Kin ve İsyan Yayını

Blog

  • Joan Baez’in Japonya turnesi ve CIA

    Joan Baez’in Japonya turnesi ve CIA

    Joan Baez, uzun zamandır ertelediği Japonya turnesine 1967 yılının Ocak ayında çıktı. Toplam dokuz konser vereceği turneye giderken yanında Menejeri Manny, dostu İra, Susan ( İra’nın eşi) kız kardeşi Mimi, ve bir Dylan turnesinde tanıştığı o zaman ki sevgilisi Paul vardı. Bavulunda ise; beyaz, koyu mavi, açık mavi ve gri renkte dört elbise duruyordu. Yolculuk boyunca yanındaki Japonca sözlükten “Merhaba”, “Nasılsınız?”, ” İyi akşamlar”, “Tuvalete gitmek istiyorum” gibi, günlük hayatta işine yarayacağını düşündüğü kelimleri öğrenmeye çalışyordu.

    İlk konserini Tokyo’da verdi Joan Baez. Dinleyiciler oldukçe heyecanlı ve cömerttiler. Joan, eğilerek dinleyicelere selam veriyor, onlar da armağanlarını sahnenin önüne koyuyorlardı. Her şey güzel görünüyordu ancak yolunda gitmeyen bir şeyler vardı sanki. Joan Baez derdini tam olarak anlatamıyordu dinleyicilerine. Onlarla istediği iletişimi bir türlü kuramadığını düşünüyordu. Yaptığı espirilere dinleyiciler tepkisiz kalıyor, Vietnam savaşını finanse etmemek için vergi vermediğini söylediğinde ise salonda küçük gülüşmeler duyuluyordu. Tercümanları olan Deko-san ve Takasaki’nin yeterince iyi çeviri yapmadığı düşünüyordu.

    O üçüncü konserde, Takasaki sahneye çıkıp dinleyicelere uzun uzun bir şeyler anlattınca, Joan Baez diğer tercümanı Deko-san’a dönüp onun ne söylediğini sorar. Deko-san, Takasaki’nin dinleyicilere sigara içmemeleri ve buna benzer şeyler söylediğini söyler. Oysa Takasaki bambaşka şeyler söylüyordu:

    Bu kızın çok güzel bir sesi var, onu dinlemelisiniz ama savunduğu politikya gelince o ne dediğiniz bilmezin biri. Çok genç değil. Onun söylediklerine aldırmayın.” diyordu. Joan Baez’in Vietnam savaşını finanse etmemek için vergi vermiyorum sözlerini ise; “Amerika’da vergiler çok pahalı…” diye çeviryordu dinleyicilere. Jaon Baez, Osaka’da tanıştığı ve sonradan tercümanı olan Tsurumi’den öğrenir gerçekleri ve 1 Şubat günü de Japonya’dan ayrılıp Hawai’ye gider.

    Takasaki her şeyi anlatıyor…

    21 Şubat 1967 günü The New York Times gazetesinin sayfalarında, kendisini CIA örgütünden Harry Cooper adıyla tanıtan bir Amerikalı’nın Japon tercüman Takasaki’ye Bayan Baez’in Vietman, Nagasaki’ye atılan bomba hakkında söylediklerini tercüme ederken sözlerini zararsız bir şekilde çevirmesi için talimat verdiği yazılıydı. Bu iddaları öne süren kişi ise Takasaki’nin ta kendisiydi.

    Takasaki, Tokya gazetlerinden Asahi Shimbun gazetesine ise; Harry Cooper tarafından baskı gördüğünü, her yıl, iki ay ABD’de çalıştığını, Harry Cooper’ın isteklerini yerine getirmediği taktirde bir daha Amerika’ya gidemeyeceğini, iş hayatında çeşitli sorunlar yaşayacağını, Japonya’da genel seçimler olduğunu için Baez’in politik görüşlerini tercüme etmesi konusunda dikkat etmesi için Harry Coopper’ın kendisine talimatlar verdiğini söyledi.

    Harry Cooper, Takasaki’ye yardımları için teşekkür edip edip gitmeden birkaç gün önce Tokyo’daki Amerikan elçiliği, Takasaki isimli biriyle hiçbir şekilde bağlantı kurulmadığını, elçilikilerinde Harry Cooper adında bir görevlinin bulunmadığını açıklamıştı bile.

    *Kaynak: Joan Baez / Yürekten Kopup Gelen Ses

  • Lost’ta Borges – ve Casares- gölgesi

    Lost’ta Borges – ve Casares- gölgesi

    Lost’u izliyoruz. Seviyoruz. Desmond kanundur. Başta Ekşi Sözlük olmak üzere, günlük hayatta hakkında yüzlerce yorum ve teori okuyoruz. Bir labirentte keyifle kaybolmuş gibi takip ediyoruz. Labirent diyince, Borges aklımıza geliyor. Lost ile Borges’in çakıştığı nokta ise özellikle hoşumuza gidiyor.

    Dizinin İspanyol televizyonu tarafından hazırlanan tanıtım filminde dizi karakterleri bir satranç oyununun parçası olarak görüntüleniyor. Ana karakterlerden birinin sesi ise, Jorge Luis Borges’ten ilham almış. Arka plan müziği ise Radiohead’den. Önce izleyelim:

    Lost tanıtım filmini yapanlar, satranç oyunu temasını Borges’in 1960 yılında yazdığı “Satranç” isimli şiirinden yola çıkıp oluşturmuş. Karakterin okuduğu şiir de Borges’in “Satranç” isimli şiiri olacakmış ancak yayın hakları konusunda vakit kaybetmek istemeyen yapımcılar, bunun yerine Ömer Hayyam’dan bir şiir seçmişler ki, Borges de şiirinde Ömer Hayyam’dan bahsetmektedir.

    İşin daha da ilginç olan yanı ise, bu tanıtımın devam filminde ise Adolfo Bioy Casares’den “Morel’in Buluşu” okunur. “Morel’in Buluşu” da adada geçen bir hikayedir ve dizinin dördüncü sezonunda dizi karakterlerinden Sawyer’ın okuduğu kitaplardandır. [Link 123]

    Jorge Luis Borges – Satranç

    I.

    Dingin köşelerinde oyuncular
    Oynatır taşlarını satrancın ağır ağır.
    Satranç tahtası saklar hepsini oyun başlayana kadar,
    İki rengin birbirinden nefret ettiği o zorlu dünyada.

    Döküp ortaya varlıklarını sihir yayar keskinlikle:
    Homeros’un kalesi, hızlı at,
    Silahlanmış vezir, can damarı şah,
    Yoldan çıkan çaprazcı fil, saldırgan piyonlar.

    Oyuncular kalktığında bile,
    Zaman onları yitirdiğinde
    Bu ilahi tören sona ermemiştir yine de.

    Doğuda alevlenen bu görkemli savaşın
    Bugünkü arenası tüm dünyadır
    Tıpkı diğerleri gibi, bu oyun sonsuzdur

    II.

    Cılız şah, sinsi fil, merhametsiz vezir,
    Doğru ve dikine kale ile kurnaz piyonlar
    Peşine düşüp başlatırlar göğüs göğüse savaşı
    Oyun tahtasında, siyah beyaz ve damalı.

    Lakin taşlar bilmezler kaderlerinin
    Oyuncunun seçimlerine kaldığını
    Bilmezler keskin bir iradenin
    Kontrol ettiğini arzularını ve yaşamlarını

    Oysa oyuncu da bir tutsaktır (Ömer Hayyam’ın dediği gibi)
    Bir başka satranç masasının
    Siyah beyaz zamanlarında

    Çeviri: Futuristika

    Çeviri notu: Şiir çevirisine kalkışmak istemiyoruz, ancak internette bu şiirin çevirisi diye dolaşan metin tam bir komedi. “Homeros’un kalesi”, “Beyzbolcu kale” olmuş. Beyzbol ne alakadır? Daha da vahimi, Borges’in şiirinde aktarılanın tersine, “taşlar oyuncuların kaderini kontrol ediyor…” deniyor ki bu da yanlış. Borges, bu röportajında da aktardığı gibi, farkında olunmayan ama keskin bir iradenin her şeyi kontrol ettiğine, sonsuz bir uyum içinde özgür iradeye yer vermediğine gönderme yapıyor. Ayrıca, şiirin orijinalinde son dizelerde Ömer Hayyam’a gönderme varken, Türkçe çeviride nedense bu kısım görmezden gelinmiş. Çeviri, şiir çevirisi gibi değil de düzyazı gibi yapılmış. Üzücü olan ise, edebiyat dergisi diye adlandırılan önemli sitelerin ve yayınların da bu şiirin hatalı çevirisini, orijinalinden kontrol etmeden yayınlamaya devam etmeleridir.
  • Ece Ayhan’dan ABD’ye bakışsız bir zombi kara

    Ece Ayhan’dan ABD’ye bakışsız bir zombi kara

    Yaklaşık bir buçuk yıl önce, yakından takip ettiğimiz şair Zafer Yalçınpınar’ın web sitesi Evvel’de, Ece Ayhan şiirlerini besteleyen bir grup ABD’linin haberini okumuştuk. [Link]

    Albüm kapağı

    Başını Chris King’in çektiği Poetry Scores isimli şiir çetesi, Ece Ayhan’ın 1965 yılında yayımlanmış olan “Bakışsız Bir Kedi Kara” adlı kitabındaki şiirlerin İngilizce çevirilerini bestelemiş ve çeşitli şiir okumalarıyla da birleştirerek albümleştirmişti. “Blind Cat Black” ismiyle ABD sokaklarında dolaşan albüm, tarafımızdan da heyecanla karşılandı. Türkiye’de pek ses getirmedi tabi. Ne de olsa takip edilecek daha önemli edebiyat kişileri, izlenecek polemikler vardı.

    Chris King’in kotardığı Ece Ayhan şiir okumalarının hikayesi ise, Bakışsız Bir Kedi Kara’nın, New York’da halı satarak geçimini sağlayan Türkiye asıllı bir Musevi olan Murat Nemet-Nejat tarafından  seksenlerde İngilizce’ye çevrilmesiyle başlıyor. Kitap önce ilgi görmüyor ve ancak doksanların sonlarına doğru basılıyor. Chris King, sokaklarda ses toplarken bu çevirmenle tanışıyor ve çeviri hakkında, ABD’nin önde gelen dergilerinden The Nation’da yazı yayımlıyor.

    Chris King, ilerleyen dönemde kendi çevresini toplayıp, Blind Cat Black/Bakışsız Bir Kedi Kara için kayıt çalışması gerçekleştiriyor. Ekipte yer alanlar ise: İrlandalı flütçü Michael Cooney, Avustralyalı şair Les Murray, King’in kendi grubu Three Fried Men ve Pops Farrar, Fred Friction ya da Tom Hall gibi şair, müzisyen ve öykücüler. Albümün kapak çizimleri ise Julie Doucet tarafından yapılmış. 2006 yılında yayınlanan albüm ABD edebiyat camiasında ses getiriyor. İşte bu noktada Yalçınpınar’ın buluntusuyla ve Chris King’in CD’deki hemen hemen tüm şarkıları paylaşıma açıp Yalçınpınar’a göndermesiyle birlikte, Ece Ayhan okumalarına ulaşıyoruz.

    Konunun zombilere dönmesi ise, Futuristika!’nın da dikkatini çekiyor, oraya gelmeden, Ece Ayhan okumalarını/bestelerini dinleyelim. Bakışsız kedi karaların, faytonlu zambakların ve dökülen kovaların esrikliğinde, Çanakkaleli Melahat’ın ruhunun ABD sokaklarında gezinmesini hissedelim.

    Albüm iç bölüm
    WordPress plugin

    Chris King, şiir okumaları ve müziklerini yaparken, zamanla bu çalışmaların neden filmini yapmadıklarını sorgulamaya başladıklarını belirtiyor. "Biz" dediği ise, yakın çevresinden olan, avangard film yapımcısı Chizmo ve veteran film yapımcısı Aaron AuBuchon oluyor. Bu kişilerin yardımıyla çekilen filmin editlenmesini ise Kevin Belford gerçekleştirmiş. Filmin adı "Blind cat black/Bakışsız bir kedi kara" ve film bir "Amatör sürrealist zombi filmi". Daha önce çeşitli mekanlarda gösterilen film, 2010 sonbaharında St Louis'de de ücretsiz olarak gösterime girecek. 58 dakikalık filmde yaklaşık 50 oyuncu yer alıyor. Zombi makyajlarını Leata Land gerçekleştirmiş ve filmdeki zombi mekanı Zombie Green Room'un işletmecisi. Barmeni ya da zombi kavgacılarını çeşitli besteciler ya da avangard müzisyenler oynamış. Chris King, filmlere, özellikle de sessiz filmlere her zaman ilgi duyduğunu söylüyor. Hem böylesi bir, belki de tarihteki ilk, sessiz zombi filmini çekmenin, hem de bu filmi, Türk şair Ece Ayhan'ın aşılamaz kitabı Bakışsız Bir Kedi Kara'nın İngilizce çevirisi için hazırlanan müzikleriyle birleştirmenin, çok değişik bir tecrübe olduğunu söylüyor ki kendisine sonuna dek katılıyoruz. [caption id="attachment_7449" align="alignleft" width="310"] Black cat blind filmi için hazırlanan kara para[/caption] Ece Ayhan'ın şiir kitabının isminin ABD'de bir zombi filminde yer alması, onu okuma cesaretini gösterip, ruhlarının kara taraflarına göz atanların rahatlıkla anlayabileceği gibi, şaşırtıcı değil tam tersi; Ece Ayhan'ın "ayağa kalkanlar" söylemine uygun bir durumdur. Bizler, zombiler, az da olsa ayağa kalkanlar, "Bu ölümü de bastırmak için boynuna mekik oyalı mor/ Bir yazma bağlayan eski eskici babası yazmıştır" diyen Ece Ayhan gibi, "Her çocuğun kalbinde kendinden büyük bir çocuk vardır" diye mırıldanarak, Ece Ayhan şiirinden feyz alan bu filmi bekliyoruz, "Bakışsız Bir Kedi Kara", bir amatör sürrealist zombi sessiz filmi. BİR KISIM ECE AYHAN ŞİİRİ - CHRIS KING'İN FUTURİSTİKA İLE RÖPORTAJI

  • Genç yazarların ülkesi “Yitik Ülke” 10 Yaşında!

    Genç yazarların ülkesi “Yitik Ülke” 10 Yaşında!

    Kadir Aydemir‘in 1999 yılının sonunda projelendirilip, 2000 yılının ilk aylarında yayın hayatına başlattığı edebiyat sitesi Yitik Ülke, 2006 yılının Eylül ayından beri, genç yazarların “ilk” kitaplarının yanında aykırı kitaplar da yer veren, hedefi alternatif bir yayıncılık anlayışı olan bir yayınevi aynı zamanda.

    Türkiye’de internet dünyasının ilk şiir ve edebiyat sitelerinden biri olan “Yitik Ülke” şu sıralar 10. yaşını kutluyor. Futuristika! nice seneler diler…

    Sis,-geride kaldı / Çeviriyor yüzünü / Bir pencere gibiSessizliğin bekçisi” – K.A. Haikular

    Yitik Ülke diyor ki; “…Yayınevini kurduk çünkü bu dünyayla problemimiz var, çünkü bu sistem içimizi acıtıyor bizim. Şiirle, öyküyle, romanla, kısacası kitaplarla, okudukça daha güzel ve yaşanılası başka bir dünyayı hayal ettik hep. Başka türlü bir şeydi bizim istediğimiz. Bu yolda, dostluklarıyla, yürekleriyle bizleri destekleyen herkese, şimdi aramızda olmayan kardeşlerimize, Kadıköy sokaklarına, balkondaki rüzgârgülüne, frezya satan çingenelere, aşksız gölgelere, kaybolmuş yüzüklere, aşkın kendisine, pencere önü çiçeklerine, yazar çizer arkadaşlarımıza, tüm Yitik Ülke ailesine, okurlarımıza teşekkürü bir borç bildik. “Unutmak Yok” diyoruz bizler de, Pablo Neruda gibi…

    Yitik Ülke, “copyleft” olma özelliğini barındıran ender web sitelerinden biri. Yayımlanan haberler ve eserler herkese ücretsiz olarak dağıtılıyor. Sitede günümüz edebiyatının birçok isminin yeni şiir, öykü, deneme ve eleştiri yazılarına rastlamak da mümkün. Bu isimler arasında Mehmet Zaman Saçlıoğlu, Ahmet Büke, Gökçenur Ç., Nihat Ateş, Turgay Kantürk, Nefin Huvaj, Aydın İleri, Cüneyt Uzunlar, Lale Dilligil, Kadir Aydemir, Ozan Çağım Şiyve, Petek Sinem Dulun, Onur Behramoğlu, Nilay Yılmaz, Hüseyin Köse, Bülent Karslıoğlu ve Göksel Bekmezci sayılabilir. Yitik Ülke geniş bir içeriğe sahip ve websitesinde yeni çıkan kitap ve dergilerin tanıtımları ücretsiz yapılıyor. Bu sitenin bir özelliği de internetten basılı hayata geçiş yapan ilk web sitesi olması.

    “Genç yazarların ülkesi” sloganıyla yayın dizisi içinde birçok yazarın ilk kitabına yer veren, şiir, deneme ve roman dallarında yayın yapan Yitik Ülke Yayınları hakkında daha fazla bilgi almak için web sitesi ziyaret edilebilir.

    1. yılını kutlayan edebiyat sitesi Yitik Ülke, mail grupları ile de dikkat çekiyor. Yaklaşık 3 bin üyeye sahip site kendi kendine etkili ve güncel bir paylaşım ortamı oluşturuyor. Kadir Aydemir, “Yitik Ülke”yi Konstantin Kavafis ve Soysal Ekinci şiirlerini okuduğu yıllarda keşfettiğini belirtiyor. “Yeni bir ülke” sloganıyla internetteki saygın yerini koruyarak ilerliyor Yitik Ülke, gece gündüz yolu açık ola… 

    Bilgi için: Yitik Ülke Edebiyat sitesi  – Yitik Ülke Yayınları – Fotoğraf Kulübü – Facebook grup – Twitter
    E-posta: yitikulke@gmail.com

    “Ve belki bir gün buluşacağız, başka yönlerden gelip…” Yannis Ritsos


  • Survive Style 5+

    Survive Style 5+

    Gerçek hayatta olmayabilir ama Japon sinemasında her şey mümkündür. Özellikle, en akıldışı şeyler. Kendisini kuş sanan bir aile babası, her gün karısını öldürmekten dolayı hayatından bezmiş bir ressam, brokoliyi bile azarlamaktan çekinmeyen bir kiralık katil ve daha bir çok garip olay/karakter. Bunların hepsi aynı filmde olursa bir de, tadından yenmez.

    O ki, film muhabbetleri sırasında duyulma ihtimalinin çok yüksek olduğu “En sevdiğin film?” sorusuna vereceğim cevapla aynı ismi taşıyan film, Survive Style 5+. Türkçeye çevirilmiş haliyle söylemek gerekirse, Hayatta Kalmanın 5 Yolu.

    SS5+, birbirinden ayrı 5 olayın ve birbirinden garip bir çok karakterin, farklı bir şekilde birleşiminden oluşuyor.

    En yukarıda bahsettiğimiz ressamın ve karısının, Office Space benzeri bir hipnoz faciasından sonra kendisini kuş sanan baba ve ailesinin, karmaşık ilişkili 3 kişilik hırsızlık çetesinin, cin fikirli ama berbat reklamlar yazan bir kadının ve bütün bu insanları bağlantı noktasında duran, Amerika’dan transfer bir kiralık katilin yolları komedramatastik (komik, dramatik ve fantastik) şekilde kesişir. Bu kesişme bizim için pek hayırlı olmaz tabi. Bir süre sonra sürekli şaşırıp kahkaha atmaktan sıkılır bir hale geliyorsunuz. Ardından gelen karmakarışık duygu silsilesinden sonra, Cake – I will survive çalmasıyla başlayan kapanış sahnesinde gözyaşlarınızı tutamayabilirsiniz. Tabi, akan gözyaşlarını elleriyle tutmaya çalışan manyaklardan değilseniz. Neyse… Daha fazla iğrençleşmeden bu paragrafı kapatalım.

    SS5+, özünde reklam ve klip yönetmeni olan Gen Sekiguchi’nin ilk ve tek uzun metrajlı filmi. 2004 yılından beri başka film çekmemiş olması çok üzücü. Başrolde, Electric Dragon 80.000 V’den tanıdığımız Tadanobu Asano oynuyor. Filmin en önemli rolünde ise Lock, Stock and Two Smoking Barrels ile gaddar adamlığını tescillettirmiş eski futbolcu Vinnie Jones var. Ve en şaşırtıcısı, kılıbık sert medya patronu rolünde oynayan Sonny Chiba.

    Japon Absürd Sineması’nın bütün eserlerinde olduğu gibi, SS5+’ın müzikleri Tarantino filmlerini aratmayacak derecede güzel. Bazı sahnelerde müzik ve film tamamiyle bir bütün halde. Özellikle, hikayedeki karakterlerin radyoda aynı şarkıyı dinledikleri sahnede.

    <

    p style=”text-align: center;”>

    İzledikten sonra, 10 saniye içinde cevap verin: Hayattaki işleviniz nedir?

  • Don Quijote ve Don Kişot kısaltmalarına önsöz

    Don Quijote ve Don Kişot kısaltmalarına önsöz

    [col-sect][column]Sevinçliyiz hepimiz; çünkü klima meselesini sonlandırdık. Yanlış anlaşılmasın bu sonlandırma öyle klima alınarak olmadı, havalar yavaş yavaş serinlemeye başlayınca, ki biz buna sonbahar geldi diyoruz, haliyle yayınevinin içini de bir serinlik bastı. Terlemiyoruz artık, terlemediğimiz gibi de kötü de kokmuyoruz. Allah’tan ki kokmuyoruz, daha önceki önsözlerde bahsetmedim ama bizim patron biraz fazla kokuyor. Öyle pislikten değil, adam tertemiz insan aslına bakarsanız. Ama her daim, kahvaltı dahil yediği pastırmalar yok mu… İşte onlar kokuyor. Yayınevinin içinde yaz boyunca bir çemen kokusu döndü dolaştı, odasında biz giremedik kokudan, hatta sekreter kızın nasıl girdiğine şaştık durduk. Tabii ekmek parası diye o kız da ses çıkartmıyor ne yapsın… Pastırma da nasıl bir şeyse, ki benim köken Trakya olduğundan biz pek sevmeyiz öyle şeyleri, en fazla sucuk yeriz, onu yedikten sonra da dişlerimizi fırçalarız, ama pastırma başka bir şey. Onun kokusu çıkmaz dış fırçalamakla. Sadece ağzı da kokmaz insanın. Bedeninin her bir tarafı kokar ve o koku yıkansa da geçmez. Tuza basmanız lazım kendinizi, ancak o zaman arınırsınız kokunun fenalığından.

    Neyse klimasız bir yazın ardından sert bir kış bekliyor bizi diye bir girizgah yapalım konuya ki edebi olsun biraz. İnsanlar bazen istiyor böyle şeyler. Geçen ay yayımladığımız kitaplar, Kafka; “Değişim” ve “Dönüşüm” iyi bir satış rakamına ulaştı. Gerçi kitapların aynı olduğunu anlamamız zaman alsa da kitaplardan kar elde etmeye başladığımızı düşünüyordum. Çünkü patronun etine dolgun karısına diye aldığı ve sonradan karısının elbiseler için fazla şişman olduğunu düşünüp sekreterine hediye ettiği giysilerde bir artış oldu. Sekreter de böylece kışlıkları tamamladı gibi geliyor bana. Gözümüz yok, Allah daha çok versin. Bizim maaşlara gelince, Mart ayının maaşını yeni aldığımızdan dolayı biraz rahatladık. En azından borçlarda bir toparlanma oldu, ev sahibi ile aramız düzenli. Yoksa evden çıkmamı söylemeye başlamıştı. Ben de oradan çıkarsam selefon kokulu ofisimize, yine belirtmeliyim burası bir dükkan, yerleşme kararı vermiştim. Allah’tan hala evdeki rahatım devam ediyor. “Değişim” değil de “Dönüşüm”ün iyi satması sonucunda ofisin balkonu odun-kömür ile istila edildi. Yayıncı doğalgaz tesisatı masrafını göze alamadığı için bu kışı da bizi geleneksel yöntemlerle ısıtacağa benziyor.

    Kitap satışlarından belki de ilk defa kar etmemiz ve kışın yaklaşmasıyla birlikte, patron getirip masama bir kitap bıraktı ve iyice okuyup, özümseyip öyle önsöz yazmamı istedi. Sanki ben kitapları öyle aceleyle okuyormuşum da, öyle sıradan önsözler yazıyormuşum gibi davranması başta canımı sıktı. Tam canımın sıkıntısı geçti derken, arada bir bu sözler aklıma geldi ve yeniden canım sıkılmaya başladı. Sanırım beni bu adam ciddiye almıyor, ama ben kendi işimi ciddiye alıyorum. Kitabı aldım ve eve gittim. Kitabın ismi çok uzun, sadece ismi uzun olsa neyse, kitap da bir o kadar kalın… “La Manchalı Yaratıcı Asilzade Don Quijote” ismi kitabın ve bin sayfaya yaklaşıyor. Uzun kış geceleri için eğlenceli olacak bir kitap ama artık neredeyse herkes, insanların kış gecelerinden para kazanmak istediği için çeşitli eğlenceler tertip ediyor. Bana kalırsa kimse bu kadar uzun kitap okumaz dedim, ama ben okurum diyerek de başladım okumaya.

    Baştan söylemeliyim aziz okuyucu -bu lafı da kötü Dostoyevski çevirilerinden çaldım neyse- çok eğlenceli bir kitapla karşı karşıyasınız. Cervantes adındaki adam, tek kolu olmamasına rağmen bir harikalar yaratmış. Gülmekten karnıma ağrılar girdi ve hepinize de aynı şeyler olacağından eminim. Kitaplar yüzünden balataları sıyırıyor bir eski zaman insanı ve kendini şövalye sanmaya başlıyor. Ahırdaki uyuz beygire binip maceradan maceraya koşmaya başlıyor. Yanına da paragöz bir köylüyü alıyor ki, bu akıllara zarar insan, bildiğiniz gibi değil aziz okuyucum. Nev-i şahsına münhasır insanlar vardır ya aynen öyle bir tip. Hele eşeğini çaldırdığında bir ağıt yakıyor -çaldırma kısmı da ayrıca komiktir- dünyada bu kadar bir komik ağıtı kimse yazmamıştır. Bir de efendisi çok saygın bir insan ve çok doğru konuşurken, bu arkadaş biraz garip, sadece atasözleriyle konuşuyor. Yani hayat hakkındaki tüm bilgilerini oradan edinmiş. Bizler gibi okuyup adam olmaya çalışmamış, iyi ki de çalışmamış. Eğlence inanılmaz yani. Kitap hiçbir şey öğretmese bile bir dizi yeni atasözü öğrenebilirsiniz. Ben bunu bilir, bunu söylerim.[/column]

    [column]

    Cervantes adındaki adama gelince. Adam muazzam. İyi bir yazar değil, hem de hiç değil. Hayatı boyunca çok başarılı kitaplar yazamamış. Oyunları kötü diye oynanmamış. Bir de tabii o dönemde başka büyük bir oyun yazarı, bütün İspanya tiyatrolarını tekeline almış, onun oyunları oynanıyormuş. Bu da yememiş içmemiş, bu arada İnebahtı Deniz Savaşı’na katılmış, Osmanlı’nın sakalını traş etmiş, biz onların kolunu kesmişiz, ama hakikaten kesmişiz. Korsanların eline düşmüş, köle olarak Kılıç Ali Paşa’ya satılmış. Bilgisi ve görgüsü ile Ali Paşa’nın sevgili kullarından olmuş, bir ara İstanbul’da Kılıç Ali Paşa Camii’nin yapımında çalışmış. Sonra Ali Paşa buna “Serbestsin.” demiş, o da serbest kalmış, İspanya’ya geri dönmüş. İşte o vakit, yememiş içmemiş -az evvel de bu kısmı demiştim- oturmuş bu harikulade kitabı yazmış. Muhteşem bir eser bahşetmiş dünya edebiyatına ama çok uzun yazmış. Okunur mu, okunmaz! Ben de ne yaptım? Yayıncımıza gidip öneride bulundum; dedim ki “Biz bu kitabı kısaltalım biraz, adam yıllar evvel zaten ölmüş. Ölmese ne olacak sanki benim kitabımı kısalttılar diye dava mı açacak? Açtı diyelim, zaten ekmeğini yemiş bu toprakların, camilerde yatıp kalkmış. İnsan biridir ne de olsa. Anlatırız uzun uzun, sonra da veririz parasını.” Belki benim parayı da verirler. Ama sanmıyorum ben yine de. Neyse “Kısa kısa kitaplar yapalım biz bundan, Don Kişot deriz adına, maceralarını koyarız, bir tane de biz yazarız Don Kişot İstanbul’da diye olur biter.”

    Adam beni dinledi… Yağmur yağıyor bu balkondaki kömürlere Allah vere de kışın yanarken bir sorun çıkartmasalar… Kitabı da acile alıp okumanızı tavsiye ederim…

    [/column][/col-sect]

  • KargART !Geceyarısı Filmleri!’nde bir-inci!

    KargART !Geceyarısı Filmleri!’nde bir-inci!

    !Geceyarısı Filmleri! “Karanlıktan korkar mısınız?” – Korkmayın, okuyun…

    Hazırlayan: KargART ve Serdar Kökçeoğlu
    “An American Hippie In Israel” (AKA Ha-Trempist) – İsrail’de Bir Amerikalı Hippi
    1972 // 95 Dakika – Renkli – Türkçe altyazılı
    16 Nisan Cuma, Saat: 23:00 – Ücretsiz gösterim – Facebook etkinlik sayfası

    Son üç senedir Londra’da ayda bir toplanan ve bilinmeyen ‘kült’ filmleri seyirciye izletme şansını kendine görev seçen ‘Duke Mitchell Film Club’ ilk defa İstanbul’a geliyor.

    ‘Geceyarısı Filmleri’nin çatısı altında kendi ‘a night at the movies’ konseptlerini Türkiye’ye getirmeye çalışan Duke üyeleri, Nisan ayı için oldukça değişik bir program hazırlığı içindeler!

    Son üç yıldır bilinmeyen Avusturalya filmlerinden iki film bir arada programlarına ve hatta avangardın bile en uzak köşelerine uzanan Duke, bu sefer de İstanbul film seyircisini şaşırtmak için hazırlanıyor.

    Eleştirmen Evrim Ersoy ve Medya Uzmanı Alex Kidd tarafinda kurulan kulüp, her ay sinemada bir gece konsepti içinde eski günleri canladırmaya çalısıyor: Seyirciyi geldiği zamanda çalan müzik ve poster galerilerinden tutun da, her filmden önce oynatılan ve her ayki temaya göre değişen ‘Trailer Trash’, kısa filmler ve film quiz’i, Duke’u Londra’daki diğer film kulüplerinde çok farklı kılıyor. Time Out Londra tarafından ‘Çok önemli bir film kulübü’ ve ‘Kayıp filmlerin durdurlamaz desktekçileri’ olarak tanımlanan ikili, İstanbul programı için Londra’da oynattıkları en bilinmeyen ve garip filmlerinden birini seçtiler.

    1972 yılında çekilen An American Hippie In Israel (İsrail’de Bir Amerikalı Hippi) şimdiye kadar gelmiş geçmiş en garip, bilinmeyen ve unutulmaz kült filmlerden birisi! Yıllardır ‘kayıp’ diye bilinen ve fakat bazı sinema koleksiyonerlerinin destekleriyle bir kopyası bulunup onarılan bu film, Duke’un en ilginç seçimlerinden biri! İlk defa Türkçe altyazı ile gösterilecek bu filmi kaçırmamalısınız!

    KargART
    Kadife Sok. 16, Kadıköy
    Tel: +90 216 330 31 51
    info@kargart.org
    http://www.kargart.org

  • Kamelyalı kadın

    Kamelyalı kadın

    Parisli bir fahişe Marguerite Gautier ile soylu Armand Duval’ın yaşadığı ilişkinin izlerini taşıyan ve 1848 yılında Alexandra Dumas Fils’in gerçek hayat hikayesinin yansıması olarak ortaya çıkan “Kamelyalı Kadın”, orjinal adıyla “La Dame aux Camèlias” romanı, 1900’lü yılların başlarında moda olan fantezi kartpostallar dünyasında yeniden canlanıyor. Marguerite 11 ay boyunca Dumas-Fils’in metresi olmuştur ancak Armond’un babası George Duval, dönemin sınıf farklılığının getirdiği değer yargılarına boyun eğmesi ve evlenmek üzere olan kızı Blanche’ın onurunu kirletmek istememesinden dolayı bu ilişkiye izin vermez. 1845 yılında ayrıldıklarında Alexandra Dumas Fils, gerçek hayattaki sevgilisi Marie Duplessis yani Marguerite karakterinin gerçek sahibi için, “Gerçekte asla varolmayacak kadının, en kusursuz halde vücut buluşuydu.” demiştir. 1848’de kaleme alınan roman, gerçek aşkın peşine düşen Marguerite Gautier’nin yaşadığı dramı anlatıyor ve bu dramı 6 serilik kartpostallarda hissetmek mümkün. Armand Duval’e olan aşkından fahişelik yaşamına son veren Marguerite, dönemin amansız hastalığı veremden kısa bir süre sonra hayata veda eder. Marguerite’in uzaktan yaşadığı Armand aşkı, 1904 yılında gönderilen kartpostallarda yaşamaya devam ediyor…

    Kart no 1: Que c’est bien ici la demeure du pere d’Armand! / İşte burada Armand’ın babasının köşkü

    Kart no 2: Au moment d’entrer, je n’ose… / Tam gireceğim sırada, vazgeçtim…

    Kart no 3: Ah! Laisse-moi te contempler, chere demeure de mon aime! / Ah! Sevdiceğimin evi, bırak da seni seyre dalayım!

    Kart no 4: C’est la ou s’ecoula son enfance, ou grandit ce coeur qui est lout a moi et dont l’amour me refait une virginite! / Bu köşkte çocukluğu geçmişti. Bana ağır gelen kalp orda büyümüştü. Bu kalbin aşkı beni tekrardan bakir gençliğime döndürüyor!

    Kart no 5: Non, je n’irai pas dans cette maison si respectee, si pure, je vais ecrire… / Hayır, öylesi saygın ve saf o eve gitmeyeceğim, yazacağım…

    Kart no 6: Mon bien-aime Armand, A l’heure ou vous lirez ces lignes, votre Marguerite sera loin et pour loujours. L’ardon ami, si ces lignes te font mal, mais saches bien que ta Marguerite les ecril avec ses larmes et que l’amour qu’elle a pour toi lui done seul la force de vivre. Celle qui ne t’oubliera jamais. Ta Marguerite / Benim sevgili Armand’ım, siz bu cümleleri okurken sizin Marguerite’niz uzaklarda ve her zaman için yaman arkadaşınız olacak. Eğer bu cümleler size acı geliyorsa, sizi üzüyorsa, bilin ki Marguerite de bunları yaşlı gözlerle yazıyor ve sana olan aşkı ona (Marguerite’ye) yaşam gücü veriyor. Seni hiç unutmayacak, Marguerite

    *Çeviriler için yardımcı olan Itır Castrec ve Senem Şensılay’a teşekkür ederiz.

  • Füruğ Ferruhzad ve bir beatnik

    Füruğ Ferruhzad ve bir beatnik

    ‘dan bahsederken, onun bir ikon kırıcı olduğunun üzerinde durulması gereklidir. Muhafazakar İran’da kadın olmanın direncini yaşamış, ruhunu özgürleştirmeye çalışmıştır.

    En önemli şiirlerinden biri olan “Rüzgar bizi götürecek”te, aşkını açıklıkla söylediğine şahit oluruz, Haşim HÜSREVŞAHİ çevirisiyle:

    RÜZGÂR BİZİ GÖTÜRECEK

    küçücük gecemde benim, ne yazık
    rüzgârın yapraklarla buluşması var
    küçücük gecemde benim yıkım korkusu var

    dinle
    karanlığın esintisini duyuyor musun?
    bakıyorum elgince ben bu mutluluğa
    bağımlısıyım ben kendi umutsuzluğumun

    dinle
    karanlığın esintisini duyuyor musun?
    şimdi bir şeyler geçiyor geceden
    ay kızıldır ve allak bullak
    ve her an yıkılma korkusundaki bu damda
    bulutlar sanki, yaslı yığınlar misali
    yağış anını bekliyorlar

    bir an
    ve sonrasında hiç.
    bu pencerenin arkasında gece titremede
    ve yeryüzü giderek durmada
    bu pencerenin arkasında bir bilinmez
    seni ve beni merak ediyor
    ey baştan aşağı yeşil!
    yakıcı anılar gibi ellerini,
    bırak benim aşık ellerime
    ve dudaklarını
    varlığın sıcak duygusunu
    benim sevdalı dudaklarımın okşayışına bırak

    rüzgâr bizi götürecek.

    Füruğ Ferruhzad

    ise, 1982 yılında yayınladığı romanda, bir nevi beatnik romanıyla, bizce farkında olmadan, Faerruhzad’ı selamlıyordu. Ferruhzad’ın “Rüzgâr bizi götürecek” isimli şiirine karşılık, bir tespit yapar gibi, Brautigan’ın “/” isimli romanındaki çocuk, tıpkı Ferruhzad gibi, yaşadığı yerden uzaklaşmak zorunda kalıyordu. Toplumsal baskıyla birlikte giderek ıssızlaşıyor, yalnızlaşıyor, tek başına kaldıkça umarsızlaşıyordu.

    Abbas Kiarostami’nin, Ferruhzad’ın “Rüzgâr bizi götürecek” isimli şiirine gönderme yapan aynı isimli filminde ise, İran’ın Kürt kasabalarından birinde, bölge insanının kadim ayinlerine tanıklık etmek üzere giden bir grup gazeteci ve aydının paralelinde, eski ve yeni dünya, ölüm ve yaşam gibi zıtlıklar, birbirine asla yanyana gelemez gibi görünen kavramlar anlatırılırken, Ferruhzad’ın varoluşçu şiirlerine bol gönderme yapılıyordu.

    Füruğ Ferruhzad’ın, Richard Brautigan’ın ve Abbas Kiarostami’nin şiir, roman ve filminde nazikçe göstermeye çalıştıkları noktada ise, alışıldık normların, insanı isteyerek ya da istemeden kolayca toplum dışına itebileceği gösterilirken, farklı araçlarla bize gösterilen dünyadaki ortak bir baskı aygıtına karşı, kendi içlerine dönerek savunmaya geçen insanların kısa vadedede hüzünlü, genel olarak ise umutlu direnişini gözlemleriz. Bu nedenle iranlı kadın bir şairle, Amerika’lı bir yazar, birbirlerinin çok da farkında olmadan, rüzgarın onları taşıyıp taşıyamayacağını düşünmüş olabilirler.

    Füruğ Ferruhzad’ın sesinden şiirleri:

    WordPress plugin

    [gallery link="file" columns="4" td_select_gallery_slide="slide" ids="17740,17741,17742,17743,17744,17745,17746,17747,17748,17749,17750,17751,17752,7803,17739"]