Kin ve İsyan Yayını

Blog

  • İlahi Komedya’ya önsöz

    İlahi Komedya’ya önsöz

    [col-sect][column]

    Dante'nin enden yaşça epey büyük olduğunu düşünüyorum. Çünkü kitabında bahsettiği insanların birkaçı hariç hiçbirini tanıyamadım.

    Uzun zaman önce tam olarak tarihini hatırlamıyorum, çünkü benim hayatımda tarihler hiç olmadı; ne bir doğum günü kutladım, ne de evlilik yıl dönümü, hiçbir tarihi hatırlamadığım gibi, her şeye de uzun zaman önce demekle yetineceğim bundan sonra. İşte uzun zaman önce yayıncım Dante adlı bir yazarın kitabına önsöz yazmamı istedi. Yadırgamayın doğal bir şey bu; orta sınıf bir yayınevinin, taksitle aldığı pahalı takım elbisesiyle övünmek için sürekli fırsat kollayan patronu çeşitli kitaplara önsöz yazmam için kapımı çalar… Rica minnet yazdırdığı önsözlerin de hiçbirini kullanmaz. Şimdiye kadar yazdığım hiçbir önsözü kullanmadığı gibi hepsi hakkında da laf söyler ve bu söylediği laflar da genelde bir yazar için hiç yenilir yutulur şeyler değildir. Dante denen yazarın kitabını ilk getirdiğinde de böyle bir durum söz konusu oldu ve bu defa kesinlikle yazacağım önsözün yayınlanma garantisini istedim, tabii malum bir iki sebepten dolayı önsözüm yayımlanmadı. Artık o kadar sıkıldım ki böyle boşa önsöz yazmaktan, hem yayıncımın sürekli korktuğu edebi yeteneğimi göstermek, hem de kendisinden biraz da olsa intikam almak için yazdığım bütün önsözleri yayımlamaya karar verdim.

    Şimdi edebi yeteneğim ve önsöz yazmam arasında bir bağ kuramayan okurlar için açıklama yapmam gerektiğini düşünüyorum. Bu okurlar hemen önsözlerin edebi olmayacağını söyleyecekler. Önsözlere hırsla saldırmış Oğuz Atay’ı da kendi kızgınlıklarına kaynak olarak göstereceklerdir. Evet! yaptığı eleştirinin büyük bölümünde haklıdır Oğuz Atay. Yayıncım Oğuz Atay’ın yarım kalan bir romanına, adını hatırlamıyorum, önsöz yazmamı istediğinde, ben saygı gösterip Oğuz Atay’a önsöz yazamayacağımı kendisine iletmiştim geçenlerde. Gerçi bozuldu biraz, kızdı masayı filan terk etti, hatta o akşam meyhane de hesabı da ben ödemek zorunda kaldım. Yine de insanın ilkeli olmasında her zaman fayda var diye düşünüyorum. Önsöz kızgını okurlara karşılık ben de bir tez olarak Borges’i sunuyorum. Latin Amerika edebiyatını başlı başına başka bir hale getirmiş bu yazar, ki adını hepiniz muhakkak duymuşsunuzdur, kendini her zaman bir önsöz yazarı olarak görmüştür. Biraz mütevazı bir insan kendisi tamam, ama o ne dediyse ben de onu söylüyorum. Ve hiçbir önsözüm daha önce yayımlanmamış bile olsa kendimi, yani bildiğiniz Sarcaalili Godot Mustafa’yı bir önsöz yazarı olarak değerlendiriyorum.

    Bu uzun girizgâhtan sonra Dante adlı yazarın -Dante diyorum çünkü soy ismi o kadar karışık ki bir türlü tam olarak ne telaffuz edebildim, ne de doğru yazabildim. Bu yüzden kendisine böyle ön ismiyle sesleneceğim; Dante diyeceğim. Başkaları nasıl sesleniyor bilmiyorum, ama ona ismiyle sesleniyorum diye yanlış anlaşılma olmasın, kendisini tam olarak tanımıyorum ve benden yaşça epey büyük olduğunu düşünüyorum. Çünkü kitabında bahsettiği insanların birkaçı hariç hiçbirini tanıyamadım. Bu da benim cehaletim olabilir.

    Dante’nin İlahi Komedya adlı kitabının çevirisini yayıncım Mango’nun sezon sonu indiriminden şişman karısı için aldığı yeni elbiseleri sekterine gösterdikten sonra getirdi. Önce biraz oturdu ve karısına aldığı kıyafetleri sekreterinin çok beğendiğini söyledi. Ben de aslında o elbiselerin hiçbirini karısını olmayacağını, karısının biraz balıketli olduğunu hatırlattım kendisine. Burada bir parantez açıp karısının balıketli değil, büsbütün obez olduğundan söyleyeyim dürüstçe. Sonra bu elbiseleri sekretere vermenin iyi bir fikir olacağını, ama kendisini yanlış anlamasından korktuğunu söyledi. Benden verip vermemesi konusunda fikir istedikten sonra, kitabı masama bırakıp, “Şuna da bir önsöz yazsana Allah aşkına” dedikten sonra odamdan çıktı ve gerisini bilmiyorum. Çünkü arkasından çıkmadım. Kapı dinlemek gibi âdetim olmasa da sekreterin sevinç çığlıkları sandığım bir takım sesler duydum. Seslere aldırmadan kendimi Dante’nin iç burkarak başlayan o uzunca şiirini okumaya başladım.[/column]

    [column]

    Dante’nin şiir boyunca bilmem nerenin valisi, bilmem kimin akrabası diye bahsettiği insanların hiçbirini tanımadığım için canımın sıkıldığını söylemek isterim!

    İyi bir okur olarak ilk dikkatimi çeken şiirin üç ana bölümde yazılmış olduğuydu. Elbette bir şairin bunu yapma hakkı vardır. Kimse bir şiiri neden böyle üç bölüme ayırdın diyemez, ben de kendisine böyle bir şey sormaktan ziyade, ne yapmak istediğini anlamaya çalıştım. Anladığım kadarıyla şair okuru Cehennem (Allah korusun), Araf ve Cennet’te dolaştırıyor. Oraları da sanki mübarek bir insanmış da gidip görmüş gibi bizlere anlatıyor. Anlatım elbette başarılı, diyecek bir şeyimiz yok, hatta o kadar uzun şiiri bu kadar soluksuz nasıl yazabildiğini şaşıyor insan… Ama okurken şöyle bir şey oluyor; Cehennem bölümünde insan bir heyecan, bir telaş, bir korku yaşarken, Araf biraz sıkıcı, Cennet ise büsbütün can sıkıcı bir yer olarak karşımıza çıkıyor. Bu yüzden kitaba bir yaş sınırı konması taraftarıyım. Çocuklara kitap okutma merakımızdan dolayı yanlışlıkla ellerine bu kitabı verirsek maazallah, bu cehennemin eğlencesine kendilerini bir kaptırırlarsa, kendi ellerimizle küçük küçük satanistler yetiştirmez miyiz aziz okuyucu? Birazdan okuyacağın kitabın böyle bir meselesi olabilir, dikkat etmekte, çoluk çocuğun okuyacağını yerlerde bırakmakta fayda var. Bizim yayıncı herkesten gizli boyama kitapları basıyor onları okusunlar, bilemedin boyasınlar.

    Bir de Dante’nin şiir boyunca bilmem nerenin valisi, bilmem kimin akrabası diye bahsettiği insanların hiçbirini tanımadığım için canımın sıkıldığını söylemek isterim. Hayır! Şöyle ki; Dante yaşadığı semtten tanıdığı insanlar arasında anladığım kadarıyla büyük bir ayrımcılığa gitmiş, sevdiklerini cennete, sevmedikleri cehenneme yollamış. Böyle yakından tanımayıp, bildiğimiz, tanıdığımız, zararını hiç görmedik diye düşündüğü insanları da Araf’a yerleştirmiş. Ben edebiyatta böyle bir şeyi onaylamıyorum. Çünkü çok sevimli bir şey değil, edebiyatı kişisel ilişkilerle karıştırmamak lazım. Sonra ne oluyor, karısına kızan kitap yazıyor. İnsanın canı sıkılıyor, onları okuyoruz biz arkadaşım, bize de yazık bir yerde. Haksız mıyım aziz okuyucu?

    Biraz ciddi olursak; İlahi Komedya yazıldıktan sonra dönemin ünlü yazarlarından Boccaccio tarafından halka okunuyor. Ben olsam kendim okurdum orası ayrı. Haklın günlük konuştuğu ve kraliyetin pek itibar göstermediği Toscana lehçesiyle yazılan bu metin bize Dante’nin yaşamına ilişkin birkaç ipucu da veriyor. Anlıyoruz ki Dante öyle sanıldığı gibi paragöz filan değil, halkı kraliyete tercih edebilecek kadar onurlu bir insan. Hatta bırak onuru; yürekli ve karakterli bir insan. Mesela kraliyete yaranmadığı gibi kiliseye de öyle yalakalık yapmıyor. Kitabı yazdı diye kilise onu dinden atıyor ve arkasına bile bakmadan çekip gidiyor. Sonra 1921 senesinde kilise tükürdüğünü yalayıp kitabı kutsal ilan ediyor, ama iş işten geçmiş tabii…

    Dante yapıtını üç, yedi ve özellikle 22 sayısını esas alan bir sistem üzerine kurduğu söyleniyor. Sayılara aklım pek ermez, ama 22 sayısı Kabala’da, tarotta, ezoterizmde önem verilen hatta sayıların arasında üstat kabul edilen bir sayıdır. Gizem bununla da kalmıyor, kitapta “Can Grande della Scala” sözü gizemini hâlâ koruyor. Ben de tam olarak yazarın orada ne dediğini anlamadığımdan bir şey söylemek istemiyorum. Edebiyata “bükemediğin bileği öpeceksin” esasıyla yaklaşmakta fayda var bazen.

    O yüzden, ben de gizem meselesine takılıp kalmadan kitabı okumanızı tavsiye ediyorum. Kitap satsın diye de dua edeceğiz. Bu kitaptan gelecek parayla bizim yayıncı klima taksitine girecek hayırlısıyla, yayınevi sıcak da biraz, vantilatör yetmiyor haliyle…[/column][/col-sect]

  • The Two Gentlemen of Lebowski

    The Two Gentlemen of Lebowski

    Adam Bertocci, New York’ta yaşayan bir yönetmen, senarist, mizahçı. Henüz küçük bir çocukken kurma planlarına başladığı, Guy in his basement adlı prodüksiyon şirketiyle bir süredir ilginç projeler üreten sanatçı, 1982 doğumlu. Northwestern Üniversitesi’nde Sinema-Televizyon ve İngiliz Edebiyatı eğitimi görmüş. En bilinen çalışmalarından bir tanesi, 2003 yılında ilk gösterimi online olarak yapılan ödüllü fan filmi Run Lei Run (Bu sefer kaçış yok prenses! Ahaha…). Animasyon, Star Wars dünyasında geçen, Lola Rennt filminin hikayesine ve anlatım stiline sahip bir uyarlama. Bir diğer ödüllü fan filmi ise yine Star Wars esanslı Brooklyn Force.

    Bertocci’nin son projesi “The Two Gentlemen of Lebowski” yine bir uyarlama ve şimdiye kadar diğer projelerde duyamadığı yankıyı sadece Amerika’dan değil dünyanın pek çok köşesinden duyacak gibi. Çünkü tam bir zeka ürünü olan oyunu, Bertocci, Twitter’dan henüz bu Ocak ayında yayımlamasına rağmen, halihazırda oyunu sahnelemeye çeşitli tiyatro gruplardan teklifler gelmiş, oyun ajansların, prodüktörlerin listesine üst sıralardan girmiş, çalışmalar yapılmış. Mart ayında New York’ta ve Atlanta’da sahne almaya başlayacak olan oyunun biletleri tükenmiş bile! Sırada San Francisco ve Toronto var. Oyun başlamadan önce 6 dolara White Russian’lar da satışa sunulacakmış, hmm…

    Shakespeare ve Coen Kardeşler’den ilhamla yazılan oyunda, The Big Lebowski karakterleri, Bertocci’nin eline yapışmış Shakespeare’in kaleminde hayat buluyor. Geoffrey “The Knave” Lebowski, Blanche ve Woo, Sir Walter, Sir Donald yine başlıca karakterler.

    Bertocci için her şey, bir akşam Facebook’ta gezinirken, üniversitede ilgi duyduğu ve üzerinde çalıştığı Shakespeare metinleri ile uzun bir süre önce seyrettiği ve sevdiği The Big Lebowski filmini aklında bir şekilde birleştirerek, filmdeki diyalogları eğlencesine uyarlayıp ileti olarak yazmasıyla başlar. O günden bir ay kadar sonra birden neden böyle bir oyun yazmadığını düşünür; üç hafta sonra oyunu tamamlamıştır. Öncesinde yaptığı çalışmalarla dikkati pek de çekmemiş olmasının verdiği bıkkınlıkla, bu sefer oyunu Twitter’dan yayınlar ve tahmin ettiğinden daha fazla ilgi görür. Alyssa Milano, The Reduced Shakespeare Company’den Austin Tichenor,  Ain’t It Cool News’tan Harry Knowles gibi isimlerin Tweet’leri ile birden dikkatleri çeken oyundan, Entertainment Weekly, USA Today, Wall Street Journal, Guardian, vs. gibi yayınlarda da bahsedilir. Jeff Bridges ve John Goodman fikre bayılmış, metni beğenmişlerdir. Oyunun Facebook sayfasına ise her geçen gün yüzlerce hayran eklenmekte.

    Şimdi, 1998’de sinemalarda bu filmi seyrederip, birden çakma birer “The Dude” ruhuna bürünen, türünün nadir örnekleri karşı cinslerimden, aynı performansı Shakespeare ağzı ile göstermelerini bekliyorum. Ne de olsa “Bütün dünya bir sahnedir!” (W.S.) Yoksa, değil mi dude hazretleri?

    .
    .
    .
    THE KNAVE
    Good sir, speak plain. I know not these villains, surely would I ne’er traffic with this man of Orient birth who so abused my rug. I have not the facility to present him with the rate of usance and demand money in kind for that which he has spent upon’t; so I entreat you, speak plain.

    WALTER
    I speak the truth; my words are straight and true.
    The man of Orient birth is not the issue.

    DONALD
    The Orient, Sir Walter?

    WALTER
    I speak, old friend, of truths in desert land.
    The hour is nigh to draw line in the sand.

    THE KNAVE
    Deserts? I had made it plain that he was Orient-man.

    WALTER
    Though words in haste be only human nature,
    ‘Orient-man’ is not preferr’d nomenclature.

    THE KNAVE
    Give me no further counsel; my griefs cry softer than advertisement.
    .
    .
    .

  • Ölüm tanrısı, bir katil ve bir dedektif

    Ölüm tanrısı, bir katil ve bir dedektif

    Adem’den bu yana insanoğlu ile kol kola evrimleşip kompleks bir boyuta giren suç unsuru popülerliğini hiç kaybetmemiş, insan doğasının kötü niyetli ve şiddete eğilimli olduğu iddiasının her daim somut göstergesi olmuştur. Yaratıcı zekânın nimetleriyle şekilden şekle giren suçların sahipleri ise kimi zaman cennetten kovulmuş; kimi zaman aslanlara yem olmuş; kimi zaman da diri diri kuma gömülmüştür. Aydınlanma ile başlayan hümanist açılım, modern devletin de kurumsallaşmasıyla suç ve ceza alanında ciddi düzenlemeler getirmiş, hukuk kuralları ve insan hakları temelinde yükselen adil bir ceza sistemini olası kılmıştır.

    Son yıllarda idam cezasının da yavaştan tedavülden kaldırılmasıyla gittikçe tekdüzeleşen ceza çeşitleri en azılı suçlular ile adi suçluları bile aynı mekân içerisine sokmuştur. Böylesi bir sistem de suç ve ceza terazisinin eşit ve adil olduğu konusunda kafada her daim soru işaretleri bırakmıştır. Bir hayatı yok eden ya da yaşanamaz hale getiren bir suçluya verilecek cezanın ne olacağı konusunda, yargı ve ceza yasasının adil bir karar vereceğine şüpheyle yaklaşanlar da pekâlâ vardır.

    Ya dünyada adaletin var olduğuna inanmayanların, diğer taraftaki ilahi adaletle de pek ilgili olmayanların ellerine “Ölüm Defteri” adlı büyük bir fırsat geçerse?

    2003 yılında Tsugumi Ooba tarafından yazılan, serüvenine manga olarak başlayıp, 2006 yılında tv dizisi haline getirilen Japon anime harikası “Death Note”, odak noktasına suç ve ceza ilişkisi arasındaki ince ve sorunsal çizgiyi yerleştirip; suçun neden işlenildiğinden çok, nasıl engellenebileceğini kendisine tartışma konusu olarak seçiyor. Hikâye, tüm hayatı defterine ölecek kişilerin isimlerini yazmak ve poker oynamakla monotonlaşan ölüm meleği (Shinigami) Ryuk’ün, sırf atraksiyon amaçlı defterini insan dünyasına düşürmesiyle başlıyor. Defteri bulan şanslı(!) kişi ise Einsteinvari hayli yüksek bir zekâya sahip, küçük yaşına rağmen kariyeri bol ödül ve başarılarla yükselen lise öğrencisi Light Yagami* oluyor. Günden güne yükselen suç oranı ve dünyanın kötüleşmesi karşısında küçük vicdanı rahat etmeyen, sosyal sorumluluk bilincine sahip kahramanımız, bu dünyada var olmadığına inandığı adalet ve iyiliği kendi inisiyatifiyle yaratmaya çalışacaktır.

    İlk başta “Ölüm Defteri”ni ciddiye almasa da kısa sürede ona büyük bir vatandaşlık misyonu yükleyen Light, ilk olarak yaşadığı Tokyo’daki hapishanelere odaklanır. Defterine yazdığı kişilerin ölebilmesi için tam isimlerine ve yüzlerini görmeye ihtiyaç duyan Light, günlük gazetelerde ve TV haberlerinde adeta suçlu avına başlar. Özel bir ölüm şekli yazılmadıkça deftere ismi yazılan suçlular kalp krizi geçirerek ölmektedir. Kısa sürede yüzlerce suçlunun ölmesi tüm dünyada sansasyonel bir durum yaratır. Light’nun tahmin ettiği gibi suç oranında da azalmalar görülür. Kimliğini saklayarak Azrail görevini üstlenen Light, tartışmaların odak noktasıdır ve halk arasında Kira olarak anılmaya başlar. Kimine göre dünyada mutluluk ve iyilik getirecek olan bir kahraman; kimine göre ise suçlu bile olsalar her şeyden önce birer insan olan mahkûmları öldüren ve ölüm cezasıyla suçlanması gereken bir katildir. Yaptığı şeyin ahlaki olarak yararlılığına inanan ve önüne çıkan her engeli  -suç işlememiş masum insanlar bile olsalar- öldürmeye başlayan Light, “Ölüm Defteri”nin sırrını saklı tutmayı başarır, taa ki birisi sahneye çıkana dek…

    Ergen çocuk psikolojisini en iyi kim anlayabilir? Tabi ki aynı yaştaki diğer bir ergen. Light’nun kıvrak zekâsıyla yarışacak, onun davranış psikolojisini çözerek bir sonraki adımını tahmin edebilecek dizinin diğer kahramanı “L“, varoluş amacını Kira’nın deşifre edilip adalete teslim edilmesi olarak belirleyecektir. Dünyada Interpol’ün bile çözemediği en çetrefilli davaları bile nev-i şahsına münhasır stratejileriyle apaçık eden L de, güvenlik ve prensip bakımından kimliğini saklamaktadır. Kısa süre içinde yan yana gelecek olan L ve Light’nun zekâlarıyla insanı mest eden şovları iki cambazdan birinin ipten düşmesiyle sonuçlanacaktır, lâkin hikâye burada bitmeyecektir.

    Her ne kadar Light ve L yaş, zeka ve davranış bakımından tıpkısının aynısı konumunda olsalar da suç ve ceza nosyonlarına bakış açıları bir hayli farklıdır. Öldürdüğü suçluların insanlara ibret olacağı düşüncesiyle kısa zamanda kurmayı planladığı suç ve kötülükten arındırılmış yeni bir dünyanın efendisi olmayı amaçlayan; zeki ve yakışıklı olduğu kadar şukela ve hırslı da olan Light, tüm insanlık adına yararlı olarak gördüğü sonuç uğruna, ahlaksız yolları meşrulaştıran Machiavellian tarzı bir düşünce yapısına sahiptir. Light’nun tek ve en büyük rakibi L ise sonuçlardan çok sürecin adil ve insancıl olmasına dikkat eden, Light kadar zeki ama bir o kadar dağınık ve absürt bir tarza sahiptir. Seri katil olarak gördüğü Kira’nın adaletin yüce ellerine teslim edilip idam cezası ile çarptırılması gerektiğine gönülden inanan L, acaba hedefine ulaşabilecek midir? Yoksa Light’nun ayakları altına alınıp yeni dünyanın efendisinin kölesi mi olacaktır?

    20’şer dakikalık 37 bölümden oluşan “Death Note” ilk bölümünden final bölümüne kadar zeka ve yaratıcılık dolu diyalogları ve sofistike kurgusuyla izleyicinin kafasını bir an olsun bile boş bırakmayan bir yapım. Karakterler her ne kadar boya kalemleriyle yaratılmış olsa da kısa zamanda anime sınırlarını aşıp, zihinlerde ete kemiğe bürünüyor, izleyiciyle duygusal bir ilişki kuruyor. İlginç bir konuyla süper bir başlangıç yapıp birkaç bölümden sonra saçmalayıp kendi kendini imha eden bazı yapımların aksine, Death Note her bölümde yan kahramanlar, ölüm defterinin yeni kuralları ve dallanıp budaklanan enteresan hikâye kurgusuyla kendini sürekli yeniliyor. Kanımca sinema ve tv tarihinin en kaliteli yapımlardan birisi olarak adlandırılması abes kaçmayacak bu yapım, küçük, çalışkan ve de zeki insanların diyarı Japonya’ya bir kez daha sevgi, saygı ve hayranlık içinde bakmamıza neden oluyor.

    *Light Yagami’nin ismi, İngilizce olmasına rağmen Japonca okunuyor; Light-o. Hatta çok sevenleri Light-o-san diye de seslenebilir…

    Notlar:

    1- 37 bölümün sonunda diziyi, dünya çapında kazandığı başarı sonrası beyaz perdeye taşıyan yapımcılar maalesef aradıklarını bulamamışlardır. Dizinin tamamını kısa bir süreye sıkıştıran yapımı şahsım henüz görmese de görmek de istememektedir. Light, L ve ileriki bölümlerde tanışacağınız Misa Misa’nın çizgilerde yaşatılması gerektiğine inanaraktan filmi izleme şansına(!) erişmiş dostların ağzından da pek hoş şeyler duymamaktayım. Ki illaki izlicem derseniz paşa gönlünüz bilir…

    2- Ben anime sevmem, ayhh, ıyhh, o ne bee, çocuk işi diyip burun kıvıranlara sözüm. Bu sözlere bizzat şahit olmuş bir şahıs olaraktan (ben de öyle demiştim ayrıca) böyle diyenlerin 2 bölüm sonra tövbe çekip Death Note diye diye nirvanaya ulaşmalarına da tanıklık etmişliğim vardır.

    3- Jenerik müziğine istediğiniz her şeyi söyleyebilirsiniz. Cidden çok çok kötü :)

    4- L mi Light mu diye sorarsanız şahsıma sapına, pazara ve mezara kadar “L” derim… Candy’nin yavuklusu Terry’den sonra 2. anime aşkımdır kendileri…

  • Bir garip ofsayt

    Bir garip ofsayt

    Muzafferin ismi, gerçek bir talihsizlikti.

    Önce:

    İki yaşında kendiyle, on üç yaşında da diğerleriyle futbol oynadı. Okumayı on dört ve on beş yaşlarında söktü, on altı yaşında da bir okuma yazma kursunda İpek’le tanışarak evlendi. Mahallelerinin amatör liginde kaleci olarak görev yaptı…

    Sonra:

    Muzaffer, annesi Halide ve Dayısı Mennur’un evine taşındı. Annesi Halide, çeşitli bakliyatlarla, mahalleden kadınlarla amansız bir kumar hastalığına düşmüş ve dayısı Mennur da, yemek yapımı konusunda özgüvenini yitmişti. Aksi gibi Muzaffer’in uzun süre önce ligden çekilen takımı da artık onu oyalayamayacaktı. Muzaffer bu ahval içinde, yıllarca kendini evin alt katındaki odaya kapadı. Top sektiriyor, gerekmedikçe dışarı çıkmıyor, kimseyle konuşmuyordu. Zaten konuşacak bir şey de yoktu… Bazen kaderine sinirleniyor ve karanlık gecelerde biricik karısını düşünüyordu. Ansızın içini bir öfke ve yetememe hırsı bürüyor, yastığı boğazına basarak acısına tampon yapıyordu. Yine böyle bir gece uyumaya karar verdi. Bir rüya gördü. Kocaman bir çölde top ayağında, takım arkadaşlarını beklemekteydi. Derken yanına smokinli bir fil yanaştı ve kulağına hortumunu soktu. Sıçrayarak uyanan Muzaffer, derin düşüncelere daldı. Belki de bu bir işaretti. Maça dönmenin vakti gelmişti. Muzaffer artık tuttuğu yası bırakıp insan içine çıkmalı ve takımı yeniden toparlanmalıydı. Ömrü hayatı boyunca belki de sadece bunun için yaratılmıştı. Hayat taptazeydi, hiçbir şey için geç kalınmış sayılmazdı…

    Odasının çekmecesinde son maçın ardından çekilmiş bir fotoğraf buldu. Fotoğrafta şu arkada görünmeyen kendisiydi. Karede Reşat yoktu. Reşat ve Muzaffer ilkokul sıralarında da, mahalli liglerde de omuz omuza oynamışlardı. Aynı maçta değil tabii ki, çünkü Muzaffer, kaleci Reşat’ın yedeğiydi. Reşat da allaha çok şükür öyle sağlıklı çıktı ki, Muzaffer, elli bir maçın yalnızca birinde yedekten çıkabildi. İşte şu fotoğrafı çektirdikleri maç. Gerçi son maç olmuştu, ve karşı takım geciktiği için hükmen galiplerdi ama…

    Yine de Muzaffer Reşat’ın aniden ortadan kaybolması sonucu formayı bir kez olsun sahada gösterebilmişti. Muzaffer ne yazık ki sevincini karısı İpek’le paylaşmak için eve koştuğunda, İpek’in “Bankacılık bölümünü kazandım, Ankara’ya okumaya gidiyorum, beni arama, evi babam vermişti onu da götürüyorum, en kısa zamanda boşa beni.” yazan notunu bulmuştu. Ev yerine, o notu bulmuştu daha doğrusu. Maç resmini yerine bıraktı. Işıyan aya baktı ama penceresi olmadığından göremedi. Odasındaki yeşil çimenlikli manzara resmine baktı. Üstelik belli bir mesafeden hala yakışıklı sayılırdı.

    Bunları anımsadıktan sonra, bambaşka uyudu. Sabah uyandı, tıraş oldu, iki cebi birbirinden farklı renkte yamalarla dikilmiş ceketini giyindi ve kendini sokağa attı. Önce çekimser, daha sonra panter adımlarıyla takım arkadaşlarının bulunduğu yere doğru ilerledi. “Onları ikna etmek zor olacak, hepsi uyuşuk birer hayvana dönmüştür şimdi.” Muzaffer ağzına kadar hayatla doluydu. Her şeyin üstüne bir de yıllardır mahalleye adımını atmayan Reşat’ı köşede gördüğünde, Muzaffer, tüm işaretleri doğru anladığından emin oldu. Takım yeniden hayata dönmeliydi. Ve bunu centilmence Reşat’la birlikte yapacaklardı. Muzaffer ona doğru hamlelenmişti ki, Reşat’ın önünde camları siyah bir araba durdu, Reşat binince de hızla uzaklaştı. Bu da mı işaret değildi yani? Muzaffer, kahveye doğru devam etti. Bu mahalleyi ne kadar sevdiğini hatırladı. İnsanlarını, sakinliğini, rahatlığını. “Kaç tane mahalle kaldı ki ülkemizde?” dedi içinden bir ses. İşte hepsi ordaydı. Metin, Temel, Sadi, Ali kağıt oynamaktaydı. Metin, elindeki maça dokuzu yere attı, kafasını kaldırmadan Muzaffer’e:

    Oooo, kavat Muzaffer, sen n’eettin?” dedi.

    Muzaffer için hazırlıksız saldırıların ardı da geldi. Samimiyet derecesine göre takım arkadaşları ona “N’aber bufalo? Oo ayı uykusundan uyanmış , n’aber karı Muzaffer?” gibi seslenişlerde bulundular. Sinirden yüzü kıpkırmızı olan Muzaffer, gözleri çakmak çakmak parlayan titrek sesiyle “İyidir, işte hep aynı, hadi ben kaçtım.” deyip çıktı.

    “Takım makım olmaz arkadaş bunlardan.” Boş bir yola doğru döndü. Ellerini cebine koyup ağır ağır, başı önde, artık tamamen yenik, saf be saf yenik yürüdü. Yürüdükçe yürüdü. Tam ümidi kesilecekti ki…

    Kaleci Reşat siyah camlı arabayla önünde durdu. Bu kez kullanan oydu. Camı açtı. Muzaffer’e seslendi.

    Çavuş! Atla!

    Muzaffer heyecanla arabaya bindi. Belki de karamsarlığa kapılmak için erken davranmıştı. Öpüştüler koklaştılar.

    “Çavuş Muzaffer” arabayı okşadı.

    Güzelmiş, senin mi?

    Reşat cevap verdi.

    Evet, Allah bağışlarsa.

    Takımı kuruyorum tekrar. Ne dersin? Döndün mü temelli?

    Yav Muzaffer. Sen sağına yüklenmeyecektin, soldu senin tarafın, nasıl yakalıyordun soldan geleni, doksan altmış, otuz. Çat çat, antremanlarda iyi çalışıyordun da maçlar da battın. Yoksa iyi kaleci olacaktı senden..

    Başlatma sağımından solumundan da. Oynadık mı da?

    Solundan yakalıyorsan, nankörlük etmeyeceksin. Sağa da bakayım demeyeceksin, solu küstürmeyeceksin. Bu iş böyledir.

    Öyle abi…

    Ne o lan, silah mı o belindeki?

    Bu mu? Evet… Sorma, bir iş geldi ki başımıza… Bizim İpek, senin haberin yok tabii.. Toz oldu bir anda. Orospu karı. Gerçi gelmez bilir başına geleceği… Ne olur ne olmaz, rastlarsam vururum diye taşıyorum.

    Reşat sakince cevap verdi.

    Futbolun temel hadisesi. Pozisyonunu beğenmediğin için, kendine pozisyon yaratmak bununla takımı sabote etmek, 4-4-2’yi ihlal. Sende çok vardı bu, fevriydin fevri. Biraz alçak gönüllü oynasaydın..

    Sahaya yaklaşan araba sahada durdu. İki arkadaş ağır ağır indiler arabadan. Birbirlerine gülümseyerek baktılar.

    Reşat bagajdan topu çıkarttı:

    Onardan. Kim daha fazla gol yerse İpek’ten ayrılacak.

    Ne? Sen ne diyorsun Reşat?

    İpek’ten boşanman lazım.

    Demek, siz ikiniz ha, avcunuzu yalarsınız. Bizde karı boşayana erkekliğini boşamış derler.”

    Kazananın dediği olur. Yerse yedek çavuş.

    Daha sonra:

    Muzaffer, gayet ağır hareketlerle kaleye taşları koyar. Yazı der biri tura der diğeri. Kaleye geçen Muzaffer. İlk gelen topu tutmuştur ki, Reşat cevap verir. “İpek de burda bak, karşında.

    Bakakalınca İpek’in bankacı vücuduna golleri yer de yer Muzaffer. Son golü yiyince. “Boşamıycam ulan seni!” diyerek elini beline atar ki, o da ne! Silah nereye gitti lan? O sırada bam İpek vurur onu. Meğer İpek arka koltuktan ellemiş Muzaffer’in namusunu! Daha önceden de ona karılık ettiği için bilirmiş namusunun nerede olduğunu.

    Kanlar içinde Muzaffer. İpek’le Reşat son sürat ayrılırlar. Her şey donar. Muzaffer ayağa kalkar. Bakar ki, canı sıkılmıyor, öldüğünü anlar. Yolda uzun uzun uçmaya yürümeye başlar. Karşısına upuzun bir çöl çıkar. Sorar kendi kendisine sorar “Susadım mı?”

    “Yo susamadım.” der ve henüz belirmekte olan serabı atlar.

    Muzaffer ilerler, ilerler, ilerler, ilerler. Yorulmadan, sıkılmadan, acıkmadan. Ne güzeldir yok olmak. Büyük bir kapıya çıkar yolu. Kapının önünde iki adam. Ne forma ne başka bir şey üzerlerinde, anadan üryan.

    Muzaffer’e bakarlar.

    Muzaffer de onlara hayran.

    “Neredeyim ben?” der. Bir yandan da etraftan sesler çalınır kulağına, büyük tezahürat sesleri.

    Adamlardan biri diğerine döner.

    “Ben sıkıldım sen söyle..”

    Diğeri:

    “Ağzım yoruldu sen söyle..”

    Beriki sıkkın:

    “Burası “saha şehitleri stadyumu”. Futbol oynarken ölenler buraya getirilirler. Sen de… Yeşil sahalarda ölmüşsün.”

    Muzaffer’de çılgın bir sevinç. Çok iyi. Evet ben öldüm, hem de yeşil sahaları kanımla boyadım, ben öldüm ki, futbol hep yaşasın.

    İçeri girer Muzaffer. Bir alkış, bir tezahürat. Koşarak selamlar sahayı sonra kendisine gösterilen yerde oturur. Banklarda beklemeye başlar hakkında verilecek kararı.

  • Önsözler için önsöz

    Önsözler için önsöz

    Sarıcaalili Godot Mustafa’yı güzel bir Kadıköy akşamında tanıdık. Trakya’nın, artık adını bile kimsenin hatırlamaya zahmet etmediği bir kasabada dünyaya gelmek gafletinde bulunup gözlerini ufka dayadığını anlatıverdi ayak üstü. Sonra rakısından bir yudum aldı ve hiçbir zaman yayımlanmamış, hatta kimse talep etmese de yazılmış olan, bazen de yazarların, tanıdığınız yazarların hem de, editör savsaklaması yüzünden unutulan ve kitaplara giremeyen önsözlerini Futuristika’ya yazabileceğini söyledi. Sonra Trakya’ya dönmek üzere hızla masadan kalktı gitti. İşte ufukta sadece bunlar vardı; bizim gibiler için…

    Aslında bir önsöz değil elbette bu, bir başlangıç. Çünkü bilirim kimse okuma zahmetine girmez önsözleri, yazanları da hep boşa yazmışlardır. Ama boşa da olsa, kimse de okumasa yazılmıştır onlar. Hatta Oğuz Atay’ın saldırılarından sonra bile, Oğuz Atay kitapları önsözle başlamıştır. “Kimse neden yazıyoruz, bu adam kitaplarına önsöz yazılmasını ister mi?” diye sormamıştır. Utanmazca, arsızca, çirkince yazılmışlardır.

    Borges, kendini iyi bir “önsöz yazarı” olarak tanımlamış, belki o zaman önsözlerin forsu biraz da olsun artmıştır yayın dünyasında. Ama yine de Borges de yazsa, hiç bir önsözün okunma garantisi yoktur. Çünkü önsözler gerçek metne ulaşmak için birer engeldir. Sadık okurla yazar arasına giren bir vicdan azabı…

    Önsözler yazıldıkça yazılıyor ve kitapların önlerinde yerlerini alıyor, bazı kitaplara önsöz yetmiyor son söz koyuyor yayıncılar. Kitabın ne anlatmak istediğini anlamamış olan için açıklayıcı bilgiler… Yayıncı da, yazar da, hatta metnin kendisi bile güvenmiyor okura, herhangi bir yanlış anlaşılmaya ihtimal vermemek için giriyorlar araya ve metinlerden kurulan bir çöplük oluşuyor, çoğalıyor ve çoğalıyor. Cortazar’ın bile artık açıklamayacağı bir önsöz çöplüğü…

    Önsözler imzalarla yazılır değil mi? Peki imza tanıdık değilse… O zaman yayımlanmaz yazılanlar. Ama kimse önsöz yazarı değildir, yazarlar önsöz yazar. Ama bir hatadır bu, bir ya da birkaç önsöz yazarı olmalıdır ve onlar yazmalıdırlar önsözleri.

    İşte böyle bir amaç için buradayım, kimsenin tanımadığı bir önsöz yazarıyım ben. Kendi küçük dünyamdan büyük denizlerin sonsuzluğuna baktım ve inanın orada gerçek metinler değil, sadece önsözler vardı. Onun için, bunun için kısaca her şey ve herkes için yazılmış önsözler.

    İşte o önsözlerden feyz alarak yazdığım önsözler olacak burada. Hiçbir zaman yayımlanmamış, hatta kimse talep etmese de yazılmış önsözler. Bazen de yazarların, tanıdığınız yazarların hem de, editör savsaklaması yüzünden unutulan ve kitaplara giremeyen önsözlerini bulacaksınız.

  • 327 Türküsü

    327 Türküsü

    Bu türkü, 1909’dan başlayarak, Hamidiye Alayları’nca çoğunlukla Bingöl, Hınıs ve Varto’da gerçekleştirilen katliamlarda hayatını kaybeden insanlığadır!

    hamidiye namıyla asker tutmuşlar
    moskoftan beter düzen kurmuşlar
    boyu devrilesi kürdün yezidi
    varto’da ali oğlum vurmuşlar

    bizi gavur bellemiş kör kapı iti
    hınıs’da seçmemiş yaşlı yetimi
    bogün cibran denilen dünün yezidi
    al-i osman deyi yakar evimizi

    bingöl toprağında kanım akmıştır
    hesabım ahdımla yere çakmıştır
    üçünde bebeye silah atan kancık
    hesabın heybemde divana varcak

    Mehmet Ali Ferdaneli

  • Edgar Allan Poe ve Jaws

    Edgar Allan Poe ve Jaws

    Grup, 1967 yılında “Spaceman” lakaplı Angelo tarafından kuruluyor. Angelo grubun lideri çünkü diğerlerinden büyük. Grubun diğer elemanları ise 11-12 yaşlarında! 1969 yılında Angelo grubu bırakınca, kalanlar, isimlerini E. A. Poe yapıyor. O dönemde Milano çevresinde Led Zeppelin, Grand Funk Railroad, Deep Purple coverlarıyla dikkat çekiyorlar. Grup 1975 yılında Generazioni (Storia di sempre) isimli albümü çıkarıyor; melodik, güçlü keyboard’lar, sağlam bir gitar tonu ve ritmlerle klasik İtalyan progressive rock çalışması olarak nitelendirilebilir.

    Aynı yıl, basçı Maggi ABD’ye gidiyor, grup çalmaya devam ediyor. İsimlerini tam olarak Edgar Allan Poe yapıyorlar ve Jaws isimli filmin müziğini yorumladıkları bir single çıkarıyorlar. Spielberg’ün Jaws’ı çıkalı zaten bir yıl olmuştu. Edgar Allan Poe’nun son çalışması da bu single ve güzide kapak çalışması oluyor, sonrası belirsiz. Tıpkı Edgar gibi, ortadan kayboluyorlar.

  • Yadigar sokak için efkar vakti

    Yadigar sokak için efkar vakti

    Ramadan madalları.

    1. İFTARA DOĞRU

    Anlattım Doğru Da, O Zaman Olmamıştı
    Kiminizdi hatta bu sizin..
    Gelinimiz..
    E evet işte! İntihar etmedi miydi o?
    Evet.
    Hatta sonradan pişman olmuş, ağzından kan gelmiş. Birkaç sene oldu ama sen bunu anlattın ya. Ta karşı dairedeydiniz.
    Yok kız geçen temmuz oldu.
    Yok sen en az beş sene önce anlattın bunu,
    Anlattım doğru da, o zaman olmamıştı.
    Ne olmuştu o?
    Gelinimizdi. Şimdi bu mübarek günde anlatılmaz ama bunun ikinci (ya da üçüncü) evliliğiymiş. İlk eşindeyken villaya temizliğe gidiyor, orda bahçede bir havuz var… 6 yaşındaki oğlu düşüp boğuluyor. Kocası kaynanası buna oğluna bakamadın falan diye mahkemelere vermişler. Akrabalarının yanına gelmiş, onlar da benim kardeşimi tavsiye etmiyormuş. Telefonda bir kadınla konuşurken bunalıma girmiş. Kimi arasa sonra benim sevgilim falan gibi şeyler demeye kalkıyor (?) E birinci de öyle, ikinci de böyle olunca (??).. Kadın kezzapı içiyor. Birinci öyle, ikinci de olurken. Baktı ki herif, kardeşim yani alkolik, halbuki çok çocuk istiyorum çok çocuk istiyorum. Biz “Mehmet dövme!” dedikçe, “Size mi şikayet etti?” deyip daha çok dövüyor. Ben doğrusu yanıma alacaktım ama annem dedi valla kocası döve döve alır. Annem demiş “Emine sen bundan ayrıl.”, birinci öyle çıkmış, ikinci.. “Nasıl bırakayım?” demiş.
    Kaç yaşındaydı?
    31. Kezzaptan sonra sütü de içince. Bir dikişte içiyor onu, ölmeyince, içi yanınca, demek ki içi parçalanmış, ama ölmemiş; sürüne sürüne salona gidiyor, sütü almak için. Adam da bakıyor “Git kız altına işemişsin.” diye bunu yolluyor. Sonra bakıyor öbür kardeşimi arıyor “Bu kız sapıttı altına işiyor altına işiyor.” diye. Kız sonra diyor “Kezzap içtim diye.” Ambulans falan çağrıyorlar. Orda hep soruyor. “Kurtulacam mı? Kurtulacam mı..” (Son cümleyi duyamadım ama hikaye biter herhalde)
    Bu senin o taksici kardeşin?
    Taksici de deli de, bu o değil.
    Nur, hadi insene.
    Mahalleden rabarba:
    Nur Kocaya Kaçtı.
    Saat 18.41.

    İFTARIN ARDINDAN

    Komşu komşu oğlun geldi mi
    Geldi.
    Kime kime
    Sana bana
    Daha imece
    İncik boncuk
    Başka kimi
    Dağı keçiyi
    İnek nerde
    Bilmiyorum ki.
    İçi yandı.
    Sonra da tutmuş bir acı.
    Yemiş yemiş bitirmiş
    Nur Sürer.

  • Duvar

    Duvar

    ellerimde burkulan bir geceyi
    bir şiiri yaratma hevesini par-
    çalıyorsun. şimdi bunu anlatsam
    bir çocuk parmağıyla deşecek gözlerini
    benimle büyük bir burkulmayı taşıyor gibi düş-
    eceğiz ayaklarında hazır çelmelerle çıkıp
    bir akşamın üstüne çok şahane!

    tamam, ben de sosyalistim bebeğim
    ama benim gözlerimin çapı
    sizi üzebilecek kadar büyük ve işte o kocaman
    maestroyu ‘ben’ kadar öldürebileceğim bir aynanın dibinde
    sonra size doğrultacağım bütün lacivert namluları
    yarı kısıp sol gözümü bir nehri kucaklayacağım
    içimden bir şiir yaratma hevesini p a r ç a l ı y o r s u n!

    ya da unut bütün o kocaman gökyüzünü
    seni düşlerken büyükçe bir cam bıçaklanıyor
    içimden yine kuşlara bağırıyorum
    ağlıyorum sıkı bir koro eşliğinde
    her gün 1 m² alanda kalbimin üstüne
    sonra bir pencereyi aralayıp
    çok şahane bir duvarı dinliyorum