayan, kişisel tarihi, devletin resmi tarihinden ibaret bireyler, katliam ve inkar tarihini sahiplenen birer suç ortağı gibi hareket etti.

    Ve en ürkütücü boyutu, Türk milleti kavramının, Türklük değil de ötekinin  inkarı ve yok edilmesi üstünden kurmanın ağır yıkımını ancak altında kaldığında kabullenecekleri bir bir yolda devlet ve millet suçtan gurur duyarak ilerlemeye devam ediyor.

    Toplum devlet arasındaki ilişkide, kurumların farklılıkları değil aynılıkları, sorunun çözümü için bir gelecekten ziyade sorunun her farklı kesimde homojenleşerek kronikleşmesini sağlıyor.

    Abdullah Öcalan’ın, Türk Devlet ve toplum arasındaki ilişkilere dair şu tespiti ile Devlet toplum özdeşleşmesinin çarpıklığını da vurgulamak gerektiğine inanıyorum:

    “Eski devletçilik hastalığı var. Toplumsal algı ile sorunlar çözülemez. Toplum kendini devlet, devlet de kendini toplum yerine koyuyor. Siyasi partiler  de üçüncü güç olarak aracı olduğunda sorunlar artıyor. Partiler, devlet ve toplum özdeşleşmiş. Çözümün önüne geçiyor.” İmralı görüşmeleri Abdullah Öcalan. 14 Ekim 2013

    Münir Göle’nin (Cogito; Sayı 50, sayfa 28)  makalesinden alıntıyla sonuçlandırmaya yaklaşırsak, “Şimdi’nin süzgecinden geçirerek geçmişi kuran kişi, kendi kurgusunun sonuçlarıyla değişime uğrar. Geçmiş, şimdi’nin çıkarlarıyla uyumlu olarak sürekli bir yeniden yapılanma içindedir. Kişinin belleğini yoğurarak kendi anlatısını yaratması, toplumların tarihlerini yazmalarından pek farklı değil elbette. İnsan varlığını, kültürünü, değerlerini, yaşam biçimini başkalarına kendi bakış açısını yansıtacak şekilde hatırlar, anlatır. Bilinmesini istemediklerini  gizler, örter, bazı noktaları vurgular, abartır. Nesnellikten uzak kişisel tarihini kurarken, geleceğe ve içinde yaşadığı topluma da mal olacak bir kurgu yaratmaktadır. Tarih bir toplumun bireylerinin amaçlarına uygun olarak düzenlenir bu amaçları haklı çıkarma işlevini üstlenir, güncel bir amaca hizmet edecek biçimde geçmiş ‘kurulur’…

    Yeni bilgilerin değişimlerin ışığında tarih gözden geçirilir ve M. Mead’in belirttiği gibi ‘her kuşak kendi tarihini yazar”

    Türkiye’de yaşadığımız ve aleni bir şekilde geçmişin kurgulanarak şimdinin çıkarlarına uygun olarak sunulduğu bugünlere bir kez daha bakalım:

    Yaşadığımız, yaşanmış ve yaşanmakta olan bugünlerde doğruluk pusulamız, Kürtlerin gün be gün direnerek yaşadığı deneyimlerden yana mı; yaşanılanları bize şimdinin gerçeği ile aktaran Devletten yana mı?

    Hendeğe kadar önümüzdeki asıl soru budur. Bu olmalıdır. Hendekten bu yana devlet var, Bu yandan baktığımızda Hendeğe kadar görüyorsak, gördüğümüz ne bunu anlatmaya çalışmak da yeterli kalmayacak. Devletten öte Hendek var dedik tamam, peki Hendekten öte tarafta ne var?

    Bugün, tarihsel anlamda tüm geçmişin getirdiği direniş kültürünü de harmanlayarak, geleceğin yaratıldığı günlerdir. Bir şekilde, saatin tik taklarını duyanlardan olduğumuzu farz edersek, bizim hangi tarafa düşeceğimiz hakkında belirsizlik içinde olmamız biraz da hendeğin arka tarafında olan fikrin, söylemin ve inşa edilen yaşamın neden hala uzağında kaldığımızla ilgili değil midir?

    Reşit Şahin, Şubat 2016

  • Thomas Bernhard öldü

    Thomas Bernhard öldü

    Son tiyatro oyunu Viyana’da sahneye konduktan sonra ülkesinde protesto gösterilerine ve sansüre neden olan Avusturyalı oyun yazarı ve romancı Thomas Bernhard, Salzburg yakınlarında Gmunden’deki evinde öldü. 58 yaşındaydı.

     Bernhard’ın çalışmalarının otoriteleri çılgına çevirmesi ilk kez olmuyor. 1973 yılında Die Beruehmten / Şöhretli isimli oyununu Salzburg Festivali’nden çekmişti. Nedeni ise, organizatiörlerin oyun sırasında Bernhard’ın ışıkları söndürme isteğini geri çevirmeleriydi. 1984 yılında ise polis “Woodcutters /Odun Kırıcılar” isimli romanı toplatmıştı, nedeni ise polise göre, kitapta herkes tarafından bilinen bir Viyanalı şahsiyete hakaret ediliyordu.
     
    17 Şub 1989 – NY Times

    Ölümünden iki gün önce, hastalık nedeniyle iyice güçten düşmüş Bernhard’ı kardeşi ve kişisel fizyoterapisti Dr. Peter Fabjan, Gmunden’den Salzburg’a arabayla götürür. Orada noter önünde vasiyetini günceller. Dr. Fabjan’ı tek mirasçısı ve yayıncısı Dr. Sieggried Unseld ile birlikte vasiyetini gerçekleştirecek kişi olarak belirler. Çalışmalarının tüm geliri erkek ve kızkardeşi arasında eşit pay edilecektir.

    Öleceği gün, aralarında bir düşes ve televizyon gazetecisi Krista Fleischmann da olan bazı arkadaşlarını arayıp veda eder. Akşamında ise en sevdiği barlardan birine uğrar. En sevdiği yemeği atıştırır, sevdiği şaraptan içer, son anlarında nihai tıbbi yardımda bulunacak kardeşine eşlik etsin diye yanına bir şişe alır çıkar. Gmudnen’deki dairede takip eden sabahın yedisinde ölür. Son anlarında kardeşi yanındadır. Cenazesi önceden, dikkatle planlanmıştır. Dr. Fabjan, üvey babasının katılmasına izin vermesi için ikna etmiştir. Grinzing mezarlığına, Frau Hede ve kocasının yanına gömülecektir. Ölümü, cenazesi gerçekleştikten bir gün sonra açıklanır. 16 Şubat tarihinde, ölümünden dört gün sonra, yerel bölge çalışanlarından biri Gmunden’deki evin garajına sessizce girip, cesedini Viyana’ya taşır. Bedeni mezarlığa getirilir getirilmez, planlanan zamandan bir saat önce, herhangi biri fark etmesin ya da katılmasın diye, apar topar cenazesi gerçekleşir. Beklendiği gibi ölümü, ülkede büyük ses getirir. Kendisi ise,

    “Ölümümden sonra, hayattayken yayımladığım herhangi bir kitabın, bir şekilde bulunabilecek herhangi bir sayfanın ya da hangi formatta olursa olsun yazdığı herhangi bir şeyin tekrar üretime girmesini, basılmasını hatta Avusturya sınırları içinde alıntı dahi yapılmasını legal yayın hakları süresi içinde istemiyorum.

    Altını ısrarla çizmek isterim ki, Avusturya devletiyle herhangi bir bağım ya da ilgim yoktur ve bu Avusturya devletinin benim ya da çalışmalarımla ilgili herhangi bir önerisi bir yana, burnunu soktuğu her şeyi yaşamım boyunca reddediyorum. Ölümümden sonra, yapıtlarımdan bir kelime bile yayımlanmayacaktır, her nerede olursa olsun, buna tüm mektuplarım ve çöp diye attığım kağıtlar da dahildir.”

  • “Havaya uçuracağız her şeyi”

    “Havaya uçuracağız her şeyi”

    “Havaya uçuracağız her şeyi!” diyerek söz aldı Irimiâs boğuk bir ses tonuyla, sonra da çınlayan sesiyle hınçla yineledi: “Her şeyi havaya uçuracağız! Onları birer birer havaya uçuracağız” -Petrina’ya döndü- “ödlek solucanlar. Herkesin ceketinin cebine bir tane! Şunun,”–başparmağıyla yan tarafı gösteriyordu- “cebine. Şuradakinin de” -gözüyle soba tarafını işaret ediyordu- “yastığının altına. Baca deliğine. Paspasların altına. Avizelerin tepesine. Kıçlarının deliğine!” Tezgâhtarla garson kız, tezgâh gerisinde birbirlerine sokulmuştu. Müşteriler ürkek ürkek birbirlerinin bakışlarını aranıyordu. Petrina, katil gözlerle tartıp duruyordu onları, “Köprüleri. Evleri. Bütün kenti. Parkları! Öğleden önceleri! Postaneyi! Azar azar güzel güzel, her bir şeyi…” Irimiâs, sigaranın dumanını dudağını büzerek üflüyor, kadehini bira birikintilerinde bir oraya bir buraya itip duruyordu. “Çünkü bütün bu olup bitene nihayet bir son vermek gerekiyor” “Öyle ya, nemize gerek bunca belirsizlik?!” Petrina coşkuyla sallıyordu başını. “Adım adım ilerleyerek havaya uçuracağız!” “Kentleri. Peş peşe!” diye sürdürdü Irimiâs coşkuyla. “Köyleri. En izbe kulübeleri bile!” “Bo:mm! Bomm! Bomm!” diye haykırıyordu Petrina ellerini sallayarak. “Duyuyor musunuz artık?! Sonra, fısss! Ve her şeyin sonu, beyler.”

  • Captain Cavern: İlkel Kaçak

    Captain Cavern: İlkel Kaçak

    Captain Cavern: İlkel Kaçak 18

    Söyleşi: Paskal Larsen
    Paris, Aralık 2011
    foutraque.com
    Türkçesi: Ebru Erbaş

    Fransa’nın underground grafik aleminin ele avuca sığmaz bir kişiliği ve sesi olan sanatçı Captain Cavern, 30 yıldan uzun zamandır pop, kübist ve saykodelik desenleriyle bakışlarımızı büyülüyor. Onun dünyasında küçük, yeşil adamlar halüsinasyonlar görüyor.

    Çizer, illüstratör ve ressam olan Captain’in bizi renkli, yüksek evrenlere taşımak için çizgi roman kahramanlarının tokmaklarıya kafamıza vurmasına gerek yok; onun mürekkepli kalemleri, kurşun kalemleri, keçeli kalemleri ve fırçaları var. Serbest figürasyon akımına (Di Rosa, Kriki, Kiki Picasso, Speedy Graphito) yakın duran Captain Cavern, tıpkı gemisine bağlı bir viking gibi, fırçasıyla grafik fanzinleri çevrelerinin bakir topraklarını sürüyor. 30 yıl boyunca, sınırlı sayıda çoğaltılan işlerden gazete bayilerinde satılanlara kadar, kağıda baskının tüm badirelerinden geçmiş sayılır. O “Do It Yourself” ruhunun kağıda uyarlamasının bir nevi hafızası.

    Captain; Paris’in gece kulüplerinde, barlarında ve tıpkı onun kalem darbesi gibi leke bırakan punk rock sound’una vakfedilmiş diğer işgal mekanlarında gerçekleşen konserlerde sık sık karşılaşırsınız onunla. Captain grafik sergilerinde, elinde bir kadehle ve hem eğlenceli hem de eleştirel olabilen zihniyle tartışırken de görülebilir. Zira Captain’in hoşuna gitmeyen bir sürü şey vardır! Çevresini saran tüm sanatçılara ve rock’çulara yağcılık yapacak bir tip değildir o, bir karakteri vardır. Ama her şeyden öte, o bir tutku insanıdır. Desen ve rock onun yaşam kaynaklarıdır. Desenin ve rock’un olmadığı bir gün yoktur onun hayatında. 


    Neden müstear ad olarak bir çizgi roman karakterini seçtin? Hanna & Barbera çizgi filmlerinin hayranı mısın?

    82’den 84’e kadar Der Pim Pam Poum isimli bir grupta saksafon çalıyordum. 1983’te Blank adlı grafik dergisine katıldım ve bu sayede daha sonraları Ripoulin Kardeşler ve  Placid ile Muzo olarak tanınacak tiplerle tanıştım. İlk çizimler Der Pim Pam Poum imzasıyla yayınlanıyordu ama sonra topluluk dağıldığından benim de başka bir şey bulmam gerekti. Önceleri D. Sonic (Duck Sonic) takma adını kullandım ve ilk kişisel grafik fanzinim olan Vertèbres Comics’i bu isimle yayınladım. Ama aynı dönemde Dominic Sonic de kendinden söz ettirmeye başlamıştı ve ben de Captain Cavern adını seçtim. Adı geçen çizgi romana özellikle bayılıyor değildim ama bu ismin hoşuma giden, tarih öncesi rock’a dair, ağır, şapşal bir tarafı vardı  (Primitive, The Crusher) ve bu bilhassa ahmak görünüşünün ardında, Yunan mitolojisinde ölülerin ruhlarını toplayan cehennemler gemisinin kaptanını çağırştırıyordu bu isim bana. Bu ismi ilk kez 1985 Mayıs’ında, Ripoulin Kardeşler’in Opera mahallesinde gerçekleştirdiği 4×3 bir korsan afişleme sırasında kullandım.

    Senin çizim dünyasına atılmaya iten ne oldu?

    Annem. Hayali moda desinatörü olmaktı ama hayat kendisini farklı bir mecraya savurmuştu. Dolayısıyla küçüklükten itibaren benimle birlikte resim yaparak tutkusunu bana aktardı. Sonrasında daha okumayı öğrenmeden çizgi romanları büyük bir açlıkla yalayıp yutmaya koyuldum. Olay örgüsünü ancak görsellere bakarak takip ediyordum ve tek çocuk olarak çizim, hayatımda gerçekten belirleyici oldu. Sadece bir kalem ve bir kağıtla önümde hayal dünyasının tüm imkanlarını açarak beni çevremi kuşatan sıkıntıdan kurtardı.

    Kendini nasıl tanımlıyorsun; grafiker, illüstratör, çizer, sanatçı?

    Benim açımdan çizimin temel önemine rağmen kendimi her şeyden önce bir kaçak olarak kabul ediyorum. Çizim de bana kaçış imkanı sunan ilk şeydi.

    Sanatçı bir ailede mi doğdun? Bir sanat ortamında mı büyüdün? 

    Kuşkusuz ki bu canavarı ailemin sanat alanında yaşadığı hüsran besledi.

    Sanat eğitimi aldın mı? Aldıysan okulda öğrendiğin teknikler işine yaradı mı? Yoksa kendi kendini mi yetiştirdin? 

    Çizimi toplumdan kaçmanın bir yolu olarak benimsediğimden, ergenlik çağlarımda bir sanat okuluna gitmenin beni yönlendiren ilkel gücü tehlikeye atabileceğini düşünüyordum. Ve ben de kendimi boşluğa saldım.

    Bize kariyerinin önemli aşamalarından, önemli anlarından bahsedebilir misin? Karşılaştığın insanlar, grafik çevrelerindeki yerin?

    1977’de Philippe Manœuvre’le tanışmak için Métal Hurlant dergisine gittim. Her iki girişimimde de baştan savıldığım için iki yıl boyunca çizmeyi bıraktım. 1980’de kendimi toparladım ve her gün çizim yapmaya zorladım. Belirttiğim gibi 83’te grafik fanzinleri çıkartan insanlarla tanıştım. 1984’te Xavier Veilhan sayesinde ilk çizimlerimi Zoulou’da yayınladım. Sonra Blank’ın kurucusu olan Jissé beni pentür yapmaya yönlendirdi. Serbest Figürasyon hareketinin fıkır fıkır kaynadığı zamanlardı.  Pentür bendeki cevheri açığa çıkarttı. Başlarda Nina Childress’den çok etkilenmiştim. Onun eseri olan televizyon yıldızlarının sinir bozucu portreleri, en eğlenceli konuların kapısını aralıyordu.

    Sen Bazooka ile birlikte grafik fanzinlerinde çizen/ editörlük yapan ilk sanatçılar arasındasın. Bize bu medyada, bu düşük tirajlı basılı mecrada hoşuna gidenin ne olduğunu söyleyebilirsin. Grafik fanzinlerinin 80’li yıllardan (Bazooka), 90’lara (Le Dernier Cri) oradan da günümüzde infografik alanındaki çok ileri yazılımlara kadar gelişimi hakkında ne düşünüyorsun? Yani kısaca bu underground basın/dergi/ fanzin ortamının neyini seviyorsun?

    İlk çizimlerimi grafik fanzinlerinde yayınlamam gayet doğal bir durumdu. Bununla birlikte Bazooka’ya daha 1976’da telefonla ulaşmıştım: “Çizerlerle görüşme yapmıyoruz.”
    Fanzinlerin sevdiğim tarafı, iki zımbayla tutturuluveren, gayet ucuz, salaş fotokopiler olmalarıydı. Bu şıpın işi halleri hoşuma gidiyordu, daha o zamanlarda kişisel üretim kasetlerde son derece gelişmiş olan ve sonrasında da grafik fanzinlerinde yaygınlaşacak olan elişi sanat objesi tarzı değil.

    Günümüzde grafik sanatlarına nasıl bakıyorsun? Hey gibi bir dergi hakkında ne düşünüyorsun?

    İşin şıklık tarafı beni dehşete düşürüyor.

    Biz 80’li yıllarda grafik çevrelerinin atmosferini anlatabilir misin? Zira sen Bazooka, Ripoulin Kardeşler, Speedy Graphito ile haşır neşir oldun. 

    Halen punk ve Do It Yourself patlamasının etkisi altındaydık. Bir takas ruhu vardı ve işbirlikleri yaygındı. Gerçek bir rekabet pek hissetmedim. Serbest figürasyon akımı sanatı daha da matraklaştırıyordu. Sanat pazarı, bir müddet için de olsa, bir özgürleşmenin mümkün olduğu yanılsamasını yansıtıyordu.

    Geçenlerde Bilan Provisoire 1 isimli yeni bir grafik dergisinin yapımında yer aldın. Bize bu sanat dergisini tanıtabilir misin, nasıl bir konsepti var ve senin nasıl bir katkın oldu? 

    Bilan Provisoire’ın ilginç tarafı, disiplinlerarası ve kuşaklararası bir dergi olarak Dada, Panique hareketi, benim kuşağım ve gençler arasında bir bağ kurması. Gerçek anlamda bir konsepti, teması, belirli bir yönelimi olmamasını da takdir ediyorum ama sanki bu değişecek gibi.

    Gazete bayilerinde satılan dergiler hakkında ne düşünüyorsun? NMPP sistemi “marjinal” dergiler açısından sürdürülebilir mi?

    Ben de Vertige adında, yedi sayı süren bir dergi çıkarttım (Editörün notu: 2005 Ekiminde, Paris’teki Art Factory’de bir sergisi gerçekleşti). Başlangıçta her katılımcıya ödeme yapılıyordu ama sonunda editör ortadan kaybolunca kimseye para verilemedi.  Journal de la Haute-Marne’ın rotatiflerinde, tabloit formatında basılmak rüya gibi bir şeydi.  En umulmadık bayilerde tesadüfen Vertige’le karşılaşmak mümkün olduğu gibi pekçok bayide aranıp bulunmadığı da oluyordu. Denize salınmış, kısa ömürlü bir mesaj şişesiydi o ama yine de Paris Turf’ün ya da Femme actuelle’in yanında onunla karşılaşmak eğlenceli sayılırdı.
    Ancak NMPP sistemi hiçbir zaman maceraperest yapılara pek uygun olmadı. Üstelik basının yaşadığı bozgun, süreç içinde giderek daha ağırlaştı. Buna karşılık dijital baskıda yaşanan ilerlemeler, internet ve birkaç cesur kitapçı üzerinden yayılan daha esnek bir üretimi destekledi.

    Senin çizim tarzın insana çocukluğu, “küçük mikileri” hatırlatıyor. Çocukluğun senin için bir ilham kaynağı mı? Çocukken neler okurdun, ne tür yayınları severdin? Kimleri örnek aldın, favori sanatçıların, çizerlerin kimlerdir?

    Çocukluğum, toplumsal yabancılaşmayla kıyasıya bir mücadeleden ibaretti ve bu durumun yol açtığı eksiklikler ve zorluklara rağmen gücümü de buradan alıyorum. Söylediğim gibi, daha okumayı öğrenmeden çizgi romanları yalayıp yutuyordum. Genellikle küçük formatlıydı bunlar (Blek, Akim, Tartine, Battler Britton…) ve ayrıca Mickey dergileri, Tenten dergileri (albümleri değil, onlar çok pahalıydı). Okuduğumu hatırladığım ilk kitap Oz Büyücüsü’ydü. O kadar hoşuma gitmişti ki bitirir bitirmez tekrar okumuştum.

    Televizyonda Pierre Tchernia’nın sunduğu Jeux du jeudi programına bayılırdım; sonunda Club Mickey ve Zorro olurdu. Ayrıca Cinq dernières minutes programının da büyük bir hayranıydım ve Raymond Souplex’in ölümüne kadar takip ettim. Ve sonra tabii Belphegor, Les Shadoks, Le Prisonnier

    Hayatımı değiştiren iki görsel şok yaşadım: 1974’te Kraftwerk’in Autobahn albümünün kapağı ve 1975’ten itibaren de Bazooka grubu. O noktadan sonra işin esasına dalmak gerektiğini hissettim.

    Sen Picsou magazine’de de çalıştın. Bize bu deneyimden bahsedebilir misin?

    Küçük bir düzeltme: Ben Picsou Magazine’in eki olan ve baş editörlüğünü Charlie Schlingo’nun yaptığı Coin-Coin’da çalıştım. (Editör notu: Schlingo, Profesör Choron’nun arkadaşıydı ve lanetli Hara-Kiri’de çizmişti).

    Tarzına geri dönersek, ben senin işlerindeki pop renkleri çok seviyorum. Bize işin tekniğinden bahsedebilir misin? Nelerden ilham alırsın? Kendini Di Rosa gibi sanatçıların serbest figürasyon hareketine yakın hissediyor musun?

    Başlıca ilham kaynaklarımdan biri de Villemot, Savignac, Jean Carlu gibi sanatçıların 50’li yıllarda ürettikleri reklamlar oldu. Bu görsellerdeki yaşam sevinci, basitlik, savaş sonrası dönemin coşkusu hoşuma gidiyordu. Giscard’lı yılların hıncıyla karışık bu neşe ve onları kuşatan belli bir siyahlık pentürlerimin renkleri oldu.

    Sen Art Brut’ü de seviyorsun. Bu akım senin için bir ilham kaynağı sayılır mı? 

    Televizyon yayınlarında keşfettiğim Le facteur Cheval ve Picassiette, basit bir hayalden yola çıkarak dünyaya meydan okunabileceğinin kanıtlarıydı. Art Brut’te muzaffer olmuş aykırı tiplerin örneklerini buldum. Ancak bazı Art Brut severlerin ve özellikle de hiçbir kitabının sonunu getiremediğim Jean Dubuffet’in diktatörlük yanlısı ve sekter yönlerini keşfedince kuşkuya kapıldım.

    İster çağdaş ister eski olsun, kurumsal sanatla savaş halinde olmadığımı da belirtmek isterim. Marka, sadece sanatçının ultra şifreli niyetinin sezilebildiği bir salonun boşluğu kadar dehşete düşürmüyor beni.

    Punk-rock’ı ve endüstriyel brutal müziği de seviyorsun. Rock müziği, onun evreni, konserleri senin çalışmalarını etkiliyor mu? 

    17 yaşımdan önce müzik dinlemezdim. Bir akşam televizyonda Dossiers de l’écran programını izlerken Blackboard Jungle filminin jenerik müziği olan, Bill Haley’in Rock Around the Clock şarkısına denk geldim. Beni tetikleyen bu oldu. Çok geçmeden Gene Vincent’ı, Velvet Underground’u ve Alman rock’unu (bilhassa Kraftwerk, Neu! ve Cluster) keşfettim ve hayran oldum. Ve sonra da devamı geldi.

    19 yaşımda ilkel bir free punk endüstriyel tarzda saksafon çalmaya başladım. O zamanlar her şeyin birden yapılabileceği düşünülüyordu ve hatta şimdi hala bile bu düşünce geçerli ama bence bu bir hata. Yine de kötü de olsa müzik yapmak bana imgeleri kavramsallaştırmanın farklı bir yolunu kazandırdı. Ve bence imgelerin bu müzikalitesi temel önemde.

  • Thomas Bernhard – Nereye bakarsak bakalım devlet ölüleri görürüz

    Thomas Bernhard – Nereye bakarsak bakalım devlet ölüleri görürüz

    Reger’le Sanat Tarihi Müzesi’nde saat on bir buçukta sözleşmiş olmama karşın, uzun zamandan bu yana kararlaştırdığım üzere, onu bir kez olabildiğince uygun bir açıdan, tedirgin olmadan gözlemleyebilmek için saat on buçukta oradaydım, diye yazıyor Atzbacher. Onun, Bordone Salonu’nda Tintoretto’nun Beyaz Sakallı Adam’ının karşısında, kadife kaplı bankın üzerinde öğleden önceleri tutulmuş yeri olduğundan, ki dün bana orada Fırtına Sonatı’nı açıkladıktan sonra Füg Sanatı üzerine, Bach öncesinden Schumann sonrasına kadar diye adlandırarak verdiği konferansı sürdürdü ve bu arada giderek Bach’dan değil de daha çok Mozart’tan söz etme keyfine kapıldı, ben, Sebastiano Salonu’nda durmalıydım; hiç hoşlanmadığım halde Tiziano’ya tahammül etmek zorunda kalarak, Reger’i Tintoretto’nun Beyaz Sakallı Adam’ının önünde gözlemleyebilmek için, hem de ayakta durarak, ki bu kötü bir durum sayılmazdı, çünkü ben oturmaktan çok ayakta durmayı yeğlerim, özellikle de insanları gözlemlerken ve oldum olası insanları ayakta oturarak olduğundan daha iyi gözlemlemişimdir, Sebastiano Salonu’ndan Bordone Salonu’na bakarken en iyi görüş açısını kullanarak gerçekten de bankın arkalığının bile engelleyemediği Reger’in profilini, dün gece çıkan fırtınadan mutlaka etkilenmiş olarak siyah şapkasını başından hiç çıkartmadan oturduğu halde görebildim, yani Reger’in tamamen bana dönük olan sol profilini, böylece Reger’i bir kez hiç tedirgin edilmeden gözlemleme kararım başarılı olmuştu. Reger (kışlık paltosu içinde) dizlerinin arasına sıkıştırılmış bastonuna dayanarak, bana göründüğüne göre tamamen Beyaz Sakallı Adam’ı seyretmeye yoğunlaşmış olduğundan, Reger’i gözlemlerken yakalanma korkum asla yoktu. Salon hizmetlisi Irrsigler (Jenö!), ki Reger’le onu otuz yılı aşkın bir ahbaplık bağlıyordu ve ben de (yirmi yılı aşkın bir süre) onunla bugüne kadar iyi bir ilişki içindeydim, yaptığım bir el hareketiyle Reger’i bir kez olsun tedirgin edilmeden gözlemleme isteğimden haberdar olmuştu ve bir saat şaşmazlığı içinde her göründüğünde, sanki ben orada yokmuşum gibi davrandı, tıpkı o, yani Irrsigler, görevini yerine getirerek, girişin ücretsiz olduğu bu cumartesi günü anlaşılmaz derecede az olan galeri ziyaretçilerini, o bildik, ama onu tanımayanların sevimsiz buldukları biçimde kontrol ederken Reger orada değilmiş gibi davrandığı gibi. Irrsigler, bilindiği üzere tüm münasebetsizliklerle donanmış müze ziyaretçilerini ürkütmek için müzelerdeki bekçilerin kullandıkları usandırıcı bakışa sahip; onun ansızın ve hiç ses çıkartmadan herhangi bir salonun köşesinden çıkagelip kontrol yapması onu tanımayanlar için gerçekten mide bulandırıcı; gri, kötü dikilmiş, ama sonsuzluğa kadar alınyazısı olmuş üniforması, siyah, büyük düğmelerle iliklenmiş olmasına rağmen, cılız gövdesinden aşağıya tıpkı bir giysi askısından sarkar gibi sarkıyor ve aynı gri kumaştan dikilmiş başındaki armalı kasketiyle devlet tarafından görevlendirilmiş sanat yapıtları muhafızından çok, cezaevlerindeki gardiyanlara benziyor. Irrsigler, onu tanıdığımdan beri hep aynı solgunlukta, oysa hasta değil ve Reger onu onlarca yıldan beri otuz beş yıldır Sanat Tarihi Müzesi’nde görev yapan bir devlet ölüsü diye adlandırıyor. Otuz altı yıldan daha fazla bir zamandan beri Sanat Tarihi Müzesi’ne gelen Reger, Irrsigler’i göreve başladığı ilk günden beri tanıyor ve onunla tamamen dostça bir ilişki içinde bulunuyor. Bordone Salonu’ndaki bankı sonsuza kadar garantilemek için yalnızca ufak bir rüşvet vermem gerekti demişti Reger yıllar önce. Reger, Irrsigler’le otuz yıldan bu yana ikisi için alışkanlık haline gelen bir ilişkiye girdi. Reger Tintoretto’nun Beyaz Sakallı Adam’ıyla yalnız kalmak istediğinde, ki seyrek değildi bu, Irrsigler Bordone Salonu’nu ziyaretçilere kendiliğinden kapatır, sonra kendisi hemen koridorda dikilir ve kimseyi geçirmez. Reger’in bir el işareti yapması yeterlidir, Irrsigler Bordone Salonu’nu kapatır, Bordone Salonu’nda ayakta duran ziyaretçileri Bordone Salonu’ndan dışarıya çıkartmaktan çekinmez, Reger öyle istediği için. Irrsigler, Bruck an der Leitha’da marangozluk eğitimini tamamlamış, marangoz çıraklığını almadan hemen önce polis olmak için marangozluktan vazgeçmiş. Polis örgütü Irrsigler’i fiziksel zayıflıktan ötürü reddetmiş. Yirmidört yılından beri Sanat Tarihi Müzesi’nde bekçi olan bir dayısı, ona Sanat Tarihi Müzesi’ndeki, Irrsigler’in dediğine göre en az paralı, ama en emin işi bulmuş. Irrsigler polis örgütüne de, sırf polislik mesleğinde de giysi sorunu çözülür göründüğü için girmek istemiş. Yaşam boyu aynı giysinin içine girmek ve bu yaşam boyu giysiyi devlet sunduğu için kendi parasıyla ödemek zorunda kalmamak ona ideal görünmüş, onu Sanat Tarihi Müzesi’ne getiren dayısı da böyle düşündüğünden bu idealle ilgili olarak poliste ya da Sanat Tarihi Müzesi’nde işe girmesi açısından bir ayrım olmamış, gerçekten de polis daha fazla ödüyormuş, ama Sanat Tarihi Müzesi’ndeki iş buna karşılık polis hizmeti ile karşılaştırılamazmış, Sanat Tarihi Müzesi’ndeki işten daha çok sorumlu, ama aynı zamanda da daha kolay bir hizmeti Irrsigler düşünemezmiş. Polislik hizmeti her gün yaşamsal tehlike, Sanat Tarihi Müzesi’ndeki iş ise tehlikesizmiş, diyor Irrsigler. Mesleğindeki tekdüzeliği düşünmemek gerekirmiş, o bu tekdüzeliği seviyormuş. Günde kırkla elli kilometre arası yürüyormuş ki bu sağlığı için, örneğin polislik işinde ana meşgalenin sert bir büro koltuğunda ömür boyu oturmaktan oluşmasından çok daha yararlıymış. Normal insanlar yerine müze ziyaretçilerini daha severek izlermiş, çünkü müze ziyaretçileri ne de olsa sanat zevki olan, daha yüksek kişilermiş.

    Çeviri: Sezer Duru

  • Johan August Strindberg: Baba’dan [Bütün ev silahlanmış bulunuyor]

    Johan August Strindberg: Baba’dan [Bütün ev silahlanmış bulunuyor]

    RAHİP : Sen Bertha konusunda ne yapmak istiyorsun ki bir türlü anlaşamıyorsunuz? Uzlaşma yolu yok mu?

    YÜZBAŞI : Onu olağanüstü bir varlık yapmak, ya da kendi kalıbıma dökmek istiyorum sanma. Kızıma pezevenklik edip onu evlenme pazarına uygun biri olarak yetiştirmek niyetinde değilim. Çünkü, sonunda evlenemezse, yaşamak bir dert olur kendisi için. Öte yandan, uzun bir yetişme dönemini gerektiren bir erkek mesleğine girmesini de istemiyorum, çünkü evlendi mi hepsi boşa gider.

    RAHİP : Peki, niyetin ne?

    YÜZBAŞI : Öğretmen olmasını istiyorum. Evlenmezse, kendi başının çaresine bakabilir; hiç değilse, kendi kazançlarıyla ailelerini geçindirmek zorunda kalan o zavallı öğretmenlerden geri kalmaz. Evlenecek olursa, kendi çocuklarını eğitir. Doğru düşünmüyor muyum?

    RAHİP : Doğru düşünüyorsun, evet, ama kızdaki o sanat yeteneği ne olacak? Körlenirse, yazık olmaz mı?

    YÜZBAŞI : Hayır. Denemelerini, ünlü bir ressama göstermiştim: “Bunlar okulda öğrenilen cinsten şeyler ancak,” demişti. Derken züppenin biri geldi bu yaz, sözde daha iyi anlarmış bu işlerden: “Kızınız dahi,” dedi; bunun üzerine davayı Laura kazandı.

    RAHİP : Adam kıza âşık mıydı?

    YÜZBAŞI : Hiç şüphem yok.

    RAHİP : Öyleyse Tanrı yardımcın olsun dostum, çünkü ben hiçbir çıkar yol göremiyorum. Ama çok can sıkıcı bir şey bu; bana öyle geliyor ki, Laura’yı destekleyenler de var… (Öbür odaları göstererek) Orada.

    YÜZBAŞI : Bundan emin olabilirsin. Bütün ev silahlanmış bulunuyor; laf aramızda, öbür tarafın savaş yöntemi hiç de yiğitçe değil.

    RAHİP (kalkarak): Bilmez miyim sanıyorsun?

    YÜZBAŞI : Sen de mi?

    RAHİP : Ne sandın ya!


    Johan August Strindberg
    (d. 22 Ocak 1849, Stockholm –ö. 14 Mayıs 1912, Stockholm) İsveçli oyun yazarı, romancı.

    Oyunları, romanları ve kısa öyküleriyle tanınır. Yaklaşık yarısı tiyatro oyunu olan 120 kadar eser üreten Strindberg, Avrupa ve Amerikan tiyatrosu üzerinde büyük etkisi olmuş bir yazardır. Toplumsal eleştiriler içeren ve bir yandan da kadın-erkek çatışmasını konu edinen oyunlar yazmıştır; Bayan Julie, Ölüm Dansı, Rüya Oyunu, Hayalet Sonatı gibi oyunları günümüzde de dünya sahnelerinde sıklıkla oynanır.

    Strindberg edebiyatçılığının yanı sıra astronomi, kimya, zooloji gibi bilimlerle amatör olarak ilgilenen bir bilimadamı; fotoğrafçılık, resim, sinoloji (Çinbilimi) ile uğraşan çok yönlü bir kişi idi. 100. ölüm yıldönümü olan 2012, “Strindberg yılı” ilan edilerek çeşitli etkinliklere vesile olmuştur.