Kin ve İsyan Yayını

Blog

  • Nechayevschina: Tefekkür ve çiftetelli

    Nechayevschina: Tefekkür ve çiftetelli

    Nechayevschina, Yunanistan çıkışlı, güzide bir grup. Türlerin kökenine inmek gerekirse, Darwin sağolsun, stoner/psychedelic/saykodelik/drone/krautrock hissiyatının yoğun olduğu anlaşılabilir. Yakın zamanda çıkardıkları EP’leri “Yeniçeri” ile dikkat çeken grup, davulda Giannis, baslarda Vasilis ve gitarda Dimitris ile Stamatis’den oluşuyor. 14 Nisan gecesi Peyote’de yine Yunan post rock grubu Afformance ile birlikte uçurucu bir konser verecek olan Nechayevschina‘dan Stamatis ile iki kelam ettik. Sufizm, çiftetelli, anarko nihilizm ve kraut hallerden girip, futboldan çıktık. B Yüzü Booking Agency’den Hemi Behmoaras, kendilerine ulaşmamıza oldukça yardımcı oldu, Futuristika! kendisine selam eder…

    Futuristika: Öncelikle, grubun ilginç adını merak ediyoruz. Bir şekilde Rus anarko-nihilist devrimci Sergey Nechayev ile ilgisi var sanırız. Myspace sitenizde “İsmimize rağmen, aslında oldukça nazik adamlarız ve zalimlikle suçlanabileceğimiz tek nokta Stalinistlere oy vermemizdir.” diyorsunuz.  Sarkastik. İsminiz tam olarak ne anlama geliyor?

    Stamatis: “Nechayevschina”, Rusça’da “Nechayev’in taktikleri/metodları” demek. Sergey Nechayev, devrimciliğin arketipini, ilk örneğini alıp onu oldukça uç noktalara sürükledi. Öyle ki, pratikte uygulanamaz olup en kötüsünden bir ütopyaya dönüştü. İdeallerinin arzu ettiği kadar yayılmamasının nedeni bu olabilir. Bizim grubun adı ise, kısmen saygı duruşu, kısmen mizah. İsmimiz ayrıca, “Amaca giden her yol mübahtır.” anlayışının, amacın, ‘nihayet’in belirsiz olduğu durumlarda erken olduğunu ancak saf bir düşünce olduğu hissiyatını taşıyor.

    Hem yayıncı, hem de kenarından köşesinden müzisyen olarak, grupların etiketlenmesinden hoşlanmıyorum. Ancak müziğinizin, tür belirtmeden, bazı “büyük” grupları andırdığı söylenebilir. Can, Guru Guru, Faust, Neu! ya da Grails tadı alınabiliyor, ki bu grupların tümünü pek severiz. Nechayevschina’yı kurmanızda etkili olan grup/ses/kitap/film/anlar ya da kişiler nelerdir?

    Can, Faust ve Neu!, doğrudan etkilendiklerimiz. Krautrock’dan ayrı olarak, başta Joy Divison olmak üzere post-punk etkilenimi de yoğun. Ayrıca bazı çağdaş saykodelik gruplardan, Wooden Shjips ve Religious Knives’dan da bahsedebiliriz. Bireysel olarak ise, grubun her üyesi farklı türlerden etkilenmiştir. Bahsettiğim etki, tekerrür ve saykodelyanın estetiğinde harmanlanmıştır tabi.

    Nechayevschina öncesinde neler yapmaktaydınız? Müzikle karın doyuyor mu?

    Bahsedilmeye değer şeyler değildi pek. Orada burada bazı stoner rock çabaları. Zaten çoğumuz, etkilerimizi tam olarak ortaya koyup ne çalmak istediğini gösteremeyecek kadar ufaktı. Vasilis istisnadır. O daha öncesinde “Panama Hut” isimli bir etnik/rock grubuyla oldukça kayda değer bir konuma ulaşmıştı. Grubun liderliğini yapıyordu ve şu anda Nechayevschina’da çaldığından tamamen farklı bir işti. Ne yazık ki o grup aniden sona erdi.

    Müzikle yaşamaya gelince, hepimizin oldukça genç olduğunu ve dünyanın en kötü eğitim sisteminde öğrenci olmayı sürdürdüğünü belirtmekten gurur duyarım. Bu durum, sorunsuz biçimde turneye çıkmamıza izin veriyor. Zaten, Yunanistan’da müzikle hayatını kazanmak şaka gibi…

    Myspace, Twitter gibi sürüyle sosyal medya araçları sayesinde, insanların neler yaptığını ekranlarımızda görüyoruz. Oysa Futuristika! olarak, ilk elden, soruları cevaplayan sanatçıların ya da müzisyenlerin o an ne yaptığını öğrenmeyi tercih ediyoruz.

    Şu an soruları cevaplarken bir yandan da Yunan kahvesi içiyorum; kahvenin bize nereden miras geldiğini biliyorum. Bir yandan da ud ile çalınmış geleneksel Yemen şarkılarından oluşan mükemmel bir cd dinliyorum. Ayrıca belirtmem gerekir, Twitter boktan bir şey.

    EP’niz “Yeniçeri”de iki şarkı var. Çok güzel bir çalışma. Kendin yap/DIY-Do it yourself etiğinde yapılmış gibi. El yapımı ve özgün kopyaları var. Üretim süreci nasıldı? Profesyonel bir sözleşme tercihiniz olur mu ya da interneti, müziğinizin yayılması için uygun bir araç olarak görmeyi sürdürecek misiniz?

    EP’yi öncelikle, Atina’da nispeten yeni sayılacak bir stüdyoda kaydettik, sonrasında mastering çalışması için, malzemeyi, İstanbul’da beraber çalacağımız Afformance grubunun çok iyi bir prodüktör olma yolunda ilerleyen davulcusuna verdik. Olaylar hızlı ve sorunsuz gelişti. Bu açıdan şanslıyız. DIY stiline gelince, her EP kabı mukavvadan kesilip baskıya gönderildi. DIY stili, ekonomik olsun ya da olmasın, mevcut sınırlarımızı bilip yapabileceğimizin en iyisi. Kitlesel üretime karşı değiliz; yapılabilir. Estetik, kaliteli ve ayakları yere basan fiyatlarda kopyalar istenecekse tabi.

    Özetlersem, grubun ürettiğiyle ilgili estetik görüşü sürdükçe, DIY düşüncesinin süreceği fikrindeyiz. Bugünlerde profesyonel sözleşmelerin tamamen modasının geçtiğini düşünüyoruz. Para, özellikle Yunanistan’da, ağaçlarda yetişmiyor. Kolay yakalanır melodilerle pop müzik yapıyor olsa bile kimse yeni kurulmuş bir gruba inanmıyor ve para yatırmak istemiyor. Internet, müzisyenleri daha çok “freelance” çalışmaya itti. Bu durum çoğu için daha zor bir ortam yaratırken, genel olarak daha sağlıklı bir konum ortaya çıkardı. Şarkılarınız, bir dağıtımcıya ihtiyaç dıymadan internette yer alabiliyor. Eğer olumlu geri dönüş alabilirseniz, kendi başınıza risk almaya zorlanıyorsunuz.

    “Yeniçeri”de şarkılar, trans hissi yaratırken, dinleyiciyi halüsünatif ve hipnotik bir duyguya sürüklüyor. Sahnede emprovize takılıyor musunuz yoksa her notanızı saniyesi saniyesine hesaplıyor musunuz?

    Serbestçe jam yapmak her şeyin temeli. Bazı fikirleri yakalayınca koruyup, bir yapıda karar kılıp o yapının üzerinden inşa ediyoruz. Hesaplama ise oldukça minimal. Sesi izlemeyi seviyoruz, sesin bizi izlemesini değil. Müzisyen terimleriyle söylemek gerekirse, şarkıda, birimizin, diğer riff/beat ya da bas partisyonuna taşıyacağı bir noktasını temel alıyoruz.

    Facebook fan sayfanızda bir “Semazen”in olduğu güzel bir çalışmaya denk geldik. “Yeniçeri” ocağı askerlerden oluşurken, Semazenler, belki sizin de bildiğiniz gibi, Tanrı sevgilerini belirten dini dansçılardı. “Semâ” ses,  sizi transa geçiren ses anlamına geliyor. “O ses ki, sema yapanları evrenin güzelliği, insaniyetin güzellik duygusuyla doldurur” derler. Sizin müziğinizde (ve yukarıda belirttiğimiz gruplarda) benzer bir tavrı modern zamanlarda görüyor gibiyiz. Tüm bu isimleri ve imgeleri bilinçli mi kullanıyorsunuz yoksa sadece trans halinin yansımaları mı?

    Sufi kültürünün farkındayız ve yakınlık duyuyoruz. Din hakkında genel fikirlerden bağımsız olarak, keyifli, sevgi dolu ve musikiyle yoğrulmuş bir din konsepti heyecan verici olabilir. Bu noktada, isimler ve imgeler kesinlikle bilinçli kullanılmıştır. Ancak bir yanıyla da semboliktir. Bir yanıyla, kadim dönemlerle modern zamanların tefekkürü belirtme şekli arasında bir bağ olabilirler. Notalara yönelik daha derin bir yaklaşımın duygusunu gösterme çabasıdır. Ayrıca, müziğin sadece birkaç yıl önce oluşmadığını da eklemeliyiz.

    Öte yandan, “Yeniçeri”, neo-Yunan kültürdeki saldırganlıkla el ele giden ağır bir kelime. Tempolu hatta neredeyse histerik bir şarkıda bu kelimeyi kullanmak hoş olur diye düşündük.

    Yunanistan’dan son yıllarda, bazı “geleneksel olmayan” gruplarınn çıktığını gözlemliyoruz. Takip ettiklerimiz arasında, Misuse, Interstella Overdrive, Absent Without Leave (Süper eleman!), Adolf Plays The Jazz var. Ancak sizin tarzınız, bize daha özgün geldi. Doğuya ait kulağa yakın, Orta Doğu melodileri… EP’nizin adı Yeniçeri ve Myspace’deki iki şarkınızın Istanblues I&II olması gibi nedenlerle, sanki buradan bir saykodelik/elektronik grup dinliyor gibiyiz. Sound’unuzun bu yanının asıl etkisi nereden geliyor?

    Yunanistan her zaman doğu estetiğine yakın duran bir ülke oldu. Bunun asıl nedeni varlığının uzun yıllar Osmanlılarla birlikte sürmesidir. Doğu melodileri ve ritm yapıları Yunan müzik geleneğinde de bulunur. Biraz değişik olsa da, yine de yoğundur. Yukarıda belirtilenlerle benzerlikler olsa da, biz Arap-İran-Türk uygarlığının alameti farikası olan minör harmonic scale‘i (Futuristika notu: armonik minör dizisi / harmonic minor scale) çeşitli rock formlarında kullanmaya yatkınız. Ayrıca, Yunan geleneksel müziğinde de sık kullanılan çiftetelli gibi bariz Türk ritmlerine de yatkınız.

    Kültürel etkilerin dışında, etkilendiğimiz gruplar da var. Istanblues ise, bu güzel şehre bir saygı duruşudur.

    Sound’unuz Nekropsi [http://www.nekropsi.com/] ya da Replikas [http://www.replikas.com/] gibi Türk gruplarına yakın, en azından bize göre, hiç dinleme fırsatı buldunuz mu bu grupları?

    Bu soruyu detaylı olarak ancak ben, Stamatis, cevaplayabilirim. Çünkü, gruptaki herkes çalarken Doğu sound’una yakın olsa da özellikle Türk müziği olmak üzere, geleneksel ya da deneysel olsun, çeşitli formlarda Doğu müziği benim özel ilgi alanım. Birçok Türk grubu takip ediyorum. Eklemeliyim ki, internet olmasa bu imkansız olurdu. Nekropsi’yi biliyorum. Türk turist rehberime bu grubu benimle iki yıl önce tanıştırdığı için teşekkür etmeliyim. Replikas ise hem favorim hem de feyz alınacak bir grup. İlk albümleri “Köledoyuran” muhteşemdi. Ancak daha sonra, daha az deneysel ve daha az oryantal bir yöne doğru dönüşüm geçirdiler sanırım. Yan projeleri Reverie Falls on All da çok iyi. Baba Zula’yı da seviyorum. Geleneksel müziğe deneysel yaklaşımları heyecan verici. İstanbul’dayken konserlerine gitmeyi planlıyoruz. Neyzenlerden ise Ömer Faruk Tekbilek tüm zamanların klasiği. Mercan Dede ise benim için her zaman tüm zamanların favorisi olmaya devam edecek. Fatih Akın’ın başyapıtı “Crossing the Bridge, İstanbul’un Sesleri”ni, o dönemde ilk izlediğimde, ne kadar etkileyici bulduğumu söylemeye gerek bile yok. Ancak yine de, çoğunlukla Myspace’den olmak üzere, yeraltı müziğini de takip ediyoruz.

    Futbola gelirsek. Hatırladığım kadarıyla Vasilis bir konserinizde Galatasaray forması giyiyordu ki, hardcore bir Fenerbahçeli olarak hiç hoşuma gitmedi. Grupta kim hangi takımı tutuyor? AEK’li var mı? Hem Yunanistan hem de genel olarak modern futbol hakkında ne düşünüyorsunuz?

    Vasilis Galatasaraylı olduğunu iddia ediyor. Benim Türk takımım ise Fenerbahçe. Aslında bunun tam bir açıklaması yok. Her ülkede destekleyecek bir takım istiyoruz. Ben kişisel olarak Fenerbahçe’yi seçtim çünkü İstanbul’un doğusunda. Ayrıca Rüştü Reçber de önemli bir neden. Ben ve Vasilis hardcore Panathinaikos taraftarlarıyız. Dimitris hafiften Olympiakos’ludur, John ise, Atina’da hangi futbol kulüplerinin olduğunu bile bilmez. Ne yazık ki ne AEK ne de PAOK olmak üzere İstanbul sonrasına ait takımları tutan yok.

    Dürüst olmak gerekirse, Yunan futbolunun sefilleştiğini düşünüyoruz. İki iyi takım (ki bu da kesin değil) ve varlık amaçları olmayan 13 diğer takım. 13 yılda 12 kupa almış Olympiakos ve daha yararlı işler yapacaklarına Panathinaikos’un yeni stadının yapımını boykot eden devleti protesto etmeye hazır binlece kişi. Biz futbolu bir spor ve daha çok folklor gibi seviyoruz. Ancak şu anki konumunda bunlarla herhangi bir bağ göremiyoruz.

    Umarız bu konser Türkiye’de sizi sahnede görmek için başlangıç olur ve gelecekte albümlerinizle birlikte daha çok karşılaşırız. İstanbul konserinizde görüşmek üzere.

  • En gerçekçi Batman filmi

    En gerçekçi Batman filmi

    Gotham’ın kara şövalyesi Batman üzerine çok sayıda film ve dizi çekildi. Siyah beyaz dönemde televizyon için çekilmeye başlayan dizilerden, günümüzdeki filmlerine kadar Batman hayranlarının yakındığı başlıca konu süper kahramanın kıyafetinin çizgi romandakine benzememesiydi.

    Bu kostüm konusundan şikayetçi olanlardan biri de yönetmen Sandy Collora’ydı. O ve bir grup Batman hayranı, kara şövalyenin çizgi romandakine uygun bir şekilde kıyafetini yaptı. Bu kıyafet biraz Adam West’in Batman dizisindeki kıyafetini anımsatsa da arada büyük bir fark vardı. Adam West’in pek de gösterişli olmayan vücuduna nazaran bir vücutçu olan yeni Batman Clark Bartram kostümü oldukça iyi bir şekilde dolduruyordu.

    Kıyafet sorunu aşıldıktan sonra çekilecek kısa filmin konusunun da hayranları üzmeyecek, hatta mümkünse bir daha izlemeyecekleri kadar ilginç olması gerekiyordu. Bunun için filme Batman’in baş düşmanı Joker’i eklemeden olmazdı. Çizgi romanlardakine oldukça benzeyen bir makyajla oyuncu Andrew Koenig de Joker rolünü üstlendi.

    Ancak Batman ve Joker artık herkesin bildiği bir ikiliydi ve Batman’in Joker’i hiçbir durumda öldürememesi de biraz can sıkıyordu. Burada bir parantez açmak gerekirse açıkçası süper kahramanlardan hoşlanan bir grup için en baba kahraman hala Conan’dır. Zira Conan düşmanını öldürmekte hiçbir zaman sorun görmez, kadınlarla ilişkisinde diğer kahramanlar gibi erdem sahibi değildir. Neyse parantezi uzamadan kapayalım.

    Batman: Çıkmaz Sokak (Batman: Dead End) filminde Joker’i bir ara sokakta kıstıran Batman, onu tam Arkham Tımarhanesi’ne götürecekken Batman fanatiklerinin ağızlarının sularını, dudaklarının sağ ve sol kıyılarından aktıracak bir fikir geldi. Daha doğrusu bu fikir Dark Horse yayınlarının iki sayısının birleşiminden çıktı.

    Batman’in karşısına sırayla önce Alien, ardından da Predator’u çıkarmak… Artık zırhı olmayan, sadece kasları ve dövüş yeteneğine sahip olan Batman çıkmaz bir sokakta uzaylı yaratıklarla karşı karşıyaydı.

    Sonrasında ise kimi Batman hayranı için unutulamayacak ve bir daha yapılamayacak kadar iyi bir kara şövalye filmi çıktı.

    Bu kadar sağlam bir Batman filminden bahsederken eşitlik ilkesi uyarınca Robin’in de olduğu bir başka kısa filmden bahsetmeden de olmaz. 2005 yılında çekilen bu filmin adı ise Robin’in Büyük Randevusu (Robin’s Big Date). Bu sefer Bat-Man (Sam Rockwell) ile dolaşmaktan sıkılan Robin (Justin Long) kendisine oldukça hoş bir kız olan Kate (Callie Thorne) ile randevu ayarlar. Ancak kendisini hiç yalnız bırakmayan Bat-Man onu bulup, randevuyu baltalamaya başlar. Sonrasında ise iki süper kahramanın bir daha düşmek istemeyecekleri kadar ilginç bir durum oluşur.

    İzle: Robin’in Büyük Randevusu (Robin’s Big Date)

    Batman: Çıkmaz Sokak (Batman: Dead End)

  • Bugüne kadar hep dostluk kazandı

    Bugüne kadar hep dostluk kazandı

    Necdet, o gün yalnızca çalan kapının zilini duymasaydı, kimbilir daha ne kadar balkondan atlamak için gerekli cesareti bulamayacaktı. Pijamalarını yalnızca biraz daha yukarı çekerek, daha sonra oranlıca daha aşağıya çekerek, kendince bir komşu adabına mazhar olduktan sonra kapıyı açtı.

    Kimse yoktu. Bu sefer alt katlarından yine aynı zili duydu. Gelen her kimse ona değildi. Buralarda popüler değildi ve üst katlara taşındıkça arkadaşları azalmaya başlamıştı.

    Pijamalarına dokunmadan televizyonun başına geçti.

    Evlenme programlarından birini açtı. Sunucu özellikle kırmızı giydiği günlerde, sahnenin ortası arena gibi oluyor.

    Bir rüyadan gelen ses gibi, bir tencere, “Merhabalar.” dedi.

    Kapıyı kapatmamış mıydı?

    Allah!

    Ne yazık ki kapının eşiğinde duran, yazıları silindiğinden Adidas gibi okunan, Kamil Koç asker uğurlama törenlerinde görebileceğimiz türden bez, kalın dokuma askılı, muhafazakar spor çanta ve onu omzuna asmış, diğer elinde de az önce konuşan tencereyi tutan Nasreddin Hoca’ydı.

    Necdet, önce rahatsız bir iki kıpırdandı. İnzivadaki bu yıllarında tek kapıyı çalanın Nasreddin Hoca oluşuna mı veya aslında onun bile kapıyı çalmamış olmasına mı daha çok içerledi bilemiyordu. Asıl tedirginliği, Nasreddin Hoca’yı, çocukluğundan beri… Nasıl dese… Sıkıcı, fırsatçı aksi ve… Mevlüt şekeri gibi bulmasındandı. Tabi Hoca’ya duyduğu bu sevgisizliği, bir taşra kasabasında onu “Yazar” yapabilecek toplumun anlayabileceği bir muhalefet olarak kullandığı doğruydu. Ama bu hedefi hak ediyordu. Hiçbir fıkrasına, nerede olursa ve ne kadar içmiş olursa, ne kadar acil olursa olsun gülmediğinde, bir gün açık unuttuğu kapıdan elinde tenceresiyle çıkıp gelebileceğini düşünemiyor insan.

    Bunlar Necdet’i iyiden iyiye huzursuz etmeye başlamıştı. Şimdi balkonda olsa kesin atlardı. Göz ucuyla mesafeyi ölçtü. Oraya varamadan yakalanırdı. Aşağıdan nasıl görünürdü kimbilir? Aşağı sarkan bir Necdet ve sakalından hayata yapıştığı Nasreddin. Bir esnaf geçsin diledi sokaktan. Patates, soğan. Nevresimlikler. Kalaycı. Simitçi. Biri. Kardeşçe sesler.

    “Aygaz.. Aygaz.. Aygaz..”

    Bu sesle biraz kızaran Nasreddin Hoca aceleyle Necdet’e tencereyi uzattı. Geldiğinden beri yaptığı en aklı selim hareket buydu.

    “Hadi sor.”

    Necdet, bir an sönen otamata basmadan içeri kaçmayı düşündü. Ya da Nasreddin Hoca’yı bacaya geri mi soksa diye düşündü; eklemlerini yokladı, hayır, bu kadar çalışmaları imkansızdı.

    “Ne sorayım?”

    “Biliyorsun.”

    Şimdi çıldırmak yerine, tüm bunları diğer herkesin hallettiği gibi halletmeye karar verdi. Nasreddin Hoca olabilirdi, ama ondan sıkıldığını belki de bilmiyordu. Sen öyle san, gözlerini deşecek az sonra diye daha önce hiç işitmediği bir yerinden bir ses işittiyse de diğer insanların hallettiği gibi halledecekti.

    “İlgilenmiyorum.”

    “Neyle ilgileniyorsunuz?”

    Beklemediği bir soru karşısında afallamaya bile fırsat bulamayan Necdet, eline alelacele tutuşturulan tencereyi de ne yapacağın bilmeden kulpundan tuttu. Belliydi. Nasreddin Hoca her şeyi biliyordu. Çünkü kulp sıcaktı.

    “Tutun.” dedi Nasreddin Hoca. “Tutmazsan elin yanar.”

    “Nasıl yani?”

    Sadece tencere soğuk, diğer her şey sıcak.

    Nasreddin Hoca’nın sakalının bir tarafı yorgunca kendini aşağı bırakmıştı.

    Necdet bunu gördüğünde, tencere o kadar sıcak gelmemeye başladı. Bir güç bile gelmişti Necdet’e. Dik dik konuştu.

    “Hayır, ben bu oyunu biliyorum. Tartışmacı bir insan değilim ve o benim tencerem değil. Ve sakın bana ölüm-doğumdan bahsetmeyin, bunun zeminini oluşturmayın. Ayağımız kayabilir. Paranoyaklığımı geçici bir heves sanmayın. Hem de ileri düzeydeyim. Oxford’tan mezun oldum.”

    “Tencereyi tut.”

    “Allah’ım hiç dinlemiyor musunuz beni?”

    “Tut.” dedim. “Yoksa akşama kadar burdayız.”

    “Anlamıyorum. Böyle konuşmamalısınız? Bilgi Üniversitesi’nde postmodernizm başlığında falan inceliyor olmalılar sizi. Ben evde oturdukça kapitalizm ne de büyük bir hızla büyüyor?”

    Nasreddin Hoca hiç duymuyor gibiydi. Devam etti. “Bana tencere lazım komşu.”

    Necdet elindeki tencereden kurtulmanın bir yolunu bulmuşken, -onu adeta Nasreddin Hoca’nın göğüs kafesine iterek, “Zaten sizin tencereniz, alın tepe tepe kullanın, arkadaşım arayacak şimdi kapatmam lazım.”

    Ama Nasreddin Hoca kapıya ayağını koymuştu bir kere. Necdet’inse sabrı yorulmuştu.

    “Tamam, direkt sadede gelelim. Verdim, getirdiniz. Verdim, içine başka tencere koyup verdiniz. Verdim. Aaa. Vermediniz? Geldik. Konuştuk. Nerde falan. İlahi, hiç kazan ölür mü?”

    Necdet bunları çabuk çabuk söyleyip Nasreddin’in cevabını alıp kendini balkondan atacaktı ki, Nasreddin Hoca cevap vermedi. Sadece sakalının diğer tarafı da biraz düşünce, bir hışımda onu dudaklarından çekti. Ve onun o uzaklara bakan bomboş, tiksinti dolu gözlerine hiçbir kapı o an kapatılamazdı.

    Nasreddin Hoca, uzun bir bekleyişten sonra tencereyi Necdet’in elinden alıp içine, seyyar Adidas çantasından çıkardığı bir tava koydu. “Bu kısmında bunu yapmalıydım. Ama madem hızlısını yaptık.” Ve sesinde varolan her şeyi silerek, saydam kelimelerle. “Artık, tencerelerinizin doğurduğuna da şaşmayın. Ahlısan İthalat ve İhracat’ın sunduğu çelik tencereleri, artık bir tavayı yanında hediye ediyor. Nasıl mı? Bizi beş arkadaşınıza tavsiye edin, onlara Nasreddin Hoca, doğruları ama yalnız dürüst doğruları pat diye söylesin.”

    Son sözleri söylerken, sesinde hiçbir ton, hiçbir istek, hiçbir yaşam belirtisi yoktu. Hatta sanırım söylemedi bile. Uzun uzun son kez baktı. Baktıkça uzağa gidiyordu. Gözlerini uzaklardan alıp tencereleri, pek acele etmeden Adidas çantasına koydu. Eğildiği yerden başka bir yükseğe hiç bakmadı. Ayağa kalktığında otomat söndüğünden, gözlerini saklaya saklaya cüssesinden beklenmeyecek bir çeviklikte gitti Nasreddin Hoca. K aranlıkta beyaz sakalı elinde bir gölge gibi, gövdesinden ayrılmış başını taşıyan yeniklerin hüznüyle sürüklendiğinde, kapıyı kapatan Necdet’in aklına hiç kimse gelmiyordu.

    Hem de beş. Balkona çıktı.

  • Derinde Kör Balık Mavisi

    Derinde Kör Balık Mavisi

    Ben derin deniz balıklarının yüzüşünde kör dalgın
    yosunlara sürünen karnımın arıklığı içinde onların
    rengini bilemeden

    Karanlığın içinde yukarının ışığını unutmuşçasına unutmamışçasına
    arar bulur yitirirken maviyi bir daha
    bulamayacakmışçasına yitirmiş

    Gözlerimizin yanından yanlarından akan soğukları serinleri
    ısınmaz sanıp ağzımı loş sulara boş sulara diri etlere saplanan
    dişlerime kal etmiş

    Usta dalgıçların serptikleri gök taşlarını zümrütleri yakutları
    kırallarını eğlendirmek için dalıp ciğerlerini
    kusasıya kovaladıklarında

    can taşlarını onlardan önce bulup kapan ciğerlerini daha kolay
    kusmaları için derine daha derine kendi sularımın
    karanlığına çeken

    Soğuğun tükenmeyeceğini ışığın çekildiğini diplere
    hiçbir zaman erişemeyeceğini sanan ben birden
    bir çukurdan

    Ağan maviyi gördüm kara değil boz değil yeşil bile değil
    susuz bitkisiz doruksuz maviyi ısınan suların içinden
    unuttum

    her şeyi suyun yüzü olduğunu mavinin güneşe karıştığı yerde
    başka mavilerle birleştiğini suyun
    ısındığı yerde

    unuttum yokoldu onlar dip suları ısınmaz artık
    bir yerde herşey bitti mavide yaşıyoruz

    Ben derin deniz balıklarının yüzüşünde kör dalgın
    maviyle çarpıştığımız mavileştiğim balıklaştığı
    körlüğümüzün aydınlandığı
    yerde.

    Bilge Karasu

    *İllüstrasyon: Elif Yıldız

  • reconstruction

    reconstruction

    fener kulesi içine düşen şekillerin
    batmaya yazgılı doğasında duramazsınız

    denizden kokusundan başka
    ancak sözcükler peşinizden gelir

    korkunç değildir
    yüzleri çabucak geri gönderen yalnızlık
    bakışları sorgulamaz

    *İllüstrasyon: Nida Kireççi

  • Doğu Alman Alt Kültür Örnekleri II – Dada, Berlin ve duvardaki delik

    Doğu Alman Alt Kültür Örnekleri II – Dada, Berlin ve duvardaki delik

    Hükümetin, sınırın öte yanına ziyareti serbest bıraktığı haberiyle birlikte Doğu Berlin’den akan onbinlerce kişi Batıya geçti. Macaristan’ın Avusturya sınırını kaldırdığını ilan etmesiyle birlikte bu ülkedeki 13.000 Doğu Alman vatandaşı Avusturya’ya sığındı. Macarların Doğu Almanları sınırdan çevirip Budapeşte’ye yönlendirmesi üzerine binlerce Doğu Alman, Batı Almanya konsolosluğuna gidip iltica talebinde bulundu. Macaristan’a girişi önce yasaklayan Doğu Alman hükümeti, sonrasında serbest bıraktı ve trenlere doluşan binlerce Doğu Alman ülke dışına çıktı. Duvar çatlamaya başlamıştı.

    Aşağıdaki toplama albüm ise, Doğu Alman punk gruplarından örnekler sunuyor, özellikle L’Attentat, dönemin öne çıkan gruplarındandı.

    Şarkı listesi

    01 Dritte Wahl – NVA
    02 Sandow – Schweigen und Parolen
    03 Die Skeptiker – JaJaJa
    04 Ichfunktion – Faschist
    05 Feeling B – Ich such die DDR
    06 Schleim-Keim – Ata,Fit,Spee
    07 No Exit – Pionier sein fetzt ein
    08 Die Art – Sie sagte
    09 Fucking Faces – Versteinerte Gesichter
    10 Herbst in Peking – Bakschischrepublik
    11 Iron Henning – Der kleine Trompeter
    12 Müllstation – Alte Schweine-Neue Welt
    13 Die Art – I love You (Marian)
    14 Sandow – Born in GDR
    15 Die Skeptiker – DaDa in Berlin
    16 Fluchtweg – Rotarmistenlied
    17 L’Attentat – Ohne Sinn
    18 Ichfunktion – Europa

    DL

    Doğu Berlin’de kitlelerin kapılara yığılmasıyla birlikte, geçiş noktalarındaki askerler dayanamayıp neredeyse hiç kimlik kontrolü yapmadan geçişe izin verdiler. Diğer tarafa geçen doğulular, Batı Berlinlilerle birlikte kutlamalara katıldı. Duvar, 9 Kasım 1989 yılında resmen ortadan kalkarken, ilerleyen günlerde birçok insan elinde çekiçlerle duvardan hatıra parçalar aldılar. Bu kişilere “Mauerspechte/Duvar didikleyenler” dendi.

    Pa-Rock-tikum isimli toplama albümde ise elektronik etkili indie ve punk grupları yer alıyor. Özellikle “Dada in Berlin” ile dikkat çeken Die Skeptiker, “Born In The G.D.R.” ile Sandow ve “It’s Time Goes By” ile DEKA Dance bizim favorilerimiz.

    Şarkı listesi

    Die DT 64 – Story Vol. 7 – Pa-Rock-tikum (1997)

    01. Hard Pop: Katjuscha
    02. Feeling B: Artig
    03. Die Skeptiker: Dada In Berlin
    04. Die Anderen: Gelbe Worte
    05. Die Art: Sie Sagte
    06. AG Geige: Maximale Gier
    07. Der Expander Des Fortschritts: Der Fremde Freund
    08. Hard Pop: Schlaflied
    09. Mixed Pickles: Lied An Eine Ergraute Lehrerin
    10. Rosengarten: Bessere Zeiten
    11. Zorn: Touristen
    12. WK 13: Sonntag
    13. DEKA Dance: It’s Time Goes By
    14. Die Körper Der Einfalt: Sauba
    15. Sandow: Born In The G.D.R.
    16. Naiv: Sag Mir Wo Du Stehst

  • Kültürel kodlar, yeni felsefe arayışı ve cehalet

    Kültürel kodlar, yeni felsefe arayışı ve cehalet

    Kültürün evcilleştirilmesi ile tarihin bir dizine dönüşmesi aynı enlemde yürüyüşe çıkmış ikili gibidir. Bu uzun yürüyüşü kenardan izleyen bilim, engelli bir koşucuya benzer. Modernizim ise, kültür, sanat, tarih ve bilimi yeniden tanımlayarak başlar yolculuğuna.

    İngiliz şair John Donne, 1611 yılında “Yeni felsefe herkesi şüpheye davet ediyor. Ateşin özü söndü sayılır; güneş kayboldu, dünya da. Ve kimsenin zekası yerini göstermiyor kayıpların.” der aklımıza not düşerken.

    John Donne’nın çağdaşı İtalyan filozof ve gökbilimci Giordano Bruno (1548-1600), evrenin sonsuzluğuna vurgu yaparak, mutlak gerçekliğin olmadığını söyler ve dönemin kültürel yaklaşımının ördüğü sert duvara çarpar. 1600 yılında Engizisyon tarafından yargılanıp yakılmadan hemen önce; “Ne gördüğüm hakikati gizlemekten hoşlanırım, ne de bunu açıkça ifade etmekten korkarım. Karanlık ve aydınlık arasındaki, bilim ve cehalet arasındaki savaşa her yerde katıldım.” diyerek güçlü bir nefes bırakmıştır geriye.

    John Donne’nın ‘yeni felsefe’ arayışı ile Giordano Bruno’nun ‘cehalet’ vurgusu nasıl açıklanmalı?

    Tam burada antropologlara dönelim: Antropologlar, kültürü genel olarak, bir grup insanın bireysel ve toplu yaşamlarını anlamada, düzenlemede ve yapılandırmada kullandıkları bir inançlar ve adetler sistemi olarak yorumlar. Bu nedenle kültürün modüler bir tasarım haline gelmesini modernizmin berduşluğuna vermemeli. Kendini kültürel kodlardan besleyen ve yeniden üreten modernizm, bilinen eski akışkan modellere eklemlenerek yeni ve ‘sıra dışı’ sayılan bir sıradanlığın öyküsüyle dirilir.

    Modern çağlarda kültürün önemli bir bölümünü işgal eden sanat, Chin-tao Wu’ nun değimi ile “işletmeleşme” sürecini yaşıyor. Bilim ve edebiyat arasındaki yaman çelişkiyi ilk dillendirenlerden olan C. P. Snow, ‘iki kültür’ olarak tanımladığı süreci edebiyatın kurgusal yaklaşımı ile bilimin deneysel tavrına karşın üçüncü bir kültür arayışına yönelir.

    Kültürün kodlarını arayan tüm yaklaşımlar ‘yeni’ bir tanım peşinde koşarak ‘yeni felsefe’ arayışlarını pazara çıkarmaya hazırlanırlar. Karışık ve sarmal yaşamın kültür kazanına düşüp yanmaktan kurtulursanız, yapacağınız ilk iş kendi kazanınızı üretmek olacaktır. Bu yeniden üretim süreci modernizme tersinden bir gönderme yapamayacaksa, ‘yeni felsefe’ arayışının ‘cehalet’ ile olan arkadaşlığı pekişecektir.

    Kültürün tanımını, tek kelimeyle ‘biriktirmek’ olarak yapmam kimseyi kızdırmaz umarım. Daha ileri gidip, Giordano Bruno’nun 410 yıl önce yaptığı ‘cehalet’ vurgusu yerine bugün ‘yerleşik kültür’ dersek, kültür avcılarının hedefi olur muyuz?

    Hiç kuşkusuz ki, yeni olan gelecekten değil geçmişten çıkacaktır.

    Yazıda yer alan sorular, yeni felsefe arayışında olanların cehalete karşı verdikleri yanıtları beklemektedir. Konfüçyüs ile sonlansın; “Uzak geleceğe bir düşünce hasretmezseniz, yaklaştığında güçlük içinde olacaksınız.

  • David Lynch’in fotoğraf ve gravürleri İstanbul’da

    David Lynch’in fotoğraf ve gravürleri İstanbul’da

    Güzel şeylerden hoşlanmayan, renkleri fazla gerçekçi bulan, insana özgü ve insandan ayrışan tüm tuhaflıkları, çürümüşlükleri, manevi ve maddi atıkları hayal dünyasına malzeme eden David Lynch, fotoğraf ve gravür alanındaki sıradışı çalışmalarıyla 2010 Avrupa Kültür Başkenti İstanbul’da tüm sanatseverler için eşsiz bir buluşma olanağı sağlıyor. Galeri Artane, Mavi Kadife, Mullholland Çıkmazı, The Elephant Man gibi filmlerin ünlü yönetmeni David Lynch’i ağırlamaya hazırlanıyor.

    David Lynch’in fotoğraf ve gravürleri İstanbul’da
    9 Nisan – 29 Mayıs 2010
    Galeri Artane
    Sanatkarlar cad. Balaban Bey çıkmazı
    Uzay apt. No:1 Cihangir/İstanbul
    212 249 25 63 / www.artane.org

    “Lynch’in eserlerindeki baskın tema “yozlaşmış bir dünyada tutsak kalmış bir “masumluk”’tur. Fırça darbeleri hızlıdır, tuvale bulaşmıştır. Boya sızar, çatlar. Betimlemeleri çoğunlukla tek bir figür üzerindendir; yalnız bir ağaç, kaybolmuş bir köpek, köhne bir ev gibi…”

    David Lynch der ki….

    Yola çıktığım yerle vardığım yer hiçbir zaman aynı olmaz. Resim veya film, her zaman işe bir senaryoyla başlarım ama hiçbir zaman sonuna kadar ona bağlı kalmam. Kendinizi olayların akışına bırakıp açık olduğunuzda, etki ve tepki göstermeye izin verdiğinizde çok daha fazla şey gerçekleşmeye başlıyor. Her iş sizinle “konuşur” ve eğer onu dinlerseniz, sizi hayal bile edemeyeceğiniz yerlere götürür. İşi daha zenginleştiren bu karşılıklı etkileşimdir. Endüstriyi seviyorum. Borular. Akıcı maddeleri ve dumanı seviyorum. Suni şeyleri seviyorum. İnsanları zorlu şekillerde çalışırken görmeyi, tortuları ve insan atıklarını seviyorum. Eğer bana “Tamam, ya Disneyland’e gidiyoruz ya da şu terkedilmiş fabrikayı gezeceğiz” deseniz, benim için tek bir seçenek vardır. Fabrikaya giderim. Neden tam olarak bilemiyorum. Hikaye kurgulamak için harika bir yer gibi geliyor.

  • Nuh’un dramı

    Nuh’un dramı

    I.

    bu nuhun üzerinden zaman geçen hayatıdır
    tanrısı buyurunca onu kıramadı
    her gün dahasını inşa ettiği bir gemi
    oğlunun tabutuna çaktığı bir çivi
    allah’ın günü kalbinin derinlerine bıçak
    vahiy gelen yerleri çok şükür müstesnasında
    ama kalp bu
    ayrıntısında
    çocuk biriktiriyor.

    sonra göğün tesisatçısına yıllık izin
    yerin canına ot.

    cudi’de bir başına bir anne hüznü
    halısahalar her an yeşerecekmiş gibi çamur
    oksijenden çok azot
    gemi desen at pisliği eşek pisliği
    ama bu demlenmiş çay aşkı
    ve her an aşağı ovadan bir oğul.

    II.

    haddini bil. kun deyince bin nuh

    III.

    gökten ibrahim’e koyun gelir
    yakub’a gömlekler gelir yusuf kokulu
    sana ne var nuh.

    IV.

    biliyoruz küs öldüğünü suya.

    *İllüstrasyon: Elif Yıldız