Kin ve İsyan Yayını

Blog

  • Değişim ve Dönüşüm’e önsöz

    Değişim ve Dönüşüm’e önsöz

    Ofis olarak ki, ben ona dükkan demeyi tercih ediyorum, çünkü baktığımızda yayıncılık da esnaflıktır bir anlamda ve büyük yayınevleri başlarındaki iyi editörlerden çok, iyi esnaflar tarafından yönetilir. Bizim esnaflığımız biraz başarısız olduğundan yakında kepenkleri kaparız gibi geliyor bana, ama batan gemiyi terk eden fare olmamak için işten de ayrılamıyoruz. Ne maaş alıyoruz ne bir şey, boğaz tokluğuna buralarda çalışıyoruz. Geçen ay bastığımız Dante satmadı haliyle, biz de sermayeyi kediye yüklemiş esnaf misali ortalarda dolaşıyoruz. Kitaplar Allah’tan depoya gitti de orada duruyorlar, çünkü satar umuduyla kitapları benim odama istiflemişlerdi ve kapaklarda maliyeti düşürmek için kullanılan kötü selefon kokusundan burnumuzun direği kırıldı neredeyse. Kitabı bir insan alsa bile okuyamaz ki… Dante satmayınca klima alınmadı, ben de baktım olmayacak eskiden kalma alışkanlıkla evdeki vantilatörü tamir edip ofise getirmekte çareyi buldum. Yer yer rüzgarlı oluyor içerisi, kağıtlar filan dağılıyor gerçi ama idare ediyoruz, yapacak bir şey yok çünkü.

    Dante satmayınca yayıncımız yeni bir kitap arayışına girdi ve sekreterle yediği bir öğle yemeği rehavetini daha üzerinden atamadan odama gelip iki tane kitap attı masama. Doğal olarak bunlara önsöz yazmamı istedi. Sonunda tüm yakarışlarımı anlamış olacak ki kitapları ince olarak seçmişti. Dante’nin satmamasının en önemli nedenlerinden biri de, kimsenin o kadar kalın bir kitabı alıp okumayacağıydı ama dinletemedim ki ben kendimi. Dükkanın içininde bağır bağır bir hal oldum, dilimde tüy bitti ama sonuç itibariyle bu iki kitabın masama bırakılması, neticesinde, artık dediklerimin dinlenmeye başladığını gösteriyor.

    Yayıncının klimalı odasından çıkıp masama Kafka diye bir yazarın iki kitabını bırakması ilginç geldi bana. Daha önce arka arkaya iki kitap basan bir yayınevi olmadık hiç. Hatta ayda bir bastığımız kitapları bile doğru düzgün satamıyoruz. Böyle bir şey istediği için ben de kitapları alıp okumaya başladım. Kafka denen adam, ki sanırım epey tanınıyor, benim gözümden kaçmış, gerçekten ilginç bir yazar. Değişim ve Dönüşüm adlı iki kitabında da aynı şeyi anlatmış; yalnız biraz farklı kelimelerle, gerçi iki kitap arasındaki tıpa tıp aynı cümleler de yok değil. Örneğin iki kitap da başkarakterin bir böcek olarak uyanmasıyla başlıyor. Olacak şey değil bana göre, ama yine de meslek aşkıyla okuyoruz, ekmek parası ne yapacaksınız.

    İlk olarak yazarın aynı şeyi neden iki kitapta anlattığını anlamış değilim. Bana kalsa ben tek bir kitap yazar ve diğerinde başka şeyler anlatmaya çalışırdım. Zaten bunu fark ettiğim için yayıncımın yanına gittim. Kapıyı çalıp içeriye girdim ve sekter hanımla birlikte aynı koltukta, sekreter yayıncımızın kucağında olmak suretiyle oturuyorlardı. Beni görence irkildiler, açık görüşlü bir insan olduğum ve insanlar arasındaki samimiyete inandığım için ses çıkarmadım. Ama yayıncımın biraz topluca olan karısı bu durumda benimle aynı görüşleri paylaşmayabilirdi. Aile arasına girilmeyeceğinden dolayı ses çıkarmadım. Birbirine çok benzeyen iki ayrı kitap basmak yerine, bu ikisini bir arada basmayı önerdim, kabul etti. Aslına bakarsanız eliyle dışarı çıkmamı işaret eder gibi bir hareket yaptı, ben kabul ettiğini düşünüyorum bu yüzden. İtirazı olsa tartışır ve uzlaşmaya çalışırdık, sonuç itibariyle medeni insanlarız.

    Böyle bir durumda ben de oturup tek bir önsöz yazmaya karar verdim. Sanırım birbirine benzer kitaplar için de yapılabilecek en doğru şey buydu.

    Franz Kafka, bu iki kitabı bir de aynı yıl içinde yani 1915 yılında yayımlamış. Hatta kendisi de yayımlamamış, bir arkadaşına vermiş kitapları yakması için, o gariban da yakmamış, en azından teliflerden parayı bulayım diyerekten kitapları yayımlamış. Arkadaşa ihanet durumu söz konusu burada, daha girişte bu bilgi bile insanın canını sıkıyor. Yani bu kitabı okumaya başladığınızda bilmeniz gereken ilk şey; bu kitapların okunmasını yazan kişi istememiş. Orada da bir acayiplik yok değil, madem yayınlanmasını istemiyorsun, neden bir arkadaşa veriyorsun, kendin yaksana değil mi ama aziz okuyucum…

    Gregor Samsa’nın bir sabah kendini dev bir böceğe dönüşmüş bulmasıyla başlıyor hikaye. Buraya bir şey demiyorum, olmaz ama hadi oldu diyelim… Ondan sonra kendini böcek olarak bulan arkadaş durumdan şikayetçi de değil, sanki üç günde bir böcek olarak uyanıyormuş gibi davranıyor. İşe gideyim ben filan diyor… Bana çok inandırıcı gelmiyor bunlar, hatta inandırıcı olmadığı gibi bir insan böyle bir durumda neden iki tane kitap yazar arkadaşım.

    Tabii bir de eleştirmen olarak bakalım duruma. Kitap elbette güzel şeyler anlatıyor, bakmayın ben öyle acayip konuşuyorum, senelerce insanlar aslında ne anlatmak istediği bulamamış olsalar da muhakkak iyi niyetle anlattıkları bir şeyler var gibi geliyor bana, takdir ediyorum kendisini. Mesela azınlık ve farklılık üzerinden değerlendirebiliriz kitabı, en yakınlarının bile farklılıklara nasıl baktığına ilişkin bir fikir edinme şansınız var. Diğer taraftan Samsa adındaki adamın ilk anda işe nasıl gideceğini düşünmesi tipik bir memur yabancılaşmasından başka bir şey de değil. Bu yabancılaşmayla birlikte de yalnızlaşmak ve yaşamdan koparak sadece bir makine olmaya vurgu yapıyor Kafka…

    Hala bu konu hakkında neden aynı iki kitabı yazdığın anlamasam bile siz bana bakmayın. Kafka anladığım kadarıyla cidden çok önemli bir yazar. Kitapları alın, okuyun derim. Sonbahar gelse bile klima lazım siz bakmayın, vantilatör yetmiyor…

  • Six-String Samurai

    Six-String Samurai

    Muhteşem yönetmen Martin Scorsese’in, canım Hong Kong filmi Infernal Affairs’in katledilmiş hali olan The Departed ile Oscar’ı kaptığı gün, tüm sinema bağımlılarının, bağımsız filmlere dolayısıyla da Hollywood alternatifi filmlere yönelme günüdür.

    Buyrun yönelelim…

    Sene 1957. Ruslar, bir tutam atom bombasıyla Amerika’yı ele geçirirler fakat bir tek Elvis’in hükümdarlığındaki “özgürlüğün son kalesi” olan Lost Vegas‘a dokunamazlar. 40 yıl süren hükümdarlıktan sonra Kral ölür (film icabı tabi ki, hepimiz onun ölmediğini biliyoruz) ve bir elinde kılıç öbür elinde gitar tutmayı bilen herkes, kral olmak için Lost Vegas’a doğru yola koyulur.

    Tabi, Slash’le boy ölçüşecek karizmasıyla, Ölüm‘ün ta kendisi de kral olmak için yollara düşmüştür.

    Fakat gelin görün ki, Elvis’in yerine geçebilmek sadece yürek ve bilekle olmaz; haliyle duygu da lazımdır. Gitarı Hattori Hanzo, kılıcı ise Gibson imzalı kahramanımız, bu üç özelliği de sahiptir. Yanında, gelecek vadeden çocuk kahramanızla yola koyulur ve –spoiler olmasın diye cümleyi şöyle bitirelim– olaylar gelişir…

    Filmin adı, Six-String Samurai. Yönetmeni o zamanlar sinema öğrencisi olan Lance Mungia, filmin geri kalan her şeyi ise yine o zamanlar Hong Kong filmlerinde boy gösteren çirkin karizma Jeffrey Falcon.

    Jeffrey’in Uzak Doğu ve dövüş sanatları hayranlığı yüzden, filmin açılış sahnesi Shaw Brothers filmlerine saygı duruşu niteliğinde olmuş.

    Ayrıca çocuk oyuncu Justin McGuire derslerinden geri kalmasın diye çekimler sadece hafta sonu yapılabilmiş. İbrahim Tatlıses’in, çocuk oyuncuları rol gereği ağlasınlar diye hunharca azarladığı dünyamızda, gerçekten göz yaşartıcı bir hareket.

    En az filmin kendisi kadar güzel olan müzikleri ise Red Elvises‘e borçluyuz. Grubu, Los Angeles’ta yaşayan iki Rus’un kurması ve tüm hücrelerimize huzur katan “I Wanna See You Belly Dance” şarkısının sözleri, filmden ayrı sürprizler.

    Derler ki, Lost Vegas’ta lafın da, filmin de uzunu bayarmış. İyi seyirler şimdiden.

  • Şehre ağıt

    Şehre ağıt

    New York’lu ressam ve grafiker Edward Hopper‘ı, 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı sonrası Amerikan gerçekçiliğini yansıttığı eserlerinden aslında hepimiz tanıyoruz. Aklında soru işareti olanlar Psycho, Postman Always Rings Twice, Deep Red, The Millon Dolar Hotel, Road To Perdition, Elementarteilchen, Der Amerikanische Freund, Alice in den Stadten, The End of Violence, Blade Runner, Hard Candy, Paris Texas gibi filmleri seyretmişler ise, zihinlerinde beliren kimi karelerin Hopper’ın resimlerinden esinlenilmiş olduğuna gözü kapalı inanabilirler. “Hopper neleri resmetti?” sorusunun cevabı ise şu birkaç anahtar kelime olabilir; şehir, yalnızlık, kadın, yabancılaşma, tren, yalınlık, otel lobisi, tedirginlik, restoran/bar (diner), huzursuzluk, oda, uzaklık, güneş, boşluk, deniz feneri, dinginlik ya da kısaca tek cümleyle; bir “ışığı sonsuz bir zaman zarfında seyretme” halini.

    “Eğer kelimelerle anlatabilseydin, resim yapmak için sebep kalmazdı.”

    Dönemin sanat camiası ve sanatsever -ya da değil- kompozisyonlarına denk gelenlerle başlayan Hopper’ın eserlerinden etkilenme ve esinlenme süreci hala devam etmekte. Bunun nedenleri; deneysel sanatın patlama yaptığı bir dönemde idealizmden etkilenerek gerçekçiliğe sığınmış bir ressam olması, her tablosu ile her göze ayrı bir düş kurduruyor olması ya da en basit hali ile bakanın kendince anladığı, anlamdırabildiği eserler üretmiş olması olabilir.

    Hopper’ın yalnız kadınları ve yılgın erkekleri, çerçevelerinin dışında bir yerlerde ararken cevapları, bir grup günümüz Hopper düşkünü Flickr’da bir grup kurmuş. “Edward Hopper An Ode To The Artist” adlı bu grubun üyeleri, havuza biriktirdikleri şehir fotoğraflarında, yine aynı sorunun cevabını arıyorlar besbelli.

    Bir New York gecesinin geç saatlerinde, camdan bir kafese hapsolmuş (sığınmış?) bir garson, genç bir çift ve yalnız bir adam üçlemesiyle zihinlere kazınan bu Edward Hopper tablosu (Nighthawks) için Suzanne Vega söylüyor… Hemen altta da Bansky tarafından çalışılmış bir reprodüksiyonu.

  • Halit Bey

    Halit Bey

    Halit Bey, kutusunun üzerinde yarım ekmek bulunan kemanını az daha yatırarak düzeltti. Ekmeği çantasına koydu, kemanı kapattı. Boyları kısa ve birbirinden farklı pantolon paçalarını yere sürmeye çalıştı, dizlerini kırarak. Kısa olmayı pek sevmiyordu. Salondan çıktı.

    Halit Bey, evini alırken, salona dikkat etmişti.

    Alçak tavanlar, pütürlü yüzeyler, su geçirmez boya, çift pimapen onun sevmeye çaba sarfettiği ettiği konulardı. Bunlar kendi rahatı için olduğu kadar kemanının ve ekmeğinin iyiliği içindi de. Ancak tek salon bulunan evinde tuvaleti bulması birkaç saati almıştı. Basitti aslında. Dış kapı açılıp salona giriliyor. Salonun diğer ucundaki kapı açılıyor ve bahçedeki tuvalete çıkılıyordu. Halit Bey, tam bunu keşfettiği için mutlu olacaktı ki, tuvaletin salona açılan herhangi bir kapı kolu olmadığını farketti.

    İşte o anda bile düşündüğü, tek salonlu evinde kendisinin evin gizli bir dışarısında, kemanının ise salonun bir içerisinde olduğuydu.

    Ev sahibi başka bir aileye evi satmaya çalışmasaydı, tıpkı zorlu 4 ay gibi, bir 4 yıl daha Halit Bey dışarıda, gün be gün kemanını konuşturma yetisini yitire yitire. Vah.

    Halit bey, geçen sene dul kaldığında evden ayrılmıştı.

    Kendisini dul bırakan o alnı geniş işportacı, bir toz yumağı halinde ona kemanını ve içerisinde, üzerinde çay lekesi olan sofra örtüleri doldurulmuş çöp poşetini, içine bir de Halit Bey’in hiç sevmediği kot gömleğini sararak fırlatmıştı. Geceleri o gazinoya, kıçı çirkin yüzü güzel Asiye’nin ardında çalmak için giderken, bu yeni adam, Eminönü’nde kaçak çöp poşetlerini satarak, eski karısına kim bilir belki elmalar incirler almaktaydı.

    Şimdi ne karı, ne kulpsuz kapı, ne işportacı, ne Asiye kalmıştı hayatında.

    Ben sanatçıyım diyerek perdeci kavga ediyordu mahallenin karılarıyla.

    Mahallede kadınlar her gün haberlerden sonra dışarı çıkar, genel istişare yaparlardı. Televizyonu veya radyosu olmayan şuursuzlar, saat başlarını on geçe pencerelerinin önüne dizilir ve son durumları öğrenirlerdi. Ve olayların aslını bilen biri için, sinirle sonuçlanan bu kulaktan kulağa hızla haberi değiştirme bilinci, Halit Bey’in gerçeklik duygusunu biraz zedelemişti.

    Halit Bey, geçen sene dul kadıktan hemen sonra, ikinci çöp poşetinin sağ kulağına isabet etmesi sonucu sağır kalmıştı.

    Artık sol kulağı duymuyordu. Halit Bey, olayın şokundan ya da sağını solunu karıştırdığından bu durumun acayipliği üzerinde durmadı.

    Alan razı, veren razı olmasa ne olurdu.

    Hadi ama dostlar diyerek mahalleli kadınları, perdelerini “yaptırmaları” için samimice zorladı perdeci.

    Mahallenin kadınlarından birinin gözü Halit’teydi. Şişman, yuvarlak yüzlü, hafif cinli bakışlı. Biraz korkunç bir kadındı. Kadını hiç ayakta göremezdiniz. Kolunun altındaki yastığıyla birinci kattaki penceresinde, yanlarından içeride kalarak etrafı gözler veya bir metre aşağısındaki kapının önünde bir eli belinde, bir eli ufka açık, güllü şalvarıyla oturur olurdu.

    Halit geçince ona bakardı. Halit kadının aslında herkese baktığını bilse bile, sağır olduğundan duymamazlığa gelirdi. Sonra, kadınlar, birilerinin kadınları elbette, önce çocuklarıyla, sonra birbirlerinin çocuklarıyla, en son da kocalarıyla kavga ederlerdi.

    Halit, bir gün parası olunca bu kadınları bu mahalleden taşımak niyetindeydi.

    Halit o gün oradan geçerken, yine ortalık gergindi.

    Şişman cinli kadın, en kıdemli komşusu, hem de en cazgırı, hiç saygı uyandırmayan Yaşar Teyze’ye bağırdı. Kadının sesi geldi. Çünkü evi aynı apartmanın iki kat aşağısındaydı ve komşularla konuşabilmek için, düğün ayakkabılarını giyip, klozetinin üzerine çıkıp yukarıya doğru bağırmak zorundaydı.

    “Ne var be? Ne bağırıp duruyon?”

    Şişman cinli kadın, yaşlı kadının sabah kalkar kalkmaz aslında o klozetin üzerinde beklediğini biliyordu.

    “Bu senin yukardaki kadın var ya..”
    “Eee n’olmuş?
    “Bugün ne diyo biliyon mu bana?”
    “Hangisi be? O ne’diycek, salağın biri o..”
    “Bak bak, aidat vardı ya.. 40 lira verecekler, in çık, in çık, çık öldürdüler beni yeminle.”
    “Eee niye öyle demiş?”
    “Daha ne dedi söylemedim ki..”
    “Söylesene be, işim var!”
    “Ellerini açıyor böyle, bana eliyle bana hoşt der gibi. Anladın mı, terbiyesize bak sen. Onun o kocası da salak zaten..”

    Halit, ufak bir pencerenin açıldığını gördü. Ardından genç bir kadın, diğerlerine görünmeden konuşmaları dinliyordu. Halit’in onu farkettiğini görünce perdeyi hızla çekti içeri girdi… “Salağın karısı herhalde.” diye düşündü.

    Halit yürümeye devam etti. Sağa yönelmiş bulundu. Ayaklarında yürüdükçe bir rahatlama vardı.

    “Doğru ya burda yokuş yoktu.” dedi kendine. Öyle neşelendi ki kemanıyla bir şeyler çalmak, paylaşmak, gülüşmek istedi. Bu nedenle hiç aklında yokken, bakkalda alışveriş yapmaya karar verdi.

    Böylece hem ne zamandır istediği sigaraya başlayabilecek, hem de esnafla sohbet edebilecekti.

    İçeri girdiğinde içeride kimse yoktu. Bir müddet beş metre karelik yerde bir yerlere döndü. Sonra dışarı çıktı. Bakkal, Ciğerci ile tavla oynamaktaydı. Yanlarında bir sandalye de boştu. Turşucu’ya göz ucuyla baktı Halit. Müşterisi vardı.

    Böyle durumlar için geliştirilmiş en güzel sözü bulduğu için sevindi. “Aleyküm selam.” dedi Bakkal ve Ciğerci. “Bi’ çay da bana kap.” dedi Halit, otururken orada olmayan hiçbir kimseye. Zaten o çay da gelmedi.

    Ciğerci, Halit’e baktı. “Hangi takımı tutyordun sen hocam?” dedi. Halit takım tutmuyordu. Yalan da söylemeyi sevmezdi. Muhabbet de hoşuna gitmişti.

    İstanbul üstlerinde yakan güneşle birlikte, demlikte serin tatlı bir mayıs rüzgarını döküyordu insanların başından aşağı. Sorumsuz bir mutluluk hali.

    “Bir şeyler çal da dinleyelim…” demelerini bekledi Halit. Neler çalabileceğini düşündü. Hatta, kendini o denli kaptırdı ki kalbi yerinden çıkacak gibi heyecanla çırpınmaya başladı. Ama Ciğerci de Bakkal da mutsuz görünüyorlardı. Onların kafasında mor bulutlar.

    Mor bulutlardan mırıldanmaya başladı Halit, patlat bir şarkı desinler diye.

    Ciğerci tavlayı kapattı. Bakkal üzgün tavlaya baktı. Halit kim kazandı anlayamadı. Ciğerci Bakkal’a “Üzülme.” dedi. Bakkal da Ciğerci’ye “Sen de üzülme.” dedi. Halit Bey bir anda “Üzüldük valla.” dedi.

    Bakkal sıkkın bir sigara yaktı, yanan ateşe bakarak,

    “Buralar öldü hocam.” dedi. Halit’e.

    İyice canı sıkılan Halit, keman çantasını düzeltti, “Ben hoca değilim aslında. Öğrenciyim.” dedi. Kolay gelsin dileyerek ayağa kalktı. Turşucu da çıkmış oraya geliyordu. Bakkal, büyük bir mutlulukla ellerini açarak turşucuyu karşıladı.

    “Ya sen neredesin güzel kardeşim”? dedi.

    Turşucu “Geldik geldik patlama.” diyerek işi biraz ağırlaştırdı..

    Halit’in canı hiçbir yere gitmek istemedi.

    Tekrar eve doğru döndü. Mayıstı gerçi ama biraz soba yakar, biraz Kleist okurdu.

    Sedyesinde ayaklarının üzerine yastıklar koyar, kendini kumlarına gömerdi.

    Kim bilir belki orada öylece dururken ölüp ölüp ölebilirdi.

    Durup durup durabilirdi.

    …..

    Evine girdi Halit. Artık akşam olmuştu. Yaşlı klozet teyzenin romatizmaları azmış, yatağında sesi duyulamayacak bir yerdeydi. Cinli kadın sokakta, sigara içerek bekliyordu. Sonra bağırdı birine.

    “Ben de 24, şıp felç. Kötü tabii. Doktor Serhat’a demiş. O zaman ben ya ölecek mişim ya felç kalacakmışım, yüce yarabbim beni ikisine bırakmadı.”

    Sokaktan sessiz bir alkış koptu yaradana.

    …Bir adam girdi sokağa. Cinli’nin apartmanına. Cinli bırakmadı. Sesler yavaşça yükseldi.

    “Senin o karın bana ne diyor biliyor musun, kırk milyon aydat istedim, bana böyle yapıyor olmayan şeyi ben nereden vereyim.”

    Halit karasız, bir bacağı merdivende kalan adama baktı. Adam sesini biraz yükseltti.

    “Yok, yok ki vermemiş, yeri geliyor sizde de olmuyor. Komşuyuz burda, yüz yüze bakıyoruz”

    “Hayır olmayabilir, senin o karın neden bana böyle beni iter gibi, öyle mi demesi lazım, demesi lazım ki şimdi üzerimde yok, kocam para vermedi, sonra gelin.”

    “Ya allah allah, geçen gün seksen istedin verdik, bende de hep olacak diye bir şey yok ki. Ama oluyor bazen.”
    “Bağırmadan konuş bana..”
    “Ya ne bağırması?”
    “Paran yoksa adam gibi söyle, karına söyletme.”

    Adam sinirle karısının ziline bastı. Küçük pencereden yine gizli bakan kadın “Ne var?” dedi. “Aşağı gel aşağı.” dedi adam. Sinirden sağa sola gider bir hali vardı.

    Kadın aşağı geldi, cinli kadını kenara çekildi. Adam kadını kendisinin de bilmediği bir sebepten dövdü.

    Halit biraz çıtırtı duyunca perdelerini kapattı. Bir sigara yaktı. Kemanını eline aldı.

    Kısa olmak da aslında iyiydi.

  • Otomatik sevgili

    Otomatik sevgili

    Öyle ya,
    rüya dediğimiz hanın mekânı rahat,
    taşı tabiat, harcı hissiyat, hazzı nadirat,
    fakat nihayeti hayattır.
    H.S.

    Annesi, ona bunu söylemedi. Oysa anneler çocuklarına bildikleri her şeyi anlatmazlar mıydı? San Michele’de, Michelle olmadan çok önce bu cümlenin ayrımına varsaydı eğer, bugün daha önce hiç yaşamadığı bu şehirde, Rönesans kalıntılarıyla dolu bu otel odasında, aynanın karşısında her an kapı eşiğine bakan gözlerle sonuçlanan bir senaryoya dâhil olmayabilirdi. Oysa her şeyin mümkün olduğuna inandırılmıştı. Oysa kalp ağrısından muaf bir çağın çocuğu değildi.

    Uzun sürüyordu yol hikâyeleri. Ama o, hikâye peşinde koşmuyordu ki… Neyin peşinde koşuyordu? Bir solukta nefessiz kalacağı, tıkanacağı bir yolculuğa katılmakla katılmamak arasında direndiği o gece… Ölümünü gördüğü yüz. Yüzünü gördüğü ölüm. Cesedin avucundaki gül. Gülün yaprağındaki çiğ. Balkonuna yaşlı bir incir ağacının yaslandığı rutubetli Rum apartmanının ikinci katındaki merdivenleri çıkarken, ayak sesleriyle karışık duyduğu son ses… Final gibi görünen ama finalden çok uzak olan o sahneden kurtulması mümkün olamadı Sevi Hanımın: Henüz sadece Sevi’ydi.

    Boylu boyunca uzanmıştı ya da uzatılmıştı adam. Damarlarından, bir zamanlar bahsettiğini anımsadığı o kış çocukları, kanlı, irinli bir sıvıya bulanmış halde akın akın, üstelik kahkahalı cıvıldamalarla, tahta zemine basıyordu minicik ayaklarını. Çok seviyordu ya adam gemileri… Belki de bu yüzden gemiler geliyordu çocuklara doğru, boylarınca. Sessiz adımlarla binip gidiyorlardı, el sallıyorlardı gülümseyerek. Kapının eşiğindeydi o an Sevi. Oysa o sadece oradan geçiyordu, cinayeti görmedi.

    Ama anlatacağı bu değil Sevi’nin. Adamın kalbi… Aralık kapıdan içeriye adımını attığı an gördüğü kuşlar.

    Ölümüne mukabil, ritmini yitirmemiş o yüreğin, akbabaların gagaları arasında iğdiş edilmesi. Sevi, adamın damarlarından zemine yürüyen çocukların nereden ve nasıl geldiklerini çözümleyemediği gibi, bir sanrı ürünü olup olmadığına da karar veremedi bu leş yağmacılarının. Yine de eline ne geçirdiyse üzerlerine fırlatmaya başladı. Ardından hemen eteğinden kocaman bir parça yırttı, ellerinin gagalanmasına aldırmadan aldı o kalbi yerden. Sarmaya çalıştı alelacele. O esnada, bahçeye açılan pencereden incir ağacının yapraklarını gökyüzüne savurarak kaçtı akbabalar. Koşar adımlarla çıktı odadan. Merdivenlerden aşağı hızla inerken, tırabzanlara sıçrayan birkaç damla kanı gömleğiyle silmeye çalıştı. Ne kadar becerebildi bilinmez ama ne o apartmana, ne de o şehre bir daha asla uğramadı.

    “Bir olmayacağız tamam mı?”

    Yıllar önce bunu söylemişti adam kokusunu saçlarına sürerken. Göğsünün üzerine olanca gücüyle bastırarak taşıdığı o kanlı bez parçasıyla yolda hızla yürüyen Sevi’nin aklına nedense, adama dair sadece bu cümle düştü:

    “Bir olmayacağız tamam mı?”

    “Tamam.” Demişti.

    Zaten onunla hiç “bir” olmamıştı ki… Hiç de… Adam, birleşmenin -ya da tekliğin mi demeli?- hesabını yaparken, Sevi Hanım bir kez daha anlamıştı: İkililiği seviyordu, ikiye takıntılıydı o. Çocuk yaşta Sirkeci istikametinde yol aldığı bir banliyö treninde bu iki olma halini düşündüğünü anımsadı birden: Her şey ikiydi. İki ağaç görmüştü yan yana, bankta oturan iki kişiydi bir sonraki istasyonda; yana yanaydı bu sefer. Bulutlar ikiydi, önündeki soğuk plastik koltuk ikili, vagonun kapısı iki parça. Çantası iki bölmeliydi. İki anahtarı vardı, iki küpesi. Tek olan sadece kendisi miydi? O an, bu sorunun cevabını verememişti.

    Aslına bakılırsa, illa bir başlangıç aranacaksa her şey bu gece değil, o gece başlamıştı. Çoğu şeyi fark edemediği gibi, hızla yürürken hızla ne kadar geçmişe dönülebilirse o kadar döndüğünü de fark edemedi. İşte, adama “Tamam” dediği o gece, fotoğraf çerçevesinde geçmiş nesnelere asılı bir yüreğe düştüğünü anlayamadı Sevi; bir anda leyla olmuştu. Peki, geceye ayakyolu olmanın, leyla olmanın zamanı mıydı? Değildi. Yıllar önce adamın evine doğru yol aldıkları takside, adamla evdeki, yataktaki adam farklıydı farklı olmasına, ama yine de şanslı sayılırdı Sevi Hanım. En azından, üç buçuk saat sonra hayatta en iyi becerebildiği şeyi istemişti adam; gitmesini…

    “Yine görüşeceğiz, arayacağım seni. Emin ol buna, ama şimdi gitmelisin.”

    Böyle söylemişti. Bu esnada gözüne düşen perçemlerini aralayarak, alnına bir öpücük koymayı da ihmal etmemişti. Sevi, öylece donakalmıştı orada. Oysa adamı görmek için kilometrelerce yol kat etmişti. Yolculuğu esnasında görüşmelerine dair tüm olasılıkları tek tek hesaplamasına karşın, onu yataktan apar topar kaldırıp, bir an önce evine dönmesini isteyeceğini aklının ucundan dahi geçirmemişti. O geceye kadar masallardan çıkmama adına kendisine söz vermişti Sevi, fakat o an her şey, sahnenin tüm parçaları, varlık, yokluk hepsi birbirine karışmış, zembereği sessizce yerinden fırlamıştı. İyi de neden kovulmuştu ki masaldan? Topu topu üç buçuk saatlik bir öykü… Bir adam vardı, bir yatak, bir tren ve bir otobüs yolculuğu… Çiçekler. Bir de resim… Bir daha asla yaşanmayacak bir senaryonun nesneleriydi hepsi.

    Tüm bunlar o kadar hızlı ve o anları yeniden yaşarcasına geçiyordu ki aklından… Yolun diğer tarafına geçmek için yeltendiği bir an, arkadan gelen arabanın ani frenini bile fark etmedi. Çok sinirli ve yüksek tonda bir sesle irkildi sadece:

    “Manyak mısın be kadın!”

    Sol kalçasına değen ön tamponu hissetti hissetmesine ama arabanın camını yarıya indiren şoför, bağırmaya devam ediyordu Sevi’ye. Kırmızı ışık yanıyordu.

    Sevi, hiçbir şey söylemeden araca doğru yanaştı. Adam ona bakıyordu, o adama.

    “Harbi manyak! O elinde ki ne? Ne o?”

    Ne kadar süredir elinde taşıdığını bilemediği, adamın kalbinin sarılı olduğu yarı kanlı bezden söz ediyordu şoför. Cevap vermedi yine. Işıklara dikti gözünü. Yeşili bekledi. O en sevdiği yeşili. Kendisi için değil ama. Araçlar hareket etmeye başladığı anda, elindeki kanlı beze sarılmış kalbi, adamın kucağına bırakıverdi açık penceresinden.

    “Al!”

    Ne olduğunu anlayamayan şoför, yanan ışıkla mecburen uzaklaşmaya başladı trafikte. Aracın ardından öylece bakakalan Sevi, birkaç metre ileride, arabadan bir nesnenin kaldırıma fırlatıldığını fark etti. Sevi Hanım seyre dala dursun, o esnada bir kedi yanaştı beze; ağzıyla kaptığı gibi bezi, karanlık sokağın içinde kayboldu.

    ……………………..

    Her şeyin boş,
    hiç olduğu duygusu öyle bir tehdittir ki
    insan aklı için, sınırlarını tarumar eder.
    H.S.

    Sevi Hanımın sınırlarının, sinirlerinin darmadağın olması bir tek bu nedene bağlanabilir mi? Bilinmez. Ama o geceden sonra günlerce, gecelerce yürüdüğünü bilen bilir. Hangi gece mi? Kedinin adamın kalbini yediği gece değil tabii.

    Bu “gitme” meselini abarttığı yolunda çok söylence çıksa da, hiçbirine aldırmadan yürümeye devam etmişti Sevi Hanım. Hem de ne yürümek… Dağ köylerinin, şehir merkezlerinin un ufak edilmiş sokaklarının içinde belki bir hayalet, belki gerçek bir suret olarak yürüdü. Su oldu, toprak oldu; geceleri kuyulara inen eski bir ipin ucundaki kova, takımyıldızlarında asılı kalmış bir dilek, en nihayetinde el verip kol vermeyen bir aşkta divane oldu.

    Uzun sürüyordu yol hikâyeleri. Akıyordu her şey… Aktığı ölçüde masum, aktığı ölçüde kendiliğinden. Ne yağmurun hüznü, ne uzun yol otobüslerinin kokusu, ne bilinmeyen odaların kimsesizliği engel olamıyordu ona. Gitmeliydi, sadece gitmeliydi.

    İşin en tuhaf yanı, Sevi’nin ( ya da Leyla mı demeli artık?) gezdiği kasabaların hiçbirisinde sabahlamamasıydı. Gerçekten de doksan dokuz kasabanın doksan dokuzuncusunda dahi bir tek gece bile sabahlamadı. Otobüslerden, trenlerden, gemilerden, yeni bir kasabaya her inişinde, yeni bir isim koymayı da ihmal etmiyordu kendine. O sahil kasabasında örneğin Mine oluverdi; ıssızlığın ortasında bir başkasına varmadan önce, ani bir kararla yolculuktan vazgeçip otobüsten inmeye karar verdiği o benzin istasyonunda Süheyla’ydı artık, o buram buram naftalin kokan kasabaya yürürken de…

    Süheyla, Süreyya olacaktı on dokuzuncu kasabada; küçücük bir kahvehanede, akşam haberlerinin yasak suretlerini, gecenin geç saatlerinde midesine indiren, avucuna rahatlıkla sığabilecek yüzünü öpmeyi istediği çocuk mizaçlı garsonla oturan Süreyya’ydı.

    “Abla sen nerden gelmişsen?” diye sormuştu garson.

    “Bilmiyorum” demişti.

    “Bilmez misin? Peki, nereye gidecesin?

    “Hiçbir yere… Hem gitmiyorumdur belki, dönüyorumdur.”

    Kıkırdamıştı garson son sözü üstüne. Bu masum alay o kadar hoşuna gitmişti ki Süreyya Hanım’ın o da basıvermişti kahkahayı. Kahvehaneden çıkmadan önce garsonun yüzünü öpmüştü de nitekim.

    Süreyya Hanımın, bu garip ve inanılması zor yolculuğunun doksan yedinci kasabasında -gezdiği yerlerin adlarını bir deftere yazıp, sonrasında üzerlerini karaladığı için biliyordu sayısını- sevmediği bir adamla sevişip, onu uyandırmadan suç mahallini terk etmeye çalıştığı bir gecenin sabahında, tam kapıyı çekeceği anda portmantoda ikiye katlanmış bir gazetenin kocaman puntolu bir haber başlığına takıldı gözü: Otomatik Sevgili.

    Evet, otomatik bir sevgiliden bahsediyordu gazete haberi. Kış istiyordu bu sevgili, insanlar birbirine daha sıkı sarılabilsinler diye kış istiyordu. Bu uğurda kışın fahişesi bile olunabilirdi, fa-hi-şe-si. O yüzden kışa satmalıydı kadınlar kendilerini. Oysa Sevi Hanım -o gün sigara aldığı büfenin önünde yine Sevi olmaya karar vermişti- zaten hep kışı sevmişti. En sadık, en vefalı tarafı hep kışa denk gelmişti. Fahişelikten dem vurmuşken, kıştan piç edilmiş onlarca çocuğu olduğunu bile itiraf edebilir. Piçlikleri sonradandır yalnız, babaları masum…

    Gazete elinde, kapıyı hızla çarpan Sevi Hanım hemen sokağa attı kendini. Önüne çıkan ilk yolcu aracını durdurarak biniverdi.

    Bu otomatik sevgili meseli çözülmeliydi.

    —Devam edecek…

  • Sergi: Taksi Şoförü

    Sergi: Taksi Şoförü

    ARDAN ÖZMENOĞLU
    “TAKSİ ŞOFÖRÜ” 4 Mart 2010 – 2 Nisan 2010
    ALANistanbul – Galip Dede Caddesi No:24/11 Tünel – Beyoğlu
    WebsiteFacebook event sayfası

    Şerif Gören’in 1976 yapımı “Taksi Şoförü” filmi güncel sanat tarafından yeniden yorumlanıyor ve Ardan Özmenoğlu’nun sanatsal uygulamalarına konu oluyor. Sergi 4 Mart – 2 Nisan 2010 tarihleri arasında ALANistanbul’da!

    Ardan Özmenoğlu yerel kültürel ürünleri, elemanları veya yapıtları kendine has renkli ve çarpıcı ifade biçimleri ile çağdaş sanatın kodlamaları içinde yorumlayan bir sanatçı. Bu açıdan kendi öznel deneyimlerini ve etkileşimlerini özgürce seçilmeyerek kendi sanatsal üretim süreçlerine dâhil etmekte ve yaratıcı bir şekilde kullanmaktadır.

    Mimari bir motiften, tarihsel bir olguya, popüler kültür içinde yer alan bir üründen, bir sinema yapıtına kadar kendisine dokunabilen bu “şeyler” onun çoğunlukla baskı tekniği kullanarak oluşturduğu yapıtlarında yeniden kodlanmakta ve güncel bir sanatsal söylemin parçası haline gelmekteler.

    Ardan Özmenoğlu çalışmalarını sergi mekânının tüm değişkenlerini ve kendisine sunduğu olanakları yani mekânın kendisine söylediklerini dikkate alan bir sanatçı. Bu açıdan işler mekânla farklı ilişkiler üretmekte, kimi zaman mekânın kendi dinamikleri ile biçimlenirken kimi zamanda çalışmaların kendileri mekânı yeniden üretmekteler.

    “Taksi Şoförü” sergisinde Ardan Özmenoğlu, ALANistanbul’u serginin bütünlüğüne uygun olarak, sanatının görsel olanaklarını mekânı oluşturan tüm unsurları kullanarak çok katmanlı algılamalara ve çağrışımlara açıyor.

    Bu açıdan filmin içeriğinden mekânın içine doğru gerçekleşen hareket aralığında Ardan Özmenoğlu’nun baskıları ile oluşan çarpıcı yapıtlar, her bir izleyici için çoklu deneyimler vaat ediyor.”

  • Osman Cavcı

    Osman Cavcı

    Aktör, yazar, senarist, Yeşilçam aşığı… Osman Cavcı için birçok sıfat kullanılabilir. Çocukluk zamanlarında başlayan tiyatro sevgisi, ergenliğin getirdiği hezeyanlar sayesinde sinemaya duyulan ilk “aşk” ve bugün kült mertebesine ulaşmış bir isim. Yeşilçam ve sonrası dönemde Cavcı’dan çok daha iyi aktörler, başarılı senaristler çıkmıştır ama pek azı kendisinin samimiyetine ve sinema aşkına yaklaşabilmiştir. Sıkıcı sorularımızı üşenmeden cevaplayan Cavcı, tüm ısrar ve tehditlerimize rağmen dövmecinin alosunu vermeye ne yazık ki ikna olmadı…

    Selam, klişe bir soruyla başlayalım. Bütün bu oyunculuk hevesi nasıl başladı?

    Tiyatro… Baba mesleği… Gözümü açtım başka bi’şiy görmedim… Asker olmak isterdim çok tuhaf… Fakat olmaz da benden. Bi’ turnede baba mesleğine aşık oldum yıl 1972. İzmir turnesi… İzmir’i de bundan dolayı severim. Babam İsmail Cavcı, Muammer Karaca dönemi aktörlerinden… Sonra konservatuar. İst… Belediye… Tipim beğeniliyo. Çocuk oyunları… Bi arkadaşım Arzu Movie’in sahibi Ertem Eğilmez’le tanıştırdı… İlk movie Habam Sınıfı. Sonra müzikal. Başladım… Benden bahsedilmeye başlandı… Bi çocuk var… Arkadan “Muhsin Bey” girdim sinemaya… Devam etti… Meşhur oldum. Diziler. Tek kanal TRT. Yeşilçam… Tiyatroyu boş verdim… Yeşilçam’a takıldım. Son dönemdi… Yeşilçam bitiyordu…

    70’li yıllardaki erotik movie fırtınası tüm Türk erkeklerini etkisi altına almasına rağmen yıllar geçtikten sonra hemen hemen herkes bu filmlere burun kıvırmaya, bulduğu her fırsatta eleştirmeye başlamışken günümüzde rüzgar tersine döndü. Neredeyse iade-i itibar yapıldı… Bunda senin de bir katkın olduğunu düşünüyor musun?

    Evet seks filmleri… Enteresan… Aslında bizim jenerasyonda o filmleri seyretmeyen yok… Biz biraz arızalı kuşağız… Arzu Okay’la, Figen Han’la büyüdük… Ben o dönemi ergenlik dönemimi sevdiğim için severim… Bir bakıma sayıklama… Ama zaten kötü değildi. Niye kötü olsun, sinema hayata alternatif bi’ sanal alem değil mi? İyi ki var… Yıllar sonra aslında bu filmlerin seksi değil komik olduğunu da keşfettim. Penguen grubunun “Hayvan” adlı dergisine bu filmler hakkında yazılar yazdım… Daha sonra da “Yanlış Anlaşılmış Filmler” diye toplu yazıları kitaplaştırdım. Katkım olduysa ne mutlu bana… Nostalji bütün dünyanın malzemesi oldu… Belki 70’li yılların yaratıcılığı, sihiri bugünün matematik, köşeli, gerçekci dünyasında artık yok… Her şey formülle… Bu tutar bu tutmaz… Hesap kitap… Pop’ta da öyle değil mi? O zamanın müzikleri daha iyidir…

    Neredeyse televizyona hiç bulaşmıyorsun… Saçma sapan bi’ çok isim dizilerde ya da TV filmlerinde oynarken senin adın hiçbirinde geçmiyor… Bu bilinçli bi seçim mi? Senin gibi kült bi’ ismi kullanmak istemeyen yapımcılar olabileceğini düşünemiyorum bile…

    Halen tiyatro yapmaktayım ve yazmaktayım… Kovuldum… Kovulmayı severim… Kovulmazsam başarılı değilim…

    Senaryosunu yazıp üstüne bi’ de başrolünü oynadığın arşivlik movie “Renkli Türkçe”nin gereken ilgiyi görmemesini neye bağlıyorsun? Üstünden 10 yıl geçmesine ve “sektör”ün yeniden canlanmasına rağmen çok az isim bu filmin sahip olduğu samimiyet ve vefaya yakın eserler ortaya koyabildi.

    “Renkli Türkçe” benim senaryomdur, projemdir… O da zamanında anlaşılmamış filmdir ve tarz değiştirdiğim için benim sonum olmuştur… Bir sürü kıskançlıklar… Düşmanlıklar. Ortağım da sakat çıktı… Basit bi’ adamdır… Pişman değilim… Ancak movie projesi olan ve çekmeyen adamların hışımına uğradım. Kötü intikam aldılar… Sansürlü… Ve kırmızı kartlıyım… Fakat uzaklaştırılmam ve olmamam daha fazla şöhretimi arttırdı. Bi’ merak var… İradem dışıdır… Efsane olduk hak etmeyerek. Sivri dilimin de kurbanıyım…

    Bu işe başlarken günün birinde öykündüğün isimlerle yanyana anılacağın hatta onları da aşıp kült bir figür haline geleceğini hayal ediyor muydun?

    Hayır hiçbir şey hayal etmedim… Bizim kuşak hesap yapmazdı… Yatırım değildir… Tamamen saf bi’ aşk…

    Merak ettiğim bi’ konu da 70’lerdeki seks filmleri gerçekten yanlış anlaşıldılar mı? Ya da daha açık sormam gerekirse o dönemin yapımcı ve yönetmenlerinin yanlış anlaşılma gibi bir korkuları var mıydı?

    Korkuları var mıydı… Vardı elbet… Hepsi aklanmaya çalıştı… Bunlar 3. sınıf adamlardı…

    Romanın “Köpek Öldüren”, seks filmleri hakkında yazılmış en iyi inceleme kitabı “Yanlış Anlaşılmış Filmler”, “Renkli Türkçe”nin senaryosu, tiyatro oyunları, öyküler… Yazıyla ilişkin nasıl başladı? Verdiğin bir söyleşide gençliğinde eğlenmek için erotik öyküler yazdığını okumuştum ve sanırım çizgi romanların da yazın hayatında etkisi büyük.

    Köpek Öldüren romanı sinemayla ilgili değil. Hisar ve yeni Bohem Hayat romandır… Bulursanız okuyun… Entel hayatın başlangıç tarihinin parodisi… Ve kaybedenler romanı…

    Ve Zampara Seyfettin… Tek soru; çok merak ediyorum filmi çekerken Türk Sinema Tarihi’nin en nev-i şahsına münhasır karekterlerinden birini yarattığının farkında mıydın?

    Zampara Seyfettin… Yazın çok sıkılıp yazdığım bi’ senaryo… 20 sayfa… Ünal Küpeli’nin katkısı da vardır… Ve dili tamamen ona aittir… Biz o filmi çok gülerek çektik… O sırada sevgilim kanser olmuştu… Ve kaçış filmdir… Bilmezdim… En çok Star TV şaşırdı. Milli maçın karşısına koydu… Ethical olarak çöktüm. Fakat movie kimsenin beklemediği süper reyting aldı. Sürprizdi… Ummuyorduk… Bir jenerasyon büyüttü. Onlar seviyor… Sahipleniyo. Hatta Recep İvedik filminin burdan esinlendiği söyleniyo… Hoşuma gider… Ünal Bey biraz cesur olsaydı… 2. olacaktı… Ama olmadı… Star TV istedi… Tam da o sırada Renkli Türkçe’ye başlamıştım… Yol ayrımı… Belki böyle efsane olmak daha iyi. Napalım. 2 tane grup kurmuşlar fan grup. Hoş. Yeni projeler kuruyorum. Tekrar kovulmak için.

    Benden bu kadar abi… Son sözlerin?

    Yayınlanmayan romanlarım var… Gün gelir yayınlarım… Niçin??? sorusunu aşmam lazım. Yazmayı seviyorum. Durup durup bi’şiy patlatırım… Bu benim özelliğim… Barışamadım… Beğenmiyorum… Bunu çok kolay belli ederim… Sinir bi’ adamım…

    *Fotoğraf: Osman Cavcı

    Not: Söyleşide Osman Cavcı’nın bilinçli biçimde bilinçakışı tadındaki konuşmasını “temizlemek” gibi bir çiğlik yapmadık, kendisinin aksak anlatımının akışına bıraktık.

  • Mister Lonely

    Mister Lonely


    Sevgili dünya, sevgili dünya ve içindeki herkes;
    Yıllardır beni es geçtiğinizi fark ettim.
    Tuhaf biri olduğumu ve yanlış yaptığımı düşündüğünüzü fark ettim.

    Sevgili dünya ve içindeki herkes;
    Doğduğum andan itibaren farklı biri olduğumu düşünüyorum.
    Diğer insanların göremediği şeyleri görebilme gibi bir özelliğim var diye düşünüyorum.
    Sizin hissettiğiniz gibi hissedemiyorum.
    Bu konuda kızgın değilim, sadece işlerin gidişatı böyle.
    Kabul etmeliyim ki, hayatımın çoğu şaşkınlıkla, uzaylı gibi hissederek, bağımsızca geçti.
    Hiçbir şey gözüme diğer insanların gözünde olduğu gibi ya da onların anladığı gibi gelmedi.

    Sevgili dünya, sevgili dünya ve içindeki herkes;
    İnsanlar için komikliğin ne olduğunu anladığım zamanlarda gülmek her zaman zor olmuştur…

  • ikiye ayrılan çiçekli dallar

    ikiye ayrılan çiçekli dallar

    çeşme başında ninenin güğümü unutmuştuk
    herkes olabildiğince bir sen burada değilsin

    gözlerine ilk baktığım başkası birisiydi olsun
    aktar kız dizinden çıkardı çimen lekesini

    karaya vurmuş bir gemi dümeni
    cennet koyundayız
    manzarayı bozan rüzgar
    tabağından çalınmış bir ayrıntı
    insancıl çağrısındaki öğelerin etkisi altında
    gerçek geçirmez çiti kaldırıyor
    alnını kuruluyor
    beklenmeyen ay ışığında dilekler armağan ediyorsun

    unut

    en yalın haliyle ikiye ayrılır çiçekli dallar
    almaşarak ayrılır hatırlanır ve saklanır

    unut

    dar bir gece geçireceğini müjdeleyen dilim
    zalim elimdir ey kadın sevgi dolu el ne bilir

    *Görsel: Nida Kireççi