loader image
Gayl Jones
Gayl Jones

[Gayl Jones]

Toplumun intihar ettiremediği


Başlangıçta söylenen her şey başlangıcın kendisinden daha iyi söylenmelidir.”

  • Corregidora (roman) (1975)
  • Eva’s Man (roman) (1976)
  • White Rat (öykü) (1977)
  • Raveena (öykü) (1986)
  • The Healing (roman) (1998)
  • Mosquito (roman) (1999)
  • Palmares (roman) (2021)
  • Song for Anninho (şiir) (1981)
  • The Hermit-Woman (şiir) (1983)
  • Xarque and Other Poems (şiir)  (1985)

  • Chile Woman (oyun) (1974)
  • Liberating Voices: Oral Tradition in African American Literature (eleştiri) (1991)


Gayl Jones: Benim adım Gayl Jones ve ben bir yazarım. . . . Annemi, Lucille Jones’u öldürdünüz ve şimdi de kocamı öldürmeye çalışıyorsunuz.

Polis: Hanımefendi, sakin olmaya çalışın, tamam mı?

Boğazına iki bıçak dayalı ve eğer bir şey yapmaya kalkarsanız beni öldürmek zorunda kalacaksınız çünkü bütün ülkeyi yok etmeye çalışacağım. Onu tanıyorum, siz lanet polislerin içeri girmesine izin vermeden önce kendini öldürür.

Evde hiç silahınız var mı? Hanımefendi, sizinle işbirliğine çalışıyorum.

Annemi öldürdüğünüz gibi bizi de öldürmekten başka bir şey yapmaya çalışmıyorsunuz. Umarım annemin ruhu ve Afrikalı atalarımın ruhu sizi yok eder ve umarım annemin atalarının ve dünyanın dört bir yanındaki beyaz olmayan insanların ruhu Amerika’nın en aşağılık ve müstehcen yer olduğuna karar verir ve tüm Amerikalıları ortadan kaldırırlar. – İnsanları aramaya başlasanız iyi olur. Başkan’ı arasan iyi olur. Vali’yi arasan iyi olur. Daha yeni Newsweek dergisindeydim, benim hakkımda tam sayfa bir makale vardı. Belediye Başkanı Pam Miller ile temasa geçsen iyi olur ve ona bunun bir kriz durumu olduğunu ve polisin Gayl Jones ve kocası Bob Jones’u öldüreceğini söylesen iyi olur.


20 Şubat 1998 akşamı, ilk romanından 20 yıldan uzun bir süre sonra yeni kitabının bir şekilde yayınlanmasından bir haftadan kısa bir süre geçmişken, o zaman 48 yaşındaki Gayl Jones, yerel polis tarafından kelepçelendi ve Lexington’daki, evinden çıkarıldı. İki yatak odalı bungalovun içinde kocası kendi kendine aldığı bıçak yarasından kanlar içinde yatıyordu.

Çatışma, akşam altıdan hemen sonra, polis memurlarının Bob Jones olarak da bilinen Bob Higgins hakkında 15 yıllık tutuklama emrini uygulamak için 440 Locust Bulvarı’ndaki kapıyı çalmasıyla başladı. Adam kapıyı gürültüyle açtı, ama polislerle kısa bir tartışmadan sonra kapıyı kapattı, evin arkasına koştu ve boğazına iki bıçak dayayarak tekrar ortaya çıktı. “İçeri girmeyin,” diye bağırdı. “Buraya gelirseniz kendimi öldürürüm.”

Akşam 8:45’de SWAT ekibi geldi. Karı koca içeride barikat kurmuştu ve Jones 911 ‘i arıyordu. Polisin eve girmesi halinde kendisinin de intihar edeceğini söyledi ve daha sonra gazı açtıklarını bağırdı. Çiftin kendilerini boğmayı mı yoksa mahalleyi havaya uçurmayı mı planladıklarından SWAT üyeleri emin olamadı. Çevredeki sakinleri sokağın sonuna kadar tahliye ettikten sonra içeri girmeye karar verdiler. Beş kişilik giriş ekibinin iki üyesi, kapıdan üç metreden az bir mesafedeki kanepede yatan Jones’un üstüne kendilerini atmayı başardılar. Ama Higgins’e verilen iki polis ona zamanında ulaşamadı. Bıçaklardan birini boğazına öyle bir sapladı ki omurgasına saplandı. Odanın her yerine kan fışkırdı.

Basındaki haberler, tahmin edilebileceği gibi, kocasının ölümüyle geri dönüşü mahvolan parlak siyahi yazara ve Newsweek’te polisin Higgins’in kaçak durumunu keşfetmesine yol açan detayın Jones’un yeni romanı ” The Healing/İyileştirme” hakkında tam sayfa bir makale olduğu biçimindeki korkunç ironiye odaklandı. Yine de Jones’un istismarcı, kontrolcü bir kocanın başka bir kurbanı olduğu açıklamasının ötesinde, daha karmaşık bir gerçeklik vardı ve çiftin etrafını saran şiddet, aslında Gayl ve Bob’u birbirleriyle evlendiren mirasın doruk noktasıydı denebilir. Eğer soru Jones gibi zeki bir kadının neden Higgins gibi bir adam tarafından bastırılacağıysa, o zaman cevap sadece kendi yaşamında değil, aynı zamanda kolektif geçmişinde de yatıyordu, onun yazısına eşlik eden nesillerin kanında. Sanatı taklit eden sadece yaşam değildi; Jones ve Higgins, ırkçı bir toplumun onları atalarının şiddetli tarihini tekrarlamaya mahkum ettiği inancında birleşmişlerdi. “Vahşi İncirler ve Gizli Yerler” kitabında yazdığı gibi, 1983 ‘te yazılmış bir şiirde, “Hafıza bir sivrisinektir/yine hamiledir/ve kana susamıştır .”

23 Kasım 1949’da Franklin ve Lucille Jones’un çocuğu olarak dünyaya gelen Gayl, Lexington’ın çalkantılı siyah mahallelerinden Speigle Heights’ta kapalı tuvaleti olmayan sıkışık ve harap bir evde büyüdü. Babası restoran aşçısı olarak geç saatlere kadar çalışırken, hevesli bir yazar olan annesi Gayl ve küçük kardeşi Franklin Jr. ile evde kaldı. Çoğu hafta sonu Lucille çocukları kasabanın dışındaki küçük bir çiftlikte yaşayan annesini ziyarete götürürdü. Büyükanne ve anne, Kentucky’deki kırsalda yaşayan siyahların sözlü geleneğini takip eder biçimde eski aile hikayelerini anlatırlardı.

60’ların ortalarında, Jones kardeşler siyahilerin lisesine gidecekti, ancak Lucille, Gayl ve kardeşinin akademik mükemmelliği ile bilinen beyazların okulu Henry Clay’e kaydolan bir avuç Afro – Amerikalı arasına girmesini sağladı. Bazı öğretmenler onu dikkate alsa da, acı verici bir şekilde utangaç olan Gayl diğer öğrenciler için neredeyse görünmez gibiydi. Genellikle öğrencilerden uzak duran İspanyolca öğretmeni Anna Dodd, Gayl’e kitaplar ödünç verdi ve 20 ‘li ve 30’ lu yıllarda Parisli göçmenlerin maceraları hakkında onunla sohbet etti.

Geçmişi ile beyaz sınıf arkadaşları arasındaki eşitsizlik, bölünmüş Lexington’da acı verici bir şekilde ortaya çıkmıştı. Ailesinin izini köle sahiplerine kadar sürebilen gazeteci Don Edwards, “İki Konfederasyon generalinin adliye çimlerinde heykellerinin bulunduğu bir kasabada büyüdü,” demişti. “Ve sonra kuzeye gidince, Gayl kendini uzaya fırlatılmış bir astronot gibi hissetmiş olmalı.”

Connecticut Üniversitesi, o zamanlar küçük, elit bir kadın okuluydu, tamamen farklı bir dünyaydı. Jones oraya çalkantılı 60’lı yıllarda girdi, ancak diğer Afro – Amerikalı öğrenciler daha fazla azınlık hakları ve tamamen siyahilere özel bir yurt için gösteri yaparken, o çevrede sessiz ve içine kapanık kaldı. Aynı zamanda, Afrika – Amerikan edebiyatına daldı ve o zamanlar Michigan Üniversitesi’nden gelen saygın şair ve edebiyat tarihçisi Robert Hayden ile çalıştı. Okumaları, protestoların başkaları için olduğu kadar kendisini de tanımlamanın bir yolu gibi görünüyordu ve birinci sınıftan sonraki yaz üniversiteden eve döndüğünde eski İngilizce öğretmenine yeni bir projeden bahsetti. Aile geçmişine dayanan bir ‘kuşak romanı’ yazmaya başladığını söyledi.

Jones, 1971 ‘de Brown Üniversitesi’nin lisansüstü yazı programına kabul edildi. İngilizce bölümündeki diğer birkaç siyah öğrenciyle, özellikle de Ann duCille ile arkadaş oldu. San Diego Kaliforniya Üniversitesi’nde edebiyat profesörü olan duCille, “Diğer öğrenciler gibi biz de gündüz çalışır ve sonra geceleri konuşur, müzik dinlerdik,” diyor. “Ara sıra Gayl yazdıklarını okurdu, bazıları sonradan Corregidora, bazıları Havva’nın Erkeği olmuştu.”’ Devam eden çalışmaları dinleyen duCille, Jones’un kendi hayatının tarif ettiği gibi olmadığını hissetti. “İkimiz de sadece 22 yaşındaydık ve bakireydik,” diyor. “Bu yüzden Gayl’ın hikayelerindeki cinselliğin hayal gücünden kaynaklandığını varsaydım. Yine de, bunun büyük bir kısmının annesinden geçtiğini düşündüm.”

Aslında, o zamana kadar Jones, annesinden miras kalan geleneği yeniden yaratmaya o kadar hevesliydi ki, dört yılın sonunda iki roman, birkaç kısa hikaye, şiir ve bir oyun için el yazmalarını tamamlamıştı. Brown’da Jones başka bir akıl hocasını cezbetti: tanınmış bir Afro – Amerikalı şair ve eleştirmen olan Prof. Michael S. Harper. Harper uzun zamandır caz ve blues’dan etkilenmişti ve bu nedenle Jones’un yazısında ne yapmaya çalıştığını, blues etkilerini fark etti. Tezi roman olduğu için, uzmanlık alanı kurgu olan bir fakülte danışmanının onayına ihtiyacı vardı. Harper onu kısa hikaye yazarı ve romancı R.V. Cassill’e götürdü. Cassill, görüşmelerinin oldukça sıradışı olduğunu atırlıyor. “Tüm konuşmayı ben yapıyordum ve o ciddi bir şekilde otururdu, sadece başını sallıyordu. İçinde bir tür kibir vardı. Belki de bir vizyona şiddetle bağlı bir sanatçının küstahlığıydı, ama aynı zamanda bastırılmış siyah bir öfke de hissettim.”

Brown’da Afro – Amerikan tarihiyle ilgili derinleşmiş hislerini doğrulayacak arkadaşlarıyla sosyalleştiği için “bastırılmış siyah bir öfke” beklenmedik değildi. İlk kez kendisinden başkalarının bir yabancı olma duygularını ifade ettiğini duydu böylece Yine de sessiz kaldı ve öfkesini Corregidora kitabına aktardı.

Michael Harper, Jones’un çalışmalarını o zaman Random House’da editör olan Toni Morrison’ın dikkatine sunduğunda Jones ile bir kitap sözleşmesi imzalandı. İlk romanının 1975’in ortalarında yayımlanmasıyla Jones, önemli, çok önemli bir yeni yazar olarak ilan edildi. John Updike ‘güçlü bir hayati miras duygusuna, kanındaki tarihe sahip’ dedi, James Baldwin ve Maya Angelou, 26 yaşındaki Afro – Amerikalı yazarı, siyahi insanların hayatlarındaki cinsiyet, sınıf ve ırkın acımasız gerçeklerinin derinliklerini vurgulamış gerçek bir sanatçı diye selamladı.

Jones’u tanıyan herkes şaşırdı. Kadının kendisi bu kadar dünyevi değilken, kitabındaki sert dilin, seks ve şiddetin kaynağı neydi? Ama bu, aslında, onun dehasıydı. Kentucky blues şarkıcısı Ursa Corregidora’nın anlatısında annesinin atalarının masallarını yeniden şekillendirmiş, karakterini çılgın bir kocanın şiddetince istismar edilmiş ve kısırlaştırılmış göstermişti. Corregidora’nın dediği gibi, ”Başlangıçta söylenen her şey başlangıcın kendisinden daha iyi söylenmelidir.” Anne ve babasına adanmış roman, siyahi kadınların tanıklık etme, hikayelerini bir sonraki nesle aktarma ihtiyacının teyidiydi, eğer çocukları aracılığıyla değilse de, sanat yoluyla.

1975 ‘te Jones, Michigan Üniversitesi’nde İngilizce misafir öğretim görevlisi oldu ve bir yıl sonra yardımcı doçent olarak işe alındı. Jones, bölümün 70 kadar öğretim üyesi arasındaki tek Afro – Amerikalı kadındı (iki siyahi kadın selefi kadrolu değildi) ve Connecticut Koleji’nde tanıştığı Afro – Amerikalı şair Robert Hayden emekli olmak üzereydi. Mesafeli duruşuna rağmen çekici, iyi giyimli bir Afro – Amerikalı olan Bob Higgins’in hayatına girdi. İlk kez kampüs çevresinde 70’li yılların sonlarında, ikinci romanı “Eva’nın Adamı” nın ardından gelen “Beyaz Fare” nin yayınlandığı sıralarda görüldü.” New York Entelektüelleri”nin yazarı ve Jones ile aynı zamanlarda işe alınan profesör Alan Wald, çiftle birkaç kez karşılaştı. “Ona göz kulak oluyor gibiydi adam, ama çok az konuşurdu ve nasıl tanıştıklarını ve kim olduğunu bilmiyordum. Ama onda beni rahatsız eden bir şey vardı.”

1947 ‘de Cleveland’da doğan Higgins, kendi ırkçılık ve aile acısı mirasını taşıyordu. Küçük yaşta annesi tarafından terk edildikten sonra(sonunda evsiz, akıl hastalığı ve alkolizmin bir sonucu olarak öldü), Sosyalist ve siyahi milliyetçiliğin destekçisi olan George Breitman’ınki de dahil olmak üzere, Detroit’teki akrabaları ve birkaç koruyucu aile tarafından yetiştirildi. Genç Afro – Amerikalıların refahı için kendini adamış olan Breitman, Higgins’i kendisi ve karısının yanına taşınmaya davet etti. O zaman ergen olan Higgins, ilk kez kendi yatak odasının olduğunu söyledi.

Higgins o sıralarda evlenmiş ve boşanmıştı. 1970’lerde Carolyn Ramsey ile birlikteydi. Ramsey, “Genç siyah bir kadın olarak, tamamen düştüm,” diyor. “Benden başka herkes tarafından yanlış anlaşıldığını düşündüm.” Hegel hakkındaki makalesi yayıncılar tarafından reddedilince ve Breitman’dan metin hakkında olumsuz yorum duyunca Higgins deliye döndü, Staten Island’daki daireye polis geldi. Polisler içeriye göz yaşartıcı gaz atınca Higgins intihar etmek için pencereden atladı ve altı kat aşağı düştü. Mucizevi bir şekilde hayatta kaldı ve psikiyatrik tedaviye gönderilecekken davası düştü ve 1975’te Ann Arbor’da tekrar ortaya çıktı. Orada, eski tanıdıklarına hayatta kalmasının “ululuğunun” ve hatta yeni Mesih olduğunun kanıtı olduğunu söyledi.

Jones’un 80’lerin başında artık Marksist ve siyahi bir milliyetçi olmayan, ancak kapitalist rüyalarla ve mesihçi yobazlıkla bezeli bir adama aşık olduğnu düşünen birçok kişi vardı. Higgins, ipek takım elbiseler giyip pahalı arabalar sürmenin yanı sıra iki yatırım işletmesi açtı ve Jones’un ajansı oldu, bu da Toni Morrison’ın Jones’un editörlüğünden çekilmesine neden oldu.

Yine de Jones hem akademik hem edebi kariyerinde ilerlemeye devam etti ve 1982 ‘de ödül aldı. Daha önce, Afro – Amerikalı şairleri yayınlamasıyla bilinen küçük Detroit yayıncısı Lotus Press’in şairi, yayıncısı ve editörü Naomi Long Madgett ile temasa geçmişti. Madgett sonunda Jones’un üç koleksiyonunu kabul etti, bunlardan ilki “Anninho için Şarkı” idi, iki köleleşmiş sevgilinin Brezilya’nın kuzeydoğusuna kaçtığı, yayımlanmamış romanı “Palmares” in olay örgüsünün bir mısrasıydı. Jones’un tek isteği, kitap kapağında yazarın fotoğrafının görünmemesi ve satışlara yardımcı olmak için okumalar yapmamasıydı. İkili, 1980 ‘deki kısa bir toplantı dışında mektup veya telefonla iletişim kurdu. Ancak 1981 ‘de ”Song for Anninho ” ve 1983’ te ”The Hermit – Woman ” ın yayınlanmasından sonra, editör çiftin Ann Arbor’dan aniden kaçmasının ardından Jones’tan yaklaşık iki yıl boyunca neredeyse hiçbir şey duymadı.

Sebep olan olay, Higgins’in Tanrı olduğunu ve AIDS’in bir tür ilahi ceza olduğunu iddia ederek ortalığı karıştırdığı bir eşcinsel hakları eylemiydi. Yürüyüşçülerden bir kadın, ona yumruk attı ve polis de saldırı şikayetinde bulunmayı reddetti; yürüyüşe elinde pompalı tüfekle geri döndü. O zaman ağır saldırı suçundan tutuklandı. Ne Jones ne de Higgins suçlamaları cevaplamak için mahkeme salonuna gelmedi. İki gün önce Jones üniversiteden istifa etmiş ve uzun süredir devam eden öfkesini dışa vurmuştu: “Yalancı ırkçılığınızı reddediyorum ve Tanrı’ya sesleniyorum. Ne istiyorsan onu yap. Tanrı Bob’la, ben de onunlayım.” Higgins gıyaben suçlu bulundu ve hakkında yakalama emri çıkarıldı. Onlar da kaçtılar.

Jones ve Higgins Paris’te beş yıllık sürgünden sonra döndüler. Gayl’in annesi Lucille’in fiziksel ve zihinsel olarak kötüleşmesi, tutuklama emrinin yarattığı riske rağmen çiftin geri dönmesini sağladı.

İlk olarak, 1983’te Jones’un babasının ölümünden sonra rahatsızlanan Lucille, haftada 200 aspirin ve ara sıra yediği yemekle hayatta kalıyordu. 440 Locust Bulvarı’na yerleştikten sonra Higgins, şehirdeki tüm sosyal hizmet kurumlarına mektup göndermeye başladı. Irk temasının altını çiziği tüm o mektuplardan sonra, sadece Lucille için temel yardım almakla almadı, aynı zamanda şehir yetkililerinden özür mektupları aldı. Lexington Şehir Birliği’nin başkanı Porter Peeples’ın geleneksel bir Güneyli siyahı olarak af dilemesi mesela. Peeples kendisine gelen metnin tuhaflığı nedeniyle yetkililere haber verdiğinde Higgins’in başını neredeyse belaya sokuyordu, ancak polisler herhangi bir şeye uyanmadı. Görünüşe göre Jones’a gönderilen metinler de gözden kaçtı; Hitler’e ve onun güçlü anti – Semitizmi’ne yaptığı övgüler bile onun Higgins’e olan inancını sarsmadı.

Çiftin bağlılığı güçlüydü. Her sabah 6:30 veya 7’de kahve ve kahvaltı için kafeye yürüyorlardı ve Jones, günde iki veya üç kez markete gidiyordu. Dışarıda görüldüğü birkaç kez, sessizce, adamın birkaç metre arkasından yürüyordu. Sıcak havalarda bile uzun kollu ve büyük kazaklar giyer, Müslüman bir kadın gibi başını ve yüzünü eşarplara sarardı. Mahalledeki çocuklar ona “eşarplı kadın” diyordu.

Jones, aynı anda birkaç kitap üzerinde çalışıyordu – neredeyse tamamlanmış olan ”The Healing” ve Avrupa’da parça parça başladığı başka bir roman, ”Mosquito/Sivrisinek’. Bu onun her zamanki yöntemiydi: bir el yazması diğerine bağlanıyordu, kurgusu şiire yansıyordu, hikaye fikirleri araştırmalara yol açıyordu. Hatta Harvard University Press tarafından yayınlanan, modern Afrika-Amerikan edebiyatındaki sözlü geleneğin bir örneği olan ”Özgürleştirici Sesler” adlı üçüncü kitabını bile bitirmişti.

Her ne kadar 1992 ‘de Jones, Kentucky Üniversitesi’nde aşarılı bir şekilde halka açık bir şekilde okunması ve tartışılması için ortaya çıkmış olsa da, çift, çoğunlukla dünyadan gizlenmişti. Higgins, artan megalomanlığında “maneviyatını” yaymak için web siteleri oluşturuyordu ve 1996 ‘nın sonlarında Jones ”The Healing”i tamamlamıştı ve neredeyse bir taslak halinde ”Sivrisinek” ile bitirmişti.” Her zamankinden profesyonel gözüken Jones, 1997 ‘nin başlarında, Boston merkezli küçük yayıncının 80’ lerin ortalarında Random House’dan satın aldığı ” Corregidora ” ve ” Eva’nın Adamı”nın karton kapak haklarını geri almak için Beacon Press ile iletişime geçti. Beacon’ın yönetmeni Helene Atwan’a göre romanlar tekrar basıma uygun nadide metinlerdi ve onları elinde tutmak için ek bir avans teklif etti.

İlk başta Jones, bu kitapların basılmış tek yazılarının olmasını istemediğini, özellikle de siyahi erkekleri şiddet ve istismarcı olarak tasvir etmeleri nedeniyle o zaman hararetli bir edebiyat tartışmasının konusu olduğunu açıkladı. Atwan, Beacon’ın son yazısını yayınlayıp yayınlayamayacağını sorduğunda, Jones bu kez çok kararlı gözükmedi ve kısa süre sonra Atwan’a bir web sitesinden ”Şifa” ve ”Sivrisinek” el yazmalarını indirmesi için talimatlar verdi. E – posta yoluyla yapılan sözleşme görüşmeleri sorunsuz geçti, ancak Atwan aslında konuştuğu kişinin Jones’un edebiyat ajanı olduğundan şüpheleniyordu, bu kişinin, Jones’un adını kullanıp yazışan Higgins’in birçok takma adından biri olduğundan şüphelendi.

Higgins ise, tutuklama emrinden kaçan bir adama göre her zamankinden daha fazla risk alıyordu. Bob Jones adını kullanmasına rağmen, internet yayınlarında kimliğine dair ipuçları her yerde mevcuttu. Ve Lucille’e gırtlak kanseri teşhisi konmasıyla birlikte kayınvalidesinin tıbbi tedavisini kontrol altına almakla kalmayıp, bunu beyazlara karşı tam kapsamlı bir saldırı için bir fırsat olarak kullandığında, her şeye kadir mesih olduğuna daha da ikna oldu.

Ocak ve Şubat 1997 ‘de Jones, Kentucky Üniversitesi’ndeki Markey Kanser Merkezi’nde annesine radyasyon tedavilerinde eşlik etti. 24 Şubat 1997 Pazartesi günü, Lucille’in iyice kilo kaybetmişken uzman doktor onu hastaneye yatırdı ve bir mide besleme tüpü takılmasını önerdi. Higgins prosedüre itiraz etti ve Lucille’in kafası çok karışık göründüğü için, hastane psikiyatrik bir değerlendirme istedi ve değerlendirme hastanın ailesi – özellikle damadı – tarafından “uygunsuz bir şekilde manipüle edildiği” sonucuna vardı. Ziyaretten men edilen Jones ve Higgins’e hastaneden ayrılmaları emredildi; bunu reddettiklerinde, hastane güvenliği çağrıldı ve Higgins’in daha fazla direnmesiyle polis geldi ve onu uygunsuz davranışla suçladı.

Higgins ve Jones daha sonra ulusal basına “Kaçırılmış/İSteği dışında alıkonuşmuş (Held Incommunicado)” başlıklı eki olan bir e-posta gönderdi ve 3 Mart 1997 Pazartesi sabahı kopyalar üniversiteye, Federal, eyalet ve yerel kolluk kuvvetlerine ve Başkan Clinton, First Lady ve Başkan Yardımcısı Gore’a fakslandı. Ertesi gün Lucille eve gitmek istediğini belirtti ve yine doktorları karşı çıktı. Bunun yerine, Higgins ve Jones’un ameliyatı kabul ettiği Central Baptist Hastanesi’ne nakledildi. 13 Mart’ta evine gönderilen Lucille’in solunum problemleri arttı ve 20 Mart’ta öldü.

Higgins’in sağlık merkezine karşı yürüttüğü kampanya o zaman yüksek vitese geçti. Jones dikkat çekmemeye çalışıyordu, ancak internette yayınlanan 10 sayfalık bir bildiride, Kentucky Üniversitesi Hastanesi’nce kaçırıldıktan bir hafta sonra Lucille’de 50 ”değişiklik ” olduğu yazıyordu. Metin, anne – kız arasındaki yakınlığı – şüphesiz Jones’un duygularını – anlatıyordu, ancak düzmece metin onun değildi.

Higgins’in kızgınlığı üniversiteye daha fazla faks, telefon görüşmesi ve postayla devam etti. Lexington’ın polis şefi Larry Walsh bile günde dört veya beş kez telefon alıyordu ve yazın başlarında giderek daha tehditkar bir ton fark etti. Eylül ayında Lexington polisine yazdığı bir mektupta, “Seni beni ya öldürmeye ya adaleti sağlamaya zorlayacağıma yemin ediyorum” yazıyordu. Yine de Higgins aslında bir suç işlemediği için kolluk kuvvetleri onu hiç kontrol etmemişti.

Helene Atwan, neredeyse her gün aldığı e-postalardan, çiftin Lucille’in Lexington’ın beyazların olduğu tıbbi kuruluş tarafından öldürüldüğünden kesinlikle emin olduklarını fark etmişti. Yine de Atwan, Jones’un “İyileştirme” yi yayına hazırlamaya geldiğinde tamamen sakin ve üretken durduğunu söyledi. Roman 1997 yazında baskıya girdi ve Eylül ayında Jones ve Atwan, “Sivrisinek”in revizyonu üzerinde çalışmaya başladı. Jones her zamanki gibi hızla çalıştı ve taslağı bir ayda bitirdi.

Ancak Higgins, kayınvalidesinin ölümü için adaleti sağlamaya yönelik sürdürdüğü kampanyada pek başarılı olmamıştı. Polis özellikle 20 Şubat 1998 ‘de Kentucky Üniversitesi’nin başkanı Charles T. Wethington Jr .’a yazdığı “sisteminizdeki tüm boruları ve sistemleri kontrol edin” mektubundan huylandı. Sonunda Newsweek makalesinden sonra Bob Jones’un Bob Higgins olduğunu anlayan polislerin onu yakalamak için artık yasal dayanakları vardı.

SWAT ekibi evin etrafını sarınca Higgins kendini öldürmekle tehdit etti. Jones 911 ‘i aradı. Kayıtta sesi sertti, hızlıca konuşuyordu.


Daha sonra, polis Jones’u evden çıkardığında ayakları çıplaktı ve eşofman altı giyiyordu. Yan komşunun verandasına gitti, ayağa kalktı ve kendi kendine konuşmaya başladı. Polis, ”Kiminle konuşuyorsun?”diye sordu. Jones, “Annemin ruhuyla konuşuyorum,” diye yanıtladı. Sağlık görevlileri Higgins’i ambulansa taşıdıklarında, bıçak hala boynundan sarkıyordu, Jones gözlerini kaldırdı ve izledi sadece. Ona gitmek için hiçbir hamle yapmadı ama bir kadın polise nereye götürüldüğünü sordu. Kentucky Üniversitesi Hastanesi’ne denince kafasını sallayıp inledi: ”Hayır. Onu da öldürecekler. Her şey orasıyla ilgili. Oh, hayır, hayır, hayır. O hastaneye götürmeyin.”

Aslında, adamı kurtarmak için yapılabilecek hiçbir şey yoktu ve o akşam saatlerinde öldüğü açıklandı. Jones, 72 saatlik gözlem için devlet akıl hastanesine yatırıldı. Daha sonra yatışı 9 Mart’a kadar uzatıldı ve artık kendisi için bir tehlike olmadığı kabul edildi. Bu sırada Higgins sadece dört kişiyle birlikte gömüldü: iki gazeteci, Jones’un kuzeni Cynthia Gentry ve başka bir kadın. Jones bir merasim metni gönderdi.

Jones, daha sonra ailesi, bir avukat ve (Higgins’in kendisiyle bağlarını kesme girişimine rağmen arkadaş kalmayı başaran) eski akıl hocası Michael Harper hariç kimseyle görüşmedi ve herhangi bir söyleşi yapmadı. Yazmaya ve yayımlamaya devam ediyor. ✪