loader image

[Walker Percy] Havadaki umutsuzluğun bilincinde olmak ve daha iyi bir şey aramak

"Flannery O'Connor'a katılıyorum. Sabahları üç saatini yazı yazarak geçirirse günün geri kalanını bunu atlatarak geçirmek zorundaydı." The Moviegoer/Sinema Kuşu yazarı Walker Percy'ye bağlanıyoruz, 20.yy'dan nefret etmek üzerine...

Söyleşi: Robyn Leary, 1979 veya ’80.

Önce filozofa sonra romancıya dönüşen bir fizikçi, Walker Percy (1916 -1990), sanat ve edebiyat dünyasında kendi yerini sabitlemiş bir figürdü. Eserleri arasında altı roman, üç kurgu dışı eser ve sayısız bilimsel makale yer almaktadır. Percy yazma kariyeri boyunca eleştirel beğeniden nasiplendi: ilk kurgu eseri The Moviegoer/Sinema Kuşu 1962’de Ulusal Kitap Ödülü’nü kazandı ve 1989’da, ölümünden kısa bir süre önce Jefferson Öğretim Görevlisi olarak çalıştığı dönemde Beşeri Bilimler’ alanındaki önemli ödül olan Ulusal Bağış’ı kazandı.

Percy ile ilk kez 1969’da Utah Üniversitesi’nde Felsefeye Giriş dersinde tanıştım. Öğretmenim Percy’nin teistik varoluşçuluk üzerine yazdığı makale benim gibi eski bir Mormon için oldukça zorlayıcıydı. On yıl sonra onunla tekrar karşılaştım, bu sefer kağıt üzerinde değil, kanlı canlı. 1979’da New Orleans’a taşındım. Oradaki CBS şubesinde yazar ve yapımcı olarak çalışıyordum. O zamana kadar kendimi zaten Percy’nin romanlarına ve felsefi çalışmalarına kaptırmıştım ve adamın karmaşıklığından, özgünlüğünden ve mizahından büyülenmiştim.

Bir süre sonra, yaşadığım Fransız Mahallesi’nden sadece yirmi sekiz mil uzakta yaşadığını öğrendim. Pontchartrain Gölü’nün diğer tarafındaydı. Hikâye arayan bir saha yapımcısı olarak, telefon numarasını buldum (nasıl olduğunu sormayın) ve denemeye karar verdim. Numarasını çevirdim:

“Alo?”
Boğazımı temizledim. “Dr. Percy?”
“Evet.”
“Nasılsınız?”
“Kimsiniz?”
“Robyn Leary. Beni tanımıyorsunuz ama New Orleans’taki WWL Televizyonu’nda yapımcılık yapıyorum. Bir kamera ekibi getirip Covington’daki evinizde veya çalışma yerinizde sizinle birkaç saat geçirmek istiyorum. Ne dersiniz?”

Hiç tereddüt etmeden reddetti ve ekledi, “Çalışmalarım hakkında bir şey bilseydiniz, yirminci yüzyıldan, tüm kültürden nefret ettiğimi ve bu konuda yeterince röportajım olduğunu bilirdiniz.”

Bu ritüeli en az dokuz ay boyunca ayda bir kez tekrarladık. 1982 baharında güzel bir öğleden sonrasında İskender Arayışı sergisinin gösterişli galası için New Orleans Sanat Müzesi’ne gidiyordum. Müze, misafirleri park etmeleri gereken yerden getirmek için bir servis ayarlamıştı. Sevgilim ve ben müzeye giderken Walker Percy’i karısı Bunt ile birlikte dev bir meşe ağacının yanında kol kola yürürken gördüm.

Şoföre “Şu yaşlı çift için dursan ne güzel olur?” dedim. Parmağım Percy’leri gösteriyordu.

Walker ve Bunt önümüzdeki iki koltuğa oturdular. Birkaç metreden az bir mesafe kala cesaretimi kaybettim ve omzuna vurdum. Göz kamaştırıcı bir gülümsemeyle bana döndü.

“Evet?”
“Dr. Percy, beni tanımıyorsunuz, ama ben Robyn Leary. New Orleans’ta WWL için yazıyorum ve yapımcılık yapıyorum. Bir kamera ekibi getirip Covington’daki evinizde veya stüdyonuzda sizinle birkaç saat geçirmek istiyorum.”

“Evet,” dedi hâlâ gülümserken, “Hatırlıyorum.” İnerken doğrudan bana baktı ve “Ara beni” dedi.

Telefon görüşmelerinde arkadaşlığımızı kurduk. Percy, Lost in the Cosmos‘u (Evrende Kayıp, 1983) bitirmek üzereydi ve kitabını son şekline sokmak için gereken her şeyi bana anlattı. Birkaç ay boyunca telefonda konuştuk ve sık sık postayla yazıştık. Sonunda beni gölün Covington tarafında, Bechac’s adlı eski bir Louisiana deniz ürünleri evinde yazarlar yuvarlak masasına davet etti ve her perşembe altı ya da sekiz yazarla masaya oturttu. Erken geldim ve Percy’nin eski bir kamyonetin içinde durduğunu gördüm. Üzerinde buruşuk pantolonu ve sarı düğmeli gömleğiyle en son romanlar ve güncel olaylar gibi gizemli şeyler hakkında gündelik bir tartışmaya öncülük etti. Oturup kerevit yedik ve Dixie birası içtik. Ayrıca beni stüdyosuna davet etti.

Bir süre sonra, Lost in the Cosmos‘u bitirirken, bana bazı röportaj sorularını görmek istediğini ve bunlara yazılı olarak cevap vereceğini yazmıştı. Neden fikrini değiştirmişti? Benimle konuşmanın kolay olduğunu söyledi.

Walker Percy, söyleşinin yapıldığı Covington’da bahçesinde

Robyn Leary: Örneğin, neden psikoloji bilimlerini bu kadar eleştiriyorsunuz?

Walker Percy: Sosyal bilimcileri onlar insanı insan olarak ele aldıklarında eleştirmiyorum. Bunu yapan psikoterapistler dünyanın en zor işini yapıyorlar ve bunun için onlara hayranlık duyuyorum. İtiraz ettiğim şey, örneğin, diğer insanları koşullu refleksler yığını olarak anladığını iddia eden bir Skinner’cı uygulayıcısı olabilir. Ya da Margaret Mead’in Samoalıları, Samoa’ya daha gitmeden önce kafasında belirmiş kültür teorisine uymalarını sağlayarak anladığını iddia etmesi. Bu nedenle, Margaret Mead ve B.F. Skinner gibi belirli bir zihniyete sahip bilim insanlarını incelemek, labirentlerdeki veya Samoalılardaki sıçanları incelemekten daha ilginçtir.

RL: Hayatın tepetaklak oluşu hakkında çok şey yazıyorsunuz. Sizce insanlığın durumu için bir çare var mı?

WP: Söylendiği gibi, muhtemelen bu işten canlı çıkamayacağız. Sorun daha sonra şu hale gelir: Esasen ölümcül bir hastalık olan “insanın durumu” hakkında ne yapacağız?

RL: Freud anksiyeteyi intrapsişik çatışmanın ürünü olarak tanımlar. Skinner ise bunu öğrenilmiş bir davranış olarak tanımlar. Zen felsefesinde kaygı ortadan kaldırılması gereken bir kötülüktür. Heidegger ise kaygıyı ontolojik olarak tanımlar, çünkü bize insanlığımızı anlatır. Bu onun için bir yan ürün veya öğrenilmiş bir davranış veya kaçınılması gereken bir şey değildir. Bu tanımlardan hangisine en yakın hissediyorsunuz?

WP: Heidegger’e bir daha bakın. Anksiyeteyi (en azından bazı formları) bir hastalık belirtisi olarak değil, bir tür benliği kendine çağırma olarak daha iyi tedavi ettiğimiz konusunda onunla aynı fikirdeyim. İşte bu yüzden roman yazarken, işleri tersine çevirmenin ve örneğin, ciddi biçimde dışarıda dolaşma kaygısı olan bir kadını, örneğin, semptomsuz bir kadından daha ilginç, daha umutlu, daha büyük olasılıklara sahip olarak ortaya koymanın işe yaradığını düşünüyorum. Bunu söylemek, hastalığın bizatihi kendisinin sağlıktan daha ilginç olduğunu söylemek anlamına gelecektir.

RL: Gabriel Marcel’in çalışması felsefeniz üzerinde muazzam bir etki yarattı. Marcel için umut, “gerçek umut” neredeyse imkânsızlığın ya da gerçek umutsuzluğun karşısında yaşar sadece. Bu çeşit umudunuz var mı? Ne umuyorsunuz? Umudun inançtan farkı nedir?

WP: Marcel’e katılıyorum. En kötü zamanlarda bile, örneğin yirminci yüzyılda, insanın en sapkın, görünüşe göre kendini yok etme niyetinde olduğu zamanlarda bile paradoksal biçimde insanda her zaman olağanüstü bir özellik öne çıkar. İnsanoğlu güzellik, zarafet ve Tanrı ve evren bilgisi için çabalar, tam da 2. Dünya Savaşı Soykırımı’nda siperlerin pisliğinde yoldaşlarını öldürürken.

Ne umuyorum ki? Kısa vadeli hedef: Umarım insan kendisinin ve etrafındaki dünyanın sonsuz potansiyelini keşfedecek kadar uzun süre hayatta kalabilir. Eğer bir elli yıl daha dayanabilirse, belki başarabilir.

Kişisel hedefim: Kendi kötü alışkanlıklarımdan kurtulmak.

İnanç, bence, kişinin umduğu şeyin ulaşılabilir olduğuna dair gerçek inançtır. Çölde susuzluktan ölen bir adam su için umut besleyebilir ama su bulacağına dair inancı olmayabilir. Ama diyelim ki bir sonraki kumulun tepesinde duran ikinci bir adam var ve ona bir sinyal veriyor, belki de semaforlarla, iki H ve bir O işaretiyle. Artık birinci adam inancın alanına girmiştir.

RL: Bir insanın gerçeklikte yapabileceği iki tür düzenleyiş olduğuna inanıyorum: komedi ve trajik olan. Ne tür bir düzen üste çıkıyor sizde?

WP: İkisine de bir daha bakın. Örneğin roman yazarken komedinin, belki de kendi tuhaf komedi anlayışımın, insan trajedisinin tam kalbinde gerçekleştiğini görüyorum. Örneğin, İkinci Geliş‘te Will Barrett’ın Tanrı’yı bir mağarada intiharla tehdit etmesi komiktir. Ve yine de tamamen ciddi olduğundan ve intihara niyetli olduğundan şüphemiz yok ve bu nedenle trajiktir. Karikatürleşme boyutu ise diş ağrısının azmasıyla çılgın planından vazgeçmek zorunda kaldığında belirgindir.

RL: Bilim, belirttiğiniz gibi, belki çok kez başarısız oldu. Ama Tanrı da öyle. Sanat sizce insan kosmozda böyle amaçsızca dolaşır gözükürken nasıl bir çözüm olabilir?

WP: Tanrı’nın nasıl başarısız olduğunu açıklayın. Bu, Tanrı’nın var olduğu ama daha iyi bir iş çıkarabileceği anlamına mı geliyor? Ya da insan işleri batırdı ve bu yüzden mesela Tanrı’nın başarısız olduğunu mu düşündü? Çözümün sanat olduğunu söylemedim. Dinin birçok insan için başarısızlığıyla birlikte sanatın genellikle yarı dini bir şekilde sunulduğuna katılıyorum. En yetenekli ve kendini adamış sanatçılar ve sanat severler için bile bunun ne kadar işe yarar bir hal olduğuna ise hiç emin değilim. Lost in the Cosmos‘ta din olarak bu ilginç sanat olgusunu ele aldım: örneğin, Ses ve Öfke’yi yazarken Faulkner’ın Tanrı yazar-ruh haline ulaşmasını, böyle bir hafta boyunca sarhoş yaşayıp yaşadığı kaza ile karşılaştırmak. Ya da güzel bir film izledikten sonra sinemacının yüceliğini düşünün; örneğin, Yaban Çilekleri ve sonra ne olacak? Bir saat, iki saat sonra, sonra ne oldu? Buna “yeniden giriş” problemi dedim bu yüzden.

RL: Lost in the Cosmos‘ta yazarlara çok fazla yükleniyorsunuz. Sizce yazarlar neden diğerlerinden farklı olsun ki? Mizaçları diğer sanatçılardan önemli ölçüde farklı mı sonuçta?

WP: Lost in the Cosmos‘ta da: madencilerin havayı test etmek için kuyulara indirdikleri kanaryalar gibi, yazarlar duyarlılığın ön saflarında yer alıyor. Ayrıca yazarlar Scripto kalemleri ve Mavi At tabletlerinden başka hiçbir şeyleri olmayan sanatın “Protestanlarıdır.” Ressamlar o beton gibi meyancı halleriyle, kil, boya, modeller, meyve, manzara vb. ile “Katoliklerdir”. Bu yüzden yazarlar daha çok içer ve ressamlar daha uzun yaşar.

RL: İnzivaya çekilmiş bir hayat seçtiniz. Neden?

WP: Çünkü yazmak cinayettir, hem cinayet hem eğlence. Flannery O’Connor’a katılıyorum. Sabahları üç saatini yazı yazarak geçirirse günün geri kalanını bunu atlatarak geçirmek zorundaydı. Meydan dansı pek vakit kalmıyor. Burbon daha iyi zaten. Ama tamamen gözlerden uzak değilim. Seni tanıyorum mesela, değil mi?

RL: Sık sık “varoluşçu” etiketini reddediyorsunuz. Felsefi sisteminizde isimlendirmenin önemi göz önüne alındığında, siz nesiniz?

WP: Tanrı bilir.

RL: Romanlarınızın konularının ortak bazı unsurları olduğu söylenir: Rahatsız, yabancılaşmış bir erkek kendisinden daha kötü durumda olan daha genç bir kadınla tanışır. Onun tüm sorunlarını çözer ve bunu yaparken de kendi sorunlarını çözer. Sonsuza dek mutlu yaşarlar. Bu doğru mu?

WP: Kısa, öz ve hoş bir özet. Amerikan Edebiyatı ders kitaplarında geçirdiğin tüm zamanda bana göz kulak olduğunu hissediyorum. Hayır, gerçekten, bu doğru, birkaç özelliğin farkıyla: 1) aşk hikâyesinden başka bir şey var; 2) her zaman mutlu sonla bitmiyor. Aslında, kesin olan tek mutlu son İkinci Geliş‘teydi.

RL: Cemaatlere katılmayı açıkça eleştiriyorsunuz. O zaman neden Katolik Kilisesi’ne katıldınız?

WP: Soru o kadar geniş alanlar açıyor ki, ya da bir şekilde şaşkına döndüğümü ve üç yüz sayfalık bir Apologia pro Vita Sua yazmadan ciddi bir şekilde cevap veremeyeceğimi mi söylemeliyim? Gerçekten de, tüm yazılarımın bu soruya gizli bir cevap olarak kabul edilebileceğini varsaymıştım. Bu nedenle, sorunuza ciddiyetsizce cevap vereceğim: Bir Metodist olsam daha mı iyi olurdu?

RL: Freud “ruh sağlığını” çalışma yeteneğine ve sevme yeteneğine sahip olmak olarak tanımlamıştır. Freud’a göre akıl sağlığınız yerinde mi?

WP: Hayır. Çoğu yazar gibi tembel ve bencilim, çoğu insandan daha nevrotiğim. Neyse ki doğru zamanda yaşıyorum.

Flannery O’Connor’a katılıyorum. Sabahları üç saatini yazı yazarak geçirirse günün geri kalanını bunu atlatarak geçirmek zorundaydı.

RL: The Incredible Hulk gerçekten en sevdiğiniz TV programı mı?

WP: Yayından kalkana kadar öyleydi. İki büyük edebi geleneği birleştirdi: rotasyon (yola çıkma, okulu bırakma, maceralar) ve aynı zamanda Lancelot olan iyi canavar (Güzel’in canavarı).

RL: Kierkegaard’ın “gündelik hayatın” yabancılaşması için kullandığı çare, az önce bahsettiğiniz “rotasyon”dur. Aynı fikirde misiniz? Rotasyonu ne ölçüde takip ediyorsunuz?

WP: Daha ziyade “rotasyonun” “gündelik hayatın” bir belirtisi olduğunu ya da en azından bundan kaçmak için zayıf bir girişim olduğunu söyledi sanki; sizin versiyondan emin değilim. Bugünlerde gittikçe daha az dönüyorum. Yani, daha az film izliyorum, daha az seyahat ediyorum. Öte yandan, yaptığım birkaç rotasyon muhtemelen daha kötüdür: Aşk Gemisi’ni izlemekten ve The National Enquirer’ı okumaktan keyif alıyorum. O kadar kötüler ki, çok iyiler. Yani, insanların gerçekten ne istediğini öne çıkaran oldukça başarılı göstergeler bunlar.

RL: Felsefi olarak en önemli geçişleriniz nelerdi?

WP: Tolstoy’dan Dostoyevski’ye. Sartre’dan Marcel’e. Platon’dan Aristo’ya. Wolfe’dan Faulkner’a. Yine de hiçbir durumda önceki çalışmaya olan hayranlığımı kaybetmedim. Daha çok ileriye doğru giden bir keşif meselesiydi.

RL: Harabelerdeki Aşk adlı romanınızda, Dr. T. More mucizevi bir şekilde insan ruhunun sağlığını ölçebilen bir aletin mucidi. Böyle bir cihaz olmadan ruhsal sağlığımızı nasıl ölçebiliriz? Bu neden önemli olabilir?

WP: Dr. More’un lapsometresi, çok ciddi olmayan bir isim verilen ciddi bir durumu ölçmek için oldukça ciddi olmayan bir bilim kurgu cihazıydı: “Melekçilik – Zoofili.” Descartes zamanından beri Batı medeniyetinde endemik olan zihin – beden ayrışmasının durumunu ifade eder. Böyle bir durumun teşhis edilmesi önemlidir, çünkü o zaman bu konuda bir şey yapmayı seçebilirsiniz. Tanıdığım bir psikoterapist bazı nevrotik hastalarına kanser koğuşuna gidip gönüllü olarak yardımcı olmalarını tavsiye ediyor.

RL: Çocuklar ebeveynlerine ne kadar borçludur, ya da tam tersi?

WP: Bilmiyorum, belli bir saygının ötesinde. Aşk iyidir, ama hoşgörü de öyle. Bu nedenle ebeveynler çoğu çocuğun, özellikle de en yeteneklilerin, kendileri olmak için isyan etmek zorunda olduklarını kabul etmelidir. Gençler, ebeveynlerinin göründükleri gibi gerzek olmadıklarını fark etmelidir. Her biri diğerine katlanmaya çalışmalı, ne kadar zor olsa da.

RL: İdealist ve materyalist arasındaki felsefi ayrımın anlamlı olduğunu düşünüyor musunuz?

WP: Realizm ve nominalizm konusu kadar anlamlı değil. Yani, bir dereceye kadar (Tanrı dahil) bilebileceğimiz gerçek bir dünya olduğu inancına karşı, gerçekten bilinen veya bilimsel olarak yasal veya anlamlı bir şey olmadığı inancına karşı, isimlerini verdiğimiz bir dizi duyusal izlenim.

RL: İntihar etmeyi düşünen birine ne önerirsiniz?

WP: Devam edin ve düşünün. O zaman bunu yapmamanın sonuçlarının tadını çıkarırsınız.

RL: Oldukça ayrıcalıklı bir hayat yaşadınız denebilir. Neden bu kadar umutsuzsunuz?

WP: Umutsuz olduğumu kim söyledi? Yani, Kierkegaard’ın en kötü umutsuzluğun kendisinin umutsuzluk olarak bilincinde olmayan umutsuzluk olduğu yönündeki aforizmasını tersine çevireceğim ve bunun yerine en iyi umutsuzluğun ve umudun başlangıcının soluduğumuz havada umutsuzluğun bilincinde olmak ve daha iyi bir şey aramak olduğunu söyleyeceğim. Kerevit yemeyi ve bira içmeyi severim. Umutsuzluk bunun neresinde? ✪