loader image

Okült ve folklorik korkunun kısa tarihi*

*Folklorik korku hakkında uzun yıllardır yazan Adam Scovell'ın, türün sinemadaki örneklerinin okült temalarla ilişkisine dair giriş yazısı ilk kez New Empress Magazine'de yayımlanmıştı.

Tarihi daha eskiye dayanan ve genel olarak çok irdelenmiş sessiz korku geleneğinde gerçek bir dokümantasyon parçası olmanın getirdiği o sinir bozucu duygu vardır. Şüphesiz o zamanlar bundan habersiz olan Benjamin Christensen’in Häxan: Witchcraft Through The Ages (1922) adlı filmi, Sam Raimi’nin The Evil Dead (1981) adlı eserinde Ash’in The Book of the Dead (Ölülerin Kitabı) adlı eserini bulmasına; bazı antik merakların veya eserlerin keşfini anımsatan biçimde sızışı, bu tesadüfi yönü somutlaştırır.

Häxan, gerçek bir “buluntu” filminin aurasına sahip; kara büyü ve şeytana tapma, seks ve ölüm dünyasını araştırmaya meraklı olanlara hakiki bir uyarı havasındadır. Filmden önceki yıl İskandinavya, Victor Sjöström’ün halk efsaneleri ve masallarındaki potansiyele işaret eden ancak daha metaforik amaçlar için kullanan The Phantom Carriage (Hayalet Araba) adlı eseriyle korkuya damgasını vurmuştu. Yine de, şaşırtıcı ve yenilikçi bir film yapımcılığı eseri olan Häxan, hem okült korku hem de folk horror’un (folklorik korku, kırsalda korku, doğadan korku) doğumunu tematik olarak inceleyen, büyücülük hakkında muğlak bir belgesel olarak dikkat çeker.

Film, inanç sistemleri ve onları takip eden insanların eylemlerini nasıl kontrol ettikleri ile ilgilidir. Hem büyücülük çevresindeki hem de içindeki dünyayı belgeleyerek bu insanların sözde uygulamalarına bakar ve merakımızın gidermek için onları yeniden canlandırır. Şeytanlar, iblisler, kurbanlar, ortaçağda kazık çakmak, büyücülük, eski işkence yöntemleri; hepsi oradadır.

Film gerçekçilikle ilgili olduğu fikrinden uzaklaşamamak için çabalarken, aynı zamanda bilgilendirici bir eser olarak da işlev görür (ancak bu antik uygulamalarla ilgili gerçek, filmin sonraki bölümlerinde biraz makara yapmak amacıyla esnetilmiştir). Christensen’in çalışmasında gerçeğin çarpıtılması, korku içinde okültün olasılıklarına yol açan, fark edilebilir bir fantezi yaratmak içindir. Kötülüğün insanlar aracılığıyla yaratıldığı düşüncesi, onların inançları ve bilimsel anlayışlarının eksikliği ile nitelendirilen eylemleri, alt türlerin kendilerini içine gömecekleri ve tekrar tekrar geri dönecekleri, belirli dönemlerdeki filmleri, toplulukların tarzlarını ve farklı pagan inanç biçimlerini temel alan bir şeydir.

Häxan’ın ilk etkisi, sessiz filmin seslere eklemlendiği dönemin sonuna doğru ortaya çıkan ilk dalga korku filmlerindeki etkisi barizdir, alt türler için çok önemli olmasa da. Doğaüstü olaylara ilişkin aynı his F.W Murnau’nun Nosferatu (1922), Carl T. Dreyer’ın Vampyr (1931) ve Robert Weine’in The Hands of Orlac (1924) adlı eserlerinde de görülmektedir ancak bunlar Häxan’ın mistisizmini veya gerçek anlamda gizli doğasını yakalayamaz. Paul Wegener’in Der Golem (1920) adlı eseri de folklor üzerindeki potansiyel korkuyu öngörmüştür, ancak iyi yapılmış bir film olmasının yanı sıra, alt türleri ileriye taşımak için pek bir işe yaramamıştır.

1940 ‘lardaki korku patlamasına kadar Häxan tarafından keşfedilen temaları gerçekten göremedik aslında. Hiç şüphesiz , Gotik edebiyatın yaygınlığının etkisiyle olsa, Tod Browning’in Drakula‘sından (1931) bu yana Universal’in egemen olduğu sadece canavarlarla ilgili filmlerden gına gelmişti stüdyolara. Daha ilginç ve yeryüzüne dair korku çalışmaları belirmeye başladı. Ancak bundan önce, Bela Lugosi, Victor Halperin’in Ak Zombisi’ndeki (White Zombie, 1932) gizemli, daha spesifik olarak voodoo hakkında belirsiz bir şekilde araştırma yapıyordu. Ancak bu voodoo avantajı hem ona hem de Hammer’ın Zombi Vebası’na (Plague of Zombies, 1966) kriterlerimizden farklı bir özellik vermektedir.

Okült

Häxan’ın öncü olduğu mıntıkada ilk başarılı girişim RKO ve yapımcı Val Lewton’un stüdyoları oldu. İlk yeni okült korku dalgasını tanımlayan bir avuç film üreten Lewton ve yönetmen Jacques Tourneur, okült temaları göz önünde bulundurarak gerilim filmleri yaptı. Bununla birlikte, bu yeni karışıma, Häxan’ın bir dönemi çağrıştıran o orijinal önermesinden uzaklaşan yeni ve nefes açıcı bir yön de eklendi. Häxan’ın sonu, Lewton’un sonradan ne yarattığına işaret eder; yani, modern zamanın insanına tematik olarak yönelmekve onun okülte olan merak duygusuna oynamak. Kedi Kız (Cat People, 1942) açık bir şekilde okült eylemlerle ilgili olmayabilir, ancak ana karakterin sahip olduğu varsayılan özellik, memleketi Sırbistan’daki folklor hikayelerinden gelir. Daha çok okült tema ile uyumlu olan Yedinci Kurban (The Seventh Victim, 1943), kayıp kız kardeşini ararken yeraltındaki bir satanist tarikatı ortaya çıkaran genç bir kadını takip eder. Bu, normalde güven duyulan gelenek fikrinin (bir izleyici olarak) korkulacak bir şey olarak ifşa eden ve sosyolojik olarak filmdeki karakterler için korkunç bir kavrama dönüştürmenin ilk adımı olur. Bu fikirler bazen okült korkuda ortaya çıkar, ancak folklorik korkuya tam anlamıyla hükmeder.

Lewton yapmasaydı bile, folklorik korkunun mini dirilişinin Jacques Tourneur’ün Şeytanın Gecesi (Night of the Demon, 1957) adlı eserinde zirveye çıktığı görülebilir. M.R. James’in Rün Dökümü (Casting the Runes) kısa filmine dayanarak, Häxan’ın ana temalarının mükemmel şekilde yeniden metinleştirilmesidir. Şeytanın Gecesi filminin devamında Londra’da bir konferansa katılan bilim insanı Dr. John Holden (Dana Andrews) gizemli dolandırıcı Dr. Julian Karswell’i (Niall MacGinnis) ifşa ediyor. Karswell modern bir cadı olarak görülebilir. Okültün, burjuvazi yaşam tarzlarına bağlanmasının ilk örneğidir. Bu tür daha sonraki yıllarda pekiştirilecektir. Lanetler okunur ve bir iblis çağırılır, hepsi Tourneur tarafından detaylara dikkat edilerek yönlendirilir, bu da Şeytanın Gecesi’ni Häxan’ın demonik tahayyülünün ilk gerçek büyük takipçisi yapar.

Bundan sonra, 1960’ların başlarındaki kara büyü ve okült eylemlerin kullanımını basit ev içi meselelere zekice nakleden Sidney Hayes’in Kartal Gecesi (Night of the Eagle, 1962) gelir. Genel olarak hakkı yeterince verilmemiş Kartal Gecesi, Häxan’ın cadılarınca ortaya konan kaosa hayranlıktan ziyade, ev halkına yönelmeye çalışan kara büyünün insana dair tarafını gösterir. Belki de benzer başlığı nedeniyle, film cinsiyet ilişkilerinin ve gücün en Freudçu ayrıntısına kadar zengin ve akıllı bir analizine sahip olmasına rağmen, Şeytanın Gecesi’nin gölgesinde kalır. Hammer, 1966 tarihli Cadılar adlı (Nigel Kneale tarafından senaryolaştırılan The Witches) filmde de cadı rolünü üstlenmişti ama bu, türün başka bir özelliği haline gelecek daha üst sınıflara ait unsurlarla başarılı bir şekilde bağlantılıydı.

Bundan sonra, büyücülük zenginlerin ve boş zamanların eğlencesi haline gelir. Hammer Horror’un Şeytan Yollarda (The Devil Rides Out, 1968) adlı eseri, neredeyse her karakterin bir malikaneye sahip olması ve satanizm ve büyücülük hakkında bir şeyler bilmesi ile bunun mükemmel bir örneğidir. Filmin adından da anlaşılacağı gibi, öte dünyadan her türlü iğrenç yaratık çağrılsa da bu filmin merkezinde Şeytan’ın kendisi var. Şeytan yavaş yavaş keşfedilmesi gereken moda bir tema haline gelmektedir, sadece okült korkuda değil, aynı zamanda birçok ana akım korku filminde de. Roman Polanski’nin Rosemary’nin Bebeği (Rosemary’s Baby, 1968), herhangi bir büyücülüğü göstermek için ayrılan ekran süresi çok az olmasıyla tam kıvamında bir okült filmdir. Karakterler yine zengindir ve bu eğilim garip bir şekilde diğer büyük Şeytan temalı filmlere uzanır; The Exorcist (1973) ve The Omen (1976). Häxan’ın demonik havası modern zamanlara uyum sağlamıştır ve toplumun en zengin ve tartışmasız en aşırı kesimlerinde kendini bulur. Bu, Häxan’ın karakterlerinin tam zıt kutbudur, ancak okülte ilgi ve zenginlik arasındaki bu bitişiklik doğal bir ilerleme gibi görünmektedir. Bu filmlerin karakterleri bu iğrenç eylemleri can sıkıntısından yapıyor gibi görünürler ve Şeytan, başlangıçta hepsi doğuştan kötü olmasa da, Polanski, Freidman ve Donner filmlerinde zengin olmak için çabalamamış, tembel varlık görülür.

Folklorik korkuya geçmeden önce izlenecek son bir film bir boşluğu kolayca kapatır. Piers Haggard’ın Şeytanın Pençesindeki Kan (Blood on Satan’s Claw, 1971), birbirine çok benzeyen iki alt tür arasında mükemmel bir kesişme noktasıdır. Yine Şeytan çağrılmaya çalışırlar, ancak bu, önceki filmlerden daha çok Häxan geleneklerine uygun ilerler. Ortaçağ Britanya’sında geçer ve film o döneme zar atar, neredeyse izleyiciden Şeytan çağırmanın gerçek bir açıklaması olduğuna inanmasını talep eder (Häxan kadar safkan bir belgesel olmaya çalışmasa da). Ayrıca, insanların kötülüklerin gerçek güçleri oldukları ve eylemlerinin nedenini aslında yanlış yönlendirildikleri şeklinde alışılmadık folklorik korku mesajını da ekler. Kırsal kesim ortamı ve Winstanley (1976) tarzı görselleriyle bile, izole edilmiş bir inanç sisteminin çıldırmış olmasının dehşeti ana konudur ve bu yönler, Christensen’in filminin idealleri doğrultusunda devam ederken folklorik korkunun okült gelenekten farkının veren detaylardır.

Folk

Folklorik korku, İngiliz filmleriyle o kadar eşanlamlı bir alt türdür ki, doğumunu İsveç/Danimarka yapımında bulmak şaşırtıcıdır. Häxan’ın kırsal topluluklardaki eski yaşam biçimlerini ve okült gelenekleri anlatmasının alt türün doğumuna yol açtığına dair şüphe yoktur denebilir.

Altmışlı yılların sonları, müzik sahnesinde meydana gelen folk havasını merkeze alan bir avuç filmin yayınlanmasıyla türün oluşmaya başladığı dönemdir. Tigon Films bunların en belirgin ve en iyilerinden bazılarını yapar. Şeytanın Pençesindeki Kan’ın gizli bir üstünlüğü olabilir, ancak Michael Reeves’in Cadı Avcısı (Witchfinder General, 1968) tüm bunları göz ardı eder ve Mathew Hopkins’in cadı avına bakışına kendi gerçeğini dayar. Hüküm giymiş cadıların Häxan’da gösterilen vahşeti ve işkencesi bu kanlı filmde en aşırı uçlara taşınır. İnsanlar yine davanın asıl güzergahı gibi görünür, onların okült üzerindeki paranoyaları ise filmin en saf türden folklorik korku örneği olarak işaretleyen kıyıma sebep olur.

Tigon benzer türde birkaç film yaptı ama bu iki filmin kalitesiyle asla tam olarak eşleşmedi. Reeves’in Büyücüleri (The Sorcerers, 1967), Ray Austin’in Bakire Cadısı (Virgin Witch, 1972) ve Vernon Sewell’in Kızıl Sunağın Laneti (Curse of the Crimson Altar, 1968) hepsi folklorik korkunun o pürüzlü kirine sahiptir, ancak potansiyellerini tam olarak yerine getiremezler. Witchfinder General ile (Vincent Price aracılığıyla) bağlantı kurmak için daha iyi bir film, Gordon Hessler’in Ölüm Perisinin Çığlığı’dır (Cry of the Banshee, 1970). Witchfinder General’a bir saygı gibi görünür ancak doğaüstü temaları da vardır. Ken Russell’ın 1971 tarihli Şeytanlar (The Devils) adlı eseri de Fransa’da geçiyor gözükse de işkenceye İngiliz yaklaşımını gösterir.

Bahsedilmesi gereken son ve muhtemelen en ünlü İngiliz folklorik korku Robin Hardy’nin Lanetli Ada (The Wicker Man, 1973) adlı filmidir. Bu tuhaf küçük film hakkında çok şey konuşuldu, ancak Häxan’la olan bağlantısı en doğrusu gibi görünüyor. Häxan’ın seyircisini korkutmadaki ana hilesi geçmişi çarpıtarak korku yaratmaktır. Wicker Man bunun yerine günümüzü çarpıtır ve 1970’lerin başlarındaki karşı kültür hareketinin nüvesi olarak hala hayatta ve oldukça etkili bir pagan tarikatını kullanır. Bununla birlikte, Şeytana tapınma yoktur ve filmin temelinde sadece can sıkıntısından ziyade insanların eylemleri için gerçek bir neden yer alır. İnançları, ekinlerin büyümesi için kurban vermesini gerektiriyordur ve Häxan halkının da benzer inanç sistemlerini paylaştığına şüphe yoktur. Bu korku damarı artık zayıf yeniden yapımlarla iyice deşilmiştir. David Keating’in Hammer ile yayımladığı Wake Wood (2011) filminin türe bakışı ve hatta Hardy’nin The Wicker Tree (2010) isimli devam filmiyle folklorik korku iyice didiklenmiştir.

İngiltere’den uzaklaşırsak, türde görülen toplulukların izolasyonunun, alt türlerin dışında kullanılan bir mekanizma olduğunu düşünmeden edemez insan. Tobe Hooper’ın Teksas Elektrikli Testere Katliamı’nın (The Texas Chainsaw Massacre, 1974) sonu elbette The Wicker Man filmindeki kurban temasıyla sonuçlanan aynı izole edilmiş cemaatten kaynaklanmaktadır. Amerika, Haxan Film’in ilk çalışması Blair Cadısı (The Blair Witch Project, 1999) ile Häxan’a en bariz selamı yollamış ve sadece Avrupa’nın değil tüm ülkelerin geleneklerinde folklorik korku olduğunu kanıtlamıştır. Charles Laughton’ın Avcının Gecesi (Night of the Hunter, 1955) gibi daha eski filmler bile, farklı bir şekilde başarılmış olsa da, İngiliz folklorik korkusuyla aynı yalıtılmışlık duygusunu veren keskin bir taşra fikrine sahiptir. Özellikle Japon folklorik korkusunun güzel örnekleri vardır. Masaki Kobayashi’nin Kwaidan (1964), Kaneto Shindo’nun Onibaba (1964) ve Kuroneko (1968) diğer bir ülkenin folklorik korkusundaki farklı geleneklerin sadece birkaç örneğidir. Hideo Nakata’nın Ringu’su (1998) bile Henry James stilinde şehir efsanesine dayanır ve modern, kentsel folklorik korku sadece zaman ölçeğinde yer değiştirmiştir.

Sonuç

Bahsedilen bazı filmler Häxan’a görsel olarak sadece küçük bir benzerlik taşısa da, tematik olarak hepsi Benjamin Christensen’in filmine biraz borçludur. Geleneği korkunun temeline alır ve bu, ilerlemeye karşı sinsice direniş için başlangıç noktasıdır. Okült pratiklere yönelik bir inceleme ve büyücülük ile şeytanlığa bir bakış sunan Häxan, o zamanlar korkunun hala bağımsız bir tür olarak kendine dair düzgün bir bağ kurmakla kalmaz, çok fazla tematik materyal de sunar. Belki bir gün, zamanımızın gelenekleri, gelecekteki izleyicileri korkutmak ve ortaçağın İkibinli yıllarında yaşamadıkları için rahatlamalarını sağlamak, hatta belki de tamamen yeni bir korku alt türü dalgasına yol açmak için başarılı bir şekilde kullanılacaktır. Ancak, belki de bu aslında gerçekten korkutucu bir düşüncedir. ✪

Share your love