Kin ve İsyan Yayını

Blog

  • [Hayalet Oğuz] Şimdiyi keşfetmek için ihtiyaç duyulan yıkım

    [Hayalet Oğuz] Şimdiyi keşfetmek için ihtiyaç duyulan yıkım

    Kaya Tanış1 ile Moda pasajında çalıştığı zamanda tanışmamışız, ıskalar, ıskalar. Hayalet Oğuz2 biyografisi3 yayımlanınca kapısını tıklattık, sebebinden kuvvet alan sorulara cevaplar aldık.

    [Ozan K. Dil – Barış Yarsel]


    Hayaletin peşinde, avcının avından beklentisi

    Ozan K. Dil – Barış Yarsel İz sürmek gibi geldi, bağlamı aslında uygun olmasa da. İz sürende bir umut var belki, avcının avından beklentisi. Siz bir hayaletin, Haluk Oğuz Alplaçin’in peşine düştünüz, ele avuca gelmeyeceğini bilerek. Belgelemenin çorak olduğu edebiyatımızda bu takipte sizi en zorlayan şeyler nelerdi? Parçalar halinde yaşamaya çalışmış birinin yaşam öyküsünü birleştirip düz bir çizgiye dönüştürmeden kitap haline getirmek yıpratıcı veya riskli olmalı.

    Kaya Tanış Umut baki elbette. Ancak avcının umudu çoğunluk yakalamaya dönüktür; adı baştan konmuş bir eyleme geçiştir ondaki. Avından mutlak bir teslimiyet talebidir bu; böylece eylemi kendisi için mutlu sona ulaştırmaktır. Benim umudum (eğer burada kendimi avcı sayacaksam) yakalamaktan çok görmeye dayalı olmuştur. Ben görmek istemişimdir, ancak ondan sonra içimdeki güdüye (evet bir anlamda baskın gelme isteğine) hâkim olamayıp gördüğümü yakalamaya koşullanmışımdır. İşte burada tam da söylediğiniz gibi “ele avuca gelmeyeceğini” bildiğim hâlde bunda ısrarcı oldum, bunun bir bedeli elbette vardır: Bu sefer siz yakalanırsınız. O yüzden altını hep çizmek isterim: “Buldum mu, yoksa arandım mı?” Nihayet gelinen noktada kendime daha rahat yanıtlar verebiliyorum, evet. Ama şunu demeden de adil olunabileceğini düşünmüyorum; verdiğim kadar, aldım da!

    Bu takibin en büyük zorluğu kuşkusuz Oğuz Halûk Alplâçin’in kendisiydi. (Bu arada, siz elbette doğrusunu yapıyor, ismini gerçek hâliyle -şapkasız da olsa- Haluk Oğuz Alplâçin olarak soruyorsunuz. Ama ben yine de Hayalet’e yakın durmak istediğim için, onun istediği biçimiyle, Oğuz Halûk’u kullanacağım.) Dağınık bir yaşamdan geride kalanlar da aşırı dağınık bir hâlde olduğu için bunları belgelemek “normalinden” daha zordu. Bir akım içinde yer etmiş bir şairin yahut hikâyecinin izini sürerken belirli çizgiler üzerinden gidebilir, belirli oluşumlara odaklanıp, bunların yansıması hâline gelmiş yayınlara bakabilirsiniz. Ancak Alplâçin için bu söz konusu değildi. Herhangi bir akımın içinde yer bulamadığı için, bilindik yerlerde de görülmesi güçtü. Ayrıca memleketteki ciddi hafıza/arşiv sıkıntısı herkes gibi benim de en çok zorlandığım meseleydi. En fazla 60-70 sene geriye gitmek istediğinizde bile bir kaynağı toplu hâlde bulmak çok kolay değil. Bu acıdır, yazıktır! Belgelemenin en zor kısmı ise elbette yaşamöyküsünün içine girdiğimde ortaya çıktı. Devlet belgelerine ulaşmak kolay olmadı. İzin verilmedi, geciktirildi vs. Bir yandan Hayalet’le uğraşırken diğer yandan bürokrasiyle uğraşmanın zorluğu.

    Kitaba dönüştürmenin hem yıpratıcı hem de riskli olduğunu kısmen söyleyebilirim. Zaten sizin de dediğiniz gibi, mesele biraz düz çizgi meselesi. Bu düzlükten daima kaçındım. Hem yazıda hem kitabın yapısında böyle bir düzlük olmasın istedim. Yıpratıcı, burada belki biraz fazla olabilir, sadece olması gerekenden daha çok dikkati gerektirdi diyebilirim. Okumalarla/aktarımlarla Hayalet arasında bir denge kurmam, adil durmam gerekiyordu. Bu yıpratmadı, ama zorladı, inkâr edemem. Ancak risk konusu iki nedenden kaynaklı kesinlikle vardı. İlki böyle bir yaşamı zapturapt altına almaya hak bulma meselesi. Alplâçin’e karşıt bir şey çünkü yaptığım. Ayrıca “mite” dönüştürülmüş bir karakter için “hayır değildir, bunu yapamazsınız” demenin de bir riski vardı. Hele de bu miti en çok da o dönemin “ağır kalemleri” içten içe beslemişse. Diğer risk ise kitabın biraz önce bahsettiğim düz çizgiden cayar yapısı. Hem klasik biyografi anlayışının dışında bir biyografi yazımı kurmak isteği hem de kitabı yapı olarak bir derleme ve seçmece kitaba sıkıştırmadan oluşturmak düşüncesi belki riskliydi. Bilmiyorum. “Güzeli” seçmek değil, her şeyi görmek, göstermekti önemsediğim.

    Bu ava kuşbakışı göz atınca uzandığınız yerler arasında en şaşırtıcı geleni herhalde Amed oldu. Yakın dönemde devlet eliyle hayaletler kenti kılınmıştı. İstanbul da öte yandan, malum talan edildi. Olabildiğince eksiksiz biyografisi önemli bir yer tutuyor kitapta, böylece nihayet kendisine “bir ev çatıyorsunuz”.

    Öncelikle madem bir önceki soruda isme açıklama getirmek istedim, burada da ilk Amed’e dair bir açıklama yapmak, yükselteyim bir özeleştiri vermek isterim. Kitapta Amed değil Diyarbakır dedim. Bunun nedeni hem günümüze kadar gelen aktarımlarda (kullandığım kaynaklarda) Diyarbakır kullanılması hem de devlet belgelerinde (babasının kütük bilgileri) böyle geçmesi, benim alıntılarda da buna bağlı kalmamdı. Ancak “Giriş Niyetine” dediğim ve Hayalet’le “meselemi” anlattığım yere yakışanı elbette Amed’di. Bu kusuru en azından burada gidermek için Amed’den devam etmek, bu şansı verdiğiniz için de teşekkür etmek isterim.

    Amed hâlâ şaşırtıcıdır! Düşmemiştir çünkü, bunu imkânsız kılmıştır! Diridir, kalacaktır! Ben Hayalet’e uzandığım zamanlar Amed’de ona dair bir iz elbette yoktu. Çoğunluk babasını ve geniş aileyi kapsayan bir yeri vardı şehrin Hayalet’in yaşamında, ama oraya varıp varmadığına dair bir iz asla belirmedi. Hayalet malum mirası için “Diyarbakır’a gidiyorum” dese de ihtimal bu gerçekleşmemiştir. Ben Amed’de farklı zamanlarda bulundum. İlk zamanlar şehir henüz işgal edilmemişti. Aydınlıktı. İz aramak da bu nedenle daha kolaydı. Elimde kütük bilgileri vardı, ama ana yapıyı güçlendirecek bir sonuç çıkmadı. En son gidişimde devlet vardı. Tam da belirttiğiniz gibi, işte o zaman bir hayalet gördüm, ama benim hayaletim bu değildi.

    İstanbul’un talanı yıllardır var. Bunu Menderes’ten almak gerek. (Elbette talan için orası da geç dönem ancak kitapta 1950’leri merkez aldığım için yapıyorum bu ayrımı.) Ama şimdi, günümüz iktidarı bu talana takla attırmıştır. Çünkü doyumsuz bir sürü yaratmış, kendisine ait olmayanı zorla almayı hak gören geleneğini güncellemiş, esasında geçmişine hiç olmadığı kadar sahip çıkmıştır. “Hayalet’in şehirleri böylesi talanlara maruz kalmıştır” demek gereksiz bir romantizm olur. Herkes maruz kaldı! Ama sorunuza kitap üzerinden gitmem gerekirse; İstanbul’da ve özellikle Beyoğlu’nda 1950’lerde başlayıp hâlâ bitmeyen bir dönüşüm var. Pogromdan işgale, ranttan devşirmeye kadar uzanan bir şehir politikası bu. İmha demeyi tercih ederim. İstanbul’u elbet elimden geldiğince canlı tutmak istedim kitapta, ama Hayalet’e “ev çatmak” meselesini salt buradan aldım diyemem. Eksik olur! Dönem okumalarında ve bunların kitaba yansıyan yerlerinde İstanbul’un canlılığını ne kadar göstermek, Hayalet’in buradaki zamanlarını hâlâ yaşatır kılmak istesem de bunun tamamen mümkün olamayacağının bilincindeyim. Olsa olsa çatmak istediğim evin yerini kalın çizgilerle belirlemek istemişimdir: Beyoğlu’dur burası. Kanımca hâlâ düşmemiştir ve hayaletleri saklayabilecek takati kalmıştır.

    “… benim hayalet olarak tanımladığım karakter, konumların ötesinde bir yaşama hâlini baştan kabul etmiş bir karakterdir.”

    Hayalet Oğuz’un kaldığı evlerdeki inceliği, zarifliği vurgulanırken, aynı zamanda (masalardan, evlerden, semtlerden) göçebeliğindeki bilgi kaydı ve aktarımını da bir varoluş meselesi haline getirdiğini söylüyorsunuz. Öte yandan hırçınlığı, kavgacılığı da var. Şimdi o mekanların çoğu, insanların da yittiği gibi gitti. İstanbul’un dönüşümüyle, nostaljik biçimde değil ama, Haluk Oğuz Alplâçin’in çelişkilerinin ortaklaştığı detaylar neler olabilir?

    Bilgi, çoğunluk dedikodudur. Ama bundan taşan bir genişliği de vardır. Aynı zamanda kültür sanata dair yeniliklerin bilgisine de ilk elden sahiptir. Bu şaşırtır! Bunu her zaman kullanmıştır. Çünkü “ağır masalar” bilginin bu canlılığına çoğu kez Hayalet sayesinde sahip olmuştur. Kendisini kabul ettirme konusunda (çünkü çevresinde merak uyandırır) bu bilgi her ne kadar işe yaramış, varlığına bir sandalye çekebilmesine imkân sağlamışsa da aktarımdan sonra oradan kalkmamanın yolunu da çoğunlukla kavgacılığı ile, bunun verdiği özgüvenle sağlamıştır. Ayrıca sadece masa sandalye üzerinden bir yer edinme değil, eviçlerine sızmanın yolunu da bu bilgi aktarımlarıyla bulmuştur. Nazik bir insandır evet, ama sivri dili her zaman dikelmiştir.

    Çelişki çok doğru bir ayrım, Alplâçin kesinlikle çelişkileri yek bünyede barındıran bir yapıdadır. Ama buna rağmen nasıl kabul görmüştür? Dengelidir çünkü. Kimi, ne zaman, nasıl acıtacağını ve seveceğini biliyordur.

    Çelişkilerden bahsedeceksek; rahatı terk etmiş, “saraydan kaçmıştır” evet, ancak burjuva inceliklerinden ve kimi heveslerinden asla vazgeçmemiştir; kadınlara dair nezaketi elden bırakmamıştır evet, ancak Mine ile olan ilişkisinde kabalıktan çekinmemiştir; acımasız sözlerle hır çıkarmaktan hiç çekinmemiştir evet, ancak Dürnev Tunaseli gibi kendisine benzer bir “gece insanı” ile çarpışmaktan kaçındığı anlar olmuştur; sanatçıları ve edebiyatçıları küçümsemiştir evet, ancak onlarsız bir yaşamın mümkün olmadığını bilecek kadar ayık kalmıştır; son olarak şiir yayımlamayı bırakmıştır evet, ama ölene kadar yazmaktan caymamıştır. (Şiire çelişki demek doğru oldu mu bilmiyorum, değilse de yayımlamamasına -az dövüşmesine- bir serzenişim olsun, kalsın burada.) Ama çelişki dediysek, olmayan kısmı da söylemek gerek: haysiyeti söz konusu olduğu zaman çelişkiyi tedavülden kaldırmıştır.

    Hikayeleri, çevirileri, senaryo çalışmaları, novellası (?) hakkında ne düşünüyorsunuz? Hala canlı mizahı (Beş Adet İsmail), hikayede üslup denemesi (Burası Orası Değil) bir kez daha okunmayı hak ediyormuş gerçekten.

    Hikâyeleri neredeyse tamamen mizahi yapıda ve dönemin mizah algısından sıyrılamamış. Kimi yerlerde cinsiyetçi, kimi yerlerde hızlı tüketime ayak uydurmuş. 1950 kuşağı hikâyecilerinin metinleriyle bir dirsek teması bulamayız ama buradan yola çıkarak da zayıf diyemeyiz. Birkaç hadise vardır hikâyelerde; ilkin teşbih ustalığı göze çarpar. Amansızdır, bu da Hayalet’in gündelik yaşamdaki sivri dilinin kalemine sızmasından kaynaklı. Acımasızdır. Bir diğer yan, yaşamına dair kalıntıların metinlere sinmiş olması, Hayalet’ten pek beklenmeyecek bir işaret koyma bu. Geçmişine dair ip uçları vermekten çekinmemiştir, ama elbette bunlar o zamanlar -biraz da ona olan bakış nedeniyle- fark edilmediği için kenarda kalmıştır.

    Ayrıca Hayalet’in yine gündelik yaşamdaki tavrı kimi hikâyelerde daha net belirir. Önemli olmayı ve kendini önemli kılmayı küçümser tavrı; bu küçümseme etrafındaki sanatçıları ve edebiyatçıları da kapsıyor -belki de en çok oradan besleniyor-, yazısına sızmıştır. “Gece Milleti” hikâyesi buna güzel örnektir.

    Senaryoları yoğun olarak Bülent Oran’la birlikte devam ettirdiği bir iş. Bu nedenle ayrılmamıştır. Salt kendi kaleminden çıkan şu senaryo var diyemeyiz. Ama Oran sinematografisi içinde büyük bir yeri kaplar, ismi görülmediği için bu yer de belirsiz kalmıştır. Ancak kitapta örnekleyerek bilerek altını çizmek istedim; senaryolara dokunuşu ufak ve sevimli bir hafiflikte değil, yeri gelince karakter sokup çıkartacak, yeri gelince ek sahne kurgulayacak kadar ağırdır.

    Novelladan kasıt Dünya Sarsılıyor Rock’n Roll değil mi? Novella demek doğru olmaz. Şaşırtıcı bir kitaptır. Henüz dünyada dahi karşılığını bulamamış bir olayın kokusunu almış, bunu genişletmeyi başarmıştır. Ancak belirtmek gerekiyor ki bu kitapta rock’n roll meselesine bakışı sıkıntılıdır. Bunu muzır bir hadise olarak ele almayıp biraz uzun bakabilseydi sanıyorum büyük bir efsaneye imza atardı. Yine daima bir Hayalet Oğuz eğlencesi olarak anlatılan, dönemin sanatçı ve edebiyatçılarıyla rock’n roll üzerine konuşması ve kitabı bu bölümle kapaması bana eğlenceden ziyade müthiş bir kayıt tutuşu gösteriyor. Kayda girenler gelişine bir yargıda bulunsalar da bunun bugüne aktarılmasını önemli görüyorum. Şunu da eklemek isterim, Dünya Sarsılıyor Rock’n Roll evet, bir Hayalet Oğuz mucizesidir, hadiseyi görmüştür, ama ikinci mucize Demir Özlü’nün Hayalet’e ve kitaptaki diğer “yorumculara” rağmen rock’n roll konusundaki geniş bakışıdır.

    “Burası Orası Değil” isimli hikayede iyi “denediğinin” de altı çizilmeli elbette. Mizahının hâlâ çok canlı olduğunu ben de söylerim, okudukça aşırıya varan bir eğlenceye düşmekten alamıyorum kendimi. Bu mizah, çevirilerinde de olduğu gibi duruyor. Üslup demeli yahut buna, daha doğru olur. Ama çevirileri çok önemsenmiş midir, hayır. Yoğun olarak ucuz polisiye kitaplar çevirdiği ve kimi zamanlar çevirinin bir kısmını yazdığı için “ciddi” bir çevirmen olarak görülmemiştir. Esasında “Türkçe söylemiştir” ama duyulmamıştır. Diğer yandan Nabokov, Simenon, Faulkner, Çehov çevirileri de vardır, ama onlar da kurtarmamıştır. Bütün bunların bir araya gelmesi biraz da yeniden bakılması gerektiğini, belki alamadığı ama hak ettiği kimlikleri (yineliyorum o her ne kadar istememiş olsa da) ağırdan ona yaklaştırmanın da zamanının geldiğini düşündüğüm içindi. İyi olarak görmeniz mutlu kılıyor elbette. Teşekkür ederim.

    Siz sormamışsınız ama kenarda kalsın istemem, şiirleri, hikâyelerinden daha derine iner. Bunda Hayalet’in şiiri çok önemsemiş olmasının, şair kimliğini kendisine daha yakın görmesinin payı yüksektir. Ancak yine de olmaz! Genel algı İkinci Yeni etkisi altında kaldığı yöndedir ve gariptir. Daha kendi sesini yeni bulmaya başlayan bu akımın akranıdır Hayalet, ancak nedense buradan bakılmaz. Etki kuşkusuz vardır, dirsek teması vardır. Oradan sıyrılacak bir zaman ve imkân bulamadan bırakmıştır şiiri.4 En çok da bunun görülmesini, yeniden değerlendirilmesini dilerim. Belki de sıyrılmanın işaretleri o dizelerde duruyor. Hep derim, şiirlerine dair bu değerlendirmeyi benden daha iyi yapacak kişiler vardır. Onların yorumlamasını ümit ederim. Ama şunu bilirim, yaşamındaki en büyük acılardan birisi şiiri bırakmak zorunda kalmasıdır.

    Kazı ve soykütüğü

    Neden bu kadar az edebiyat tarihi arkeolojisi var? Şimdi ya da gelecek de kazılamaz mı?

    Edebiyat tarihi demek doğru olmaz. Edebiyat tarihine dair çalışmalar çok yeterli olmasa da hep vardı. Ayrıca kanımca edebiyat tarihi kazıdan ziyade nesnel bir değerlendirmeye ihtiyaç duyar. Ancak ne var, edebiyat tarihi içinde edebiyatın nereden görüldüğü üzerine düşünmek çok doğru. Soruyu buradan alırsam evet, kanonik metinlere ve bunları üretenlere dair kazılar daima yapılmış, edebiyat tarihi de böylelikle bu “buluntular” üzerinden yazılmış, değerlendirilmiştir. Bu elbette sakattır. Belki de kanondur sakat olan. Kanonun sürekli genişler bir yapısı var, genişlerken kendi zamanında olduğu gibi sonrası zamanları da belirler bir kudrete sahip. Bu öyle bir kudret ki kimi zaman akademik, kimi zaman bağımsız çalışmaları da yönlendirmiş, yetmemiş biçimlemiştir. Kenarı görmek güçleşmiştir. Hâlâ aynı doğrultuda devam ediyor diyemem, haksızlık ve inkâr olur.

    Örneğin Turgut Çeviker5 yıllardır mizahtan edebiyata, şiirden sinemaya kazı çadırını öyle yerlere kurdu ki kimseler varmamıştı oralara; Tuncay Birkan kazıya dair daha çok Refik Halid külliyatıyla anılsa da hazırladığı ve hâlâ devam eden “İzler” serisiyle “kenarı” içeri çekmeye devam ediyor; Serdar Soydan’ın Suat Derviş ve Nahid Sırrı kazıları hem çok kıymetli hem de birer hak teslimidir; Reyhan Tutumlu ve Ali Serdar’ın “Tefrika” işleri özellikle kadın yazarların edebiyat tarihindeki yerlerinin neden görülmediğine dair geçmişe de bir şerh düşüşü kapsar; yahut tamamen edebiyat demesek de farklı alanlarda da olsa kenarda duran “figürler” üzerine yaptığı çalışmalarla Ümit Bayazoğlu biraz da hafıza kazıcıdır. Bu çalışmalar ilk aklıma gelenler. Unuttuklarım bağışlasın.

    Sorunun şimdi ve gelecek kısmına gelirsem; şimdiyi kazamayız, ama keşfederiz. Bu, elbette mümkün. Ancak işte bu da edebiyata nereden baktığımızla, şimdinin kanonunu yaratma gayretiyle ya da bunun reddiyle belirlenebilir. Dert tekrar değil de yaratmaksa, keşif daha zordur. Sanıyorum o zorluğun içindeyiz. Tektip metinlerin çokluğundan şikâyet ederken, bu metinleri koşullayan gerçekliği kimin yarattığını neden konuşmuyoruz? Şimdinin keşfi genelde ya aykırı bir-iki metin bulmak (neye göre aykırı olduğu sorusuna yanıt pek verilmez) ya da taşra anlatılarını keşfedip birbirinin ardışığı üretimleri destekleyerek bir “modern zaman klasiği” yaratma gayreti oldu neredeyse. Eskiye nazaran biraz rahatladı edebiyat bu konuda, kabul etmek gerek; çünkü bu sefer şehir köye ev yapmaya başladı. Bunun kazılacak hâli yoktur, buradan kazı çıkmaz. Enkaz çıkar.

    Enkaza gelirsek, doğru, işte onu kazımak lazım. Ancak o zaman gelecek diyebileceğimiz zamanı ve o zamanın edebiyatını biraz biçimleyebiliriz. Geleceğe el vermektir bu, kötü olmamalı. Uzattım, yıkım gerekir esasında. Şimdiyi keşfetmek için ihtiyaç duyulan bu yıkımdır. Bu yıkımın da iki ayağı olduğunu düşünüyorum; ilki kadın yazımındaki direnç ve yükseliş, diğeri de politik olanın edebiyatın içinde kendine yeni bir yer bulmasıdır. Salt “toplumcu gerçekçi” bir yerden bahsetmiyorum. Savaş var, bundan bahsediyorum! Kadınların, çocukların, LGBTİ+ bireylerin, iklimin, işçinin, genişletelim halkların sürekli gaspa ve zulme uğradığı bir savaş. İfadenin, en çok da dilin, katiliyle bir arada yaşamak zorunda kaldığı bir savaş. Dil, bu savaşa kayıtsız kalamaz, ancak bunu didaktik bir ezber üzerinden değil, “başka” bir yaratıcılık üzerinden yapabilir. Mesele biraz da bu, bahsettiğim keşif de bu esasında. Bir başka ifadeyi, dili, bir başka vuruşma hâlini artık içeri çekmek gerek, dili oradan bükmek gerek belki de. Bir örnekle kapatmak isterim: Türkçede bu yıl yayımlanan Èdouard Louis imzalı Babamı Kim Öldürdü birçok imkânı içinde barındıran ve bağıran bir metin. Karşı çıkan, savaşmaktan kaçınmayan bir metin. Evet, savaş var! Edebiyat, hiç “hariç değil” denilecek bir savaş.

    Hayaletlik bir edebi soykütüğü yaratıyor mu sizce edebiyat tarihinde? Başka böyle hayaletler de var mı yakın edebiyat tarihinde, bu soykütüğe bağlanan? Bugün “hayalet” olmanın koşulları halen yürürlükte mi?

    Uzun yürür bu sorunun yanıtı. Hayaletlik kesinlikle bir müşterekliği yaratıyor. Ama izin verirseniz bunu “soykütüğü” üzerinden değil, soysuzluk üzerinden almak isterim. Soysuzdur hayaletlik. Elbette burada kastım bir zürriyet meselesi değil, aksine bir illiyet durumudur. Buna göre kendi kökünü/kökenini kendi belirleme gücüne sahip olmak gerekir. Nedenleri belki kendiniz yaratmamışsınızdır, ancak bunun ayığında durup sonuçlarını kendiniz biçimleyebilir, nihayet buna sebebiyet veren durumları da böylelikle büküp dönüştürürsünüz. Bir oluş yaratabilme durumu, ardından bunun karşısında değil, yanında durabilme, bu oluşa -yeni hâle- sürekli omuz verecek direnci gösterebilme meselesi. Bunun çok kolay olabileceğini düşünmüyorum. Çünkü sadece fevri patlamalarla biçimlenecek kadar basit bir mesele değil bu, aksine içte olan ne varsa döküp atmayı birincil koşul sayan, geri dönüşün namümkün olduğu bir yol. Esasında bir başka “yolsuzluktur” bu. Manaya şerh düşmenin yetmediği, neredeyse manayı tamamen değiştirme isteğinin baskınlığı vardır bu müşterek yapıda. “İstek” hafif de kaçmış olabilir, irade demek daha doğru olur. Böylesi bir iradeye sahip başka hayaletler mutlaka vardı. Belki de her dönem vardı. Sorunun bu yanını sadece edebiyat tarihinden almak istemem, biraz daha genişletmek, yakın tarihin biraz daha gerisine düşmek isterim. Elbette dönemleri, yapıları, yazıları, tavırları birbirinden farklı figürler vardır; ancak onları bir araya getiren bir müştereklik, bir irade de vardır: yıkıcı olmak! Hayaletlik biraz da bunu gerektirir, bunu her zaman gerektirmiştir. Ha ne var, kimi dönemler yıkıcılık, bozuculuğa evrilmek zorunda kalmış, hafif perdeden devam ettiği anlar olmuştur. Ancak kendini hemen toparlamayı bilmiş, sonu sonu yapacak bir şey kalmayınca -hafiflik kâfi gelince- tutup kendisini yıkmıştır.

    İlhan Şevket böyle bir figürdür mesela. Sadece keskin bir zekâyı imlemiyordu, aynı vakit direnci de imliyordu. Neye olan direnç? Güce, ama daha çok gücün karşısında konumlanan zayıflığa. Galatasaray Lisesi öğretmenliği sırasında herkes eğilip Atatürk’ün elini öperken, onun tokalaşmak için uzattığı elin, Atatürk dışında herkesi serseme çevirip çarpması boşuna değildir. Sonra ne olacağını bilmeyecek bir yapıda değildi İlhan Şevket; “Atatürk değil, beni onun etrafındakiler sürgün ettiler” diyecek kadar etraftaki acizlikten haberdar ve tiksintiliydi, ama kabul edelim biraz da saftı. Dayanamayıp yaşamının son elli yılını yer altında geçirdikten sonra üstüne “büyük çevirisini” de tamamlayınca yapacak bir şey yoktu, kendini yıkacak, 84 yaşında asıl büyük tasarıyı, intiharı gerçekleştirecekti. Başarılı olmuş bir hayalet sayarım.

    Kemal Ahmet vardı mesela. Babıâli’de aç bırakmak istemediler mi, matbaa diplerinde gazeteler üzerinde yatmak bile değil, neredeyse yaşamak zorunda kalıp anasona batmadı mı, üzerine oyunlar kurup hapse koymak istemediler mi, yetmedi henüz 29 yaşında veremden bir başına ölünce ardından “rakı parasına yazı yazardı” diyerek aşağılamaya kalkışmadılar mı? Kemal Ahmet, Sokakta Harp Var! diye sadece bir kitap yazmamıştı, haykırmıştı. Kaç kişi duydu bu haykırışı? Nâzım Hikmet ve Suat Derviş taşımaya çalıştılar sesini, yutturmadılar. Ama yetmedi! 1970’lerde bir görünüp yeniden kayboldu. 2018’de ortaya çıkardığım bir “kazıydı” Kemal Ahmet. Ne olmuştu, işte hayalet elli sene sonra yeniden zuhur etmişti. Hak yememeli, ben kazıyı yapınca, Ali Çakmak Sokakta Harp Var!’a, esasında hayalete, ömründen daha uzun bir önsöz yazmış -dövüşmüş de denebilir pekâlâ-, vefa sahibi bir yayıncı, Ali Özgür Özkarcı da hesap yapmamış, tutup bunu basmıştı. Ölmedi, hâlâ dolaşıyor bir yerlerde Kemal Ahmet.

    Daha geriye gidince Sakallı Celâl’i görebiliriz rahatlıkla. Vecizeleri hâlâ bir efsane olarak dilden dile aktarılır. Ama duralım lütfen, biraz da vecize mizacın önüne geçmiştir. Elbette tavrını kapsıyor o vecizeler, bu inkâr edilemez, ama şimdi bakınca Sakallı Celâl’e olan hayranlığın nedense “eğlenceli” bir yapının aktarılmasına döndüğü görülüyor. Yine eğlenebiliriz, hayaletlik eğlenceyi de taşır elbette içinde, ama az geride durmak ve oradan bakmak, öyle görmek gerekir. Sakallı Celâl o zaman ne kadar görüldüyse, şimdi de o bakıştan çok yol almıştır diyebileceğimizi sanmıyorum. Abisinin kayınbiraderi olan Sakallı Celâl’e Cemil Filmer’in “bakışını” nedense unutmuyorum: Bir orada bir burada, değişik bir yapısı olan bir adamdı, der. Kolay demiştir. Oysa iyi filmci ve tüccardır Cemil Filmer. Hak geçirmeyeyim, önce tüccardır; Yemen’e askere giderken bile, “gittiğim yerde iyi para eder” düşüncesiyle “savaş yolunda” uğradığı pazardan satın aldığı cezeryeleri emrindeki askerlerin beline sardırarak intikal ettirip, gittiği yerde de iyi paraya satacak kadar hakiki bir tüccardır hem de. Sağ olsun, askerlere de payını vermiştir. Aynı vakit eğlenmeyi de bilir; yine rakı içtikleri bir akşam emrindeki bir askerden istediği portakal yerine, askerin omuzladığı portakal ağacını görünce de pek eğlenmiş, anlatmaktan hiç çekinmemiştir: Esasında bir Ermeni’nin bahçesinden koparmak istediği portakala, “bahçenin sahibinin” izin vermeyişine aldırış etmeyen asker, biraz da fetih ruhuyla olmalı, portakala ağacıyla kökünden sökerek sahip olmuş, komutanının takdirini kazanmıştır. Filmer eğlenceyi bir Ermeni bahçesinin “söküğü” olunca kolay kabul etse de, Sakallı Celâl’deki derinliğini nedense hiç görememiştir. Bitirelim, sonrasında iyi filmcidir Cemil Filmer. “Soykütüğü” de bunu imler zaten. Ancak yine de zihninde dahi Sakallı Celâl gibi orijinal bir adamdaki “filmi” bir türlü çevirememiştir. Hayalet kayıt dışı düşmüştür.

    1930’lara gelince Niyazi Remzi’nin hayaletliğini nasıl görmeyiz? Dahası, nasıl görmemişler öyle? Edebiyata “açlığı” karakter gibi sokup, karnı doymayan insanın adından size ne der gibi, yazdığı hiçbir hikâyede bu karakterlere isim dahi vermeyen o “sivri zekayı” ne yapmak gerek? Şair-i Azam Hamid’in ardından, sanki az almış gibi, “hak teslimi” gayretkeşliğiyle yas tutturulmak istenen bir zamanda, bu yasın karalığına (zira Hamid “karayı” pek severdi, takipçileri iyi bilir) dair sorulan soruya verdiği yanıt hâlâ çınlar bir yerlerde: “90 yaşında bir adamın pek tabii olan ölümü karşısında duyulacak şey bir lakaydidir. Herhalde Hamid’in ölümü en fazla kendisinin arzu etmediği bir şey olmuştur. (…) Zira Hamid zaten senelerden beri eser vermeyecek bir hale gelmişti. Binaenaleyh bu yası o zamandan itibaren tutmak gerekti.” Sonra ne olmuştur, ardında bir kitap ve onun dışında biraz daha hikâye bırakıp sır olmuş, nihayetinde tam bir hayalet hâline gelmiştir. Kazısını sonlandırdığım bir başka hayalettir Niyazi Remzi, ama karşılığındaki “vefayı” bulamamış bir kazıdır, lakin bakidir!

    Çok yürüdük, ama işte “soysuzluk” dedik ya, dur durak bilmiyor. Hazır gelmişken 1940’lara da bir uğrasak? Orada Faik Bercavi’yi ya da daha bilinen adıyla Faik Berçmen’i, ondaki hakiki hayaleti görünce, yalan değil biraz da irkilince, üstüne düşünmemek mümkün mü? Henüz lisedeyken Bursa zindanına düşüp Nâzım’ın yanına sokulan, hapisten çıkınca başta sadece kalemiyle geçinip, hikâyeler, çeviriler üreten ama daimî takipten asla kurtulamayan Bercavi. Yeraltına inişin hakkını öyle bir verir ki, ölürken dahi sırlarını ifşa etmez. Ne yapmıştı ki? Kendi deyimleriyle; savaşın, faşizmin karşısında insan haklarını savunmak için yeraltına çekilen vatanperver gençlerden oluşan bir örgütle Nazilerin peşine düşmüşlerdi. Sınırı aşmışlardı evet, savaş vardı! “Vicdanen zor zamanlardı, öyle işler de yaptık” diyerek herhangi bir hâlde konuşmayı ve arkadaşlarını anlatmayı -ifşayı- disiplinden yoksun bir zayıflık olarak gördü. Doğruydu! Yaşamının sonuna kadar kaçıp gitmek zorunda kaldığı Fransa’da bu sırlarıyla yaşadı, sadece resim yaptı ve öyle öldü. Disiplinden yine hiç “hariç değil.” Şu an üzerinde kazıya durduğum kişidir Faik Bercavi ve kazının daha ortalarında olmama rağmen, diyebilirim ki esaslı hayalettir. Varlar! Rasih Güran var mesela, diyebilir miyiz ki hayalet değildir? (Bercavi her ne kadar ismini vermese de “yeraltındaki” ona yakın omuzlardan biri Güran’dır.) Bu hayaletleri bir kez daha saygıyla anmak isterim.

    Elbette dahası var, ama yerim dar! Necati Yusuf, Güney Halim, Gaffar Güney, Alp Zeki Heper bağışlasınlar beni. Elbet daha geniş bir yerde denk düşeceğiz onlarla. Evet, her dönem varlar ve birinin varlığı ötekini ufaltmaz. (Bunu hayalet çarpıştırmayı seven dünyeviler için söylüyorum.) Peki sizin de dediğiniz gibi, “bugün olabilirler mi?” Hayalet Oğuz üzerinden alıp başlarsam; onun “fiziki hayaletliği” gibi bir durumun bugün kurulabileceğini sanmıyorum. Bir kere görülmenin, kayıt altına alınmanın revaçta olduğu bir dönemde bunun zıddına düşmek pek mümkün değil. Ancak içinde bir hayalet ruhu taşıyan kimseler elbette bugün de vardır, varlar. Ama ruh işte, bir yerde içe dönük. Faydasız bir hayaletlik mi o zaman bugün olan durum, diye düşünebiliriz. Sanıyorum daha çok “faydayı” önemseyen bir akış var bugün. Sıyrılmak demiştim, yıkım demiştim başta, oradan sonlandırmak isterim; zamanın albenisi içinde bu yıkımı gerçekleştirmek daha güç bir hâlde. Öyle sanırım, bu görülüyor.

    Şimdinin hayalet ruhu, yıkımdan ziyade bozuma daha yakın. Bozmak, bir kere daha korunaklı, çünkü savunması daha kolay. “Kendini ifade edebilme yeteneği” deniyor şimdi, bunu çok görüyor, hatta okuyoruz. İşte hayaletlik ifade etme gibi bir gereksinim duymaz, zihnini buradan çoktan taşımıştır. O, yapar! Bugün eğer yapamıyorsa ve buna ihtiyaç duyuyorsa, koşulları oluşturur. Zorba bunu daima yapıyor, hayaletlik çoğu zaman da bu zorbanın karşısındaki, onun baş edemediği değil midir? Bu zorba kimdir, nerededir, onu iyi tanımak gerek. Ama anlamaya gerek olduğunu düşünmüyorum. Evde, sokakta, edebiyatta, sanatta ya da politikada; devlette ya da millette. Her yerde! O zaman zorbayı tanırsanız, onun zeminini ölçerseniz, kendinizi konumlandırabilir, bu sefer siz kendi koşullarınızı biçimleyebilir, sonra da nihayet hayalet olabilirsiniz.

    Hayalete ihanet etmek

    Kendi mi hayalete dönüşür insan yoksa yaptıklarının rasyonel sonucu olarak hayalete mi dönüşür ya da başkaları tarafından hayalet halinde mi tutulur? Bu gibi isimler etrafındaki mistik hâle onları anlamaktan çok “dışarıda tutmaya” çalışan bir tavır gibi gelebilir. Dostlar tarafından yapıldığında bile…

    Sorunun bir kısmının yanıtı aslında bir önceki soruya verdiğim yanıt içerisinden çıkabilir. Her ne kadar insan kendini hayalete dönüştürme gayretine girse de aslında bu dönüşümün çoğu zaman zorunlu olduğu büyük gerçektir. Bir kere hayaletlik büyük bir sıkıntıyı getiriyor, ayak uyduramama sıkıntısı bu. Çıkıntılık da denebilir, sonuç bu olur. Kimi zaman teamül karşısında, kimi zaman dayatma karşısında, kimi zaman ise “normal” karşısında bir olamama hâli.

    Yine biraz önce saydığım örnekler üzerinden gidersem, hepsi sıkıntılı birer figürdür. Hepsi, normale uyum sağlayamayan, bunu yapmamak için direnen figürlerdir. Ancak şuna bir açıklama getirmek gerek, sadece hayaletler mi uyumsuz ve aykırıdır, geri kalan ve kendi yapılarında direnen kişileri uyumlu ve pasif figürler olarak mı ele almalıyız? Elbette hayır. Bu kolay olur, ayrıca adil olmaz. Ama farkı belirtmek için şu söylenebilir; benim hayalet olarak tanımladığım karakter, konumların ötesinde bir yaşama hâlini baştan kabul etmiş bir karakterdir. Aslında orada yaşamayı, sadece orada var olabilmeyi, baştan bir gözü karalıkla zihninde oluşturmuş bir karakter. Konum insanı sarar, zamanla bu sarış tamamen içinde tutma dayatması/zorunluluğu getirir yaşama.

    Hayalet bu yaşamın, bu konumların, bu önemli olma hâlinin ötesinde belirir. Kaybetmeyi göze almak mıdır bu, sanmıyorum. Bu, kazancı bir gereksizlik olarak görme biçimidir, kazanmama durumu, kazanmamak için var olma hadisesi. Elbette her hadise gibi bu da kendi kendine ortaya çıkmaz; geride, altta işleyen bir silsile vardır. Benzerlerin arasında benzemez durmaya itilen yerdir burası. Koşullanan gerçeklik. Hakiki yaşam diyorum ben buna. Hayalet Oğuz da bu nedenle bu hakiki yaşama çekilmiş, koşullandırılmış kişidir. Bu yüzden Ahmet Oktay’ın Hayalet Oğuz’a dair şu aktarımı önemli, dahası kapsayıcıdır: “Bir tutunamayan değil, bir tutunmayan.” Ancak her kapsayıcı durumda olduğu gibi burada da bir gedik, bir açık vardır: Çünkü etrafında tamamen tutunan demesek dahi, tutan figürler vardı ve buraya el uzatmak pek mümkün kılınmamıştı. O zaman bir düzeltme yapabiliriz; Hayalet Oğuz tutunmayan da değil, tutulana, tutunana ve nihayet tutma hâline itiraz eden bir figürdür. Sanıyorum sorunuzun ikinci kısmı da buradan bir yanıt buluyor kendine. İkinci kısım bir ihtimali imliyor. Ben bunun ihtimal değil, gerçek olduğu kanısındayım. Hayalet Oğuz üzerinden bakınca, yaşadığı dönemde dışarıda tutulduğunu söyleyebilirim, hem de pek ileri gittiğimi düşünmeden.

    Yine biraz önce belirttiğim konumların, bunlara tutunmaların, konumların bir zorunluluğu olan “tutma gereksiniminin” Hayalet Oğuz gibi bir karakterle ezeli bir birlikteliğinin olması güç. Kabul görmüştür Hayalet, ama bu kabulün sınırları vardır. Belirlenmiştir. Sizin söylediğiniz üzerinden gidip “haleli kabul” diyebilirim buna. Ancak üzerindeki o hale ile kabul almış, böylece daha kolay baş edilmiş bir karakterdir. Buna dayatma demek doğru olmayabilir, fakat kolaya varma denebilir pekâlâ. “Dışarıda tutmaya” doğru bir ayrım. Evet, yinelerim; dışarıda tutulmuştur. Tüm sızmalarına rağmen esasında içeri girememiştir Hayalet Oğuz. Dert biraz da onu içeri almaya çalışmak ya zaten.

    Birinin hep karanlıkta durmak ya da kendi kurmaca-biyografisini örmek isteyen hayaletlere “ihanet” etmesi gerekir edebiyat tarihinde. Bunun bir bedeli var mı? Bundan sonra nasıl değişecek Oğuz’un alımlanması?

    Bunun bedelleri var. İlkin ihanetin albenisiyle uğraşma hâli. Kötümserdir ihanet, böyle bilinir, böyle gelmiştir. Bir yandan bunun böyle olmadığını kendinize anlatma, kabul ettirmeye çalışma hâli, diğer yandan içten içe bir albeniye kapılmanın verdiği zayıflığınızla çarpışma, asıl bunu kabul etme hâli, zorunluluğu. Önemsiz olduğunu düşünmüyorum. Ama bu sizin içinizde dönen bir mesele olduğu için, insanlar için önemsizdir. Olabilir. Peki, hayaletler için ne demeli? Onlar için önemsiz midir? Sanmıyorum.

    Hayalet Oğuz her şeyiyle silinmek istemiş bir kişi, kendini silme üzerine kurmuş bir yapı. Yitime meyilli. Onun metinlerinin gün yüzüne çıkması ona ihanet değildir, bir kere zaten ortaya çıkan üretimlerdir bunlar. Ama yaşamını kazmak, bundan caymamak, buna kapılmak evet, bir ihanete vardırır sizi. Buradaki gerçekliğiniz bu ihanetin faili yapar sizi. Gerek var mıdır böyle bir failliğe? Buna hayır demem imkânsız elbette. Eğer kazıyıp çıkardığım bu üretimler, geride tutulmak istenen bir “hayalet yaşama” sürekli dokunuyorsa, bundan caymak mümkün değil. Bu yüzden bu ihanet Hayalet’i de beni sardığı gibi sarar, ilgilendirir. Elbette ihanetteki bu bedelin en ağırı, karşınızdaki kişinin size karşı çıkamayacak bir zamanda olması. Hayalet Oğuz bu kazıya karşı çıkamazdı, yoktu! Ama bunu zorlaştırmak için elinden gelen her şeyi yapmıştı. Hep vardı! Diğer bir bedel size nüfuz etmesi. Sadece sizi içeri çekmesi değil, sizin içinize sızması, sinmesi. Bununla yaşamak kolay değil, bunu söyleyebilirim. Ama elbette bu da sadece sizi ilgilendirir, başkası için bu zorluk anlamsız olabilir. Ama bu anlamsızlıktan çatılıyor işte her şey de. Bunu ne yapmalı?

    Hayalet Oğuz Kitabı çıktıktan sonra, Şaban Özdemir telefon açmış ve şöyle sormuştu: “Hiç korkmadınız mı ya bu adama dönüşürsem diye?” Acayip soruydu. İçeriyi gören bir soru. O âna kadar Şaban Özdemir’le hiç tanışmamış, konuşmamıştım. İlk konuşmayı böyle bir yerden kestirmesi şaşırtmış, ama iyi gelmişti. Hem soruda hem de Hayalet Oğuz Kitabı’na dair yazdığı kısacık yazıda meseleyi gördüğü için burada bir kez daha teşekkür etmek isterim. Özdemir’in sorusu bir başka bedel işte. Bundan korkmadım mı? Her şeyden daha çok. Bu yüzden belki biraz sert de olsa “Hayalet’in Laneti” dedim. İçine girdikçe kendi gerçekliğinizin üstüne çıkan, kendinden başka bir mesele kabul etmeyen, sizi hep orada tutmak isteyen bir lanet. Tam tutulma hâli. Peki bu çok ve gereksiz bir duygusallık mı? Ya da yapılan işi kenarda tutmayı başaramadan bir sınıraşımı mı meydana geldi? Sanmıyorum. Çünkü bu sorgulamalar çattı kitabı, onu bu hâle getiren biraz da bunlar. Sancılı zamanlardı, korkutucu zamanlardı; her zaman olmasa bile kimi zamanlarda ya da “durumlarda” onu, Hayalet’i daha içeriden bir yerden duyup görmek istediğim için onun gibi tepkiler verdiğim anlar vardı. Oldu bunlar. Bunu inkâr edemem. Bu sürede kırdığım, kaybettiğim kişiler de olmuştur, bunu da inkâr edemem. Başka bir imkân olamaz mıydı? Sanmam, bu yüzden pişman da olmam! Son bir bedel daha var: artık sürekli onunla anılma hâli. Sizin önünüze geçer, geçebilir. Ondan önce yaptığınız işlerin olduğu gibi, ondan sonra yapacağınız işlerin de önüne geçebilir. Ama işte bunu da önceden kabullenmek zorunda olmaktan başka bir gerçek yok. Eğer bu kadar içe girerseniz, bu kadar içinize girer. Asıl o zaman girer. Kazanır! Bütün bunlardan sonra nasıl olacak, Hayalet Oğuz nasıl görülecek? Buna benim bir şey demem pek uygun olmaz. Dileklerde bulunabilirim, ama bunlar havai durur. O yüzden biraz kenarda durmak, Hayalet’e sığınmak, onunla bir arada izlemek en iyisi. Ama şunu derim: görmedik diyemezler artık! Bu inkâra düşmek isteneceğini sanmam.

    Kapanması mümkün olmayan hesap

    Bazen bazı “zamanında yaşanmış” hayatların biyografisi olur gibi geliyor ama zaten “yaşanırken bir biyografi olan”ın ancak ölümünden sonradan “gerçek” bir hayatı olabilir gibi de geliyor. Siz, onun şahsi tarihçisi gibi mi hissediyorsunuz artık, yoksa arkadaşı gibi mi?

    Harika bir yorum. Teşekkür ederim. Sorunuzu kendime yine “Ben neyim?” kısaltmasıyla sormam gerek. Elbette bu oldu. Ama itiraf etmem gerek, kendime sorduğum en zor soruydu bu. Şimdi siz de sordunuz, biraz daha yumuşak, belki de daha kibar. Kendimi onun bir arkadaşı gibi görmem kabalık olur. Zaten tek yanlı başlattığım bir hareketi iyicene kendime, kendi sözüme, kendi düşünceme göre biçimlemek, itiraz ihtimalinin olamadığı bir yerde bu düşünceyi yegâne gerçek saymak, bunda ısrarcı olmak olur. Olmasın! Bir kere şunu her zaman biliyorum ve daima altını çiziyorum, Hayalet’in arkadaşı olabilmek kolay değil, herhangi birisinin onun yakınına sokulması için o alanı ancak kendisi açabilir, bu da çok olmamıştır. Ama şunu da demeden geçmem; Hayalet’i anlayabiliyor, dahası onu ne kadar uzakta, derinde de olsa duyabiliyorum. Buna mecalim var, bu oldu. Duydum onu. “Şahsi tarihçilik” bir dereceye kadar doğru olabilir, onu kayıt altına aldım çünkü, dışarı aktardım. Bugünün deyimiyle, dolaşıma soktum. Ama bu tanım çok büyük geliyor bana. Sanırım Hayalet de böyle bir tanımın/konumun öznesi olmak istemezdi. Bu yüzden büyük olmayan, daha az genişliği olan bir yerden almak isterim: En fazla Hayalet’in bir toplayıcısı/eskicisi sayarım kendimi. Çünkü yıllar yılı yaptığım buna daha yakındı. Elden çıkmışları, sonra da kimsenin pek almak istemediklerini toplamaktı işim. Kimi zaman evlerden, kimi zaman yazıhanelerden itilmiş bir yaşam ve onun uzantılarıydı topladığım malzeme. Böyle diyebilirim. Ama eklerim, kıymet verdiğim tek şeydi bunlar. Hakkını vermek istediğim, göz nuru saydığım şeyler. Dediğim gibi burası zor yer benim için. Kendime burada bir kimlik biçemem ben, Hayalet üzerinden bunu yapmak çok istemem. Başta da belirttiğim gibi en fazla, bazı zamanlar da en sert, “Ben neyim?” sorusunu sormuşumdur burada, ama bu soru kestirmedir. Uzun taraftan gidersem; “Bu birliktelik devam ederken, böyle bir yaşamın karşısında, senin yaşamın nedir?” sorusudur bu. Teferruattır!

    Haluk Oğuz Alplâçin’in dünyayla hesabını daha hayattayken hiç kapanmayacak bir yerden kurması neye bağlanabilir?

    Zor bir yaşama bağlanabilir ancak. Alplâçin’in yaşamı her zaman güç olmuştur. Bunu yarısını kendi elleriyle inşa etmiş, o zorluğu kabullenmiş, göğüslemiş olsa da sadece buradan karşılamak kolaya kaçma olur. Yara vardır Alplâçin’de. Geçmişten aldığı, oradan gelen, derin bir yara. Bunu göstermemiş, görülmemesi için elinden geleni yapmıştır, ancak bunun hissini yaşamı boyunca atamamıştır. İz durur! Bu nedenle hesabı da “kapanmayacak bir yerden” tutmaktan başka bir gerçekliği olmamıştır. Hesabı ödememiştir aslında, öyle gitmiştir. Anneyle, annenin yokluğuyla açılan bir hesap bu. Ölüm zor da olsa kolay karşılanabilir bir durumu, bir genişliği, rahatlığı vardır; ancak birisinin var olduğunu bildiğiniz hâlde yokluğuyla terbiye edilmek zorunda kalırsanız hasar alırsınız. Yetişkin bir kişi değil, altı yaşında bir çocuk buradaki. Hasar bakidir. Ardından bir başka evde, kurallar olan, kalabalık olan, benlik yapısını ezmeye meyilli olan bir evde üvey evlat olarak yer alması hasarı kalıcı hâle getirmiş, sizin deyiminizle hesabı kabartmıştır. Annenin yokluğu, babanın dönüşümü, evdeki “düzencilik”, çocuğun oradaki “yadırgı” konumu yarayı derinleştirmiştir. Bu hesabın ilk kısmı.

    Bir de diğer yan var, benim “alacaklıdır” dediğim yan, İstanbul! Alplâçin’in dünyayla hesabını biraz buralardan almak gerek, sanıyorum daha çok gerek. “Köklü” kişilerin ortasında köksüz bir kimse olarak durmuştur Alplâçin. Güçlü figürler vardır etrafında. Gücün, sanıyorum en belirgin yanı kimdeyse ona bunu, güçlü olduğunu hissettiren yapısıdır. Epey “hisli” ortamlarda bulunur Alplâçin. Peki güçsüz müdür? Hayır, değildir; ancak hesap üzerinden bakacaksak hesap kimi zamanlarda daha ağırdır onun için. Daima mücadele etmek zorunda kalmıştır. Çocukluğunda içine girdiği bu durum İstanbul’da da devam eder, orada da mücadele etmekten başka şansı yoktur. Kendini kabul ettirmek zorundadır ve ettirmiştir de ancak sınırlı, belirlenmiş bir kabuldür bu. Biraz ileri gitmek isterim, sınırları çevresindekiler tarafından belirlenen bir kabuldür. Buradan ona karşı daimî bir haksızlık yapıldığı sonucunu çıkarmak yanlış olur, ama anlaşılmamıştır demek yanlış olmaz. İz durur derken biraz da buradan, İstanbul’dan bahsediyorum aslında, iz burada daima durmuş. Kimileri tarafından görülmüş, hissedilmiş de Alplâçin’deki bu iz. Yahut derin bir yarayı işaret eden dostları olmuş. Ancak gerisindeki mesele görülmemiş. Mesele: Hayalet! Bu derinliğin -buna kanama da denebilir pekâlâ- onu biçimlediği hâl görülmemiş. Onu Hayalet kılan Beyoğlu’nun karanlığı değil, derinindeki yaradır. Ama karanlıkla daha kolay baş edilebilir tabii ki, yarayı görmek için sizin de biraz kanamanız gerek. Burada Demirtaş Ceyhun’un bir aktarımını hatırlatmak isterim, ama bunun bir sataşma olarak görülmemesini dilerim. Hayalet’in önceden verem geçirdiğini öğrendiğinde şaşırır Demirtaş Ceyhun ve eğer Hayalet sözünü etseydi ne olacağını da ekler: “Önemsemezdik, ciddiye almazdık galiba. Dalga geçerdik, ‘Ulan sende ciğer var mıdır ki?’ filan derdik.” Ciğer de teferruattır!

    Peki şimdi ne olacak?

    Bundan sonra Hayalet’e ne olacak, ben bundan sonra Hayalet’le ne yapacağım olarak alıyorum soruyu. Ümidim bundan sonra Hayalet’in daha bir gerçek hâliyle görülmesi, kabul edilmesi. Yaşamıştır, denilmesi. Hakkının verilmesi, teslim edilmesi. Bunlar olurken, onun yarattığı o bir başka imkânın daha iyi anlaşılması. Benim Hayalet’le işimse henüz bitmedi. Gerçekleşecek daha başka şeyler, işler, hatta yükselebiliriz; hadiseler var. Bunları zamanla göstereceğim. Hayalet Oğuz’u bir başka hâlle “dolaşıma” sokmak gibi bir isteğim, yeni bir derdim var. Bunun için çalışmaya başladım, günü geldiğinde ortaya çıkacaktır. Hayalet’in çoğaldığını biraz da o zaman görebileceğim.

    Öte yandan daha kısa zamanda yapmak istediğim birkaç şey var: ilkin mezarının bilgilerin de düzeltilerek değiştirilmesi var. Bu değişimin onu yansıtan, hatırasına sadık kalan bir yapısı olmalı, hakkını vermeli. Tek dikili taşı! Sonra Kurtuluş’ta yaşadığı Oğuz Apartmanı’na oradaki izini gösteren bir tabela asılması meselesi var. Dilerim kısa zamanda çözülecek.

    Ayrıca kitabın adıyla bir internet sitesi kurulması, kitaptaki tüm görsel malzemenin renkli bir biçimde orada sergilenmesi, dergilere yaptığı, ama kitaba almadığım (sadece bibliyografyada belirttim) hikâye çevirilerinin orada yeniden yayınlanması düşüncesi var. Bu düşünce epeydir dönüyor zihnimde, ama kitap elbette önüne geçti, ertelendi. Olursa güzel olur, ayrıca bu siteyi bir toplanma alanı olarak tasarlıyorum kafamda. Hayalet’in tüm kayıtlarının toplandığı bir alan olduğu gibi, Hayalet’e yakın duran, onu seven, önemseyen, merak eden kişilerin de daima akışta olacağı bir alan.

    Ve Hayalet’e dair yapmayı en çok istediğim şeylerden teki İstanbul, özellikle de Beyoğlu merkezli bir Hayalet haritası çizmek, böylece güzergâhları belirlemek. Hayalet’in içinden geçtiği mekânlar, yollar, kaldığı evler, oteller… Tamamı bu haritada olacak. Dijital olarak da bu yerlerin konumları görülebilecek, artık olmayan mekânların yerlerinde şimdi nelerin olduğu da bilinecek ve Hayalet kayıttan hiç düşmeyecek. Bellek Hayalet’e olduğu gibi şehre dair de işleyecek. Bunu çok istememin bir başka nedeni daha var; kimi günlerde (anma günleri) Hayalet için bir arada olunmasını, bu güzergâhlara uğranarak Hayalet’in günlük döngüsünün yeniden yaşanır, hatırlanır olmasını istiyorum. Misal, toplansa Hayalet severler Karaköy’de, vursalar yukarı Yüksekkaldırım’dan; az bir soluk alıp -e biraz da Tünel’de saklanan Mayk Hammer’i bekleyip- Asmalı’ya kıvrılsalar; artık olmasalar da Refik’teki, Nil’deki, Bacı’daki silinmez izleri bir bir görseler; Tepebaşı’na varıp yıkıntılar içinde de olsa Emperyal Otel’in, Alp Otel’in önünden geçerken şöyle bir kolaçan etseler Hayalet’in odasından bir ışık sızıyor mu, ayık mı diye; İngiliz Konsolosluğu’nun oraya gelince rakıdan önce zemini sağlama almak için bir kuru-pilav indirseler aşağı; kaysalar sonra Balıkpazarı’na, devrilmiş de olsa duysalar Krepen’in uğultusunu; Çiçek Pasajı’na göz kırpıp caddeye uzansalar; sonra Parmakkapı Sokakları, sonra İmam Adnan, sonra Mis Sokak, biraz da Fuaye Adnan ve mekânı işte, biraz da Yeşil Horoz, dönünce biraz Papirüs, biraz da ama en çok da Afrika Han; girseler buralardan; duysalar Hayalet’i; sonra, ansızın yılankavi bir dönüşle Baylan’ı geride bıraksalar (kahve için saat artık geçtir) Galatasaray’a düşseler; hemen aralarından birini Galatasaray Pasajı 4 numaraya gönderip Peri Magazin’in son sayısını aldırsalar; nihayet artık usul usul, evvelden göz kırptıkları Çiçek Pasajı’na girseler; olmaz, çökseler ve Hayalet’in anısına kaldırsalar kaldırsalar rakıları… Güzel olmaz mı? Hayalet biraz da böyle anılsın istiyorum işte. Hayalet şehirden çıkmaz, yok olmaz, bu, bilinsin istiyorum.

    Hayalet sızar! Bellek hatırlar!

  • Baran Bilir ile Lemis Yayın üzerine hasbihal…

    Baran Bilir ile Lemis Yayın üzerine hasbihal…

    Lemis Yayın, 2012’den beri yayıncılık dünyasındaki kendi özgün yerinde duruyor. Zaman içinde mimarlık, sinema, poetika ve müzik alanlarında zihin ve yol açıcı bir kataloğa sahip olmasının yanında, yakın zamanda Başkan’ın Odası ile kurgu eserler yayımlamaya da başladı. Ayşe Güngör, Baran Bilir ile bağımsız yayıncılığın motivasyonları, yayınevinin dünü, şimdisi ve geleceği üzerine konuştu.

    [Ayşe Güngör] Nasıl başladı Lemis Yayın’ın yolculuğu?

    [Baran Bilir] Bir Gordon Matta-Clark kitabı hazırlamak niyetiyle çıktık yola aslında, yayınevi kurma kararını sonradan, kitabı hazırlarken aldık. Önceleri “hele biz kitabı bir hazırlayalım da, kimse basmazsa kendimiz basarız,” diyorduk. Süreç içinde bunun tek kitaplık bir şeyden daha fazlası olmasını istediğimizi fark ettik.

    Başlangıçta iki kişiydik, ben ve Perihan (Usta). 2015’ten beri ben tek başıma sürdürmeye çalışıyorum.

    Kendi payıma, çok kısaca şöyle gelişti: Hayatta ne yapıp ne yapmayacağıma karar vermem gereken zamanlardı. Önce yapmak istemediklerime karar verdim, sıra ne yapmak istediğime karar vermeye gelmişti.

    Tek başına yayınevi işlerini sürdürmeye çalıştığın bu sürecin birçok zorluğu oluyordur eminim, hele ki şu zamanlarda. Biraz bu zorluklardan bahsetmek ister misin? Yine de tüm bunlara değer, diyor musun?

    Tek başına götürmenin bazı avantajları ve elbette pek çok zorluğu var. Hem her iş gibi yayıncılığın da kendine has zorlukları var, hem de hangi iş olursa olsun bir şey “iş” olunca, bürokrasiler, çoklu para ilişkileri devreye girince kendiliğinden gelen zorluklar var; tek başına olmak da tabii bu zorlukları katlıyor. Ama uzun uzun bunlardan şikâyet etmek, yakınmak istemem, ara sıra yıldırıcı ve stresli anlar yaşansa da zevk ve heyecan kefesi neticede ağır basıyor her seferinde. Lemis’in takip edildiğine tanık olmak heyecan verici ve büyük bir motivasyon kaynağı.

    Ama zorlukların bir boyutundan, zaman boyutundan biraz bahsetmek isterim. Tek başına olmak mesai saati mefhumundan yoksun, bir düzene oturtması pek mümkün olmayan, gece-gündüz, haftaiçi-haftasonu, ev-işyeri gibi dikotomilerden bağımsız bir hayat yaşamayı gerektiriyor, ya da en azından Lemis’te işleyiş ancak böyle olabiliyor. Masabaşında yapılacak işlerin sonu yok, iyi ki de yok, ama bazen o masanın başına oturma fırsatını bulmak dahi güç oluyor. Bürokratik işler, sipariş tedarikleri, yazışmalar vs. derken, bazı günler kitap hazırlık işlerine sıra çok geç gelebiliyor, bazı günler gelemiyor bile. Tek bu değil, başka nedenleri de var, ama bu, Lemis kitapları arasındaki sürenin bazen çok açılmasının en büyük nedenlerinden biri.

    Kitap çevirmeyi veya yayıma hazırlamayı bir tür ekstrem okuma olarak görüyorum. Sizden vaktinizin, zihninizin, emeğinizin, yani hayatınızın büyük bir kısmını kendisine hasretmenizi bekleyen, bazen yan okumalarla, tartışmalarla desteklenmesi icap eden, rüyalarınıza bile sirayet edebilen bir uğraş.

    Yayıncılığı tüm bu artı eksi tablosu üzerinden düşününce, zorluklara rağmen, olumlu olan taraf daha ağır basıyor belli ki. “Lemis’in takip edildiğini bilmek bir motivasyon kaynağı,” dedin. Ben bu motivasyon meselesini biraz daha açmak isterim: Bunun içinde piyasa için üretmemenin ve küçük ölçekli bir yayınevi olmanın sağladığı özgür yaratım süreçleri de var mı? Sence bu tercihler yerine ulaşıyor mu?

    Kitap çevirmeyi veya yayıma hazırlamayı bir tür ekstrem okuma olarak görüyorum. Sizden vaktinizin, zihninizin, emeğinizin, yani hayatınızın büyük bir kısmını kendisine hasretmenizi bekleyen, bazen yan okumalarla, tartışmalarla desteklenmesi icap eden, rüyalarınıza bile sirayet edebilen bir uğraş. Bunlara gönüllü olmak, böyle bir uğraşı motivasyonu daim kılacak biçimde sürdürebilmek için o süreçte hayatınızın bir parçası haline gelecek o konuyu, metni, kişiyi, yazarı, her ne ise, onu doğru seçmek gerekiyor. Yani o metni defalarca okumaya; misal bir satırarası meramını veya örtük referansını daha iyi kavrayabilmek uğruna bazen saatlerce kitaptan kitaba, makaleden makaleye, sözlükten sözlüğe atlamaya; yazarını ya da mesela o kitap biri hakkındaysa o kişiyi hani neredeyse hane halkından biriymişçesine hayatınıza sokmaya hazır bir motivasyonunuz olması gerekiyor. Piyasayla ilgilenmeyen özgür bir yaratım sürecinden ben en başta bir tür başına buyrukluğu anlıyorum, yani hazırlık süreci boyunca motivasyonu daim kılacak kitapları başına buyrukça seçebilmeyi ve süreci başına buyrukça götürebilmeyi. Ama bu, motivasyon bahsinin sadece bir boyutu.

    Belki düşünsel motivasyonunun beklentileri ile piyasanın beklentilerini çakıştırabilenler vardır. Motivasyonunu öncelikle piyasanın beklentilerini karşılamakta bulan bir üretim biçimi ise zaten daha yaygın olanı. Bir de tespit ettikleri bir boşluğu doldurma misyonu üstlenen, motivasyonunu o misyondan alan üretim biçimi var. Lemis bunlardan birine dahil değil. Sanıyorum Lemis gibi bunlardan birine dahil olmayan başına buyruk yayınevleri ayakta kalma ve direnme gücünü ancak takip edildiklerini hissedebilirse bulabiliyor. Devam etme gücü veren şey en başta bu oluyor. Çünkü bu tür yayıncılık öncelikle bir yayma hevesi; ve o hevesin, o çabanın boşa çıkmadığını, bir karşılık bulduğunu görmeden devam etmesi güç. Tabii şunu da eklemek lazım, takip edilmenin maddi dönüş formundaki karşılığı da denkleme dahil ve o açıdan bakınca da başına buyrukluk biraz başa bela olabiliyor.

    Kitapların biraz da tasarımsal tarafından bahsedebilir misin?

    Mimarlık eğitimi almış olmaktan gelen bir tasarım hevesiyle kitapların kapaklarını ben yapıyorum. Bazılarının zaten öyle “tasarım” denecek bir olayı yok pek. Kitaplara kapak yapmanın da yayıma hazırlık sürecinin, demin bahsettiğim o ekstrem okuma sürecinin bir parçası olduğunu düşünüyorum, çünkü bir ambalajdan ibaret olmasın, kitabın hissinden az biraz iz taşısın diye uğraşıyorum. Bazen nasıl olacağı, kapakta hangi imgenin kullanılacağı baştan belli oluyor, bazense o arayış sancılı bir süreç olabiliyor. Yaparken zevk alıyorum ama tabii masraftan kısmak için de kendim yapıyorum.

    İç tasarımları açısından bahse değer olan, sanırım sadece Gordon Matta-Clark kitabı var. Onun tasarımını Perihan’la birlikte yapmıştık, tasarımın büyük bir kısmı ve uygulaması ona ait.

    Öte yandan sen de yazan ve yazmakla derdi olan birisin, yayıncı olmak bu tarafını nasıl etkiliyor?

    “Yazan”dan ziyade “yazmakla derdi olan” demek daha doğru olur. Lemis’ten önce, uzunca bir dönem hayatımdaki en öncelikli uğraş yazmaktı, tanışıklığımız o zamanlara dayandığından sen biliyorsun. O dönem benim için bir bakıma Lemis’e hazırlık dönemi olmuş oldu.

    Yazmak hâlâ hayatımın bir parçası, ama artık eskisi kadar yoğun ve hararetle yapmadığım, üzerine konuşması da doğrusu benim için biraz güç bir şey.

    Tanışıklığımız o zamana dayanıyor demişken, bir zamanlar beraber Zygiella Notata isimli fanzini hazırlıyorduk. Bugün bakınca fanzin nasıl bir mecra sence, sana neler ifade ediyor?

    Zygiella Notata güzel bir deneyimdi. On sene oldu aşağı yukarı, değil mi… Daha fazla hatta. Bu arada hakkını yememeliyim, beraber hazırlıyorduk demek haksızlık olur, tamamen senin çekip çevirdiğin bir faznindi. Ama o maceraya dahil olmayı, küçük de olsa bir parçası olmayı Lemis’e giden yolun taşlarından biri sayıyorum.

    Aslında fanzinlerle ilişkim hayli eskiye dayanıyor. 1998’de, 14 yaşındayken bir metal müzik fanzini çıkarmıştım. İlk paramı da ondan kazandım. 20-25 kopya satmıştım; hiç fena sayılmaz. Ondan sonra, ergenlik yıllarım boyunca başka fanzinler de hazırladım kendi kendime. Daha deneysel, görsel-edebî şeyler. Onları insanlarla paylaşmaya cesaret edemedim. Keşke duruyor olsalardı, kaybettim hepsini.

    Belki ta o günlerden gelen bir refleksle, fanzin sempati duyduğum bir mecra. Fanzin için en doğru kelime de sahiden “mecra” galiba. Tabii bir zamanlar ettiğinden farklı şeyler ifade ediyor artık benim için. Fanzinler de başka bir şeye evrildi çünkü. Bir zamanlar olduğu şeye de, bugün geldiği noktaya da ayrı ayrı sempatim var. Bir zamanlar, sözü olanın sözünü çoğaltıp yayarken bürokrasileri ve hiyerarşileri baypas ettiği, fotokopi makinesi denen harika icadın sunduğu fırsatlardan istifade ettiği mecraydı. Bugün ise fanzin deyince zihnimde canlanan şey tam bir mecralararasılık mecrası; ifade araçlarının, farklı macraların sınırlarını bulanıklaştırarak onları buluşturma, kitaptan, dergiden daha esnek olma potansiyeline, hatta dijitale veya sergi mekânına alternatif olma potansiyeline sahip bir yüzey. Nostalji batağına saplanıp artık geçmişte kalmış o fanzin estetiğine öykünmedikçe, bence hâlâ ve hatta belki de bir zamanlar olduğundan daha da fazla imkân barındıran bir mecra.

    Lemis’in yayımlayacağı kitapların planını nasıl yapıyorsun? Uzun vadeli bir planın var mı, bizi gelecekte nasıl kitaplar bekliyor?

    Pek plan yapmaya gelmiyor, yapılan planlar illa ki aksıyor, her yayınevi için böyle değildir muhakkak ama Lemis için böyle olageldi.

    Kısa vadede kitap, orta ve uzun vadede de kitap dizisi ölçeğinde birtakım hazırlıklar sürüyor. Şimdiye kadarki kitapların hitap ettiği okurun yine ilgisini çekecek, çevirisi başlamak üzere, devam eden ve bitmiş birkaç kurgudışı kitap var sırada. Bir koldan da kurgudışı derleme dizileri yayımlamak üzere bazı hazırlıklar sürüyor.

    Uzundur hayalini kurduğum ama ancak gerçekleşebilen bir gelişme de Lemis’in kurgu kitaplar basmaya başlamış olması. Yakınlarda çıkan Ricardo Romero’nun Başkan’ın Odası kurgu dizisinin ilk kitabı oldu. Bu gelişmeden dolayı heyecanlıyım, uzun vadede nasıl bir seyri olacağını ben de merak ediyorum.

    Bir de, ilk kitap Gordon Matta-Clark’ı baştan sona elden geçirilmiş ve genişletilmiş olarak tekrar basmak istiyorum, kısa vadeli planlardan biri de o.

    En iyi yaptığım şey ise dinlemek, sessizliğe pek gelemiyorum.

    Basmaktan pişman olduğun bir kitap var mı?

    Hepsine aynı mesafede değilim tabii ama pişmanlık denecek kadar mesafelendiğim bir kitap da olmadı. Niyet edip de sonradan “bunu basmamalıyım” deyip vazgeçtiğim kitaplar oldu. Şimdi olsa yayın programına eklemeyeceklerim de çıkar biraz düşününce, ama bugünden bakıp da “keşke Lemis’in kataloğunda olmasaymış” diyeceğim bir kitap yok. Aralarından bazılarını, az satılacağını tahmin ederek, bunu göze alarak yayımladım ve tahmin ettiğimden de az satıldılar. Ama bundan dolayı pişman olmadım, hatta aldıkları bazı tepkiler “iyi ki yayımlamışım” dedirtti. Müzik kitapları öyle oldu mesela, Morton Feldman ve Iannis Xenakis kitapları. Pişman olmasam da bu tabii aynı hattan giden yeni kitaplar basmak konusunda temkinli olmaya itiyor, oysa o hattı devam ettirmeyi istiyorum. Ya da Alexander Kluge kitabı Sinema Hikâyeleri mesela: bir Kluge kitabı yayımlamak hayalimdi ve bunu gerçekleştirmiş olmaktan dolayı çok mutluyum, ama yayımlamak istediğim başka Kluge kitapları da var ve ister istemez temkinli davranıyorum.

    Sen bu aralar neler okuyor, neler dinliyor ve izliyorsun?

    En son Ilya Kaminsky’nin Sağır Cumhuriyet’ini okudum. Şimdi elimin altında Başkan’ın Odası’nın da çevirmeni Emrah İmre’nin çevirdiği, Samanta Schweblin’in Kurtarma Mesafesi ve Yort Kitap’ın yayımladığı yeni materyalizm derlemesi var. Bir de tabii Lemis yayını olma potansiyelli kitaplar listem var, okumaya ayırdığım zamanın bir kısmında onları okuyorum.

    Şu aralar pek de iyi bir izleyici değilim. En iyi yaptığım şey ise dinlemek, sessizliğe pek gelemiyorum. Son günlerde en çok Pharoah Sanders ve Floating Points’in birlikte yaptıkları Promises albümünü dinledim.

  • John Cheever ile söyleşi: Hayatı Anlamak İçin Hikayeler

    John Cheever ile söyleşi: Hayatı Anlamak İçin Hikayeler

    John Cheever dört roman ve altı hikaye kitabını yazarı. İlk romanı The Wapshot Chronicle 1958 Ulusal Kitap Ödülü’nü kazandı; en son hikaye toplaması John Cheever’ın Hikayeleri, 1979 ‘da Pulitzer Ödülü’ne layık görüldü.

    Jo Brans, Güney Metodist Üniversitesi’nde İngilizce öğretim üyesiyken, SMU edebiyat festivalinde konuşmak için Kasım 1979 ‘da Dallas’ı ziyaret ettiğinde Cheever ile bu söyleşiyi yaptı.


    Jo Brans: Bu röportaj için senin odana çıkmamızı önerince kendimi John Cheever hikayesindeki bir karakter gibi hissettim.

    John Cheever: Bana yıllar önce bir kadının benimle yaptığı bir röportajı hatırlattın. Çok yorgundum. Beş söyleşi filan yapmıştım ve dedim ki, “Çok yoruldum, neden sen şu yatağa uzanmıyorsun, ben de bu yatağa uzanırım, sonra da sadece uzanırız .” O da bunun harika olduğunu söyledi. O zaman benim birkaç fotoğrafımı çekebilir miydi? Ben de “Tamam” dedim. “Gömleğini çıkarır mısın?” dedi. Ben de dedim ki, “Şey, evet, aslında isterim, çünkü gömleksiz aslında berbat görünüyorum.” Sonra birden yatağıma girdi ve üzerimde hiç kıyafet yokken benimle oynaşmaya çalıştı. Ve sonunda dedim ki, “Defol git buradan.” Dışarı çıkmak istemedi, vizon kürkü vardı. Ben de kapıyı açtım ve vizon kürkü dışarı attım, o da kürkünün peşine çıktı gitti.

    Akıllıcaymış. Zavallı adam, tüm o agresif röportajcılar.

    Hayır, ben zavallı bir adam değilim. Bu sabah herkes “Çok özür dilerim ama gidip Fort Worth’taki sabah programını yapmalısın.” dedi. Ve ben de dedim ki, eğer Fort Worth’taki sabah programını yapmamı istemeseydin, traş olmadım mı, tipim mi kayık diye merak ederdim. Toronto’da, Moskova’da, Londra’da, Boston’da, New York’ta sabah programı yaptım – sabahları sürekli erkenden uyanıyordum. Bazıları da çok komikti. Dave Garroway Şov diye bir şey vardı. Hatırlamıyor musun?

    Hatırlıyorum.

    Radio City’de bir mağazanın önündeydi ve eğer televizyona çıkmak istiyorsan ortaya atlardın ve pano taşırdın. Dışarıda isyan çıkmış gibi bir kalabalık vardı. Red Warren’la devam ettim. İkimiz de Ulusal Kitap Ödülü’nü kazanmıştık – bu yirmi üç yıl önceydi. Dizide Joe adında bir şempanze de vardı ve tamamen giyinikti, Red ya da benden çok daha iyi giyiniyordu ve çok daha sakindi. Red ve ben akşamdan kalmayız ve Garroway dedi ki, “Bay Warren, şiir ve nesir yazıyorsunuz; neden önce birini sonra diğerini seçtiğinizi açıklar mısınız?” Red istifini bozmadan şöyle dedi: “Eh, kaşınan yeri kaşıyacaksın.” Seyirciler pencerelerin dışında “Para gönder, hamileyim” yazan tabelalar tutuyorlardı. O günlerdeki talk şovlar gerçekten çılgıncaydı.

    Tüm bu hikayeler nereden geliyor? Hepsini gözlemlemiş olamazsın. Bullet Park’taki trenin altında kalan adam mesela, geride sadece pabucunun teki kalıyor.

    Benim hissiyatım, tabii ki, edebiyatla çalışırken hafızanın gücüyle uğraşıyoruz şeklinde, rezervuarla değil, hafızanın gücüyle.

    Kişisel hafızadan bahsetmiyorsun o zaman. Yani bir şekilde insan olan her şeyi hatırlayabildiğini söylüyorsun.

    Belki de dünyada hatırladığım ilk şey bana bir hikaye anlatılmasıydı. Ve sonra çocukluğumda bana ya hikayeler anlatıldı ya da okundu. Ve hayattaki herhangi bir olaydan şaşkına döndüğümde, bunu hikayenin diline sokmaya çalıştım – onu kavrayıp kavrayamayacağımı görmek için. Aşkla ve ölümle yüzleşti. Sanırım dünyada yapacağım son şey, son nefesimde, yalan söylerken ve ölürken ne olursa olsun, kendime bir hikaye anlatmak olacak.

    Bir hikaye anlattığınızda, anlatılan genelde ne içeriyor?

    Kesinlikle sahip olduğum her şeyi.

    Yani, gerçekten kendinizi dışarıdaki tüm bu güçlerle bağlantıya sokuyorsunuz. Her zaman – toplanan hikayeleri tekrar okuduğumda bana hep Hıristiyan anlatılar gibi göründü.

    Evet, ben bir Hıristiyanım.

    Hiç tanrıya isyan ettin mi?

    Evet, on üç yaşındayken falan. “Ne saçma bir sapan bir iş!” diye düşündüm. Ama sonra bana öyle geliyor ki, yeniden dönüşümümü aşık olmakla birleştirdim. Ve sanırım aşk hayatımın başlarında kiliseye tekrar katıldım.

    Mitolojiye çok bağlı olduğunu, kullandığın başka mitoloji türleri olduğunu fark ettim. Hıristiyanlık da başka bir efsane mi? Büyük bir ölüm ve diriliş efsanesi mi?

    Yunan mitleriyle karıştırmam.

    Geri alıyorum. Kafir olmanı istemem. Çalışmalarındaki tüm o Hıristiyan vizyonuna bayılıyorum. Her türlü karanlığın içinde, her zaman beklenmedik ve güzel bir şeyin içinde olan lütuf anları. Hikâyelerini alaycı bulmuyorum. Ama bazıları öyle olduğunu söylüyor.

    Eh, zaman, hikayelerin algılanma biçimini değiştirmiş gibi görünüyor. İnsanların, dünyanın en pahalı reklamlarının sayfaları arasında dar sütunlarda koştukları için alaycı olduklarını düşünmelerini seviyorum. Şu anda oldukça merhametli oldukları düşünülüyor. Ve yakında duygusallıkla suçlanacağımı umuyorum. Kendimi hiç alaycı olarak düşünmemiştim.

    Bazı hikayelerde bilinçli olarak kötü müydün?

    İftira dolu bir hikaye yazdığımı hatırlamıyorum. Notlarımda var ama neredeyse hiç yayınlamıyorum çünkü insanlar kendilerini tanıyorlar.

    Sanırım insanlar kendilerini görüyorlar ve evrenselliği tanımıyorlar.

    İnsanlar asla kahramanca şeyler yapmazlar.

    Söylesene, çağ daha liberal hale geldiğinde, cinsel açıklığa ve bu tür şeylere karşı, bu sizin için özgürleştirici bir şey miydi? New Yorker hikayeleri oldukça ihtiyatlı olmalıydı, ama insanlar Falconer’daki seksten şok oldular.

    Öyle mi oldular?

    Evet. Bölümümüzdeki bir öğretmen bana dedi ki, “Falconer’ı okuma listeme koydum, sonra kitabı tekrar okudum ve bu konuda öğrencilerle konuşamayacağımı düşündüm. Bu yüzden öğrencilere nasıl hissettiğimi anlattım, onlar da merak etmeyin, biz sizinle konuşabiliriz dediler .” Ama mastürbasyon sahnesini kastetmiştim. Hani o su teknesinin oradakini.

    Su teknesi mi? Evet, tabii ki. Geçen yıl Sing Sing’e geri döndüm ve ders verdiğim mahkumlar “Bunu ne diye yazdın?” dediler. “Biz böyle yapmayız.” Ben de dedim ki, “Bunu yapmadığınızı biliyorum zaten.”

    Oh, hepsini uydurduğunu mu söylüyorsun?

    Hayır, o işler tren istasyonlarında ve havaalanlarında devam ediyor.

    Yazar olarak çağın özgürleştiren havasından etkilenip kendinizi serbest kılamadığın oldu mu?

    Hayır. Bu özgürlüğün bir kısmı yanıltıcı. Cinsel ilişkiyi tanımlamaya hiç hevesli olmadım. En yüce insan deneyimini neden lastik değiştiriyormuşsun gibi anlatıyorsun ki?

    John Gardner ve kurguyu ahlaki olarak düşünme biçimi hakkında ne düşünüyorsunuz – gaz odasının kapısında durması – muhtemelen yazarlara ahlaki yazar olup olmamalarına bağlı olarak içeri girip girmemeleri gerektiğini söylemesi?

    Bence John’un ” Ahlaki Kurgu Üzerine” kitabı hepimizin sahip olduğu fikirlere bir yaklaşımdı. Bu kurgu, elbette, göze çarpan istisnalar dışında – şeytani uygulamalara kendini adamış erkekler – hayatın tarafındadır.

    Ne demek istiyorsun?

    Huysman’ı düşünüyorum tabii ki.

    Çıkmaz sokak gibi bir şey.

    Kendi kendini deklare eden çöküş. Kurgu hayata doğru bir çabadır. İnsanoğlunun şöhretli olma mücadelesinin tek tarihidir.

    Kurguyu zihninizde ahlaki kılan nedir?

    Ahlakı kurguya bağlamazdım.

    Yazmanın kendisi ahlaki bir edim değil mi sence? Sanırım ahlaki olanı, yaşamı sürdüren bir şey olarak düşünüyorum.

    Benim için çağrışımı, belki de New England’dan geliyor olmamdan dolayı, biraz zorlanmış ve esnek değil. Zihnimde yasama organlarıyla, sosyal baskılarla karışıyor.

    Falconer’ın hala muazzam bir kitap olduğunu düşünüyorum. Açılış cümlesinden sonuna kadar histerik bir şekilde yazdım, “Neşelen, sevin.” Sekiz ayımı aldı. Birlikte yaşamak için korkunç biri olmalıydım o dönem.

    Eğer lisans öğrencilerine bir kitabın ahlaki olduğunu söylerseniz, genellikle bunun seksle ilgili olduğunu düşünürler, ve genellikle de ona karşı biçimde. Sanırım bahsettiğin şey bu.

    Saul Bellow, John’un kitabında nasıl yer aldı?

    Gardner bir deneme yazarı olduğunu söyledi – kitapları uzatılmış denemelerdi.

    Ahlakın kokusu olarak adlandırabileceğiniz şey Saul’un kitabında çok güçlü. Uygun ve terbiyeli olanın hissi. Saul’dan daha uzlaşmaz bir çağdaş yazar düşünemiyorum. Nobel Ödülü konuşmasında edebiyattan medeniyetin belki de ilk işareti olarak bahsetti.

    Onu ne zamandır tanıyorsun?

    Saul’u mu? Yakından tanımıyorum. Yani birbirimizi çok az görüyoruz. Onu gördüğüme hep sevinmişimdir ama. Varsayıma göre başka bir hayatta tanıştık ve bu yüzden bu dünyada birlikte vakit geçirmek zorunda değiliz. O Chicago’da yaşıyor, ben de Ossining’de. İlk tanıştığımız zamanı hatırlıyorum ama tarihi hatırlayamıyorum. Otuz beş yıl kadar önceydi. Red Warren’la evlenmeden önce Eleanor Clark’ın evinde tanışmıştık.

    Çok uzun zaman önce. Ama onu yılda bir ya da iki kez mi görüyorsun?

    Doğru. Senede yaklaşık iki kez buluşuruz.

    Bellow okuyorsun, Cheever okur musun?

    Kendi çalışmamı okumuyorum çünkü hepsini utanç verici ya da sıkıcı buluyorum. Hepsini sıkıcı buluyorum.

    Bu konuda ciddi misin? Gerçekten Wapshot kitaplarını alıp tekrar okumuyor musun? Ama antoloji çıktığında ya da üzerinde çalışırken tüm hikayeleri tekrar okumuş olmalısın. Yok mu?

    Kesinlikle olmaz. Üç satır okurdum iyi olsalardı… Birisi bana “Aşkın Geometrisi” ni sordu, acı dolu bir hikaye. Taslak gönderildiğinden beri, sanırım, hikayeyi hiç elime almadım. O zamandan bir kenara atmıştım.

    Faulkner’ın Virginia’da yaptığı sohbetlerde bazı romanlarında ne olduğu konusunda kafasının karıştığını hatırlıyorum. Düzeltilmesi gerekmişti. Çok zevkliydi. Öğrenciler zıplayıp “Hayır, yanlış anladınız” ya da “Adı bu değil” derlerdi. Okuduğumda numara yaptığını düşünmüştüm ama belki de çalışmalarını da yeniden okumamıştır. Belki de gerçekten unutmuştu.

    Etkilenmek istemezsin. Neden bilmiyorum ama bu çok başarılı bir iş. Wapshots’un yeni baskısı çıktığında yapmam gereken uzun bir tren yolculuğu vardı. Tamam deneyeceğim, Chronicle’ı okuyacağım, dedim. Chronicle umurumda değil oysa, 4 Temmuz sabahı bile göz atamam. Sanki çoktan gerçekleşmiş ve sizin için tükenmiş bir üretim süreci gibi. Yarın gece “Justina’nın Ölümü” nü okumaktan zevk alacağım ama. Gittiğim her yerde, Japonya ve Moskova’da bile “Justina” yı okudum.

    Senden okuyup da oturup düşündüğüm ilk metin Falconer’dı. John Cheever’ın New Yorker için kısa hikayeler yazdığını düşündüğümü hatırlıyorum. Hazırlıklı değildim ve roman beni çok şaşırttı.

    Falconer’ın hala muazzam bir kitap olduğunu düşünüyorum. Açılış cümlesinden sonuna kadar histerik bir şekilde yazdım, “Neşelen, sevin.” Sekiz ayımı aldı. Birlikte yaşamak için korkunç biri olmalıydım o dönem.

    Ben de sana çok çirkin bir soru sormak üzereydim. Hazır mısın? Sana şu kardeş meselesini soracaktım, Farragut’un kardeşini öldürmesini. Ama kardeşlik cinayeti tamamen senin kurgunun bir parçası. Burnumu sokmaya çalışmıyorum ama…

    Açıkçası kardeşimi çok seviyordum.

    Tüm bu ipuçlarını toplamaya devam ediyorum ve senin ve kardeşinin hikayesini ya da bunun kurguyu nasıl etkilediğini anlamıyorum.

    Ben de anlamıyorum. Yıllar önce Freudçuların tavsiyesini çok ciddiye almıştım. Kardeşimi sevdiğimi ve büyük ihtimalle başkasını sevmeyeceğimi. Ve bununla yaşamayı öğrenmem gerektiğini.

    Freudçular gerçekten böyle şeyler söylüyor mu?

    Evet. Ve şöyle derlerdi, “Erken döneme girip bakalım, değil mi ?” Ve bu böyle devam ederdi. Sonra kardeşimden uzaklaştım.

    Senden kaç yaş büyüktü?

    Yedi yaş büyük. Ve yaklaşık beş yıl önce ölene kadar içti, sanırım.

    Ölmeden önce birkaç yıl boyunca düşüşte miydi?

    Evet. Aramızdaki sevginin, kadınlarla düzgün ilişkilerimizle aramıza gireceği çok belli olduğu için ayrıldık. Sadece çantamı topladım. Boston’dan ayrıldım.

    17 yaşında mıydın?

    Evet. Sonra beni takip etti.

    Yani o kadar emici bir ilişkiydi ki o varken hayatında kadınlara yer olmaz diye mi düşündün?

    Evet, veya sadece kolaylık olsun diye oldu da diyebilirim. Hepsi bana özyıkım biçiminde geldi.

    Bu konuda ondan daha mı olgundun?

    Sanmıyorum. İki erkek, iki kardeş için Boston’da yaşamak çok mümkün olurdu. Eskiden birlikte takılabilirdik. İki kardeşin hayatını barındıran bir toplum vardı o zaman.

    Yani diğer insanlara tuhaf gelmedi mi?

    Boston topumunun diğer tuhaflıkları kadar doğruydu işte. Bir ev arıyorduk, Boston’da eski bir evde yaşayacaktık. Ben roman yazacaktım, o da pamuk tekstili işinde çalışacaktı ve bu kesinlikle kabul edilebilir bir durumdu.

    Kurgunuzda bu nasıl devam eden bir motif haline geldi? Örneğin Falconer’daki kardeş katli.

    Bundan kaçabileceğimden şüpheliyim. Ama bu bana hiçbir şekilde kendimden müdahale gibi gelmiyor.

    Farragut’a kardeşini öldürterek bir parçanı öldürdüğünü mü düşünüyorsun?

    Büyük ihtimalle. Bilmiyorum. Yıllardır o karakterin kafasına taş ve sopalarla vuruyorum. Onu son gördüğümde kardeşime söyledim. – Vedalaştık. Tekrar içmeye başlamıştı- Kapımın eşiğinde duruyordu ve dedim ki, “Bu arada Fred, seni son kitabımda öldürdüm.” Falconer’ı yeni bitirmiştim. O da “Güzel, güzel,” dedi.

    Sevindi mi?

    Güldü ve “Sorun değil” dedi. Mutlu olmuştu.

    Belki de onu yazma dürtün vardı. Bana yazma disiplininden bahset biraz. Bu senin için bir angarya mı yoksa kendiliğinden mi oluyor? Denise Levertov geçenlerde şiirin seni seçtiğini, şiir yazmayı seçmediğini söyledi. Kurgu hakkında da seni seçtiği gibi mi hissediyorsun?

    Bu konularda Denise kadar cesur değilim. Verdiği cümleyi söylediğini duyunca çok şaşırdım. Bir Gestalt terapisi ya da meditasyondan sonra şairin formun kendisini gösterdiğini hissediyor herhalde. Şimdi böylesi vahiy alanına girmek için hazır olmamam bir yana, kurgunun beni seçtiği bir yere adım atıyor da değilim.

    Seni seçilmişlerden biri gibi gösteriyor.

    Tamamen farklı bir katmana girersiniz, dokunduğunuz ya da nefes aldığınız şeye güvenemezsiniz, ya da nerede olduğunu bile fark etmezsiniz belki. Bence böylesi bir durumu olması takdire şayan ama ben kesinlikle onunla aynı hissi paylaşmıyorum.

    Ama çok genç yaşta kurgu yazmaya karar verdin.

    Ama bu çok da sıra dışı bir görev değildi. Çoğu zaman insanlar ahşap işçiliğini karşı konulmaz bulur ya da müzik aletlerini. Romanın ya da kısa hikayenin beni seçtiğini kesinlikle söyleyemem.

    17 yaşında New York’a gidip, küçük, kasvetli bir odada yaşamak ve yazmaya başlamak senin için çok cesurcaydı.

    İnsanın aldığı nezaket aslında hayatta bulduğu en şaşırtıcı şeylerden biridir. Muazzam bir yardım neredeyse herkesten gelebilir.

    Özellikle sana kim yardımcı oldu?

    New York’a gitmemin nedenlerinden biri, Boston’dan gelen E. E. Cummings’in beni buna teşvik etmesiydi. Ailem bana eğer herhangi bir yerde başarılı olacaksan bunu Boston’da yapacağını öğretti. Sıkıntıdan öldüysen, bu tamamen senin karakterinden yoksun olmandı. New York berbat bir yerdi. Gitmedin? Fikir şuydu: Boston’dan ayrılmak sizi eksik bir karakter olarak işaretledi, hiçbir şekilde değerli bir karakter olarak değil. Ve Cummings dedi ki , “Joey, Joey” bana eskiden böyle seslenirdi, “Uza buradan.” Ve o şahane sesiyle bağırırdı, “Çık dışarı, yürü git bir yerlere!” Ve tabii ki Cummings bir Yankee’ydi. Ben de dedim ki, “Neden Cummings?” Ve dedi ki, “Boston sıçrama tahtası olmayan bir şehir, dalış yapmaya cesareti olmayan insanlar için sadece. Başka yerlere git.” Ve her yerde anlayış ve yüce gönüllülükle karşılandım. Ve hala öyleyim, ve bana öyle geliyor ki sen de öylesin, hepimiz öyleyiz.

    Cummings’le nasıl tanıştın?

    Onunla Hazel ve Morey Werner adında bir çift aracılığıyla tanıştım. Morey Werner, Cummings’in çok iyi bir arkadaşıydı.

    Walker Evans’ın senin o kir pas içindeki odanda çektiği fotoğrafı gördüm.

    Tabii ki son derece berbattı. Çoğunlukla üşürdüm ve hemen hep açtım.

    Walker Evans – [Bedroom in Boarding House on Hudson Street, Residence of John Cheever, New York City], 1931-33

    New York’ta okula gitmediğin ve bir şey yapmadığın için korkuyor muydun?

    Bugünkü kadar korkmuş ya da yalnız olmamıştım.

    Ciddi misin, korkuyor musun?

    Evet, korkuyorum ve yalnızım.

    Bu senin için gerçekten güncel bir şey mi?

    Hayatımın bir parçası. Yalnızlığın gizemi sanırım hayatımın bir parçası. Elbette mutlu ve düşüncesiz olduğum haftalar var. Ama hayatı ne daha az kafa karıştırıcı, ne de daha az şaşırtıcı buluyorum, ergenlik dönemimden daha fazla – aslında çok daha fazla. Çünkü gençken dürtülerin, arzuların olur ve…

    Hiç ölmeyecekmişsin gibi gelir.

    Evet.

    Acı çekmenin ve acının yaratmadaki rolleri nelerdir?

    Ortak varsayım, sanatçının bazı büyük sanat eserleri yapma noktasına kadar işkence gören bir insan olduğudur ve sonra kendisini yok eder, çünkü işkencesinden başka bir çıkış yolu göremez. Bu fikir meslekten olmayanlar için çok tatmin edici olabilir, çünkü o zaman insan neden sanatçı olmak istesin, değil mi? Jackson Pollock ya da Hart Crane gibi birinin kendini yok etmesinin izlenirse neşe müstehcen bir hal alır. Sanatçının meslektaşları için pek keyifli edici değildir oysa. Saul Bellow, alkollü intihar etmeyen Nobel Ödülü’nü kazanan ilk Amerikalı yazar olarak herkese büyük katkıda bulundu bence.

    Yani böyle bir acının gerçekten gerekli olduğunu düşünmüyorsun. Sanatın?

    Acı çekmek, evet. Bu hayatın bir parçası. Ama acı çekmekle karıştırılmaması gereken kendi kendini yok etmenin ise hayatın parçası olduğunu sanmıyorum.

  • Okült ve folklorik korkunun kısa tarihi*

    Okült ve folklorik korkunun kısa tarihi*

    Tarihi daha eskiye dayanan ve genel olarak çok irdelenmiş sessiz korku geleneğinde gerçek bir dokümantasyon parçası olmanın getirdiği o sinir bozucu duygu vardır. Şüphesiz o zamanlar bundan habersiz olan Benjamin Christensen’in Häxan: Witchcraft Through The Ages (1922) adlı filmi, Sam Raimi’nin The Evil Dead (1981) adlı eserinde Ash’in The Book of the Dead (Ölülerin Kitabı) adlı eserini bulmasına; bazı antik merakların veya eserlerin keşfini anımsatan biçimde sızışı, bu tesadüfi yönü somutlaştırır.

    Häxan, gerçek bir “buluntu” filminin aurasına sahip; kara büyü ve şeytana tapma, seks ve ölüm dünyasını araştırmaya meraklı olanlara hakiki bir uyarı havasındadır. Filmden önceki yıl İskandinavya, Victor Sjöström’ün halk efsaneleri ve masallarındaki potansiyele işaret eden ancak daha metaforik amaçlar için kullanan The Phantom Carriage (Hayalet Araba) adlı eseriyle korkuya damgasını vurmuştu. Yine de, şaşırtıcı ve yenilikçi bir film yapımcılığı eseri olan Häxan, hem okült korku hem de folk horror’un (folklorik korku, kırsalda korku, doğadan korku) doğumunu tematik olarak inceleyen, büyücülük hakkında muğlak bir belgesel olarak dikkat çeker.

    Film, inanç sistemleri ve onları takip eden insanların eylemlerini nasıl kontrol ettikleri ile ilgilidir. Hem büyücülük çevresindeki hem de içindeki dünyayı belgeleyerek bu insanların sözde uygulamalarına bakar ve merakımızın gidermek için onları yeniden canlandırır. Şeytanlar, iblisler, kurbanlar, ortaçağda kazık çakmak, büyücülük, eski işkence yöntemleri; hepsi oradadır.

    Film gerçekçilikle ilgili olduğu fikrinden uzaklaşamamak için çabalarken, aynı zamanda bilgilendirici bir eser olarak da işlev görür (ancak bu antik uygulamalarla ilgili gerçek, filmin sonraki bölümlerinde biraz makara yapmak amacıyla esnetilmiştir). Christensen’in çalışmasında gerçeğin çarpıtılması, korku içinde okültün olasılıklarına yol açan, fark edilebilir bir fantezi yaratmak içindir. Kötülüğün insanlar aracılığıyla yaratıldığı düşüncesi, onların inançları ve bilimsel anlayışlarının eksikliği ile nitelendirilen eylemleri, alt türlerin kendilerini içine gömecekleri ve tekrar tekrar geri dönecekleri, belirli dönemlerdeki filmleri, toplulukların tarzlarını ve farklı pagan inanç biçimlerini temel alan bir şeydir.

    Häxan’ın ilk etkisi, sessiz filmin seslere eklemlendiği dönemin sonuna doğru ortaya çıkan ilk dalga korku filmlerindeki etkisi barizdir, alt türler için çok önemli olmasa da. Doğaüstü olaylara ilişkin aynı his F.W Murnau’nun Nosferatu (1922), Carl T. Dreyer’ın Vampyr (1931) ve Robert Weine’in The Hands of Orlac (1924) adlı eserlerinde de görülmektedir ancak bunlar Häxan’ın mistisizmini veya gerçek anlamda gizli doğasını yakalayamaz. Paul Wegener’in Der Golem (1920) adlı eseri de folklor üzerindeki potansiyel korkuyu öngörmüştür, ancak iyi yapılmış bir film olmasının yanı sıra, alt türleri ileriye taşımak için pek bir işe yaramamıştır.

    1940 ‘lardaki korku patlamasına kadar Häxan tarafından keşfedilen temaları gerçekten göremedik aslında. Hiç şüphesiz , Gotik edebiyatın yaygınlığının etkisiyle olsa, Tod Browning’in Drakula‘sından (1931) bu yana Universal’in egemen olduğu sadece canavarlarla ilgili filmlerden gına gelmişti stüdyolara. Daha ilginç ve yeryüzüne dair korku çalışmaları belirmeye başladı. Ancak bundan önce, Bela Lugosi, Victor Halperin’in Ak Zombisi’ndeki (White Zombie, 1932) gizemli, daha spesifik olarak voodoo hakkında belirsiz bir şekilde araştırma yapıyordu. Ancak bu voodoo avantajı hem ona hem de Hammer’ın Zombi Vebası’na (Plague of Zombies, 1966) kriterlerimizden farklı bir özellik vermektedir.

    Okült

    Häxan’ın öncü olduğu mıntıkada ilk başarılı girişim RKO ve yapımcı Val Lewton’un stüdyoları oldu. İlk yeni okült korku dalgasını tanımlayan bir avuç film üreten Lewton ve yönetmen Jacques Tourneur, okült temaları göz önünde bulundurarak gerilim filmleri yaptı. Bununla birlikte, bu yeni karışıma, Häxan’ın bir dönemi çağrıştıran o orijinal önermesinden uzaklaşan yeni ve nefes açıcı bir yön de eklendi. Häxan’ın sonu, Lewton’un sonradan ne yarattığına işaret eder; yani, modern zamanın insanına tematik olarak yönelmekve onun okülte olan merak duygusuna oynamak. Kedi Kız (Cat People, 1942) açık bir şekilde okült eylemlerle ilgili olmayabilir, ancak ana karakterin sahip olduğu varsayılan özellik, memleketi Sırbistan’daki folklor hikayelerinden gelir. Daha çok okült tema ile uyumlu olan Yedinci Kurban (The Seventh Victim, 1943), kayıp kız kardeşini ararken yeraltındaki bir satanist tarikatı ortaya çıkaran genç bir kadını takip eder. Bu, normalde güven duyulan gelenek fikrinin (bir izleyici olarak) korkulacak bir şey olarak ifşa eden ve sosyolojik olarak filmdeki karakterler için korkunç bir kavrama dönüştürmenin ilk adımı olur. Bu fikirler bazen okült korkuda ortaya çıkar, ancak folklorik korkuya tam anlamıyla hükmeder.

    Lewton yapmasaydı bile, folklorik korkunun mini dirilişinin Jacques Tourneur’ün Şeytanın Gecesi (Night of the Demon, 1957) adlı eserinde zirveye çıktığı görülebilir. M.R. James’in Rün Dökümü (Casting the Runes) kısa filmine dayanarak, Häxan’ın ana temalarının mükemmel şekilde yeniden metinleştirilmesidir. Şeytanın Gecesi filminin devamında Londra’da bir konferansa katılan bilim insanı Dr. John Holden (Dana Andrews) gizemli dolandırıcı Dr. Julian Karswell’i (Niall MacGinnis) ifşa ediyor. Karswell modern bir cadı olarak görülebilir. Okültün, burjuvazi yaşam tarzlarına bağlanmasının ilk örneğidir. Bu tür daha sonraki yıllarda pekiştirilecektir. Lanetler okunur ve bir iblis çağırılır, hepsi Tourneur tarafından detaylara dikkat edilerek yönlendirilir, bu da Şeytanın Gecesi’ni Häxan’ın demonik tahayyülünün ilk gerçek büyük takipçisi yapar.

    Bundan sonra, 1960’ların başlarındaki kara büyü ve okült eylemlerin kullanımını basit ev içi meselelere zekice nakleden Sidney Hayes’in Kartal Gecesi (Night of the Eagle, 1962) gelir. Genel olarak hakkı yeterince verilmemiş Kartal Gecesi, Häxan’ın cadılarınca ortaya konan kaosa hayranlıktan ziyade, ev halkına yönelmeye çalışan kara büyünün insana dair tarafını gösterir. Belki de benzer başlığı nedeniyle, film cinsiyet ilişkilerinin ve gücün en Freudçu ayrıntısına kadar zengin ve akıllı bir analizine sahip olmasına rağmen, Şeytanın Gecesi’nin gölgesinde kalır. Hammer, 1966 tarihli Cadılar adlı (Nigel Kneale tarafından senaryolaştırılan The Witches) filmde de cadı rolünü üstlenmişti ama bu, türün başka bir özelliği haline gelecek daha üst sınıflara ait unsurlarla başarılı bir şekilde bağlantılıydı.

    Bundan sonra, büyücülük zenginlerin ve boş zamanların eğlencesi haline gelir. Hammer Horror’un Şeytan Yollarda (The Devil Rides Out, 1968) adlı eseri, neredeyse her karakterin bir malikaneye sahip olması ve satanizm ve büyücülük hakkında bir şeyler bilmesi ile bunun mükemmel bir örneğidir. Filmin adından da anlaşılacağı gibi, öte dünyadan her türlü iğrenç yaratık çağrılsa da bu filmin merkezinde Şeytan’ın kendisi var. Şeytan yavaş yavaş keşfedilmesi gereken moda bir tema haline gelmektedir, sadece okült korkuda değil, aynı zamanda birçok ana akım korku filminde de. Roman Polanski’nin Rosemary’nin Bebeği (Rosemary’s Baby, 1968), herhangi bir büyücülüğü göstermek için ayrılan ekran süresi çok az olmasıyla tam kıvamında bir okült filmdir. Karakterler yine zengindir ve bu eğilim garip bir şekilde diğer büyük Şeytan temalı filmlere uzanır; The Exorcist (1973) ve The Omen (1976). Häxan’ın demonik havası modern zamanlara uyum sağlamıştır ve toplumun en zengin ve tartışmasız en aşırı kesimlerinde kendini bulur. Bu, Häxan’ın karakterlerinin tam zıt kutbudur, ancak okülte ilgi ve zenginlik arasındaki bu bitişiklik doğal bir ilerleme gibi görünmektedir. Bu filmlerin karakterleri bu iğrenç eylemleri can sıkıntısından yapıyor gibi görünürler ve Şeytan, başlangıçta hepsi doğuştan kötü olmasa da, Polanski, Freidman ve Donner filmlerinde zengin olmak için çabalamamış, tembel varlık görülür.

    Folklorik korkuya geçmeden önce izlenecek son bir film bir boşluğu kolayca kapatır. Piers Haggard’ın Şeytanın Pençesindeki Kan (Blood on Satan’s Claw, 1971), birbirine çok benzeyen iki alt tür arasında mükemmel bir kesişme noktasıdır. Yine Şeytan çağrılmaya çalışırlar, ancak bu, önceki filmlerden daha çok Häxan geleneklerine uygun ilerler. Ortaçağ Britanya’sında geçer ve film o döneme zar atar, neredeyse izleyiciden Şeytan çağırmanın gerçek bir açıklaması olduğuna inanmasını talep eder (Häxan kadar safkan bir belgesel olmaya çalışmasa da). Ayrıca, insanların kötülüklerin gerçek güçleri oldukları ve eylemlerinin nedenini aslında yanlış yönlendirildikleri şeklinde alışılmadık folklorik korku mesajını da ekler. Kırsal kesim ortamı ve Winstanley (1976) tarzı görselleriyle bile, izole edilmiş bir inanç sisteminin çıldırmış olmasının dehşeti ana konudur ve bu yönler, Christensen’in filminin idealleri doğrultusunda devam ederken folklorik korkunun okült gelenekten farkının veren detaylardır.

    Folk

    Folklorik korku, İngiliz filmleriyle o kadar eşanlamlı bir alt türdür ki, doğumunu İsveç/Danimarka yapımında bulmak şaşırtıcıdır. Häxan’ın kırsal topluluklardaki eski yaşam biçimlerini ve okült gelenekleri anlatmasının alt türün doğumuna yol açtığına dair şüphe yoktur denebilir.

    Altmışlı yılların sonları, müzik sahnesinde meydana gelen folk havasını merkeze alan bir avuç filmin yayınlanmasıyla türün oluşmaya başladığı dönemdir. Tigon Films bunların en belirgin ve en iyilerinden bazılarını yapar. Şeytanın Pençesindeki Kan’ın gizli bir üstünlüğü olabilir, ancak Michael Reeves’in Cadı Avcısı (Witchfinder General, 1968) tüm bunları göz ardı eder ve Mathew Hopkins’in cadı avına bakışına kendi gerçeğini dayar. Hüküm giymiş cadıların Häxan’da gösterilen vahşeti ve işkencesi bu kanlı filmde en aşırı uçlara taşınır. İnsanlar yine davanın asıl güzergahı gibi görünür, onların okült üzerindeki paranoyaları ise filmin en saf türden folklorik korku örneği olarak işaretleyen kıyıma sebep olur.

    Tigon benzer türde birkaç film yaptı ama bu iki filmin kalitesiyle asla tam olarak eşleşmedi. Reeves’in Büyücüleri (The Sorcerers, 1967), Ray Austin’in Bakire Cadısı (Virgin Witch, 1972) ve Vernon Sewell’in Kızıl Sunağın Laneti (Curse of the Crimson Altar, 1968) hepsi folklorik korkunun o pürüzlü kirine sahiptir, ancak potansiyellerini tam olarak yerine getiremezler. Witchfinder General ile (Vincent Price aracılığıyla) bağlantı kurmak için daha iyi bir film, Gordon Hessler’in Ölüm Perisinin Çığlığı’dır (Cry of the Banshee, 1970). Witchfinder General’a bir saygı gibi görünür ancak doğaüstü temaları da vardır. Ken Russell’ın 1971 tarihli Şeytanlar (The Devils) adlı eseri de Fransa’da geçiyor gözükse de işkenceye İngiliz yaklaşımını gösterir.

    Bahsedilmesi gereken son ve muhtemelen en ünlü İngiliz folklorik korku Robin Hardy’nin Lanetli Ada (The Wicker Man, 1973) adlı filmidir. Bu tuhaf küçük film hakkında çok şey konuşuldu, ancak Häxan’la olan bağlantısı en doğrusu gibi görünüyor. Häxan’ın seyircisini korkutmadaki ana hilesi geçmişi çarpıtarak korku yaratmaktır. Wicker Man bunun yerine günümüzü çarpıtır ve 1970’lerin başlarındaki karşı kültür hareketinin nüvesi olarak hala hayatta ve oldukça etkili bir pagan tarikatını kullanır. Bununla birlikte, Şeytana tapınma yoktur ve filmin temelinde sadece can sıkıntısından ziyade insanların eylemleri için gerçek bir neden yer alır. İnançları, ekinlerin büyümesi için kurban vermesini gerektiriyordur ve Häxan halkının da benzer inanç sistemlerini paylaştığına şüphe yoktur. Bu korku damarı artık zayıf yeniden yapımlarla iyice deşilmiştir. David Keating’in Hammer ile yayımladığı Wake Wood (2011) filminin türe bakışı ve hatta Hardy’nin The Wicker Tree (2010) isimli devam filmiyle folklorik korku iyice didiklenmiştir.

    İngiltere’den uzaklaşırsak, türde görülen toplulukların izolasyonunun, alt türlerin dışında kullanılan bir mekanizma olduğunu düşünmeden edemez insan. Tobe Hooper’ın Teksas Elektrikli Testere Katliamı’nın (The Texas Chainsaw Massacre, 1974) sonu elbette The Wicker Man filmindeki kurban temasıyla sonuçlanan aynı izole edilmiş cemaatten kaynaklanmaktadır. Amerika, Haxan Film’in ilk çalışması Blair Cadısı (The Blair Witch Project, 1999) ile Häxan’a en bariz selamı yollamış ve sadece Avrupa’nın değil tüm ülkelerin geleneklerinde folklorik korku olduğunu kanıtlamıştır. Charles Laughton’ın Avcının Gecesi (Night of the Hunter, 1955) gibi daha eski filmler bile, farklı bir şekilde başarılmış olsa da, İngiliz folklorik korkusuyla aynı yalıtılmışlık duygusunu veren keskin bir taşra fikrine sahiptir. Özellikle Japon folklorik korkusunun güzel örnekleri vardır. Masaki Kobayashi’nin Kwaidan (1964), Kaneto Shindo’nun Onibaba (1964) ve Kuroneko (1968) diğer bir ülkenin folklorik korkusundaki farklı geleneklerin sadece birkaç örneğidir. Hideo Nakata’nın Ringu’su (1998) bile Henry James stilinde şehir efsanesine dayanır ve modern, kentsel folklorik korku sadece zaman ölçeğinde yer değiştirmiştir.

    Sonuç

    Bahsedilen bazı filmler Häxan’a görsel olarak sadece küçük bir benzerlik taşısa da, tematik olarak hepsi Benjamin Christensen’in filmine biraz borçludur. Geleneği korkunun temeline alır ve bu, ilerlemeye karşı sinsice direniş için başlangıç noktasıdır. Okült pratiklere yönelik bir inceleme ve büyücülük ile şeytanlığa bir bakış sunan Häxan, o zamanlar korkunun hala bağımsız bir tür olarak kendine dair düzgün bir bağ kurmakla kalmaz, çok fazla tematik materyal de sunar. Belki bir gün, zamanımızın gelenekleri, gelecekteki izleyicileri korkutmak ve ortaçağın İkibinli yıllarında yaşamadıkları için rahatlamalarını sağlamak, hatta belki de tamamen yeni bir korku alt türü dalgasına yol açmak için başarılı bir şekilde kullanılacaktır. Ancak, belki de bu aslında gerçekten korkutucu bir düşüncedir.

  • [Jon Fosse] Yazının ışığı, acıda ve kederde bir çeşit uzlaşma olmalı

    [Jon Fosse] Yazının ışığı, acıda ve kederde bir çeşit uzlaşma olmalı

    Jon Fosse’nin 2010 ve 2019 arası söyleşilerinden yazmak ve yaşlanmak üzerine kısımlardan yapılan bu derlemeyi Ömer Naci Jr. çevirdi.

    Yazmak dürtüsü ve biçim

    Benim için yazmak bir tür dinlemedir. Ne dinlediğimi bilmiyorum ama dinliyorum! Ve sonra yazı, aşağı yukarı kendini yazar. Sık sık, belli bir noktada, yazdığım şeyin zaten yazıldığını ve kaybolmadan önce yazmam gerektiğini hissediyorum. Ya da bazen zaten orada olan metni bulmam gerekiyormuş gibi hissediyorum.

    Yaşadıklarımı yazmak beni hiç ilgilendirmiyor. Kendimi ifade etmekten çok kendimden kurtulmak için yazıyorum. Yeni bir evrenin yaratılması, karakterler, ruh halleri, bir hikaye, bana ilginç gelen belirli bir yazma şekli. Ve eğer iyi yazabilirsem, bu dünyaya daha önce var olmayan bir şey getiririm. Ve bu da benim için tamamen yeni.

    Öte yandan, elbette ne hakkında yazdığım hakkında bir şeyler biliyorum, ancak deneyimlerim yazı yoluyla dönüştürülüyor. Sanırım bu dönüşüm, sizin deyiminizle, neden yazımın bu kadar “gezindiğini” kısmen açıklayabilir.

    Septoloji uzun bir roman. Daha önce bu romanın uzunluğuna yakın bir şey yazmamıştım. O kadar uzun olmasını planlamamıştım, ama sadece yazdım, yazının hareketinde ve sonunda 1500 ‘den fazla sayfa yazdım. Ne kadar yazmayı planladığım hakkında bir fikrim olsaydı, belki yüz elli sayfa derdim. Roman aşağı yukarı kendi kendini yazdı. Uzunluğunu kendisi talep etti. Ve bunu yazarken, yerine getirmeyi başarmanın, sonuna kadar yazmayı başarmanın benim için çok önemli olduğunu hissettim. Ve başardığımda gerçekten mutluydum.

    Şimdi yazdıklarımı düşündüğümde, Septoloji’de oyunlarımdan ve diğer romanlarımdan birçok unsur olduğunu söyleyebilirim, ancak bunlar yeni bir şekilde düzenlenmiş ve yeni bir ışıkta, bir tür eşzamanlılık, belki de bir yüklü an olarak bir araya geliyorlar. Bazı insanların ölmeden önce ya da ölüm anında tüm hayatlarının geçip gittiğini gördüklerini duymuştum. Kimse böyle olup olmadığını bilemez, ama belki. Kendi yazımı yorumlamak beni çok rahatsız ediyor ama ilk söylendiğinde Septoloji’nin böyle bir an olarak görülebileceğini anlayabiliyordum. Ya da roman bu perspektiften okunabilir. Ama bu elbette bunu yorumlamanın sadece bir yolu bu.

    Ayrıca yazılarımdan bir tür ışığın çıkmasını istiyorum. Tüm acılarda, tüm kederlerde bir çeşit uzlaşma. Ve böyle bir ışığın mümkün olduğunu düşünüyorum. İhtiyacın olan ışık orada bir yerde.

    Aslında hiçbir zaman bu ya da bu tema hakkında yazdığımı hissetmiyorum, hakkında yazdığım şey biçim olarak adlandırabileceğim şeyin bir parçası. Ve bu biçim ve içerik birliği, ya da tema, yazıldığı şekilden başka bir şekilde söylenemeyecek çok spesifik bir şey söylüyor. Yine de sanki bir şeyle “ilgili” değilmiş gibi, bir bakıma neyse odur.

    Ibsen ile karşılaştırılması hakkında

    Elbette, bu karşılaştırmanın hem Ibsen’e hem de bana haksızlık olduğunu söyleyebilirim. Ama bunun bir sebebi var, ikimiz de Norveçliyiz ve Ibsen’den beri çok fazla Norveçli oyun yazarı yok ortada. Ne zaman bir oyun veya bir etkinlik yayınlansa, Ibsen ve ben oluyoruz, bu yüzden birçok yönden çok bariz bir karşılaştırma oluyor. Genç bir okurken Ibsen’i hiç sevmedim, oyunlarının çok kurgulu olduğunu düşündüm. Tiyatroda çalıştıktan ve tiyatronun nasıl işlediğini belli şekillerde gördükten sonra onun eserleriyle ilgilenmeye başladım. Ama şimdi ona tiyatronun iblisi olarak hayranım. Tüm edebiyat türlerinde tanıdığım en karanlık yazar bence. Ibsen büyük bir kincidir ve bu yüzden ona hayranım.

    Demek istediğim, Ibsen en azından sonraki oyunlarında, ama ilk çalışmalarında bile, Peer Gynt ve Brand gibi mesela, sürekli hala geçerliğini sürdüren bir şekilde yaşamın yıkıcı güçlerini tasvir ediyor. Bunu merhametsizce yapıyor. Ibsen’e hayranım ama onu sevmiyorum. Strindberg’in nefreti mesela, normal bir nefrettir, çünkü aynı zamanda aşkla da bağlantılıdır. İbsen’in yazılarında sevgi yok, en ufak bir dokunuşu bile. Bu kadar sonuca ulaşmak ve yıkıcılığın böyle bir resmini vermek için bir yazar olarak çok güçlü olmanız gerekir; bir dahi olmalısınız. Benimki mitolojik bir aşka çok yakın. Bu benim görüşüm. Aptalca olan Ibsen’in feminist olarak kabul edilmesi ki bu bana hiç mantıklı gelmiyor. “Ibsen feministse, ben de piskoposum” diyen James Joyce’dan alıntı yapmalıyım. Mesaj yazarı değildi, harika bir yazardı.

    Eğer bir yazar olarak bir şey yapmaya çalışırsan bunu ödün vermeden yapman gerektiğine ikna oldum. Bir yazar olarak böyle ya da böyle olmaya ya da bir şeyi başarmaya çalışmıyorum, böyle yazmak mümkün değil. Bence iyi bir yazar olmanın taviz vermemekle bir ilgisi var. Bu yüzden yazarken yarattığı etkiyi düşünmüyorum. Yazdıklarımda mesajını hiç düşünmüyorum. Elbette benim eserimde de çok fazla yıkım var ama içinde biraz da sevgi olduğunu düşünüyorum. Sevgi, ilgi ve bir çeşit uzlaşma. Ve bunu Ibsen’de bulamıyorum.

    Siyaset ve yazı

    Siyaset bende çok alçak sesle konuşuyor. Eğer bunu yapacaksam, bir yazar olarak değil, bir insan olarak yapıyorum. Norveç’te, ister inanın ister inanmayın, çok güçlü bir Marksist modelimiz vardı. Sosyal gerçekçi doktrini aldık ve birkaç yıl boyunca bu propagandaya hayran kaldım hatta. Ama sonra bu modelin aptallığını fark ettim ve o zamandan beri mesafe koydum, politik olarak dahil olmak istemedim. Ben bir çeşit anarşistim, eğer bana bir şey demek zorundaysan. Bir yerden baskı geldiğinde kimin aradığını bilmezsem telefona cevap vermem. Bjornoson‘a kadar uzanan bir geleneğimiz var. Kamusal alanda çalışan halk figürleri. Konuşma yapmaya çok hevesli olan Bjornosone neredeyse Cebrail’in habercisi ve aynı şeyi yapmaya çalışan bir dizi yazar var. Ama bu ben değilim, ben tam tersiyim, ben sadece bir şairim.

    Altmış yaşında ve baba olmak

    Altmış yaşına girmek iyi değil. Ama kırk yaşına girdiğimde kendimi iyi hissediyordum, hayatımda çok şey olmuştu ve elli yaşına girdiğimde de iyiydim. Geçmişte altmış yaşlı olarak kabul edilirdi. Bu tür şeyler biraz değişti. Bir zamanlar yetmiş olan bugün seksen artık ve altmış yaşındaki biri belki de artık yaşlı bir adam değildir. Aslında, yaşlanmak umurumda değil, ama ciddi sağlık sorunları olan bazı iyi arkadaşlarım oldu ve buna şahit olmak korkunçtu. Ama biraz huzura sahip olmak, uzun süre yaşamak ve birçok şey yapmak güzel. Şimdiye kadar hiç bu kadar iyi olmamıştım belki de.

    Altmış yaşında yeni bebeği dahil olmak üzere altı çocuklu olmak. Bebeğimin olması başıma gelebilecek en iyi şeydi. Şu anda bebek sahibi olmanın, daha erken yaşta bebek sahibi olmaktan farklı olduğunu fark ettim. Ama elbette genç bir babaya sahip olmak daha iyidir. Rahmetli arkadaşım Lars Roar Langslet’in de yaşlı bir babası vardı ve ben de bir baba olma konusunda endişelendiğimde beni rahatlatmak için, “Ben de işlevsel bir insan oldum, değil mi?!” demişti. Her neyse, benden çok daha yaşlı babalar var. İsveçli bir aktöre de şikayette bulundum. Sonra hızlı bir cevap aldım: yetmiş beş yaşındaydı ve aynı durumdaydı, karşılaştırıldığında endişelenecek bir şeyim yoktu.

    Ölümü düşünmek

    Ölüm konusunda hiç endişeli olmadım. Bazı insanlar bu endişeden muzdarip, ama herkes değil. Evet huzurla bunu düşünebilirdim, ama tekrar baba olmak işleri karmaşıklaştırıyor. Yaşın ileriyken baba olmanın dezavantajı bu. Ama benim görüşüm hayatın gerçekleşmesine, çocukların doğmasına, büyümesine ve yaşamasına izin vermektir. Ölmekten endişelenmiyorum; hayatta çok acı var. Ve içimde çok fazla keder var. İbsen’in dediği gibi: “Bana hüzün bahşedildi ve ben bir şair oldum.” Acı, keder, melankoli ve depresyon da bir armağandır. Onlardan iyi bir şey çıkarabilirsin.

  • [Godspeed You! Black Emperor]Bildiğimiz son, istediğimiz başlangıç üzerine

    [Godspeed You! Black Emperor]
    Bildiğimiz son, istediğimiz başlangıç üzerine

    Artan siyasi kutuplaşma, popülist milliyetçilik ve korkuyla damgalanmaya dayanan ‘ötekileştirmenin’ kabulünün hüküm sürdüğü zamanda yaşıyoruz. Godspeed You! Black Emperor belli ki önceki eserlerinde görünen ıssız, kıyamet sonrası ortamından ziyade şimdiye dair sesler yaratmayı daha gerekli hissetmiş. Anlamsızlaştırılmış uzak bir distopya ortamının karamsarlığından ziyade gerçeğe tutunan politik talepler.


    Görseller 25 Mart 2021’de Montréal, Cinema Imperial’da Karl Lemieux ve Philippe Leonard’ın 16 mm analog projektörleriyle gerçekleştirdiği canlı gösterimden alınmıştır.

    Milyarlarca dolar, kârın insanlardan önce geldiği ve ulusal kimliğin çekirdeğini oluşturduğu yapısal ırkçılığın, ayrıcalığın getirdiği körlükle bir kenara itildiği kronizme harcanıyor. Yine de şaşkın kitleler akşam televizyonda hangi sesin hangi maskenin arkasına saklandığını tartışıyor. Her geçen yıl, bu korkunç makinenin karnında kan kaybından ölürken giderek daha fazla kapana kısılmış gibi hissediyoruz (ama önce bu sistem hepimizi alt etmeye çalışacak).

    G_d’s Pee AT STATE’s END!’deki parçalar müzikal bir zafer duygusunu paylaşıyor. Albüm umut ışığı sunarken, bir devrin bitiş zamanlarını da kaydediyor. Gerçek kolektiflik hayali müzikte hala mevcut. Her müzisyenin sadece parçalarının toplamından önemli ölçüde daha büyük olan bütüne katkısıyla yapıyor bunu. Eski dünyanın parçalanışını izlerken, anarko – sendikalizm yoluyla özgürleşme kavramı zarif ve harika geliyor.

    [bandcamp width=400 height=274 album=480777236 size=large bgcol=ffffff linkcol=0687f5 artwork=small]

    Sadece adım seslerinden belki de odun kesmeye dek her türü çağrışıma açık ıssız seslerin birlikteliği.

    Her albümün bir siyasi manifesto olması gerekmez tabii ki. Sadece siyasi söylemlerle meşgul bir sanat dünyası yoksullaşmaya gidebilir. Birçok sanatçı, bazen iyi niyetle, dinleyeni bu şekilde yabancılaştırmaktan kaçınmak için çalışmalarını kendi siyasi hedefleriyle telkin etmekten kaçınıyor – onlarla aynı fikirde olsak da olmasak da. Bununla birlikte, bazı sanatçılar, berbat görüşlerine dikkat çekmekten kaçınmak için ‘apolitik’ kıyafetini giyerler, ancak yakından bakanlar bu tür sahtekarları tespit edip ortaya çıkarabilir.: apolitik taklitçiler ve gizli faşistler incelemeden kurtulurlar veya bazen geç kalınsa da kurtulamazlar.

    Godspeed You! Black Emperor siyasi tavır koymaktan baştan bu yana çekinmedi. Devrimci ahlak kuralları kataloglarında büyük harflerle yazıldı. Örneğin, Slow Riot For New Zero Kanada’daki çizim bir molotof kokteyli üretimi için bir eğitim diyagramıydı, BBF3 ‘te konuşan yurttaş Finnegan, hükümetin yolsuzluğu üzerine intihal bir vaaz veriyordu (“söyleşinin” sonundaki şiir, Blaze Bayley’nin Iron Maiden şarkısı Virüs için yazdığı sözlerden alınmıştı). Bu arada Yanqui U.X.O.’ nun iç astar notları, büyük plak şirketleri ve askeri endüstriyel kompleksler arasındaki finansal bağlantıları detaylandırıyordu. Kariyerleri boyunca, Godspeed You! Black Emperor, plak formatını yaratıcı bir şekilde yeniden yapılandırdı – müzik, sanat eseri, astar notları ve hatta çıkış kanalına kazınmış mesajlar – politik gündemlerini yaymak için bir araç olarak plağı kullandılar. Siyasi mesajlar tabii ki modern müzikte yeni bir şey değil, ama onlar bunu ortalama bir punk tavrının ötesine taşımaya çalıştılar. Sanayileşme sonrası toplumun çöküş sancılarının kaygısını ve işkencesini ses çıkaran peyzaj sanatçıları gibi sundular. İlk çalışmaları kasvetliydi, medeniyetin çöküşünün bıkkın ifşaatlarıydı ve aynı zamanda tamamen umutsuz tondaydı. O zamandan beri bu ıssız görünüm değişti. 2017 ‘deki Luciferian Towers bir talep listesiyle birlikte yayınlandı: “başka ülkeleri istilalara son vermek, sınırları kaldırmak, hapishane – sanayi yapıların tamamen terk edilmesi, sağlık, barınma, gıda ve suyun vazgeçilemez bir insan hakkı olarak kabul edilmesi” ve“ bu dünyayı mahveden uzmanlaşmış puştlara bir daha asla söz hakkı verilmemesi.” Umutsuz şarkı sözleri değil, kasıtlı biçimde öne çıkarılan pragmatizm.

    Bu niyetin gücü, cesaret ve iyimserliğe ilham veren bir kayıt ile eşleşiyor şimdi. Centrepieces Bosses Hang ve Anthem For No State ikilisi klasik anlatı biçimini takip ederek üçer bölümde yapılanıyor ve oldukça “neşeli” biçimde sonlanıyor. Albüm yine bir talep listesiyle yayımlanıyor: “hapishaneleri boşaltın, polis iktidarına son verin ve terörize ettikleri mahalleleri sahiplerine geri verin, bitmek bilmez savaşları ve emperyalizmin tüm biçimlerini kesin ve zenginleri ta ki yoksullaşana kadar vergilendirin.” Çelişkileri var tabii, ancak duygular yine de açık. Talepler “Bu albüm, hepimizin sonunu beklemesiyle ilgili” diyor ve şöyle devam ediyor: “Mevcut tüm yönetim biçimleri başarısız oldu. Bu plak, hepimizin yeni bir başlangıcı beklemesine dair.” Sadece metinde değil, duyulan seste de özgürleşme isteği, dedikleri gibi, bu bir filmin sonu gibi gözüken, aslında başlangıcı için müzik.

  • [Andrzej Bursa] Teyzeyi öldürmek ama cesedinden kurtulamamak

    [Andrzej Bursa] Teyzeyi öldürmek ama cesedinden kurtulamamak

    Bursa hayatı boyunca herhangi bir edebi grup ya da hareketle anılmak için pek uğraşmadı. Bazen (kabaca) bir “dublör şair” diye anılmasına rağmen, Bursa’nın çoğu zaman ürkütücü ve hicivsel olarak etiketlenen, geleneksel formdan kopan çalışmaları isyan çağrılarıyla doluydu, örgütlü dine karşı düşmanlık gösterdi ve çalışmalarının ömrü boyunca çok fazla ticari başarı elde etmeyeceğini pratikte kesinleştirdi. İlk şiir kitabı reddedildi, sansür nedeniyle gazetedeki işini bıraktı ve genç Polonyalı yazarların başarılarını onurlandıran ödül komiteleri tarafından hiçe sayıldı. İlk şiir kitabı 1958 ‘de yayımlandı ve daha önce onu gözden kaçıran komiteden bu kez bir ödül kazandı. Teyzeciği Öldürmek de 1969 ‘da yayınlandı ve daha sonra Polonyalı yönetmen Grzegorz Królikiewicz tarafından bir filme uyarlandı. O zamandan beri Bursa’nın onuruna genç Polonyalı şairlerin çalışmalarını kutlayan prestijli bir edebiyat ödülü veriliyor. Bugün Bursa, yaygın kişisel skandallar veya popüler olmayan inançları nedeniyle eserleri zamanında kutlanmayan, ancak öldükten sonra çılgınca başarılı olan yazarlar için bir terim olan “lanetli şair” diye kutsanıyor.

    Andrzej Bursa, Almanya’nın Polonya’yı işgalinden yedi yıl önce 21 Mart 1932 ‘de Krakow’da doğdu. Polonya’nın totaliter Komünist yönetim sistemini sarsmaya başlamasından hemen sonra, 15 Kasım 1957’ de yirmi beş yaşında doğuştan gelen kalp yetmezliğinden öldü. Bursa, aşırı baskıdan nispeten özgür ifade dönemine, yanlış bilgilendirme döneminden propagandaya, caz ve şiire dramatik bir şekilde kayan bir dönemde yaşadı.

    Komünist partiye olan güvensizliği Bursa’nın evinde önemli bir gerginliğe neden oldu: Babası Komünizmin o kadar sadık bir destekçisiydi ki, güçlü bir Katolik olan Bursa’nın annesi sonunda ondan boşandı ve baba ve oğul arasındaki halihazırda var olan ideolojik çatışma keskinleşti. Hoşnutsuzluğuna rağmen Bursa, 1952 ‘de Louise Szemioth ile yaptığı evlilikte biraz mutluluk bulmayı başardı ve kısa bir süre sonra çiftin bir oğlu oldu.

    Edebi anlamda Bursa, şair ve yazarların entelektüel otoritenin nihai figürleri olarak toplumda idolleşmesine de karşı çıkmış ve sosyalist realizmden tiksinmiştir. Bursa’nın edebiyat kariyeri sadece üç yıl sürmüş olsa da (iki yakasını bir araya getirmek için, yaratıcı çalışmalarını sürdürürken Dziennik Polski gazetesinde gazeteci olarak çalıştı) doğabilimcisi ve zaman zaman absürt yazı tarzı onu “modern zamanlar” edebiyatı içinde bir kült figürü haline getirdi denebilir. Sovyet Baskısının Çözülmesi sayesinde, 1956 ‘da (Kruşçev’in Stalin hakkında ünlü “Kişilik Tarikatı ve Sonuçları Üzerine” isimli konuşmasının ardından) gelişen bu “modern zamanlarda” Polonyalı yazarların eserleri yaygın olarak okunma fırsatı buldu.

    Bursa’nın tek romanı Teyzeciği Öldürmek, o yaşarken yayınlanmadı. Roman, Jurek adındaki genç bir adamın teyzesinin kafasına çekiçle vurduğu ve sonra da hayal ettiğinden daha zor bir görev olan cesedinden kurtulmaya çalıştığı bir haftada geçiyor. Roman o yönde bir şey açık etmese veya söylemese de HJurek’in yaptığı her şey aslında cesede bir tepki biçimde ortaya çıkıyor. Bu, Sovyet destekli polis terörü, sansür ve ekonomik çekişmenin uygulanmasından bu tür politikaların tersine çevrilmesine (veya azalmasına) kadar dalgalanan bir zaman olan 1950’lerin Polonya atmosferini de açık eden hikayenin kara mizah tonu.Hem yanlış bir başlangıç hem de yanlış bir son barındıran romanın yapısında sıradanlığa karşı bu isyan çok iyi yerleştirilmiş. Roman, Jurek’in teyzesini öldürdüğü gün saat 4 civarında açılır, ancak ikinci bölümün başında Bursa, Jurek’in teyzesinin güne hazırlanırken uyanışını anlatır. İkinci bölüm bir flashback değildir; daha ziyade, açılış yanlış bir başlangıçtır aslında, sonraki bölümde Bursa’nın sağladığı bilgilerle çakışan bir başlangıç. Yanlış başlangıç, cinayeti Jurek için varoluşsal olarak gerekli kılar artık. Onu öldürmemeyi seçemez çünkü romanın başlangıcında, teknik olarak, teyzesi çoktan ölmüştür.

    Bursa’nın Hamlet’i Jurek, teyzesinin cesedini (Hamlet’in babasının “endişeli ruhu” gibi) onun ölümünün intikamını almak için değil, kendi amacıyla yaşama başarısızlığının intikamını almak için görev icabı bir şey diye yapmasına dair bu tiradında bu “yüce asılı gökkubbeden”, bu “mükemmel hayvanlardan” duyduğu memnuniyetsizlikten yakınıyor.

    “Teresa, anlıyor musun? Binlerce gün, binlerce saat boyunca hiçbir şey olmadı: çocukluğumun ve ergenliğimin değişmezi bu oldu. Rüyalar da bir o kadar boş çıktı. Ya da daha kötüsü, sağlıklı bir bitkiyi öldüren bir zehir oldukları ortaya çıktı. Cesur kralların, şövalyelerin ve diğer kahramanların hikayelerini sadece bitki olmak için mi besledik? Neden bitki olmaya mahkum edildim? Bunun suçlusu kim? Kim?”

  • Söyleşi: a world wondered full: Tutunacak çok çok çok ufak şeyler

    Söyleşi: a world wondered full: Tutunacak çok çok çok ufak şeyler

    Tutunacak çok çok çok ufak şeyler


    “a world wondered full” ile söyleşi
    Chiang Rai, Tayland
    BandcampFacebookTwitterInstagram

    “Ah, kimselerin vakti yok
    Durup ince şeyleri anlamaya”
    _ Gülten Akın


    Siyaseten angaje veya direniş kavramlarına sahip müzik dahi kaçınılmaz olarak hâlâ bir metadır. Yine de bu bize kitleler için eğlence alanından uzak duranlar için kazmaya ihtiyaç duyduğumuzu unutturmaz veya unutturmamalı. a wondered full, Tayland’dan bir post rock grubu ve güçlü bir siyasi yanları var. Belli bir noktaya kadar gizemli bir tavır takınmış modern post rock gruplarından biri gibi görünseler de cevaplardan da anlaşılacağı üzere dayanışmanın tam ortasındalar. Bir pazar yerindeki “gerilla performansı” örneğini ele alalım, gelenekten hareket edip bir yol açmaya çalışıyorlar. Ayrıca, insan hakları için mücadele eden insanların korkunç acılarını alıp bir şekilde tüketilebilir hale getirmemeye dikkat ettiklerini fark ettik.

    Isaan halkının acılarından, Tayland monarşisinin komünist katliamına, yerel enstrümanların tutuculuğa karşı direnişinden Apichatpong Weerasethaku’nun yalnızlığına. İlk sözü alan Gülten Akın, son sözü söylüyor. Üyelerinin altını çizdiği gibi, birbirimize tutunmalı, umudu küçük şeylerde görmeliyiz , ortak bir tarihi paylaşmak için.

    Barış Yarsel


    [Futuristika!] Müziğinizi yaratmanın sizin için en zor olduğunu düşündüğünüz yanı ne oldu? Bu engellere nasıl direndiniz?

    COREY: Şahsen benim için en büyük engel kendi akıl sağlığım ve yıllar boyunca sürekli değişen yaşam koşullarımdı. Yaptığım şeye inanmak ve sevdiğim şeyi inandığım insanlarla yapmak istiyorum. Mümkün olduğunca dürüst ve zarif bir hayat yaşamak istiyorum. Uzun zaman önce, müzik de dahil olmak üzere hayatımın bu yönünü desteklemeyen bir şeyin muhtemelen hayatıma ait olmadığı sonucuna vardım. Müzik beni insan olarak daha sağlıklı ve eksiksiz yapmıyorsa, o zaman artık yapmak istemem. Hayatımın bu nedenle uzaklaştığım geçmiş yönleri var. Müzik ve sesin hâlâ yaşamımın inanılmaz destekleyici yönleri olmasından tabii ki memnunum.

    THOMAS: Muhtemelen benim için en büyük zorluk zaman bulmak ve başlamaktı. Bir kere başladıktan sonra durmak genellikle daha büyük bir zorluk çünkü her zaman yapacak başka bir şey var ─deneyecek başka bir şey. Şansım yaver giderse günün çoğunu yemek yemeden geçiririm. Olumlu bir geri bildirim döngüsü gibi. Kafamda ne kadar uzun süre kalırsam, kendimi daha fazla kalmaya mecbur hissediyorum. Ayrıca, günlük yaşam sorumlulukları ile yönetilmesi zor bir müzik yaratmak arasında gerçek bir dengeleme eylemi var. Hayatımda daha fazla sorumluluk üstlendikçe, bu dengeyi yönetme yeteneği zorlaştı. Son zamanlarda, okula tam zamanlı döndüm ve yarı zamanlı normal bir işte çalışıyorum ve bu müzik yaratmak için harcadığım zamanımı berbat ediyor. Bazen bu engellere dayanamıyorum. Çoğunlukla, sahip olduğum sorumluluklardan yararlanmaya çalışıyorum. Şu anda derslere gömülmüş durumdayım ve şu anda üzerinde çalıştığımız kayıt için biraz daha çalışma yapmaya çalışıyorum. Bu zamanlar yeterince sık belirmiyor, bu yüzden müziğe derinlemesine dalış yapabilmek için elimde çok az şey olduğundan emin olmalıyım.

    [bandcamp width=600 height=230 album=3484599771 size=large bgcol=333333 linkcol=ffffff artwork=small]

    Çalışmalarınıza neler ilham veriyor? Bize göre güzel bir biçimde karanlık. Tarzınız hep böyle miydi, yoksa nasıl gelişim gösterdi?

    COREY: Sadece katkıda bulunduğum şeyler hakkında konuşabilirim. AWWF için yaptığım çalışmalar doğrudan günlük hayatımdan gelmekte ve her zaman bu şekilde biçimlendi. Uzun zamandır etrafımdaki sesleri alan kaydedicilerine kaydetme ve çeşitli medya türlerinde gördüğüm/duyduğum şeyleri belgeleme alışkanlığım vardı. Olayları hafifçe aktarmak gerekirse, bence oldukça kasvetli bir dönemden geçiyoruz. Yine, sadece Tayland’da yıllardır askeri diktatörlük yönetimi altında yaşadığımız ve Tayland monarşi kraliyet ailesi tarafından desteklenen yaşam durumum hakkında konuşabilirim. Eğer birisi doğrudan veya dolaylı olarak kraliyet ailesine karşı bir şey söylerse, o zaman “Lèse – majesté / Hükümdara Hakaret” yasasıyla suçlanma riskine giriyor ve ordu da bunu kendi çıkarları için kullanmakta.

    Tayland Ceza Kanunu’nun 112. Maddesi, krala, kraliçeye, varise, variseye veya naibe dönük itibarsızlaştırmanın, hakaret etmenin veya tehdit etmenin yasadışı olduğunu belirtmektedir. En son 22 Mayıs 2014’te hükümeti deviren ve o zamandan beri demokrasiyi baltalamak için kraliyet ailesine katılan ordu, bu yasanın (ve ordunun atadığı hükümet tarafından sürekli olarak hazırlanan ve geçirilen diğer birçok yasanın) seçkinler için kendi vizyonlarındaki Tayland’ı oluşturmak için kullanılmasında suç ortağı olmuştur. Şimdiye kadar bunu devlet destekli suikast, yolsuzluk, barışçıl protestoculara karşı polis şiddeti, insan hakları ihlalleri, konuşma ve her türlü medyayı sansürleme, özgür ve adil seçimleri bastırma ve sayısız eylemle yaptılar. Myanmar’daki komşularımız da hükümeti deviren ordularıyla benzer gerçeklerle karşı karşıyalar. Burada insanlar kayboluyor ve birileri hapishanelerde çürüyor. Buradaki birçok insan için karanlık zamanlar bunlar. Ama kendi bakış açımdan konuşursak, çok fazla güzellik de var, çok fazla istismara rağmen, hâlâ ayakta durmanın ve devam etmenin yollarını bulan güzellikler, hatta ölümden sonra bile. Bunda umut buluyorum. Küçük şeylerde umut. Çünkü elimizdeki tek şey bu. Bizim diyebileceğimiz, birbirimizle paylaşabileceğimiz ve birbirimizi korumaya ve birbirimizle paylaşmaya çalışabileceğimiz gerçekten, gerçekten, gerçekten, gerçekten küçük şeyler. Devlet birçok şeyi elinden alabilir ama dövülemeyecek, vurulamayacak ya da boğulamayacak bazı şeyler vardır. Bunlar beni ilgilendiren şeyler. Ve bunlar şu anda müzik hakkında nasıl düşündüğümü ve icra ettiğimi ve daha da önemlisi şu anda hayatımda nasıl yol almaya çalıştığımı gösteren şeyler.

    THOMAS: Evet, tarzımız her zaman oldukça karanlık olmuştur. Bilinçli olarak “Evet, yaşamın karanlık yönlerine odaklanalım” diyen bir projeye girdiğimiz olmadı, ancak genellikle bu şekilde ortaya çıkıyor. Temalar, her birimizin içinde yaşadığı ve yürüdüğü dünyadan geliyor gibi görünüyor. Bir noktada, projenin yönü konusunda işler daha tutarlı hale geldikten sonra, albümde gerçekte neler olduğunu tartışır ve odaklanırız. Genelde daha karanlık şeylerdir. Karanlığı kutsamıyoruz çünkü bence bu gerçekten ortaya koymamız gereken bir şey değil, ama bence insanların nadiren düşünmek veya dünyada olduğunu kabul etmek istedikleri birçok zor temayla yüzleşmekle ilgili. Kimse karanlığa o bakışı atmak istemez ama perdenin arkasında neler olduğunu görmek gerekir. Birçok yönden arındırıcıdır. Bir kayıp için yas tutmak gibi bir şey. Gerçekten dışarı çıkmasına izin vermezsen, seni içten içe yer.

    Godspeed You! Black Emperor’un bariz bir etkisi olduğu aşikâr. Müziğiniz üzerinde bariz olmayan etkiler neler?

    COREY: AWWF’NİN tüm mevcut ve geçmiş üyeleri bana müzik ve yaşam hakkında çok şey öğretti. Klasik müzik ve film (ve film müziği) muhtemelen yaratıcı düzeyde benim için en etkili olanlardır. “Arvo Pärt – Tabula rasa“, tuhaf veya hayal kırıklığına uğramadan kelimelere dökmeyi bilmediğim şekillerde beni etkilemekten ve şaşırtmaktan asla vazgeçmeyen, tekrar tekrar geri döndüğüm tek eser.

    Film için, “Last Life In the Universe” benim hayatıma ayna tutmak gibi.

    Şu anki etki için, arkadaşım Olin’in projesi “Bare Wire Son”, “Off Black” adında yeni bir albüm çıkarıyor. Olin’in sesle çalışma şekli ve bu konudaki düşünceleri kendi yöntemlerimle çalışma şeklimi de çok etkiledi. Benim çoğu zaman yaptığımdan çok daha farklı bir açıdan yaklaşıyor ve süreçleri hakkında derinlemesine tartışabilmek bana çok yardımcı oluyor. Sağlam insandır.

    THOMAS: Dürüst olmak gerekirse, anında tatmin edici olmayan müzik yapan biri için −en azından geleneksel bir şekilde− gerçekten anında tatmin edici birçok müzik dinliyorum ve bunlardan etkileniyorum. Bir sürü Peder John Misty, Bonobo, bir sürü Lofi kaseti, Boards of Canada. Ağırlıklı olarak post rock yazan biri için çok fazla düşük tempolu ve beat odaklı müzik. Dinlediğim müziklerde arada sırada küçük şeyler duyacağım ve bunları beynimde tutmaya çalışacağım ve onları bizim müzik tarzımıza göre değiştirmeye çalışacağım unsurlar oluyor. Şu anda üzerinde çalıştığımız albümde, Bohren & der Club of Gore ve The Kilimanjaro Darkjazz Ensemble gibi doom caz sanatçılarından daha çok etkileniyorum. Tipik akışımız haline gelen yapılar üzerine inşa etmek yerine atmosfer ve ruh halleri yaratmaya çalışıyorum. Oneohtrix Point’in “Love in the Time of Lexapro” parçasını kanalize etmeye çalıştığım bölümler var. Bu benim için uzun zamandır tekrarlanan bir süreç. Grails’in “Burden of Hope”undaki hislerini takip etmeye ve bunu müziğimize yoğunlaştırmaya çalışıyorum. Muhtemelen asla doğru yapamayacağım bir şey.

    Tayland dışında (ve belki orada) müziğinize tepkiler nasıl?

    COREY: Çoğunlukla, duyduğumuz az şey olsa da genelde olumlu görünüyor. Tayland içinde veya dışında çok popüler değiliz ve en başından beri kimin fark ettiğine veya diğer insanlara nasıl ulaştığına bakmaksızın, sahip olduğumuz küçük kaynaklar veya destekle ilgilendiğimiz şeyleri en iyi şekilde yapmaya odaklandık. Kaynakların da izin verdiği şekilde daha kaliteli sonuçlar elde etmemize yardımcı olacak detayları geliştirmeye ve yavaş yavaş inşa etmeye devam etmeyi sürdürdük. Ancak, yapılan şeyler için hangi ekipmana veya ilgiye mazhar olursak olalım, o anda hayatta nelerle baş ediyorsak o durumdan elimizden gelen en iyi biçimde yararlanmanın yolunu bulmaya devam edeceğiz. Hep birlikte çalmak istiyorsak, bunu yapmanın bir yolunu bulacağız ve yaptığımız şey için dışarıdan ne beklendiğine bakılmaksızın bunu hepimiz için mantıklı bir şekilde yapacağız. İlk günden beri bu zihniyetle çalıştık ve günümüze kadar devam ettik.

    THOMAS: Çoğunlukla, bizi dinleyen insanlar genel olarak hoşlanıyor gibi görünüyor. Geniş bir insan kitlesi için müzik yapmıyoruz kesinlikle. Yani bizi bulan insanlar genellikle bizim gibi şeyler arayanlar. Müziğimizi yağmalayan, torrent’e atan birkaç Rus bulduk. Sanırım Ruslar bedavaya dağıtacak kadar kazıyorlar mevzuyu. Aldığım tepkilere göre müzik ya sev ya da nefret et tarzı bir şey. Birçok insan müziğin kulağa hoş gelmesi gerektiği gibi bir fikre sahip ve daha gürültülü sesleri duyduklarında anında kapatıyorlar kendilerini. Genel olarak, bu konuda çok fazla şikâyet duymadım, bu yüzden doğru bir şey yaptığımızı düşünüyorum.

    Bir pazar yerinde testere (Saw U) çaldığınızı gördük (Türkiye’de çok tanıdık bir halk çalgısı var, “kemençe” isimli, ama biraz daha yumuşak bir ses çıkarıyor). Bu da akla şu soruyu getiriyor: Türkiye, Tayland ve diğerleri gibi askeri darbe geçmişi olan ülkelerde halk müziğinin direnişe araç olduğu görülüyor. Deneyimlerinize dayanarak bu konuda ne diyorsunuz? Tüm baskıcı politikaların desteğini veya haklarını “halklardan” aldığını düşündüğünüzde, insanların devrimci müzikle ilişkisini/veya desteğini nasıl görüyorsunuz?

    https://www.facebook.com/watch/?v=718154132403201

    COREY: Saw U’yu çalan benim. Bence Tayland, geleneksel Tayland enstrümanlarıyla genç Tayland nesli arasındaki ilişkinin şimdi açıkça toplumun birçok alanında gözüken derin bir yarılmayı yansıtması açısından ilginç. Çoğu Taylandlı Saw U’ya bakar ve bunun hiç de havalı olmadığını düşünür, neredeyse utanç verici antika bir şekilde veya orada moderniteyle ilgisi olmayan bir nesne görürler. Ve bu bakış açısının iyi bir nedeni var aslında. Tayland geleneksel müziğinde, geleneksel normlardan sapmaya, beklenen yapı/tasarım enstrümanlarında değişiklik yapmaya vb. çoğu geleneksel eğitimli Taylandlı müzisyen tarafından asla izin verilmez veya bunlar tolere edilmez. Geleneksel çalgıları diğer müzik türlerinde çalmak için kullanmak kadar basit bir şey bile son derece nadirdir. Eski neslin bu ‘kapıyı tutma’ zihniyeti, buradaki gençler için geleneksel Tayland enstrümanlarının kafasına sıkılmış mermi olmuştur. Eski Taylandlılar, genç neslin Saw U gibi bir şeyin kendileri için ne gibi bir değere sahip olabileceğini ve bu değerin korunmaya değer olup olmadığını keşfetmesine ve böylece gelecek nesillere geçirmesine izin vermeyi tamamen ve tamamen reddediyorlar. Genç nesil gerçekten kendi yaşamlarıyla ilgili kendi değerlerini ve kıymetlerini bulabilseydi, o zaman devam eden ve büyüyen geleneğin canlı bir kültürü olurdu. Ama bunun yerine, bu enstrümanlarda esnekliğin çok az veya hiç yer olmayan biçimde, ancak çok özel bir işlev için çok hassas bir şekilde çalınması gerektiği burada herkesin kafasına kazındı durdu.

    Bu nedenle, müzik yoluyla yansıtılan insanların ‘sesi’ hakkındaki sorunuza geri döndüğümüzde, buradaki ‘halkın’ doğrudan ABD protesto hareketlerinden ödünç aldıkları sesler var ve çoğu zaman çalınan akustik gitarlardan veya benzerlerinden oluşuyor. Rap ve Hip Hop, genç Taylandlıların da ilgisini çeken bir diğer biçim, çünkü eski nesillerden ve geleneklerden etkilenen katı ifadelere kıyasla özgürleştirici olarak görülüyor. Myanmar gençliği de bu müzik biçimini benimsemiş durumda. Bahsettiğim üslubu anlamak için orduya karşı verdikleri mücadelenin marşı haline gelen bu şarkıyı dinleyebilirsiniz:

    https://www.facebook.com/watch/?v=246426723851418

    Saw U çalmayı uzun çalışma saatleri boyunca geceleri küçük odamda tek başıma, zamanımı kendi başıma harcayıp öğrendim. Amacımın ne tür bir müzik çalmak olduğunu bilen biri olsaydı, şimdi çaldığım gibi kullanmayı amaçladığımı bilen biri, toplumdaki hiç kimseden herhangi bir destek bulamazdım. Tayland geleneğini sıkı bir şekilde takip etmek ve bu geleneğe saygılarımı sunmak istiyormuş gibi davranmak zorunda kalacaktım, ki bunların çoğu kraliyet ailesi ve milliyetçilik veya hiper muhafazakârlık ve/veya din üzerine yoğunlaşmıştı. Ben de kendi kendime öğrendim. Kendi şartlarımla. Ve Tayland’daki diğer tüm ‘geleneksel’ sanatlar gibi, bilgiyi açıkça paylaşmayı reddetme kültürü var ve sürekli olarak onu hak etmediği düşünülen insanların (genellikle alt sınıfların/“ahlaksızların” veya bazı durumlarda Tayland kültürünün bazı alanları için kadınların) çalmasını engellemeye, onu “korumaya” çalışıyorlar, bu yaygın uygulama nedeniyle nasıl öğreneceğiniz hakkında neredeyse hiç bilgi yok.

    Kolayca keman veya başka bir klasik enstrüman çalabilirdim, ancak söylediğim baskıya doğrudan karşı çıkmak için geleneksel Tayland enstrümanlarını çalmada mümkün olduğunca ustalaşmayı bilinçli biçimde istedim. Bunu, buradaki birçok kültür seviyesiyle ilgili olarak hissettiğim birçok duygunun sembolü olarak görüyorum. Ayrıca Taylandlılar için beni canlı izlemek ve onunla yaptığım müziği çalmak/kaydetmek şaşırtıcı oluyor. Bu konu hakkında uzun süre konuşabilirim, çünkü benim için gerçekten önemli ve birçok yönden kritik, bu yüzden metinde bunun için çok fazla yer kaplıyorsam özür dilerim. Bu nedenle, son derece uzun bir süredir burada geleneksel Tayland enstrümanlarıyla ilgili olarak, politik olsun olmasın, sınırları zorlayan veya aşan, neredeyse yeni bir şey çıkmıyor. Bu konuda düşünebildiğim tek istisna Isaan müziği olabilir, çünkü genellikle alenen protesto etmek için kullandıkları enstrümanlarıyla (Phin, Khan, vb.) çok gururlu ve açıktır, ancak aynı zamanda Tayland’ın geri kalanından alt sınıf vatandaş olarak etiketlenmiş çok acımasız bir ırkçılığın kurbanlarıdır.

    Isaan halkının mücadelesini ve müziğini detaylandırabilir misiniz?

    COREY: Isaan halkının Tayland’daki mücadelesi uzun yıllardır devam ediyor. Öncelikle Isaan olmadığımı ve bu nedenle mücadeleleri adına resmen konuşamayacağımı ve konuşmak istemediğimi belirtmek isterim. Ama halklarının tarihiyle ilgili görüşlerimi kendi bakış açımdan paylaşabilirim. Isaan halkının yıllardır susturulduğu ve ‘adlarına konuşulduğu’ gerçeğini göz önünde bulundurarak, kültürlerine veya geleneklerine saygısızlık etmek veya samimiyetsiz görünmek istemediğimi açıklığa kavuşturmak isterim. Tarihlerini anlamadan Isaan müziğinden ya da herhangi bir sanattan bahsedebileceğinizi sanmıyorum.

    Geçmişte, şimdi ‘Isaan’ olarak etiketlenen bölge, çoğu zaman istikrarsız, etrafındaki hemen herkes tarafından fethedilen veya tahrip edilen bir yerdi. Tayland monarşisinin Tayland’ı tek bir halk haline getirmeye çalıştığı tarih döneminde Isaan’a korkunç davranıldı. Isaan halkının mücadelesini anlamak için, toprakların çoğunun verimli olmadığını ve toprağın yüksek seviyelerde tuz içerdiğini, bunun da onu çoğu tarımsal süreç için işe yaramaz hale getirdiğini anlamak gerekir. En başından beri kendi ülkelerinde daha iyi bir ayrıcalık geliştirmelerine ve hatta müzakere etmelerine olanak sağlamak yerine, mevcut olan kaynakların miktarı, son derece dezavantaj yaratıyordu. Buna ek olarak kraliyet ailesi, tarih ilerledikçe daha iyi yaşam koşulları, toplu taşıma, refah programları vb. geliştirmeyi reddederek onları fakir ve bağımlı tutmaya çalıştı. Ancak Vietnam Savaşı’nda ABD askerleri Isaan’da askeri üsler inşa ettikten sonra kraliyet ailesi ve hükümet nihayet pes etti ve ABD ordusunun askerleri için malzeme, mühimmat ve diğer askeri ihtiyaçları taşıyabilmesi için otoyollar inşa etmek ve bölgeyi geliştirmek zorunda kaldı. Vietnam Savaşı olmasaydı ve ABD bölgeye modern ulaşım standartlarının getirilmesini talep etmeseydi, Isaan büyük olasılıkla şu anda olduğundan daha az gelişmiş bir durumda olurdu. Hep geride bırakıldılar.

    Isaan’ın tarihinde dikkat edilmesi gereken bir diğer kritik nokta komünizm ve Isaan halkı arasındaki ilişki. Tayland tarihinde kral ve kraliyet ailesinin komünizmin ülke genelinde yayılmasına karşı tam bir savaş yürüttüğü, çabalarının çoğunun kuzeye (yaşadığım yere) ve Isaan’a odaklandığı ciddi bir alan vardı. Bu dönem Tayland tarihinde kesinlikle korkunç. Kraliyet ailesi, ordu ve hükümet komünistleri hayvanlardan aşağı yaratıklar olarak etiketledi ve ideallerinden vazgeçmeyi reddeden herkesi katletti. Bu çok az bilinen bir gerçektir, ancak Tayland’ın kuzeyinde yaşadığım ve dağlardaki diğer iller etrafında geliştirilen modern yol sistemlerinin ve otoyolların çoğu komünist toplulukları izlemek ve onlara ulaşmak ve onları yok etmek için yapılmıştır. Ordu ve kraliyet ailesi bunu azınlık gruplarını ve yerli halkları oradan çıkarmak için yaptı. Geçtiğimiz birkaç yıl içinde bu toplulukların çoğunu ziyaret eden ve o dönemden kurtulan birkaç kişiyle röportaj yapan bir arkadaşım var. Bazıları hâlâ dağlarda yalnız yaşıyor, topluma geri dönmekten korkuyorlar ya da sadece dünyadan vazgeçtikleri için oradalar. Isaan halkı için de bu aynısıydı. Komünist olduklarından şüphelenilen birçok insan öldürüldü, hapislerde çürümeye mahkûm edildi, dövüldü, tecavüze uğradı vb. Bu dönem ve yarattığı kuşak travması nedeniyle, Isaan halkı da bugün birçok yaşlının bu karanlık zulüm tarihini kraliyet ailesinden genç nesillere dek taşımıştır. Tayland’ın çoğu, kraliyet ailesinin günahsız ve kesinlikle saf ilahi figürler olduğuna dair yanlış bir ideolojiye sahiptir. Ama Isaan halkı bu propagandanın ne kadar saçma olduğunu ilk elden biliyor. Kraliyet ailesinin şiddet dolu ellerinde nesillerce can verdiler.

    Isaan halkı hakkında dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta da kimlikleridir. Bu kimliğin tarih, coğrafya ve aynı zamanda komünizm tarafından nasıl bilgilendirildiği hakkında zaten konuştum; ancak Taylandca konuşmayan insanların hemen anlamayacağı bir şey var: Isaan halkı Tayland’ın diğer bölgelerinin anlamasının neredeyse imkânsız olduğu kendi lehçesine sahiptir. Az miktarda sözcük dağarcığı seçilebilir haldedir, ancak bunların ezici çoğunluğu merkezi lehçe konuşanlar tarafından anlaşılmaz (hükümetin ‘gerçek Tayland’ olarak kabul ettiği şeyin lehçesi olan ve radyo, televizyon, basılı yayınlarda resmi lehçe yayını olan genel Bangkok bölgesi, vb.). Lehçeleri Taylandlılardan çok Laos ile benzerlikler barındırıyor. Isaan halkı yerel lehçelerini konuştuğunda, diğer Taylandlılar nereden geldiklerini hemen anlarlar. Tayland dilindeki tüm lehçeler arasında, Isaan halkınınki muhtemelen en hor görülenidir. Sadece lehçenin kendisi için değil, aynı zamanda birçok Taylandlı Isaan halkının işlerine/sınıfına ve cilt renklerine tepeden bakar. Bu ayrımcılıktan bahsederken, kırsal Isaan’daki kötü yaşam koşulları nedeniyle birçok insanın iş bulmak ve ailelerine para göndermek için Isaan’dan daha büyük şehirlere taşınmasını kastediyorum. Buldukları işler fuhuş, temizlik, el işçiliği ve diğer Taylandlıların ‘iğrenç’ veya ‘altlarında’ olarak adlandıracağı herhangi bir iştir ancak. Isaan halkının fiziksel olarak nasıl göründüğü ve daha koyu ten renkleri nedeniyle, diğer Taylandlılar da ayrımcılık yapıyor ve onlara karşı ırkçı davranıyorlar. Pek çok insan konuşmadan bile, sadece yüz hatlarınızdan veya daha koyu ten renginizden Isaan olduğunuzu hemen tahmin edebilir.

    Gördüğünüz gibi, Isaan halkının kimliği Bangkok’un merkezinden çok farklı. Ancak kraliyet ailesi ve hükümeti, tarihlerini ve kültürlerini başarılı bir şekilde silmek için ellerinden gelen her şeyi yaptılar (müzikleri dahil). Bu, Kuzey ve Güney de dahil olmak üzere Tayland’ın diğer bölgelerine çok benzer (çoğunluğu Müslüman olan ve doğal kaynakları için kraliyet ailesinin egemenliğinde kaldıktan sonra uzun yıllardır Tayland’dan ayrılmaya çalışan bölge). Yaklaşık 10 yıl önce Kuzey Tayland Lehçesinin okullarda öğretilmesine izin verilmişti. Kraliyet ailesi sadece Isaan’ı kendi dillerinden yoksun bırakmakla kalmadı, aynı zamanda Isaan gibi bölgelerdeki insanlar için yüksek öğrenim fırsatları da mahvoldu. Vergi sistemi bile sadece orta Taylandlıları (Bangkok) beslemek için kuruldu. Sanırım bunu bir tür ‘Eyalet Vergisi’ olarak tercüme edebilirsiniz, Taylandlılar bölgelerine para ödüyor, eyaletleri bu parayı Bangkok’a gönderiyor ve sonra Bangkok kendileri için çok fazla parayı ayırdıktan sonra her eyalete ne kadar geri göndereceğine karar veriyor. Tüm iller temelde kendi vergi gelirleri için eşit ödüller almıyorlar. Bangkok hükümeti ve dolayısıyla ordu ve kraliyet ailesi, Isaan (ve kuzeydeki kendi bölgem olan Chiang Rai) gibi yoksul illerin hakkını alıp kendisine en büyük faydayı ayırıyor.

    Şimdi, bu temel noktalar hakkında konuştuktan sonra, Isaan halkının müzik yapmak için kendi içlerinde nasıl bu kadar derin bir geçmişe ve kültüre sahip olduklarını daha net görebileceğinizi düşünüyorum. Ve tıpkı kültürleri gibi, müziklerine de Bangkok’tan (diğer bir deyişle “yüksek kültürden”) insanlar tarafından kültürel olarak değerli veya önemli bulunmayıp saygı duyulmuyor. Ama yerel Isaan halkı kendi enstrümanlarını ve müziklerini seviyor ve kullanıyor. Kendi ‘halk’ müzikleri çok canlı ve aktif ve genç nesil de katılmayı ve kültürel miraslarını ilerletmeye yardımcı olmaktan memnuniyet duyuyor. Isaan müziğinde kullanılan en popüler iki enstrüman Phin ve Khan’dır. Benim de bir Phin’im var ve çalıyorum.

    Taylandlı yönetmen Apichatpong Weerasethakul’un Geçmiş Yaşamlarını Hatırlayabilen Boonmee Amca’ filmini izlemenizi öneririm. Apichatpong, Isaan kültürüne hayrandır ve bu filmde Isaan lehçesini kullanır. İlk piyasaya sürüldüğünde, birçok uluslararası ödül verildi, ancak Tayland’da normal Taylandlılar tarafından çöp olarak görüldü. Apichatpong, Tayland’daki en önemli yönetmenlerden biridir, bence birçok nedenden dolayı. Filmleri Tayland toplumunun pek çok sorunuyla ve katmanıyla çok güzel başa çıkıyor. Ayrıca çok yalnız bir insandır, çünkü uluslararası alanda kendi neslinin en yetenekli yönetmenlerinden biri olarak saygı görmesine rağmen, kendi ülkesi çalışmalarını asla kabul etmedi. Taylandlılar onu hep yalnız bıraktı ve sanırım hayatı boyunca halk tarafından asla kabul görmeyecek. Filmleri burada hâlâ sansürleniyor.

    Bence ne yapılması gerektiği sorusunun en önemli kısımlarından biri, kendiniz için hangi cevabı vermeyi seçerseniz seçin, işimizi dürüstçe yaparken birbirimizi açık ellerimizle, kalplerimizle ve zihnimizle kucaklamaya istekli olduğumuz sürece umudu hepimizin tutabileceğidir. Duraklama ve değerlendirme de asıl işin kendisi kadar önemli olabilir. 

    Web 2.0 ve elde taşınır kameraların yeni gerçekliğinden sonra, artık sıkça karşılaşılan “video aktivizmi”nin yollarını izleyen bir “ses aktivizmi” hakkında konuşabilir miyiz sizce? Kendi anlatınızın bu noktadan geldiğine katılır mısınız? “Kazı aracı olarak bir enstrüman …”

    COREY: Sanırım gerçek hayatta ne olduğunu daha çok önemsiyorum. Bununla demek istediğim, eğer bir şey gerçek dünyanın değişmesine yardımcı oluyorsa, o zaman büyük olasılıkla ben de onun içinde yer alırım. Her şey varsayılabilir, kuramsallaştırılabilir, vb. Ancak gerçek bir dünya eylemine dönüştürülene kadar, içinde bulunduğu kelime maratonunun dışında hiçbir şey ifade etmez.

    Bir öğretmenin bir cümlesi hiç aklımdan çıkmıyor. Felsefe tartışırken, “eninde sonunda bir noktada koltuktan kalkılması gerektiğini” söyledi. Bununla, zihninizde kendi düşüncelerinizle koltuğunuzda tek başınıza oturarak ne kadar iyi beyin jimnastiği yaparsanız yapın, sonunda kalkmak, koltuğunuzu terk etmek ve koltuk deneyinizin herhangi bir gerçek dünya gerçeği taşıyıp taşımadığını görmek için evinizden gerçek dünyaya çıkmak zorunda kalmanız gerektiği. Her şeyin bir yeri vardır ve internetle ilgili şeyler buna uyar, ancak neticede yaptığım müziğe, çevrimiçi olarak kendimi nasıl sunduğuma veya diğer insanların bunu nasıl etiketlediğine göre, gerçek hayatta sevdiğim insanlar ve şeyler için orada olmam gerekir. Zamana ihtiyacım var. Emek, gerçek ter ve gözyaşı, sevgi ve çaba harcamalıyım. İnşa etmeliyim. Ya da bir şeye karşı hareketi reddetmek için çalışmalıyım. Ne kadar param veya nüfuzum olduğu önemli değil, burada ve şu anda yer almamı gerektiren bir şeyle uğraşmıyorsam, değiştirmek istediğim şeylere karşı gerçek bir dünyanın dönüşmesini nasıl bekleyebileceğimi anlamıyorum.

    Eğer daha fazla çevrimiçi eylem aracı (ya da sorunuzda “aktivizm”) her şeyden önce gerçek yaşam eyleminin, emeğinin ve sonucunun amacına hizmet etseydi, bence dünya bugün olduğundan çok daha farklı bir yer olurdu. Sanat ve uzantısı olarak müzik, tek başına dünyadaki hiçbir şeyi değiştiremez ve değiştirmemiştir. Aksini düşünmek veya böylesi bir ağırlık ya da ego yüklemek kendimi kandırmak olurdu.

    [THOMAS] Müziğimizin kısmen aktivizm için bir araç olarak görülebileceğini ve daha önce değindiğimiz gibi daha karanlık temaları keşfettiğimizi düşünüyorum. Şu anda dünyada meydana gelen protesto ve olayların örneklerini, dinleyen insanların durumlarına ışık tutmak için sıklıkla kullanıyoruz. Tüm kayıtlarımız bir şekilde politik bir dış görünüşe veya forma bürünmüş görünüyor. Dünya çapında işler kızıştıkça, son çalışmalarımızda daha da fazlası belirdi. Web 2.0/sosyal medyanın içindeki büyük ses aktivizmi şemasında, insanların bu kadar görsel varlıklar olması ve görsellere daha iyi yanıt verdiğini düşünmem nedeniyle, sesin görsellere göre her zaman arka planda kalacağını düşünüyorum. Bununla birlikte, sosyal medyada devam eden herhangi bir aktivizmin içinde daha hayati bir rol oynadığını sanıyorum. Özellikle sanatçılar dallanıp budaklanıp sadece bir görsel veya müzik sanatçısından daha fazlası haline geldikçe ve tüm çalışmayı kendileri yapmaya başladıkça. Müziğimizle temas eden ve biraz araştırma yapan çoğu insan, ister albümlerimizin notları yoluyla ister sadece albümümüz veya parça başlıklarımız aracılığıyla olsun, neyi temsil ettiğimizi görüyor.

    Okurlar için, grup üyelerinin derinlik yaratan diğer yan projeleri hakkında bilgi verebilir misiniz?

    COREY: Yok.

    THOMAS: Arthur Hatteras:

    [bandcamp width=100% height=42 album=3687699418 size=small bgcol=333333 linkcol=ffffff]

    [AKITSU] Solo Jazz performansı:

    OLIN Bare Wire Son:

    [bandcamp width=100% height=42 album=3246243256 size=small bgcol=333333 linkcol=ffffff track=1192640075]

    YUI: Yui Cello:

    [bandcamp width=100% height=42 track=3302373237 size=small bgcol=333333 linkcol=ffffff]

    Bir sonraki adımdan ne bekliyorsunuz? Müzikal olarak, kişisel olarak ve insanlar için. Ne yapılmalı?

    COREY: Müzik. Geçen sene başladığımız bir sonraki albümümüzün kaydını neredeyse bitirdik. Kişisel olarak, üzerinde çalıştığım şeylerin bir listesi var ve yavaş yavaş gelişmeler görüyorum, ancak anahtar kelime yavaşlık. Çoğunlukla dibe batmamaya ve şu anda tanıdığım çoğu insan gibi ellerimi direksiyonda sabit tutmaya çalışıyorum. İnsanlar için, çevremdeki sevdiğim ve inandığım insanlara yatırım yapmaya ve karşılıklı olarak bulabileceğimiz yollarla onlara hak ettikleri zamanı vermeye çalışıyorum. Başarılarını görmek ve başarısızlıklarında onlara yardım etmek istiyorum. Ortak bir geçmişi paylaşmak istiyorum ve artık bu kesişimleri sonsuza dek paylaştığımızı bilmek istiyorum. Ben de bu süreçte kendime daha iyi bakmak istiyorum. Bu o kadar ‘bir sonraki adım’ değil, çünkü her zaman içine düştüğüm ve sürdürmeye ve izlemeye çalıştığım bir dizi sürekli adım.

    THOMAS: Gerçekten büyümek – büyümek için büyümek değil, bir amaç için ve kendini ve dünyayı parçası olmaktan gurur duyduğumuz bir şeye dönüştürmek için büyümek.

    Önceki soru aslında Lenin’in “Ne yapmalı?” kitabına atıftı. Politik anlamının dışında dahi bu kafamızda sürekli yankılanan bir durum.

    COREY: Bu benim de çok düşündüğüm bir şey. Ve zaman zaman bunaltıcı da oluyor. Ancak, böyle bir soruya nasıl yaklaşmam gerektiğini yavaş yavaş daha iyi kavramamı sağladığını düşündüğüm birçok küçük adım da var. Sanırım Albert Camus şöyle demişti: “Gerçeği aramak, arzu edileni aramak değildir.” Bunu çok uygun buluyorum, çünkü “yapılması gerektiğini” fark ettiğim birçok şey hiç de arzu edilen veya genişletildiğinde kolay olarak kabul edilecek şeyler değil. Ama sonunda, yapılması gerekiyor. Örneğin, bir süre önce ilgisizliğin hayatımda yeri olmadığını fark etmem. Pat Perry adında çok saygı duyduğum, çok yetenekli bir sanatçı olan eski bir arkadaşım, ‘National Lily Pond Songs’ adlı sergisi için küçük bir açıklama yazdı. Bu, son zamanlarda sık sık düşündüğüm ve bende yankılanan ifade oldu. Belki size de ulaşır:

    Pat Berry – SİTEMCİLİK, HAYAL GÜCÜNDEN YOKSUN ZAYIF BİR SÖZLEŞMEDİR.

    Bence ne yapılması gerektiği sorusunun en önemli kısımlarından biri, kendiniz için hangi cevabı vermeyi seçerseniz seçin, işimizi dürüstçe yaparken birbirimizi açık ellerimizle, kalplerimizle ve zihnimizle kucaklamaya istekli olduğumuz sürece umudu hepimizin tutabileceğidir. Duraklama ve değerlendirme de asıl işin kendisi kadar önemli olabilir. Bana gönderdiğin Gülten Akın şiirinin en güzel kısımlarından biriydi. Son dizeleri:

    "Bir gün birileri öte geçelerden 
    Islık çalar yanıt veririz."

    Bu ifadede muazzam bir umut ve güzellik var. Seslenmek ve çağrıya cevap vermek.

    Yapılacak iş tek başına, sadece bizim için yapılmayacak.

  • [Art Tatum] Dünyada 47 yıl

    [Art Tatum] Dünyada 47 yıl

    [Jazz Makers – Vanguards of Sound; Alyn Shipton; Oxford University Press, 2002; çev. Ozan K. Dil]

    Bütün caz tarihi boyunca, Art Tatum ile karşılaştırılabilecek bir virtüöz piyanist hiçbir zaman olmadı. Kusursuz tekniği ve swing’deki yürüyüşü ile olağanüstü özgün buluşunun kombinasyonu rakipsizdir; giderek artan etkisi ise cazın her türünden birçok piyaniste stilistik yenilikler yapma konusunda ilham vermiştir. Çalışmalarının çoğunun temelinde Fats Waller’ın klavyedeki yürüyüş tarzından esinlenen güçlü bir sol el vardı. Tatum buna, Earl Hines’ın en sevdiği armoni türlerini de ekledi; ancak Hines’ın “deşici trompet” tarzı sağ-el oktavları yerine, arkadaşı Teddy Wilson’ınkilerle karşılaştırılabilir, çevik, anlık melodik kalıplar benimsedi.

    Ailenin dört çocuğundan ikincisi olan Art Tatum’un 1909’da doğduğu Toledo-Ohio, caz tarihinde figüranlıktan öteye gidememiş şehirlerden biriydi. Detroit ve Cleveland’ın tam ortasında, Erie Gölü’nün güneybatı ucunda, bölgenin gruplarını, özellikle de Detroit’ten gelenleri izlemek için bir toplanma noktasıydı. Toledo, saksafoncu Milton Senior’ınki gibi birkaç grup barındırıyordu ama bunun nedeni trenle, karayoluyla ve su taşımacılığıyla birbirine iyi bağlanmış yollar arasında uygun bir mola yeri olması nedeniyle her türlü caz ortamının yetiştiği bir atmosfere sahip olmasından fazlası değildi.

    Tamirci olarak çalışan babası ve annesi Mildred, yerel Presbiteryen kilisesinin kurucu üyeleriydi. Her ikisinin de müzisyen olduğu öne sürülmüş olsa da, Tatum’un biyografisini yazan James Lester bile bunun gerçekliğine dair hiçbir kanıta ulaşamamış ve Tatum’un müzik aşkının kilise aracılığıyla başladığına kanaat getirmiştir. Bunun yanında Tatum sporla da aşk yaşıyor, ancak bir gözündeki ağır ve diğerindeki kademeli görüş azlığı hem müzikal hem de sportif heveslerini engelliyordu. Zaten katarakt ile doğmuş olan Tatum, görme duyusuna daha da fazla zarar veren bir kızamık atağından da etkilendi.

    Çocukluğu boyunca geçirdiği çok sayıda ameliyatın sağladığı sınırlı iyileşmeler, bir soyguncu tarafından gözlerinde açılan yaralarla ergenliğinin sonlarında elinden bütünüyle alındı. Görme problemlerine rağmen, Tatum hayatının erken dönemlerinde hevesli ve başarılı bir piyanist oldu ve kısa süren kemancılık kariyerini çabucak terk etti. Bazı dersler de almıştı ancak öğrendiklerinin çoğu, çevresinde duyduğu müziğin tam spektrumunu dinlemekten, klasiklerden müzikal tiyatroya, marşlardan ve gürültülerden piyano cazının erken dönemlerine kadar uzanan yelpazedeki kayıt ve radyo yayınlarından geliyordu. Çağdaşlarının çoğu gibi Tatum da, çalmayı bir otomatik piyanonun [piano rolls] kendi kendine basılan tuşlarının yürüyüşlerini taklit ederek öğrendi.  Kısa süre içinde şehirde bir yerlerde, arkadaşlarının evlerinde ve YMCA’de [Young Men’s Christian Association / Genç Hristiyan Erkekler Birliği] çalmaya başlamıştı.

    Bir düzine ya da daha fazla küçük kulüp ve performansını sunabileceği pek çok sosyal cemaat bulmakta güçlük çekmeyen Tatum için, müzisyen olarak geçimini sağlamaya başladığında iş boldu. Neredeyse kariyerinin en başından başlayarak, olağanüstü bir yetenek ortaya koymuştur. Ergenlik çağının sonlarındayken onun çalışını duyan misafir müzisyenler yeteneklerine hayran kaldılar. Rex Stewart’ın anılarından, Fletcher Henderson ve grubunun 1920’lerin ortalarında genç adamı dinlemeye gittiği biliniyor, ki anlatılana göre Tatum çalmayı bitirdikten sonra Henderson gibi tanınmış bir profesyonel bile tanık olmaya hazır olmadığı bir şeyle karşılaşmıştı. Tatum’un piyanodaki performansı, rekabet edilemeyecek kadar parlak ve orijinaldi. Yine de kendini, New York’a gitmesi ve tanınmış piyano ustalarına karşı “elini” göstermesi yolunda çağdaşlarının çoğundan gelen cesaretlendirmeleri kabul etmeye hazır hissetmiyordu. Duke Ellington’ın dokunaklı iltifatı bile bunu sağlamada başarılı olmadı.

    Bununla birlikte, 20’li yaşlarına girdiğinde, Toledo’dan gelen bu olağanüstü yetenekli piyanistin, bir başka genç piyanist Teddy Wilson tarafından kendisinin Milton Senior’s Band’deki yerini alması için önerildiğine dair söylenti caz ortamlarında dolaşmaya başladı. Bu söylenti Tatum’ı yerel bir radyo istasyonu olan WSPD’de günlük bir yayında çalmaya, Blue Network aracılığıyla isminin halk arasında yaygınlaşmasına götürdü.

    Radyo Tatum için ideal bir ortamdı. Bununla birlikte, radyoyu sanatını icra etmenin yanında espri yapmak ve şarkı söylemek için de çok boyutlu bir eğlendirici olarak kullanmasıyla ünlü Fats Waller’ın tersine, Tatum, kariyerinin geri kalanında bir gruba bağlı kalmış olmaktan ziyade yalnız bir solist olarak, yani her zaman en iyi olduğunu düşündüğü alanda, solo becerilerini giderek daha da geliştirmeye fırsat buldu.

    Bu uzmanlığı sayesinde, solo piyano çalmanın sınırlarını Fats Waller ve James P. Johnson gibi grup liderliği yapan çağdaşlarından daha yetkin biçimde zorlamıştır. Yapmayı başardığı şey, çaldığı parçaların çoğunun her ölçüsüne akor geçişi olarak bilinen karmaşık ek armoniler getirmekti. Bunları, klasik gelenekten ödünç alınan süs ve zenginliklerle birleştirdi ve melodinin bozulmadan kaldığı bir bravura tarzına dönüştürdü.

    Yine de, Tatum bir solist olarak değil, şarkıcı Adelaide Hall’un eşlikçisi olarak yola çıktı ve 1932’de onunla ilk kayıtlarını yapacağı New York’a gitti. Hall, dört elle düet yapan iki piyaniste eşlik etti ve bu da ona bir orkestra derinliği kazandırdı. Diğerlerinden biri, seçkin bir piyanist olan Joe Turner’dı. Turner daha sonraları hayranlıkla, Tatum’un onu George Gershwin’in Liza şarkısının piyano aranjmanını çalmaya nasıl ikna ettiğini ve Tatum’un neredeyse anlık olarak ve inanılmaz müzikal hafızasını sergileyerek notaları kusursuz bir şekilde akıttığını hatırlayacaktı.

    Turner, Art Tatum’dan etkilenen tek New York piyanisti değildi. Çok geçmeden, Hall ile konser anlaşmalarına ek olarak, Tatum 1930’ların gece kulüplerinde, piyanistlerin birbirlerine meydan okumak için bir araya geldikleri partilerin demirbaşlarından biri haline geldi. Kısa süre içinde James P. Johnson, Willie “The Lion” Smith ve Fats Waller üzerinde derin bir etki bırakmıştı. Fats’te ruh eşini bulmuş gibiydi; muazzam boyuttaki alkol iştahının yanı sıra yaşam ve piyano zevklerini paylaşıyorlardı. 1930’ların ortalarında, Bessie Smith ve Mary Lou Williams kılığına girip Hollywood seyircisine fazlasıyla frapan drag act performansları sergileyen iki kilolu piyanistin isyankâr dışavurumları… Tarzları çok farklı olsa da, iki erkek arasında büyük bir karşılıklı saygı vardı. Tatum dinleyicilerine Fats’in müziğinin “kendisinin kökeni” olduğunu söylerken; Fats bir keresinde 52. Cadde’deki New York Yat Kulübü’nde çalarken Tatum’un seyircilerin arasında olduğunu fark etti ve ciddi bir şekilde şunları söyledi: “Ben sadece piyano çalıyorum, ama bu gece, Tanrı aramızda.”

    Yine de ilişkilerinin olumsuz bir tarafı da vardı. Fats’in fiziksel çöküşünün tohumlarının high living yaşam tarzı tarafından ekilmekte olması gibi, Tatum da diyabetin erken uyarı semptomlarını gösterdi, ancak onları görmezden geldi, hatta içmeye ve tüm gece ayakta kalmaya devam etti… bu da sonunda etkisini gösterdi. Waller gibi Tatum’un da karmaşık bir özel hayatı vardı. Oğlu Orlando, 1932’de Toledo’lu bir kız arkadaşından dünyaya geldi, ancak baba ve oğul uzak kaldılar. 1930’ların ortalarında Tatum, daha sonra 1938’de ona kısa Londra turnesinde eşlik edecek Ruby Arnold ile evlendi.

    Tatum, New York’a ve 52. Cadde’nin küçük kulüplerine geri döndü ve orada zamanın ünlü gruplarının çoğu için solo piyanistlik yaptı. Ayrıca 1933 ve 1940 yılları arasında 50’den fazla solo piyano plağı kaydetti ve Massenet’in Eiegie’si gibi hafif klasiklerin caz yorumlarıyla birlikte Tiger Rag gibi parçalardaki ustalığını ortaya koydu. 1937 ve 1941’de az sayıda grup kaydı yaptı, ancak genellikle 1943’te Nat King Cole’un tarzına benzer bir trio’da çalma fikrine kapıldı: piyano, gitar ve bas. İki telli çalgı, temel ritim ve akorların temelini oluşturdu ve Tatum’a çevrelerinde doğaçlama yapması için serbest bir dayanak verdi. 1944-1946 yılları arasında uzun süre 52. Cadde’deki Downbeat Club’da çalan trio, Coleman Hawkins ve Billie Holiday ile birlikte sokağın en büyük cazibe merkezlerinden biriydi. Truck Parham ve gitarist Al Casey (Waller ile çalışmıştı), Tatum’un akor ustalığını ve etkileyici derecede hızlı temposunu çok zor buldu; ancak, gitarda Tiny Grimes veya Everett Barksdale ve bas gitarda Slam Stewart ile trio, izleyen 10 yıl boyunca aralıklı ve düzenli olarak var olma imkânı buldu.

    1940’ların ortalarında modern caz ortamının kızışmasıyla birlikte Tatum rutininde ince bir değişiklik yaptı. 1944’te New York’un 52. Caddesi’ndeki gece kulüplerinde veya diğer büyük şehirlerdeki muadillerinde çalmak yerine Metropolitan Opera Binası’nda konser verdi. Daha sonra 1946-47 yıllarında kendisini ABD’deki birçok büyük salona götüren bir dizi solo resital verdi. Swing veya daha eski caz tarzlarının diğer birçok aktörünün zor iş bulduğu bir dönemde, Tatum’un konser sahnesine taşınması onun virtüöz tekniğini izleyen yeni bir izleyici kitlesi yarattı. Daha sonra Norman Granz’in ilk Jazz at the Philarmonic turnesinde ve girişimci Norman Gene’in West Coast konserlerinde çaldı.

    Ülkenin dört bir yanındaki konser salonlarında boy göstermesine rağmen Tatum, 1940’ların sonlarında dinleyici anketlerinde hiçbir zaman yüksek bir yer bulmadı. Büyük popülaritesi daha erken dönemde kalmıştı ve swing repertuarına büyük ölçüde sadık kalıyordu. Bud Powell gibi beboppçıları küçümsüyor olsa da, özellikle Powell’ın, mümkün olduğunu Tatum’a kanıtlamak için bütün parçayı sadece sol eliyle çok hızlı bir şekilde çaldığını gördükten sonra “yeni cazcıların” teknik hünerlerine saygı duydu. Bütün cesaretine rağmen Powell, Tatum’a hayranlık duyuyordu ve kendi hızlı akışları ve reflektif baladlarında Tatum’un tarzının çoğunu benimsedi.

    Tatum, özellikle 1955’in sonlarından itibaren artan miktarda zaman geçirdiği ve ikinci karısı Geraldine Williamson ile yaşadığı Los Angeles’ta gelecek vaat eden piyanistleri duyabileceği ve onlarla rekabet edebileceği gece kulüplerine gitmekten vazgeçmedi. Yine de, bir sanatçı olarak kendi zirvesine ulaşmıştı ve tarzı 1950’lere geçerken de ciddi olarak değişmedi. Neyse ki Norman Granz, Tatum’un olgun tarzını kayıt altına alıp korumaya karar verdi. 1953’ün sonlarından başlayarak, Pablo markası altında 120’den fazla solo ve onun doğal tarzını nadiren engelleyen gayrı resmi gruplarla da benzer şekilde kapsamlı bir Tatum dizisi kaydetti. Dizi, Tatum’un hem solo hem de triosuyla birlikte daha fazla konser verme planı olduğu için 1956’da sona erdi.

    Ne yazık ki, muhteşem bir Hollywood Bowl konserinin ardından bu iyi gidiş, tersine döndü. Çok az uyku ve çok fazla alkole dayanan yaşam tarzı, vücuduna onarılamaz bir şekilde zarar vermişti; kronik böbrek hastalığı yüzünden kan zehirlenmesine yakalandı. 47. yaş gününü izleyen ay içinde öldü. Bu kadar yetenekli biri için trajik derecede erken bir ölüm.

    Kısa hayatında solo caz piyano sanatını önemli ölçüde ilerletmişti. Mirası Oscar Peterson tarafından ana akım caz tarzına ve Bud Powell tarafından modern caza taşındı. Bazı eleştirmenler Tatum’un tarzının aşırı dekoratif ve kuvvetten yoksun olduğunu düşünüyorlardı. Daha sonra Oscar Peterson’a da yöneltilen eleştiriler… Ama müzisyenlerin kendilerinin hiç şüphesi yoktu: Norman Granz muazzam kayıt serisini “The Genius of Art Tatum” [Art Tatum Dehası] olarak adlandırdığında, haklıydı.