kuyruk yarası olana köprü mü emanet edilir ulan
zaten gerileme devrine girdik gireceğiz biraz daha dikkat
surun ardı görülseydi allahıma düz duvara tırmanırdı asker
en doru atlar vücuduyla, kulaç yetmez ölçmeye göğüsler ve sarışın.
ayçöreği, kapuçino da tabi bir yerde insanlığa hizmettir
emme bir girip o memelerden öpebileydik
yerine altın kesesi de asardık yalandan
işte o zaman paşam, ne çoçuklarımız olurdu gürbüz
biz o memelere giderdik o memeler cennete inşaallah
vallahi iki yüz yılda hepimiz sarışın bir doksan
belki birleşik krallığa dahi vizesiz girerdik rabbülalemin.
Dario Argento’nun 1977 tarihli filmi Suspiria’nın müziklerini yapan Goblin’i bir “constant” olarak düşünürsek, İtalyan sinemasında yoğun bir progressive rock etkisi olduğu iddiasını, gerçek olması umuduyla ortaya atıyoruz.
Aslında konunun derinliği The Exorcist’e uzanıyor. Filmin açılışında Mike Oldfield’in Tubular Bells’in açılış müziği kullanılmıştı. Sonuç o kadar etkileyici olunca, benzer ruh halini yansıtmak için bu yola aşina denemelere girişildi. Bunun ilk akla gelen ve en önemli örneği, Suspiria’nın müziklerini Goblin’in yapmasıdır. Ancak 1977 yılında gerçekleşen bu olaydan önce Goblin yine bir Argento filmi olan [Deep Red]’de yer almıştı. Sonraları kült olacak bu filmin 1975 yılında çıkan plağındaki orjinal müziği 29 dakika sürerken, ilerleyen yıllarda daha önce yayınlanmamış ve 40 dakika süren besteci Giorgio Gaslini ve Goblin çalışmaları da eklenmiştir.
Ara not: Üniversitenin ilk gününde ilk derste ilk anda, yanıma saçlarını arkaya taramış, esmer tenli iri biri oturdu. Bir süre bakıştıktan sonra, “Merhaba” dedi. Merhaba diye karşılık verip kendimi tanıttıktan sonra, “Benim adım X ama bana italyan der misin?” dedi. Sonra bir kartvizit uzattı. Üzerinde ismi yazıyordu, evet: İtalyan. “Tabi ki derim neden olamsın?” İkinci derste yerimi değiştirdim. Bu kelimeye gayri normal biçimde saplantılı olmam bu tanışmaya rastlayabilir.
Bu noktada, ortada bir “İtalyan progressive rock” ortamı var mı diye sormak gerekiyor, ki cevabımız coşkulu bir evet olacaktır. Genesis ve Van der Graaf Generator gibi grupların etkisiyle hareket eden 70’li yılların ortasında kurulan gruplar bu akıma dahil edilebilir. 1970’li yılların başında İngiliz Van der Graaf Generator’ın Pawn Hearts isimli albümünün İtalya müzik listelerinde 12 hafta bir numarada kalması, İtalya’daki müzik ortamının o dönemde ne kadar ilginç olduğu hakkında bir fikir verebilir. Bu dönemde öne çıkan İtalyan grupları arasında Cervello, Museo Rosenbach, Alusa Fallax, Apoteosi, Murple, Alphataurus, Gruppo 2001, Locanda Delle Fate, Maxophone, RIO ve Semiramis örnek olarak verilebilir.
Hatırlanası İtalya progressive rock konsept albümler listesi:
Murple – Io Sono Murple, Esir bir penguen hakkında. Bu grup özellikle penguen takıntılı ve hayali penguen arkadaşları için şarkılar yapmıştır. [kapak]
* Blocco Mentale – POA, doğanın korunması hakkında
Sonsöz yerine, eksiği olsa da, ileride birilerine lazım olabilir düşüncesiyle, gayrı resmi bir İtalyan sinemasına dahil/İtalyan sinemasından etkilenen-kopyalanan filmler ve onların müziklerini yapan İtalyan progressive gruplarının/müzisyenlerin seceresini çıkaralım.
Cannibal Holocaust (Main theme) – Riz Ortolani
Death Dies (Profondo Rosso) – Goblin
Zombie Flesh Eaters (theme) – Fabio Frizzi
Sighs (Suspiria) – Goblin
Suoni Dissonanti (City of the Living Dead) – Fabio Frizzi
İlk olarak son dönem Türk Sineması’ndan başlamak istiyorum. Yeni yönetmenler, yeni yüzler, onlarca movie, harcanan milyonlarca dolar. Ama tüm bunlara rağmen sahiplenebileceğimiz movie sayısı bir elin parmaklarını geçmemekte. Bu yoğunluk hakkında ne düşünüyorsunuz?
Bu yoğunluğun tehlikeli olabileceğini, küçük bir enflasyona dönüşebileceğini düşünüyorum. Kimileri movie sayısının artmasını olumlu bir işaret gibi görüyor ancak önemli olan movie sayısı değil de bu filmlerin akibetidir ki, hasılatlara baktığımızda, kimileri boşuna harcanmış gayretler gibi çıkıyor karşımıza ve bunlar da bir tıkanıklığa neden oluyorlar. Üstelik bir kısmı seyircisini bile bulamıyor.
Yerli yapımları iç pazar ve dış pazar olarak ikiye ayırmak sizce doğru mu? Bir de yabancı festivallere yönelik çekilen filmlerin buranın toprağından beslenmesine rağmen genel izleyici profilinden uzaklaşma riski var mı?
Sipariş üzerine iç pazar veya dış pazar filmi üretmek beni ikna etmiyor ama uygulamada kimi sonuçlar veriyorsa da salt dış pazar kriterleri uygulanırsa bu tür filmlerin ulusal sinemayı ne denli temsil ettikleri soru konusu olabilir.
Son 10 yılda yönetmenliğe soyunan popüler isimlerin hemen hemen hepsi genel seyirciye yönelik fazla suya sabuna dokunmayan filmler üretmekte ve her röportajda gişe başarılarından söz etmekteler. Bir filmin maliyetini göz önüne aldığımızda gişe haklı bir beklenti olmakta ancak sadece ortalama seyirciye oynamak ve kalitesiz ürünler vermek ağızlarından düşürmedikleri “sektöre” bambaşka bir açıdan zarar vermez mi? Gün gelecek bu TV filmi ayarında ki yapımlar iş yapmaz duruma gelecek…
Gişeye oynamak veya oynamamak sorun genelde, bu ancak seyircisi olmayan, seyircisini tatmin etmeyen bir movie neye yarar onu çekenin egosunu tatmin etmenin ötesinde? Öte yandan tecimsel sinema bir gereksinimdir, dengeli bir ulusal yapım siyaseti tecimsel sinema ile tecimsel olmayan sinemayı dengelemeli ama böyle bir şeyin olabilmesi için tecimsel olmayan sinema desteklenmeli (kaliteye prim yöntemi).
Merak ettiğim bir konu da Türk Sineması birçok janrda ürün vermesine karşın “korku” türünde neredeyse bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar movie üretilmesidir. Bunun sebeplerinden biri de korku edebiyatının bu ülkede geç keşfedilmesi olabilir mi?
Yeşilçam sineması bir iki denemenin haricinde korkuya güvenmedi -veya bu konuda kendisine güvenmedi. Son yıllarda çevrilen korku filmleri de deneyden öteye gidemedi. Evet bir gelenek eksikliği, bir temel noksanlığı mevcut ancak bunu oluşturmanın şartı dışardan mannequin almak değil, fantastiğin ulusal temellerini araştırmaktır.
Yıllarınızı sinema eleştirmenliğine ve öykücülüğe verdiniz. Peki hiç yönetmen olmak arzusu taşımadınız mı? Özellikle 60 sonu 70 başı Yeşilçam günlerinde böyle bir girişiminiz olmadı mı?
Sinema ile ilgilenmeye karar verdiğimde amacım hep sinema tarihi oldu. Movie çekme teklifleri oldu ama önemsemedim. Bir sinema yazarı olmak istedim ve sinemanın mutfağını tanımak için sinemada çalıştım.
90’ların sonunda bilim-kurgu ve fantazi dergisi “Nostromo” nun editörlüğünü yaptınız ve aynı yıllarda çıkan “Geceyarısı Sineması” dergisinde yazılarınız yayınlandı. İki dergi de nev-i şahsına münhasır ürünler olmasına rağmen 2000’lerin başında yayın hayatlarına son vermek zorunda kaldılar. Yurt dışında bile bu kadar özgün iki dergi bir elin parmaklarını geçmezken bu ilgisizliği neye bağlıyorsunuz? Sadece okuma alışkanlığının az olması yeterli sebep mi?
Nostromo’nun ve Geceyarısı Sineması’nın kısa ömürlü olması ekonomik veya kadro sorunlarından kaynaklandı. Belki çok erken çıkan dergiler oldu, uygun bir piyasa henüz oluşmuş değilken. Bugün meraklıların sayısı çoğaldı ama bu meraklılara uygun yayın yok, meraklılar web siteleri ile yetiniyorlar ve öte yandan bu tür bir yayın hiçbir zaman yayıncıların, basının ilgisini çekmedi, rantabilitesi düşük olduğundan (çizgiromanlarda da benzer bir durum karşımıza çıkıyor). Evet okuma alışkanlığının eksikliği bir neden ve galiba korku-fantastik meraklıları çok movie izleyip yeter derecede bilgilenmiyorlar. Bir başka neden ise bu türlerin halen kültürden sayılmamalarıdır.
Önceki söyleşilerinizde Hitler ve Stalin gibi iki faşist lideri Dracula’ya benzetmiştiniz. Benim sormak istediğim günümüz siyasi aktörlerinden Dracula ile özdeşleştireceğiniz herhangi bir isim var mı?
Bir hayli var ama burada sömürücüleri saymak çok vaktimizi alır, kaldı ki ONLAR biliniyor.
Bütün bu canavarlar, vampirler, süper kahramanlar, okkültizm hayatınıza nasıl girdi? Sanırım ilk gençliğinizde edebiyat ve sinemanın yanında çizgi romanlara da düşkünlüğünüz vardı..
Her şey çocukken başlıyor masal kitapları ile, destanlarla, korku sineması ile ve pek tabii ki çizgi romanlarla. Zamanla boyutlanıyor, bir dünyayı oluşturuyor ve artık o dünyadan kaçmak mümkün değildir.
Bir de yıllar evvel evdeki kütüphaneyi karıştırırken sizin “Dünyanın Gizli Sahipleri” adlı kitabınızı bulmuştum. Açıkçası ilk gördüğümde de çok şaşırmıştım ve Daniken hiç okumamama rağmen merakımdan kitabı okumuştum. Sanırım siz Daniken’in savunduklarından farklı tezlerle kitabı tamamlamıştınız.. Merak ettiğim Daniken’in bu kitaptan haberi var mı ve sizin uzay merakınız sonradan devam etti mi?
Dünyamızın Gizli Sahipleri ve devamını teşkil eden Uzaydan Geldiler benim ilk ve tek çok satanlarım; ilki 100.000, ikincisi 50.000 basmıştı. Evet Daniken’e bir eleştiri içeriyorlar ama Daniken’in haberdar olup olmadığını bilmiyorum, ilgilenmedim de. Bugün o konulardan oldukça uzağım sayılır ama kocaman bir evrenin salt bizler için varolmadığına inanıyorum.
Giovanni Scognamillo
Siz her zaman kendinizi “Türkiyeli” olarak adlandırdınız, Levanten olmanızı bir kimlik sorunu haline getirmediniz. Babanızın İtalyan, annenizin ise Rum olmasının sizi zenginleştirdiğini savundunuz. Ancak son yıllarda hem ülkemiz de hem de dünyada milliyetçilik giderek tırmanmakta ve gelecek içinde tehlikeli bir görünüm oluşturmakta. Sizin gibi kendini dünya vatandaşı olarak gören bir Levanten’in yükselen milliyetçilik karşısında söyleyecekleri nelerdir?
Milliyetçi değilim ve doğrusu aşırı ve bağnaz milliyetçiliği anlamıyorum, zaten insanlığın başına ne geldiyse çokça milliyetçilikten geldi. Vatan sevgisi başka milliyetçilik başka ve tehlikeli olabilir. Asıl yapılması gereken dünyalı olduğumuzu ve bu gezegende bir arada yaşamamız gerektiğini hatırlamaktır.
Ülkemizde bilim kurgu, polisiye, korku, fantezi,çizgi roman her zaman 2. hatta 3. sınıf edebiyat olarak aşağılandı, bu türlere ilgi duyanlar hor görüldü. Ama 90’lardan itibaren hakettikleri saygınlık geri verildi ki bunda sizin payınız tartışılmaz. Sormak istediğim geçmişte bu entelektüel faşizmin sizin çalışmalarınızda herhangi bir etkisi oldu mu? Kendinizi anlatmakta zorlandığınız dönemler geçirdiniz mi?
Popüler denilen türler ilkin hor görünürler, sonra ise zamanla akademik tezlerin konusu olurlar. Ben sevdiğim konuları, inandığım konuları yazdım hep zorlanmadan, zorluklarla karşılaşmadan ve iyi ki yazdım derim başkalarından önce.
Birkaç sene evvel “gerçek sinemayı” aradığınızı söylemiştiniz. Nuri Bilge Ceylan, Semih Kaplanoğlu ve Zeki Demirkubuz aradığınız sinemaya ne kadar yakın isimler?
Evet, gerçek sinema benim için daha çok klasik sinemadır; sinema tarihinin sayfalarını dolduran büyük ustaların sineması. Bugün o sinema – başta Hollywood sayesinde – unutulmak üzere ve prim gitgide teknolojik olan bir sinemaya gidiyor – ama teknoloji de sanatı öldürüyor. Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz, Semih Kaplanoğlu’nun minimal sinemasını ilgi ile izliyorum ama yine de benim sinema değil.
Örnek vermek gerekiyorsa benim sinemam; Visconti, Fellini, Welles, Wyler, Bergman ve devamı.
Edgar Allan Poe ve Lovecraft’a hayranlığınızı yıllardır dile getiriyorsunuz. Ama iki yazar arasında da çok keskin farklar var. Poe daha duygusal ve keyif verici maddelere düşkün hatta yazın hayatını neredeyse bu “düşkünlükleri” belirledi denebilir. Lovecraft ise daha bilimkurgusal ve katı. Merak ettiğim bunca birikim ve yaşanmışlıktan sonra kendinize bu iki isimden hangisini daha yakın gördüğünüz?
Aslında ikisine de yakın hissediyorum kendimi hatta birbirlerini tamamladıklarını. Poe tutkularından ve duyarlılıklarından hareket eder, Lovecraft bir kabuslar dünyasını yaratır, dehşetin mitologyasını kurar. Biri Doktor Jekyll diğeri Mr. Hyde.
sağlığımda yararlandığım övgülerden
artık emin olmadığım için
damını aktaran biri değilsem de yaşamın ne
denli olduğunu bilip bacaklarının yettiği kadar
yaptıklarımı iyilikten sayarak iştahsız bir öğle
sonrası koşarak geldiler:
– toprağın topraktan olsun.
başka bir isimle geçtim oradan
has bir adam ismiyle seslenildiğinde
dedim ki köpek havlarken ısıramaz
yakınlarım için beni eve götürecek olan yol
anlatılan dağlar gibi aklımda kalmış
söküğüm gibi dar çirkin bu hallerim
Balkonumda oturdum. Camımı araladım ve rüzgârın sağ kolumu emmesine izin verdim. Karşıda yan yana iki apartman. Salonları bana, odaları birbirine bakıyor. İşte bir erkek bacağı yan odanın balkonunda geziniyor. Sonra da bana bakan balkonda. Aynı bacak mı? İnsanların, odalarında farklı kimliklerine büründüklerine inanırım. Orada farklı bir pasaport geçerlidir. O zaman aynı bacak olamaz. Odalarındaki aynaya bakar insanlar ve o gün dünyayı nasıl kandırdıklarını/kandıracaklarını düşünürler. Her ruh bununla utanır, evet, başını çevirir, ama beden gurur duyar, her zamanki gibi. “Ne kadar iyi bir yalancıyım!” Çoğumuz elbisemize göre, tenimizi kapatan şeye göre kişiliğimizi belirleriz. “Bugün dar kotumu giyip seksi görünmeliyim.” , “Mor kravat ve puro… Sonra hepsi benim.” O gün J. de böyle düşünüyordu. Biliyorum çünkü J. artık benim!
***
Kendi odasında/adasında aynaya baktı ve kim olmak istediğini düşündü aksinde. Saat henüz altıydı, uyanalı pek de çok zaman olmuştu-ah uyumuş muydu ki ?, ama ay oradaydı. Kafasının üstünde, sol tarafta. “Katil olunabilecek bir gün. Öyle parlak ki ay!”
Tahta masasında minicik kalmış bir mum, iki kalem ve saman kâğıtlar. Kedisi ortalıkta yoktu ilk kez. Saçını taradı; can alırken bugün güzel görünmeliydi. Kadın sesleri geliyordu -yaşlı kadın sesleri. Camın önünde değillerdi bile halbuki. Kirli beyaz perdesinin uçları rüzgârdan dışarı çıkmıştı. Ay vardı -hala- ve doluydu.
Dışarıdaydı artık. Dudaklarında kırmızı şarap tadı vardı. Keyifliydi. Bugün kendini oldukça seviyordu. İçeride ve dışarıda başkaydı. Aynada aksini görmedikçe mutluydu belli ki. Apartmanların zillerine basıyordu yanlarından geçerken ve sesleri duymuyordu.
***
Birini öldürebilmek… Ruhu ve bedeni ayırabilmek… Buna karar verecek iradeye sahip olmak… O gücü ve zayıflığı yaşamak… Hani belki en dipteyken bambaşka bir tepede olmak… Eğer kanının sıcak olduğunu, başkalarının kanlarını durdurarak anlayabiliyorsa insan, o zaman öyle olmalıydı.
-Hey dikkat etsene!
Amacı yokmuş gibi yürüyordu, geçiyordu insanları. Eğer onlara çarpmazsa onu fark etmiyorlardı bile. Ya öldürürse? O zaman zorunda kalacaklardı.
Vücudu ses çıkarıyordu; orta kısmı. Mide demiyordu. Sadece sol tarafı, sağ tarafı ve orta kısmı vardı bedeninin J. için. Kim karşı çıkabilirdi ki?
Hava kararmıştı artık. Şarap istedi, kırmızı. Dudaklarındaki tat geçmişti zira. O hep orada olmalıydı. Herkes kendi yerinde, J. hariç.
Köşede piyano çalan bir kız gördü. Tombul yanakları ve ayakları vardı. Pembe bir burnu ve mutsuz küçük gözleri. Kimse ona bakmıyordu. Sanki piyanodan ses yerine sessizlik akıyordu. Sanki kız kendi odasında/adasında çalıyordu. Masalardaki insanlara omuz atmak gerekirdi ve yoldakilere. “Fark edilmek için can yakmalısın. İşte benim felsefem.” Cebinden çıkardığı bıçakla masanın üstüne J. yazdı. “Ah piyano çalan zavallı küçük kız. Seni duymaları için neler vermezsin. Belki kendini bile. Ha ne dersin? Ruhunu kim görsün? O can yakamaz ki. Al eline bir taş ve fırlat şunlara. Şu ölmüş suratlara, ama seni ben mutlu edeceğim. Ruhun bana hayran olacak. Efendim? Bedenin mi? Üzgünüm canım.”
***
Çıkış kapısında bekledi onu. Kız çıktı. J. çıktı. Kız yürüdü. J. yürüdü. Pembe bulutlar vardı uzakta. Kafasının üstünde, sol tarafta da ay. “Katil olunabilecek bir gün. Öyle parlak ki ay!” Etrafta çok fazla insan vardı. Demek ki çok geç olmamıştı henüz.
Uygun bir saat. “Ah siz insanlar! Ruhlarınızı nereye gömdünüz söyleyin. Yüzleriniz umutsuz. Mor birer kravat takın beyler ve dar kotlar diyorum bayanlar. Fark etmeniz için ne yapmam gerek?”
Biraz daha yürüdüler. Kız önde ve J. arkada. Henüz o bile fark etmemişti. Tahmin edebilseydi başına neler gelebileceğini, belki ona bakardı. Bir kez yeterliydi yaşamaya devam edebilmesi için. Nereden bilecekti? J. verecekti ona hayatı asıl şimdi, piyano çalan parmakları hissizleşince, ruhu bilecek ve J.’ye hayran olacaktı.
Kız durdu. Karşıya geçecekti birazdan. J. durdu. Karşıya geçmesine engel olacaktı, nefes almaya devam etmesine de. Yakınına geldi kızın. Kız kaldırmadı başını yerden. J. Kaldırmadı gözünü üstünden kızın. Daha da yakınına geldi J. Kızın gözleri-her şeyi- hep yerde. J. , elinde bıçak, her adımında kızın ardında… Hafifçe oynadı elindekiyle. Bıçağın sert kabzasının piyano çalan parmakları denli yumuşak-belki de nasırlı- olmasını istedi.
Oldukça ağırdı bıçak. Ve sertti. Ve kabaydı. Gizlice mor kravat takar adamlar gibiydi. Eline ağır gelen bıçak artık nedense hissedilmez olmuştu. Ah işte buydu! Herkes ona bakıyordu şimdi. Korku, şaşkınlık, endişe vardı yüzlerinde. Kaybettiğimiz şeyi beklemediğimiz anda bulmanın hissi kadar rahat bir anımızda istemeyeceğimiz her şey vardı. Tam olarak ona da değildi çevrilen boş gözler. Pembe dudaklı kız yerdeydi, kandan minik bir havuz çevrelemişti onu. Birkaçı onu tanıyordu sanki. Derken J. yığıldı yere elinde bıçağı ve vücudunun orta yerinde koca bir yarıkla. Etrafta kim varsa gözleri ondaydı tam o dakika. O ise sanki gülüyordu. Artık ses gelmiyordu vücudundan. Ağzında şarap tadı, kırmızı. Kalabalığı gören geliyordu bakmaya. Fark etmemek imkânsızdı yerde yatan kırmızı bedenleri. Henüz yirmi beş dakika olmamıştı bile, ama o kalabalık, cansız yüzlerini de alarak dağılmaya başladı.
-Yazık, dertleri neydi acaba?
-Tüh tüh…
Yalnızca bir kişi kaldı başlarında. Saat artık geç olmuştu. Eğilip yerden ucu kırmızı bıçağı aldı. Yüzü aydınlıktı. Masadaki, sokaktaki insanlar bunun yarısı kadar aydınlık olabilirler miydi hayatları boyunca? Saçlarının ucuna kan bulaştı, ama az. Kan kokusu… oldukça tanıdık. Sanırım… O bendim ve artık huzurluydum.
yavaş yavaş ağlayacağım artık
o gülüş vardı ya artık yok inan
sildim ben böyle değildim salyasını
gözler bozkırın en ateşinde bir liman arıyor
yapma
maralım deye peşinden seyirttiğim günler
mene bir safevi şairi havası veriyor
bilsen hazara bakıp barok mu ünlüyorum
oysa senin her bakışın mevlanaya şems etkisi
etme
sevda soyundu diyecekler deye direnme
kafkasın eteğinde siyah inciler giyin
dizlerimi döve döve ben sevdim seni inan
bir gün gelecek şairler diyecekler güle dikenleri
ve sultanlar kılıçlarında kalem artığı ve kan
bu memleketi hüznümle boyadım ben diyecek
ondan rahlemin kamburluğu, tekkelerin uzunluğu ondan
karadeniz kendini vuruyorsa dağlara
annem yaşmağında bin yıllar acı örüyorsa
sev artık
bırak bu rüzgar kayığını atlara
yükleneceğim sana yemin kıl çadırını
nere gitsen ben peşinden gökgürültüsü vız
bak ayağımı da yaptırdım erzağım tam
be kadın
dağdan dağa gemi mi yürüteyim
nece geleceksin, ne yan seni esecek
giderken ateşimi almadıydın gelirken söndürme
köpekse senin köpeğin at üstüne öldürme
hadi gel
Tavanı akan ve rutubet kokan o odanın içinde beklerken bir yandan, dışarıya bakıyordu. Yağmur durmamıştı son bir haftadır. Gözüne sürekli ilişen aynı reklam yazısını okudu belki de bininci kez: “Size daha iyisi layık”.
“Beni tanımadan verilen bu kararlar, herkesleştirme çabası…” diye düşündü, belki de yüksek sesle konuştu, “Daha ne kadar devam edecek?”
Aynı odanın içinde aynı yalnızlığı yaşamak daima zor olmalıydı, bunu bilerek terk etmişti evi. Cümlelerini tamamlayacak biri olamıyordu, çok yaşa diyeni yoktu, hapşırıkları yalnızdı. Ama son 2 yıldır, 2 yıl 3 aydır aslında, hayatını kaplayan biri vardı. Vardı da işte gidiyor muydu bir yere. Ne zaman onu görse dahasını istiyordu, evet. Ama ne zaman onu daha çok görse hiç olsun istiyordu. Buna da evet. Yüzünü pencerenin yanındaki aynaya çevirdi. Göz kalemi akmamıştı henüz, ruju tazelemek gerekti. Panosunun önünde duran çantasından ruju almaya kalktığında annesinin, kim bilir kaç yıl önce ona verdiği, elleriyle ördüğü mavi patikleri gördü. Çok minikti onlar; hiçbir canlı bebek içine giremezdi. Zaten süs için yapılmıştı. O da süs için kullanıyordu. Annesi assın istemişti belki de öylece duvara. Hep onu hatırlasın, nasihatlerine uysun; o mavi patikler hep bir ünlem olsun hayatında, hatalarını hatırlatsın. Annesi hiç hata yapmazdı.
Güldü.
Annesinin damla çikolatalı kurabiyeleri nasıl yaktığını hatırladı. Kokusu burnuna geldi. Bu evden daha iyi kokuyordu kuşkusuz. Yağmurdan daha kötü elbette. Zaten bir kez yakmıştı kurabiyeleri. İnsan bazen yanmayı bile özlüyor. İdeal anne olmak istiyordu, kendi annesi de herkesin annesi gibi. Hem çalışıyordu bankada, hem de iki çocuğuna bakıyordu. Babası neredeydi? İki ayda bir gelir miydi? Oyuncak almış mıydı? “Baban gelecek yavrum…” derdi annesi. Baba diye kime denirdi? Kaçmıştı babası. Bunu herkes biliyordu. Bakkal biliyordu. Bankanın müdürü de. Muhtemelen annesi de. “Herkes baba olamayabilir…” dedi yine içinden, belki de yüksek sesle, “Anne de.”
O istemişti ama anne olmayı. Belki de olurdu. Mükemmel bir dünyada kesinlikle olurdu. Anne olsaydı belki de daha temiz olurdu o ev. Kurabiye kokardı, onları hayatında en az bir kez yakardı. Annesi de yakmıştı, ama yine de yemişlerdi. Gülmüşlerdi. En son o zaman gülmüşlerdi herhalde kardeşiyle. En son o zaman sevmişti kardeşini. Babasını düşünmeyi en son o zaman bırakmıştı. Rutubet kokusuna o zaman alışmıştı. Sanırım annesi en son o zaman ölmüştü.
Vapuru yakalamaya çalışıyordu Karaköy’den. Yine yağmurluydu hava. İptal edilmemiş en son seferdi o vapur. Annesi yetişememişti muhtemelen, denize bırakmıştı kendisini. Bundan tam 2 yıl önceydi, 2 yıl 3 ay aslında. O mavi patikleri annesi örmüştü elleriyle. Yeni harf öğrenen 6 yaş neşesiyle vermişti onu kızına. Çıkartamıyordu artık onları yerinden. Yerine ne koyacaktı ki? İzini silemeyecekti ki. Kendine her gün işkence etmenin verdiği kudret vardı artık içinde. Yanık kurabiye kokusunu bastıran rutubet de.
“Gelemedi hala o da” dedi, bu sefer kesin yüksek sesle, saatine bakarken. Yağmuru seyretmeye geçti tekrar. Pencere camındaki nefesinin buğusunu seyretti. Bir şeyler çizmek istedi ama aklına gelen boşluktu yalnızca. En son 2 yıl 3 ay önce, annesinin kaldırıldığı hastane camına yapmıştı bunu. Nefes almanın kolaylığını ve ağırlığını aynı anda yaşadığı sırada. Kardeşi görüp kızmıştı. Bu durumda bile eğlence aramakla suçlamıştı. Birine takılmıştı sonra gözü. Başını eğip göz kırpmıştı o. Yanına gelip nefesini verip cama doğru “j.” Yazmıştı. Sonra gitmişti. Bir küçük kız çocuğu babasının kucağında ağlayarak geçmişti yanlarından. Babasız olmak hiç üzmemişti onu bu yaşına kadar. Gerekli değildi ona göre. Hiç kıskanmamıştı ailece yenen kalabalık akşam yemeklerini arkadaşlarının. Annesiz kalmışsa da şimdi tam anlamını bilmiyordu.
Ne 2 yıl 3 ay önce ağlamıştı, ne de şimdi bu mavi patiklere bakarken ağlıyordu. Yağmur yağıyordu; o yetiyordu. Annesiz kaldığının farkına hala varamıyordu. Herkes üzülerek bakmışsa da mezarının başında ona, neden yalandan da olsa ağlayamadığını anlayamıyordu. Aile dedikleri şeyin ne anlama geldiğini bilemiyordu. Annesi asla onaylamamıştı onu. Babası da bilseydi aynısını yapacaktı. Kuşkusu yoktu. En iyisi onu değiştirmeye çalışmaktı. Yapılacak tek şeyse değişmemeye uğraşmaktı. Ama değişti. Annesinin istediği gibi biri olamadı ama, yine de değişti. “Asla yapmam” dediklerini teker teker yaptı. Sigara içti, küfretti, aşık olduğunu sandı, vazgeçti. Bunların hiçbirini sıraya koymadı, kendiliğinden oluverdi. Olması gerekliydi. Hayatı, asla bir manası varmış gibi gelmedi ona. 2 yıl 3 ay önce onunla tanışmış olsa da. “Asla yapmam” dediği şeyi yaptı. Birine kendini verdi. Sonsuzluk yeminleri etti, belki adaklar adadı. Başkaları olmadı değildi muhakkak, yine de kendini bir tek kişiye açtı, en karanlık anını da cebine sokarak.
Elleri cebinde yürümüştü bir gece yağmurun altında. 2 yıl önce onun evinden dönerken. Elini cebine attığında bir şey acıtmıştı canını. Çıkarıp baktığında annesinin aldığı broş olduğunu görmüştü. Hiçbir şey yapmamıştı. Olduğu yerde bırakmış, aynı paltoyu tekrar giyilmemek üzere kaldırmıştı. Şu mantar panonun ardındaki odada duruyordu, hala. 3 gün evvel bakmıştı en son. Hala duruyor olduğunu bilmek nefes aldırmıştı az çok.
Yağmur hızlanıyordu.
Şimdi kesin bir marketin içinde bekliyordu o. Dinsin yağmur diye. Camlarda buğusu vardı, buhar yapıyordu. Mavi patikler oldukları yerdelerdi. Palto olduğu yerdeydi. Şu koltuk, ayna, masa ve aynı reklam panosu uzun zamandır oldukları yerdelerdi. “Size daha iyisi layık”. Ona hep daha iyisi layıktı zaten. Annesi de derdi bunu o mavi patikleri örerken. Ve ona kızarken. Ve sevgilisinden ayrılsın isterken belki bininci kez. “Yağmurlu havada vapura binmek iyi değil…” dedi. “Bunu ben bile görebiliyorum. 2 yıl 3 ay önce bile görebiliyordum.”
Kendi kendine kalmak uzun dakikalar boyunca hiç kimseye iyi gelmez.
Apartmanda ayak sesleri duydu. O botları her yağmurda giyerdi; en derin sesli botuydu o. Bir gün hiç beklemediği anda gelmişti. En görmek istemediği anda üstelik. En kendini istediği anda. O botların tüm gürültüsünde yalnız kalmak istediği anda. En “Git!” diyemediği anda. Onu en çok istediği anda. En ıslak hissettiği anda. Kapının vurulmasıyla botların gürültüsü durduğunda mavi patikleri izlemeyi bıraktı.
Tüm o düşünülenler, tüm insanlar tarafından hem de, boştu. Kapıyı açtığında karşısındaydı. Tanıdık birini görmenin ferahlığını, en boş anlarında tanıdık birini görenler bilir. En şık gülüşünü gösterip -botlarını çıkarmadan- içeri girip cama koşup buğusuna “j.” Yazıp “Hatırladın mı?” diye sordu. Hatırlamıyor olmak belki de en iyisiydi, ama “Elbette” dedi.
Fotoğraf: Bill Brandt, Portrait of a Young Girl, Eaton Place London, 1955
Eski kokan saman kağıtlarında saklı sözlerim,
Kapağına dokunduğumda dokusu ahenklenir gibi.
Kepenklerine kilit vurdum gözlerimin,
Masalların arkadaşı pembe panjurlu ev,
Kapatmış ormana ruhunun çitlerini.
Renklerin özerk cumhuriyeti zedelenmiş,
Her yer kuru Japon bahçeleri gibi.
Susuz,
Yalın,
Sert,
Suskun.
Çalıştığım birçok yayınevi batmaktan kişisel gelişim, kişiliği geliştirme, adam olma kitapları sayesinde kurtuldu. Ben de kıyasıya kınadığım bu kitapların, onlarca yayınevini ve onlarca yazarı ev bark sahibi ettiğini görerek şaşırdım.
Benim gibi adamlar ne kadar sert bir dile sahip olsalar da topluma karşı babacan bir agucu guguculuk beslerler, hani gönül sevdiğine çatar hesabı. Bu lahmacun, kuru fasulye tutkunu, soysuz siyasetçi düşkünü, erdem kaçkını toplum bizim toplumumuzdur, bizde bu toplumun okula gitmiş, badem bıyıklı hocaları tarafından kulakları çekilmiş bireyleriyiz ne de olsa.
İlk gençliğimizi ahlaksız medyatörlerimiz ve Amerikanların hayvan terbiye kılavuzlarından aşırılma bilgilerle harmanlanan milli eğitim mevzuatlarıyla heba ettik. Ama olsun yine de çoğumuz ilkokulu, liseyi, hatta üniversiteyi bitirdi… Şükür hemen hemen hepimiz işsiz olsak da çok azımız ipne, terörist, tarihi eser kaçakçısı, şeriatçı, komünist, godoş, hortumcu veya cani oldu. Devlet büyüklerimizden Allah razı olsun, Allah devlete millete zeval vermesin. Diktatörlerimiz rahat uyusun.
Geçenlerde bizim çıtkırıldım kariyer tutkunlarından biri kolumdan tutup götürmese ne işim var benim o kaşları tıraşlı beyler ve mini etekleri bacaklarına dar gelen dilberlerin içinde. Ben lokması, hırkası ve cinnetiyle mutlu bir Ankaralıyım. Bir zengin semtindeki, oturaklı bir derneğin şatafatlı binasının toplantı salonundaydık. Konuşmacı bitirdiği garip isimli üniversiteleri sayarken biz İngilizce’yi 20 yaşından sonra öğrenmiş faniler kötü yola düşmüş gibi bozuk bozum olduk zaten. Bu bozukluğu sezince sevgili konuşmacı horoz gibi kabardı. Kişiliğimizdeki zayıflığı yakalamıştı işte… Ah olmaz olasıca anamız babamız, bizi de öyle garip üniversitelere göndermediler ki!
Sonra konuşmacının naif halleri ve tatlı diliyle azar işittik bir süre. Benim siyah tişörtüm üzerindeki eşek görünümlü geyiğe takan hanım bir de şişkin gözaltı torbalarım ve sakallarıma takılınca bütün enerjim boşaldı. Lohusa bir fil gibi kalakaldım, gözlerimi bile kırpmaya mecalim kalmadı, o kadar şeker insan arasında ezildim, büzüldüm.
Ardından hanımefendi hazretleri kişiliğimizi geliştirmeye başladı. İlk ders: Görüşmelerinizi randevuyla yapacaksınız, dedi. O kadar okumuş adam zaten insanlara kör bayramın şaşı eşeği muamelesi yapmadığımızı, gittiğimiz yeri önceden kontörümüze kıyıp aradığımızı söyleyemedi. Ben de dâhil hepimiz emme basma tulumba muamelesi yaptık kafalarımıza. Ardından konuşmacımız insanlarla konuşurken onları dinlememiz gerektiğini söyleyince bayağı şaşırdık. Biz de yıllardır insanlarla konuşurken neyi unutuyoruz, yüreğimizin bir parçasını söken eksiklik nedir diye düşünür dururduk. Konuşmalarımızda küfür kullanmamamız gerektiğini de duyunca açıkçası hicap duydum çünkü benim cümlelerim özne yüklem ana ve avrattan oluşur.
Sonra konuşmacımız bir şeyler daha geveledi. Ardından ikram servisine yöneldik. Konuşmadaki tek ciddi şey temiz masa örtülerinin üzerine yığılmış kurabiyeler, içecekler ve yüzlerimize bir timsahın yüzüne bakar gibi bakan hayat yorgunu garsonlardı. Ardından mesel bitti. Konuşmacının bir buçuk saatlik zırvaları sonucunda 4000 dolar aldığını duyunca yazarlığı, editörlüğü bırakıp büyücü olmaya karar verdim.
Bu kişisel gelişim çılgınlığı hakkında bir tarihçi olarak çokbilmişlik etmekten çekinerek de şunları söyleyebilirim. Amerika’yı, Avrupa’yı bilmem, onlar ticaret toplumu, bir asırdan beri eşeğe binmiyorlar, kalçaları Mersedes koltuğuna alıştı, elbette ki yaşamlarının bütün dinamiği mal üretip, müşteri bulmalarına bağlı bu medeni yığınlar varlıkları için binlerce usul geliştirecekler.
Türklerin son üç yüzyıllık tarihi Avrupalı büyükler karşısında yenilmişliğin, efendilerin direttiği karaktere karşı, geleneksel karakterin de temel unsurlarını taşıyan, iki kutbun birleşerek edebi bir garabet haline geldiği karakterlerini var edebilmenin tarihi. Son asırların zinde değerlerinin kaynağını hepimiz biliyoruz…
Biz Avrupalılar’dan daha çok yazar, şair, ruşenfekr kurban ettik ama bir sosyal bilim devrimimiz olmadı. Sebahattin Alilerimiz, Nazım Hikmetlerimiz, Mehmed Akiflerimiz mermilere ve sürgünlere kurban gittiler. Siyasetçilerimiz gölgesinde saklandıkları padişahla beraber tarihe gömüldüler, rütbelerini eve koyan çatık kaşlı generallerimiz yüreklerimizin yeni kutbül aktapları oldu.
Tarihi boğmak, dili maymuna çevirmek için koca koca fakülteler açtık insanların eşek bokuna basa basa yürüdüğü bozkır şehirlerine. Muhalefet eden bütün din adamları yağlı ilmiklere ikram edildi ki ortalık cübbeli, sümüklü, Amerikan yalayıcılarının asrısaadetine dönüşsün.
Köyde davar gütmeyi beceremeyenler enstitülere doldurulup öğretmen edildi. Kıçını asma yaprağına silen çobanların cebi saatli maarif takvimi görmeden İlyada’yı, Odesa’yı gördü. İsyanıydı, darbesiydi, Star 1’iydi derken dünyanın en sapık toplumunu el birliği ile inşa edildi. Hem okul, hem cami, hem tarih, kucakta sevilen tanrı televizyon koca bir toplumun üzerine içi saçmalıktan kurtçuklarla dolu bir zehir kustu. Bütün değersizlikler övüldü, erdem hor görüldü.
Bugün en basit muhalefetinizde kafanızı ceviz gibi kırmaya meyleden güruh, cebinde otobüs kartı bile olmayan bir çelişki. Elde var olana, şükredilene, yarı açlığa bile hayret edilesi bir tamah. Bir gecede şapka giyen, bir gecede medeni alfabe kullanan, kanun ithal ederek bir gecede medenileşen bizler mutfak camına asılı bezimizdeki bir avuç kuru fasulyeyi dahi kaybedeceğiz diye korkuyoruz.
İçtimai mefkûreci hezeyanlarla devlet şiirleri yazdık, dünyanın en büyük ekonomik krizlerini gördük. 150 yılda bir tane Nobel’i anca hak ettik, ama gecelik ekonomik küçülmelerde Surinam’ı bile solladık. Bir yumurta kadar Türk, bir düdüklü tencere kadar Müslüman, bir hasır sepet kadar medeni bir heyulayı kucakladık. Bir ülke insan, tarih, politika ve ana kurumlar eliyle dünyanın en kişilik mahrumu yaratıkları haline geldi. Gazetecileri dangoz, akademisyenleri köylü, katilleri mağrur ve tüccarları açgözlü…
Bugün tarihçilik 300-500 yıl geride kalmış değerleri bulup onu heybe suratlı İlber’in kırıtkan dilinden NTV’de sunma sanatı haline geldi. Sanat güneşi ipne, kahramanı Recep İvedik olan bir toplum elbette ki biriyle görüşmeye giderken randevu alması gerektiğini UZMANlardan öğrenecekti. Konuşurken küfür etmemesi gerektiğini de…
Eh bunları öğreniyoruz şükür, gelişme tutkumuzu cebimizdeki para ile kanırtıyoruz. İnternette sürekli görüyoruz, 3 haftada 7 santimi garanti ediyor timsah gülüşlü, armut memeli lolitalar. Krizler bile yanımıza yanaşamıyor, her türlü belanın teğet geçtiği Allah’ın seçkin milletiyiz.
Bunların politikayla, tarihle ne alakası var diyeceksiniz. Bende “Onlarla alakalı olmayan var mı?” diyeceğim. Açlığa, yoksulluğa, yabancılaşmaya, kan içiciliğe karşı tepkisel olmadıktan sonra kişiliğin neyi gelişmiş sayılır. Ve bir insan sırf iyi satış yapacağım ya da aldığı diplomaların yaşamın gerçekliğinin saçtığı strese dayanıksızlığını yüzüne geğirtiler zırvalayanlardan mı öğrenmeye çalışır?
Uğur Kaymaz’ın kim olduğunu bilmeyenin, bir fahişenin ruhundaki dağınıklık hakkında iki dakika tefekkür etmemiş adamın, ulan bu insan neden böyle canavar diye düşünmemiş adamın kişiliği olsa n’olur olmasa n’olur… Yine de biz yürürken adım atmayı unutmayalım. Dişlerimizi fırçalarken diş fırçası kullanalım ve Cuma namazlarına koşarken, namaz esnasında osurmanın namazımızı bozacağını aklımızdan çıkarmayalım.