loader image

“Ölüler hâlâ peşimi bırakmıyor”


[Antonio Lobo Antunes]

Söyleşiler Kolajı


Alttaki fotoğraf: Doktor Antunes, askeri helikopter ile Angola’ya varıyor.
Üstteki fotoğraf, sol üst: Doktor, Angola’ya milis doktor teğmen olarak gelir.
António Lobo Antunes, Tıp bölümünden mezun olduktan sonra 6 Ocak 1971’de Angola’ya gitti ve Topçu Bataryası 3313’e milis tıp teğmeni olarak katıldı. 22 Ocak’ta Angola’nın doğusuna geçti ve Gago Coutinho, Ninda ve Chiúme arasındaki ilk hizmet yılını tamamladı. İkinci yılını Marimba’nın ıssız bölgesindeki görevinde geçirdi ve 1973’te Portekiz’e döndü. “Savaştan Mektuplar”da (Dom Quixote, 2005) yer alan fotoğraflarda, askerlik arkadaşlarına ek olarak Lobo Antunes’in evlat edinmeyi istediği bir kız çocuğu var.

Doktor Antunes, bir helikopter ile Angola'ya varıyor.

Bir ulusa ait olmak, yazarlık ve caz

Açık konuşayım. Benim için coğrafya yok! Ben sadece bir yazarım, “Portekizli bir yazar” değilim. Babamın ailesi Alman’dı ve annemin ailesi Brezilya’nın kuzeyinden geliyordu…ve onun babası bir Yahudi’ydi. Lobo Yahudi ismidir. “Yabancı edebiyat” kavramına şiddetle itiraz ediyorum…ve ulusal kimlikten bahsetmişken: diktatörlükler böyle diye diye başlar!

Edebiyatta periferi ve merkez yoktur; sadece yazarlar vardır. Sorun coğrafi değil, daha çok sayısaldır. 19. yüzyılda Rusya, Almanya, Fransa, İngiltere ve ABD’de en az otuz edebiyat dehası vardı. Bugün dünyada bu çapta beş yazar varsa şanslıyız, o zaman bugün iyi edebiyatı nerede bulabiliriz? Çoğunlukla üçüncü dünya ülkelerinde, çünkü sıkıntılar, izolasyon, mücadele bize iyi çalışma koşulları sağlar. Sözde “medeni” bir ülkede, sözde “demokrasilerde” iyi bir yazar olmak daha zordur.

Bu kitabın (What Can I Do When Everything’s on Fire? ) Lizbon’u, diğerlerinde olduğu gibi, isimler gerçek yerlere karşılık gelse bile, tamamen bir kurgudan ibarettir. Kitaplarımdaki Portekiz de hayal ürünüdür. Vatanseverliği anlamıyorum, milliyetçiliğe güvenmiyorum; unutmayın, Salazar ile büyüdüm ben.

Yazmayı bir meslek olarak algılayamayan doktor aileden geliyorum. Ben ergenlik çağındayken ve yazarlık fikrini sunduğumda, Salazar yönetimindeki Portekiz’in maço kültürü için berbat bir kabus olduğumu düşündüler. On dört yaşındayken babam bana Céline’in Kredili Ölüm kitabının bir baskısını verdi. Bu kitap beni yazının gücü ve olasılıkları hakkında ikna etti.

Dilimde – Portekizce – yazmak için etrafımda duymam gerekiyor. Bir dil, farklı alış verişlere ve sosyal sınıflara ait birçok kelime ve argonun katmanlaşmasıdır. Aynı zamanda çağdaş kelimelerle ve yabancı etkilerle arkaik kullanımdan geriye kalanların karşılaştırılmasıdır. Diller bir kültürle hareket eder ve büyür. Dilim, duyduğum ve okuduğum her şeyin toplamı artı daha fazlasıdır.

Yıllar içinde metafor üretme cazibesine direnmeyi öğrendim: kitabın kendisi bütünüyle bir metafor olmalıdır. Ayrıca dilsel renkli havai fişeklerle okuyucularımın gözünü kamaştırmaya çalışmaktan da vazgeçtim. Nabokov’u ele alalım, kesinlikle büyük bir yazar, ama onun zekası ona bir engel haline geliyor. Her fırsatta zekasını sergiliyor, hem de çok iyi bir zeka. Ama bence bir kitap, yazarının zekasını sergilemek yerine kendi başına zeki olmalıdır.

Çalışmalarıma ne isim vereceğimi gerçekten bilmiyorum. Onlar ne roman ne de şiir, bu yüzden onlara kitap demeyi tercih ederim. Sonra Hemingway’in Yaşlı Adam ve Deniz’ini ele alalım: Bir balıkçı denize açılıyor. Balık yakalıyor, sonra diğer balıklar balığını yiyor. Bu bir hikaye mi şimdi?

Büyük caz müzisyenleri hakkında beni büyüleyen şey, bir müzikal “cümleyi” sonsuza dek kendilerinin olacak şekilde çok az bükerek uygun hale getirebilmeleridir. Müzikalliğin kelimelerin kendisinden ortaya çıkmasını sağlamak için noktalama işaretlerinden büyük ölçüde vazgeçtim.

“Prensler” Kızının Antunes’in görev yaptığı birliği anlattığı kitabında biri Antunes’e “Angola’da etrafınızdaki o alçakgönüllü insanlar…” dediğinde, yazarın “onlar alçakgönüllü filan değildiler, onların her biri birer prensti” dediğini yazar. “Prensler” mayın kontrolünde. “Almost Perfect Returns — Memories of War in Angola” (Ink from China, 2015) José Jorge Arşivi

Savaş tam bir dehşettir. Hala o savaştan kalma travma sonrası stres sendromu tedavisi gören 30.000 insan var. Savaş hakkında hiçbir şey yazamazsın. Askerlerin savaşın nedenlerini tartıştığı savaş filmleri izledim. Saçmalık. Savaştayken bunun adil bir savaş olup olmadığını kendinize sormazsınız, sadece hayatta kalmakla, eve dönmekle ilgilenirsiniz. Ölüler hala peşimi bırakmıyor. Ama şunu söylemeliyim ki, savaşta yaptığım hiçbir şeyden pişmanlık duymuyorum. Buna öldürmek de dahil.

Angola’ya vardığımda, yeni bir dünya keşfettiğimi hissettim, farklı takımyıldızları olan bir gökyüzü. Mekan delici güzellikte tam bir duyusal patlamaydı. Bitkilere, hayvanlara, insan bedenlerine ilk kez tüm güzellikleri ve gizemleriyle bakan bir çocuk gibi hissettim.

Afrika’nın en bariz etkisi, zaman sorununu çözmeme yardımcı olmasıydı. Afrikalılar geçmiş, şimdiki zaman ve gelecek arasında net bir ayrım yapmazlar. Onlar için sadece biraz önce ne olduğunu ve biraz sonra ne olacağını içeren esnek bir şimdiki zaman vardır. Bu zaman anlayışını benimsedim, çünkü yaşanmış deneyimi ve yazılı kelimeyi bir araya getirmek istedim.

Hepimizin sevgi ve anlayışa karşı bastırılamaz bir ihtiyacı var. Benim durumumda, ailemden gelecek herhangi bir şefkati kaçırdım – onlar basitçe şefkatten yoksun insanlardı – ama çocukken sağlıklı dozlarda sevgi alanların bile bu tedavi edilemez ihtiyacı, bu mutlak gerekliliği hissetmeye devam ettiklerini fark ediyorum.

Kanseri bir ölüm cezası olarak kabul ettim. Birdenbire, hepimizin önümde sonsuzluğa sahip olarak yaşadığı illüzyondan mahrum kaldım. Öleceğimi sandım. Bir devlet hastanesindeydim ve bir sürü insanın öldüğünü ya da ölmeye hazırlandığını gördüm. Çok cesurlardı, haysiyet doluydular. Oradaydım ve utanç duydum. Benden kesinlikle daha iyi olan onlar öldü ve ben iyileştim, kanserin beni daha iyi bir insan yaptığını hissediyorum. Bugün artık ölümü düşünmüyorum. Aksine, her dakikanın tadını çıkarmaya çalışıyorum, küçük şeyler, güneşli bir gün, sizinle bu konuşmayı yapmak… kanser deneyimim beni değiştirdi. Hayatımda ilk kez, hayatta olmanın bir onur olduğunu hissediyorum.

Hayal gücü mayalanmış bellektir. Anılarımızı bu şekilde düzenliyoruz. Babam nöropatolojistti ve kardeşlerimden biri de beyin cerrahıydı. Beyin hasarı nedeniyle anılarını kaybeden insanlarla (hasta kelimesinden nefret ediyorum!) yıllarını geçirdiler. O insanların artık hayal güçleri yoktu. Demek istediğim, yazarlar olarak hiçbir şey icat etmiyoruz, sadece hatırlıyoruz.

Dünyanın Sonundaki Yer’e otuz yıldan fazla bir süre önce, çok genç bir adam olarak başladım. İlk versiyonda, hiç savaş yoktu. Birçok yönden, savaş hakkında doğrudan konuşmak imkansızdır. Benim için kişisel bir meseleydi. Afrika’ya vardığımda gökyüzüne baktım ve “Bu yıldızları tanımıyorum. Burada ne işim var?“ dedim. İstediğim tek şey eve canlı dönmekti. Takvimler tuttuğumuzu ve hayatta olduğumuz her günü sildiğimizi hatırlıyorum! Vietnam Savaşı’nda, Cezayir Savaşı’nda olan insanlarla konuştum ve onları çok iyi anladım. Bunları karına ya da oğluna söyleyemezsin çünkü anlamazlar. Bu çok garip bir deneyim.

Savaş hakkında bir kitap yazmak için hiç yola çıkmadım. Konuşan erkekle dinleyen kadın arasındaki ilişki çok ilgimi çekti. Bir erkekle bir kadın arasındaki ilişkinin savaşın kendisi gibi olabileceği fikrine kapıldım. Çok acımasız ve vahşi. Ve sonra Afrika’da olanlar hakkında bazı şeyler eklersem, hikayelerine güçlü bir karşıt nokta sağlayacağımı fark ettim. Sanırım kitabın anlatıcısı, savaş masallarını kadını baştan çıkarmak için kullanmaya çalışıyor – konu bu şeyler olduğunda kadınların zayıf olduğuna inanıyor. Bu karakterin, bu yalnız ve sefil adamın yalnızlığına şaşırdım. Kitap cehennemin çok kişisel bir görüntüsü hakkında sadece.

(Başka yazarlar o konudan konuşmuyor) Kimse bu konuda konuşmaya cesaret edemedi çünkü sansür çok güçlüydü. Demokrasiden önce birçok yazar hapse girdi ve kitapları yayınlanamadı. Sansürden kaçınmak için antik çağlar, icat edilen ülkeler veya diğer konular hakkında yazarlardı. Kitabım, gerçekte olan şeylerden bahseden ilk metindi. Portekiz’i kırk yıldır yöneten Faşist diktatörlüğü deviren 1974 Devrimi’nden beş yıl sonra 1979 ‘da yayınlandı. Ve inanılmaz derecede iyi sattı çünkü insanlar neler olduğunu bilmek istiyordu. Gazeteler, kitaplar ve filmler tamamen yasak olmasa da o zamana kadar kontrol altına alınmıştı. Büyürken pasaport sahibi olmamak, siyaset hakkında konuşmamak, demokrasi kelimesini kullanmamak normaldi. Bir keresinde babama çocukken sorduğumu hatırlıyorum, “Demokrasi nedir? O da şöyle cevap verdi: “Kapa çeneni ve önündeki yemeği ye.”

Devrimden sonra, Portekiz’de bir tür ağza alınmayacak suçluluk vardı. Diğer birçok ülkede olduğu gibi, çok zalim ve şiddet yanlısı olan askeri polis üyeleri, kısa bir süre hapiste kaldılar ve sonra geri çekildiler, istihbarat servisleri için çalıştılar. Savaştan sonra Almanya’da ve Romanya’da da böyleydi. Devrimden iki ya da üç yıl sonra herkes unutmak, kırk yıldan fazla süren diktatörlüğün hiç yaşanmadığına, savaşların yaşanmadığına inanmak istiyordu. Ama benim için onlar hala vardı, çünkü kuzenlerimden biri öldürülmüştü, kardeşim hapse atılmıştı ve ben Angola’daydım.(Kitabın öfke dili hakkında) Benim asıl karşı çıktığım şey, bizi kendi soyut sloganları adına – anavatan, onur, cesaret ve benzeri – savaşa göndermeleriydi. Politikacılar da bizi umursamadı. Savaşın arkasında ekonomik çıkarların olduğu, insanların çatışmanın her iki tarafına da silah satarak zenginleştiği açıktı. Gördüğüm buydu – askerler genellikle çok fakirken ve fakir ailelerden gelirken bazı insanlar zengin oldu. Ama insanlar neler olduğunu bilmiyordu. Bush Irak’ta savaşı başlattığında, örneğin, büyük kızım oradaydı çünkü uluslararası bir tıp derneğine üyeydi. Ama çok az şey gördü çünkü Amerikan ordusu tüm bu organizasyonları sınıra taşıdı.

Evet, en korkunç şey Lizbon’a geri dönmekti, çünkü artık nasıl yaşayacağımızı bilmiyorduk. Benzin, su vs. için nasıl ödeme yapacağımızı bilmiyorduk. Ordudayken, her şeyle ilgilenirler – seni beslerler, giydirirler. Geri döndüğünüzde, felç geçirmiş ve tekrar konuşmayı, her şeyi tekrar yapmayı öğrenmesi gereken biri gibi hissedersiniz. Bu benim için çok zordu – hepimiz için çok zordu – çünkü hepimiz çok gençtik, sadece yirmili yaşlarımızdaydık.

O kitabı düşündüğümde ve aslında çok fazla düşünmemeye çalıştığımda, onu yazmış olma fikrini seviyorum. Ama şimdi yazmak istediğim şey bu değil. Ve Angola’ya hiç dönmedim. Beni ziyarete davet ettiler ama ben hep reddettim. Şaşırtıcı bir şekilde, iki ülke arasındaki ilişki artık çok iyi ve Angolalılar bağışlama ve cömertlik için inanılmaz bir kapasite gösterdiler. Biz Avrupalılar çok yıkım yaptık. Bazı medeniyetleri bütünüyle yok ettik. Çok zengin bir edebiyatları, çok zengin bir tıp geçmişleri vardı. Yine de medeniyet adına, kültür adına her şeyi teker teker yok ettik. ✪