Kin ve İsyan Yayını

Blog

  • Antonín Dvořák ve blues

    Antonín Dvořák ve blues

    dvorak1.jpg

    Çek besteci Antonín Dvořák, Amerikan şairi Longfellow’un “The Song of Hiawatha / Hiawatha’nın şarkısı”nı ((The Song of Hiawatha: Longfellow’un üzerinde yıllarca çalıştığı şiiri, bir kızılderili öyküsünden yola çıkar ve Fin destanı Kalevala’dan yoğun izler taşır. İsmi batı dillerine “Yıldızları gökyüzünden kaydıran sesin kadını” gibi çevrilebilecek kadının epik destanıdır. )) Çekçe okuyunca kafasındaki Amerika imajını daha da netleştirdi. (Dvořák daha sonra geniş bir opera olarak planladığı şekilde bu şiir için ön hazırlık olarak beste de yaptı.) Tarihin garip hamleleri sonucunda Dvořák 1893 yılında kendini bir şekilde, bir mektubunda belirttiği gibi “yeni ve bağımsız sanatı kısaca ulusal bir müzik anlayışının krallığını yaratmayı vaat ettiği” Amerika’da buldu.

    İlk yaptığı iş Buffalo Bill’in şovunu izlemek olmuştu. Ona göre Amerikan Yerli müziği son derece yaratıcı ve açıktı ama Dvořák asıl, “zenci melodileri” dediği şarkılardan, pre-blues diyebileceğimiz bestelerden çok etkilenmiş, bu şarkıları Amerikan müziğinin temeli ve benzersiz örnekleri olarak görmüş ve Amerikan gazetelerine bu yönde açıklamalar yapmıştı ((Dvořák’ın o dönemde ilgisini çeken, zencilerin söylediği şarkılar: “Swing Low”, “Deep River”)) .

    Kelli felli, kodaman eleştirmenler ayaklandı tabii. “Köle müziğinin” Amerikan ruhunu yansıtmadığını söylediler öfkeyle. Hatta Dvořák’ın ölümünün ardından bile bu öfkeli yorumlara devam ettiler gazete sayfalarından. Aynı yıllarda hızını alamayan Amerikan basını başta Dvořák olmak üzere, Çaykovski ve diğer Slav bestecilerin eserleri için düzenli olarak “barbar” yorumunu yapmaya devam etti.

    Yine de herkes böyle önyargılı değildi kuşkusuz. Dvořák’ın “Amerikan ulusal müziğinin zenci melodilerine üzerine kurulması gerektiği” şeklindeki sözlerini coşkuyla karşılayanlar da oldu. Bir noktada, Avrupa’daki tarihi bir şehirden kalkıp gelmiş klasik müzikçi ile Amerika’da yeni kurulmuş bir ülkedeki köle kökenli işçinin ağıdı blues ortak noktada buluştu.

    2008 yılında da koca koca ülkelerde koca koca insanlar hala diğerlerinin ne dediğini dinlememekte ısrar ederlerken, sanata ve müziğe boşvermeyi bir övünç meselesi haline getirebiliyor. Bu haliyle, blues’dan önce blues dinleyen ve onu savunan Antonín Dvořák’ı saygıyla ve muhabbetle selamlıyoruz.

  • Bella é Simone

    Bella é Simone

    belle.jpg

    uyandığımda yanıma uzanmış bana bakıyorlardı, biri gülümsüyor diğerinin yanağı ıslak. ayakları ayağıma dokunuyor, hızlı hızlı nefes alıyorlar. tam yatağıma düşmüş denizkızları, biri elini uzatıyor diğeri kalçasını gösterecek şekilde üstünü sıyırıyor, parmağı neredeyse boynuma değecek, nefes nefese kalıyorum, bekliyorum.

    bir yanda birbirlerine sarılmış onları izlerken enseme dokunan eliyle aniden ayağa fırlıyorum, buz gibi soğuk suyu kafamdan aşağı akıtarak ve bir süre aynaya bakıp neler olduğunu anlamaya çalışarak bekliyorum. uykuyla uyanıklık arası o yerde eğer bu uykuysa uyanmamak, eğer uyanıksam kapanan gözkapaklarıma inat hiç uyumamak gerektiğini düşündüğümü hatırlıyorum şimdi.

    cesaretimi toplayıp odaya dönünce birini yatağa oturmuş, diğerini perdeyi aralamış dışarıyı seyrederken buluyorum, ayaktaki sırtının tüm güzelliğini gösteriyor bize, oturan ise dudaklarında garip bir anlamlı gülümsemeyle benim baktığım yere bakıyor. tabii ki yanına oturuyorum, saçını düzeltiyor ve bir elini bacağıma koyarak bir şeyler fısıldıyor kulağıma, ne dediğini hiç anlamasam da kokusu bana karışıyor. sonra diğeri de pencereden uzaklaşıp bize doğru dönüyor ve ayağını diğer bacağıma dayıyor, boğulacak gibi oluyorum, hiç hava yok odada artık, görüntü netliğini kaybediyor tam herşey karanlığa gömülecekken onun sesini duyuyorum.

    • kalk artık tembel.
    • bella é simone!
    • ne?
    • yok birşey, hani dün gece yeter artık demiştim ya.. unut gitsin. hiç yetmez.

    gülümsüyor. kollarını boynuma dolayıp kendine çekiyor. odadaki sabahın ışığı azalıyor, dünyanın tüm kadınları kötü konuşuyor artık, garip sesler çıkarıyorlar.

  • Açlık, et ve istismar

    Açlık, et ve istismar

    Traven’in “Gece Ziyaretçisi” adlı kitabında muhteşem bir öykü vardır. Adını şu anda hatırlamıyorum ama öykünün konusu yaşamındaki en büyük istek bir hindi yemek olan zavallı bir çiftçinin başına gelenleri kapsar. Bu isteğin tutkulaşmasını öyle muhteşem bir şekilde anlatır ki yazar, kahramanın adresini öğrenip ona dumanı üstünde bir hindi yollayasınız gelir. Kendinizi kahramanla özdeşleştirirken bu “et yeme tutkusunu” resmen kanıksarsınız. “Herhalde,” dersiniz “şu anda başımdan servetler yağsa ilk işim gidip iki koç kestirmek olur.

    Belki de bu tutkunun ve apansız karşımıza dikilmiş kısmetin sarhoşluğu ile et yiye yiye ölürüz. Ölmesek bile bu yeme işlemini bedenimizi hasta edene kadar devam ettiririz. Benzer tutumları, kişi değil de toplum üzerinde tahlile yeltenirsek önümüzdeki sayfaları dolduracak konuyu irdelemeye başlamış oluruz.

    Etsiz, kalçasız, göğüssüz, deterjan beyazı tenleriyle “hasta görünümlü” yeni kadın bedeni, hem erkek hem kadın için ideal, seksi beden oluyor.

    Toplum, tarihi süreçteki kapalılığını özellikle cinsellik konusunda koyulaştırmış ve bu koyuluğu, oluşturduğu tüm zaaflara rağmen yücelterek geleneğinin ayrılmaz bir parçası haline getirmişti. Kadın bedeninin mahremiyetini muhafazaya dair çaba, toplumsal hukukun içsel yüceliklerinin herhangi bir sonucu ya da inanılan dinin emirlerinden herhangi biri olarak telakki edilmemişti (Türban tartışmalarının ilahiyat-medya düzleminde tartışılması bile yirmi yıllık bir geçmişe sahiptir).

    Kadının bir mal olduğuna dair bilinçaltında belirginleşmiş kabul, bu malın kullanım haklarının sahibin dışına çıkmasının endişesi sonucunda eve bir ağıl, erkeğe ise bir seyis ya da çoban rolü yüklemişti. Zamanla yaşam feodal taşradan endüstri kentlerine yayılınca, nüfus tüm muhafazasına rağmen sürecin devamında yeni şekline uyum sağlamaya başladı. Eski kapalı yaşam tarzının hastalıkları elbette taşradaki kerpiç duvarın arasında bırakılmamıştı. Kent yaşamına uyum sürecinde üzerine eklenen yeni unsurlarla devşirilerek kendisini açığa çıkaran bu rahatsızlıkların en belirginlerinden biri kadın bedenine, kadın bedeninin mahremiyetine, kadın bedeninin soyut ya da somut ulaşılabilirliğine dair bir açlıktı.

    İşte Traven’in kahramanın ete karşı olan tutkusu, modern dünyayı taklide yönelmiş toplumda her yanı dikenli bir sosyopatlık olarak kendini gösterdi. Garip olan, çok katı bir namus anlayışına sahip toplumda bu garipliğin kısa bir sürede medya tabanlı bir ticari sektör halini almasıydı. 1970’lerde gazeteler, dergiler ve sinema aracılığıyla yayılan bu çılgınlığın gelişimine devlet denetimi ve ahlaki duyarlılık bir nebze set oluşturduysa da, 1980 sonrasında gündelik hayatın baş köşesine oturan özel televizyonlar dizginlenemeyen bir ticari hırsla, ana sermayelerinden olan kadın bedenin istismarına yeni bir boyut getirdiler.

    Bu istismar ahlaki, dini ve entelektüel kaygılar sebebiyle toplumun kent içindeki evrimi sürecinde, ilk başta geniş kesimler tarafından yadırganıyor olsa da; tepkilerin, eleştirilerin güçsüzlüğü ve medyanın ısrarı sayesinde toplumca kabul edildi. Bu kabul inanç, ırk, sosyal sınıf, coğrafya gözetmeden, bir deprem ya da bir ekonomik kriz doğallığıyla etkilerini her bünye üzerinde gösterdi.

    Bugün medya tabanlı bu ticari delilik durumu negatif etkilerinin dozunu azaltmayı dahi düşünmeden hırçınlığını sürdürüyor. Bir çok film bu yüzden izleniyor, bir çok reklâm içinde kadın bedeni parçaları olduğu için çekici… Bilgi yarışmalarının bile olmazsa olmaz süsü gerek stüdyodaki, gerekse ekrandaki konukların gözleri önünde düzgün vücutlarının sergisiyle meşgul, bikinili ya da biçimsiz sahne kıyafetleriyle dans eden kızlar. Yakında haberleri muhtemelen tangalı spikerler sunacak ve açık oturumlara, tartışmalara vücut biçimleri çok bozuk, duruşlarından, konuşmalarından cinsellik fışkırmayan akademisyen kadınlar çıkarılmayacak!

    Bilinç kapanıp, manevi hazlar dışlanıp, bilim, sanat, felsefe yeraltına itildikçe, yozlaşma kaldırım, yabancılaşma ise bu kaldırımın üzerinde yücelen binalar haline geliyor ve bu hastalık bir din, bir neo-putçuluk durumunu alıyor. İnsan sanayi ve kent girdabında ana vasıflarını o kadar törpüledi ki beyni bir fındığa, yüreği çürük bir patlıcan incirine dönüştü demek…

    Ruhunun derin enginliklerindeki atölyelerde işleyeceği ya da işlenmişleri saklayacağı renkler, kelimeler, sözler, madenler, sesler bulamayınca, elinde kala kala bir kadın bedeni kaldı. Televizyondan, evlere, sokaklara taşan bu çılgınlık tekstil ve kozmetiği en büyük ekonomik sektörlerden biri haline getirdi. Bugün tıp fakültelerinde estetik cerrahlığa olan talep, beyin ve kalp cerrahlığına olan talebin çok üzerinde! Ortalama her on beş günde bir gözümüze dürtülen güzellik yarışmaları modern erkeğe nasıl kadınlardan hoşlanması gerektiğini dayatıyor. Etsiz, kalçasız, göğüssüz, deterjan beyazı tenleriyle “hasta görünümlü” yeni kadın bedeni, hem erkek hem kadın için ideal, seksi beden oluyor.

    Oysa normal bir kadın bu tip bedenlerle gündelik yaşantısını bile sürdüremez. İnsanın kendi fizyolojisine serap serpiştirme durumu bu! Temel vasıflarına karşı bir savaş… Doğuramamak, yetiştirememek, aç kalmak, üretememek, hatta cinselliğini bile yaşayamamak için kıyasıya bir direniş… Günümüz kadını onlarca nimet içinde aç, daha evlerinde doğru dürüst bir buzdolabı olmayan lisesi kızlar yıllardır biriktirdiklerini estetik uzmanlarına ödemekte. Bu incelememe, bedenini standart medya ve erkek beğenisine sunamama, metalaşamama savaşını kaybetmiş birçok kadın hikâyesi üçüncü sayfa olgusunun birikimine hacim katıyor. Acımaya çalışırken gülüyoruz.

    Zaten STK’laşma konusunda zayıf bir toplumuz ama tarihselleşmiş gereksizlikler üzerinde çığırtkanlığını sürdüren –sözde- kadın kuruluşları neden bu istismar-metalaşma durumunu bir onur sorunu olarak görüp harekete geçmiyor. Ekranda sömürülen, aşağılanan, hiçe indirgenen, plaza timsahlarının altın kaldırımları olan bu yapışkan imge sadece üç beş aklıevvel kızın bedeni mi? Hayır… Üzerine tezler, romanlar yazılası bir utanç. En fazla da toplumun asıl hâkimleri biz erkeklerin alnında kendine kara granitlerden tahtlar bulan!

    Aydınlar ülkenin az gelişmiş bölgelerindeki dayak olayından yola çıkıp, istismarı bu noktaya indirgediler. Sanki Ortaköy’de, Çankaya’da, Konak’ta kadına şiddet uygulanmıyor!

    Biz erkekler yaşadık ve biriktirdik. Sonunda kabul edemediğimiz başarısızlığımız içgüdüsel bir gizleme tutumuna dönüştü. Algılayamadık, algılatamadık, çözemedik. Güzelim dünyayı ağzı renkli bir mağaraya çeviren şuursuzluğumuzun gücü kadınlarımıza yetti. Ezemediğimiz ihtirasımızın, deviremediğimiz diktatörlerin, algılayamadığımız tarihin intikamını kadınlarımızın bedenlerinden aldık. Bilinçlerimizi, hukukumuzu, politikamızı, ekonomimizi, algılayışlarımızı şeffaflaştıramadıkça, başarısızlık buhranına gömülen ortak benliğimiz kadınlarımızın bedenini şeffaflaştırdı. Yüceltip ışıldatamadığımız ruhlarımızı ortaya koyamayınca, kadınlarımızın bedenini ortaya koyduk.

    Şimdi kızlarımızın, kardeşlerimizin, sevgililerimizin onurunun üzerinde bir tutam kumaş kaldı. Erkeklik ruhu her zaman bu cinsel sapkınlığın kökeninde kadının dişiliğini, kadının kışkırtıcılığını aradı. Kendi kendini dışlamışlığın verdiği eziklik ve her şeyiyle kendi aczini kabullenmişliğin verdiği körlük asıl sorumlunun evrensel onursuzluk (!) ve kendi şehveti olduğunu görmesine mani oldu.

    Aydınlar heybetli bir cehalet örneği göstererek kadın istismarının ana niteliklerini bir türlü çözemediler. Bir gözlerini kapayarak ülkenin az gelişmiş bölgelerindeki dayak olayından yola çıkıp istismarı bu noktaya indirgediler. Sanki Ortaköy’de, Çankaya’da, Konak’ta kadına şiddet uygulanmıyormuşçasına! Üç beş taşralı, eğitimsiz adam ve onların hayat yükünü taşımaya mecali kalmamış cılız eşleri kadına dair bu hastalığın tek sorumlusuymuş gibi gösterildiler. Medyanın cinsel istismar kültürünü bir kere bile adam akıllı irdelemediler.

    Ülkenin en ücra köşesindeki kerpiç odaların içini gören gözleri, kendi lüks salonlarındaki televizyonları bir türlü dikkat kesilemedi. Hatta kategorize edersek taşradaki şiddetin kökeninde kültürsüzlük dediğimiz bir toplumsal altyapı zaafı varken, kentin ortasındaki istismarcılığın kökeninde ticari kaygılardan doğan bir onursuzlaştırma tutkusu vardı. Maalesef bu haliyle taşradaki adam bilinçsiz ve ham bir barbarken, istismarcı kentli modern (çok özür dilerim) kadın tüccarı ve müşterisi konumundadır. Bu ticaret ve bedenin mal haline getirilişi, sokaktaki, iş yerindeki, kamusaldaki, taciz kültürünün itici sebebidir. Taksim’deki yılbaşı manzaralarının kültür kökeninde işte bu istismar vardır.

    Tarihin derinliklerine dalınca gördüğümüz kadarıyla İnkalar, Mayalar bakire kızlarını tanrılarına (dönemlerinin plaza timsahlarına) kurban ederlermiş. İslam öncesinde Araplar kız çocuklarını diri diri gömerlermiş. Dünya modernleşti ve biz bu süreçleri aşıp artık kadını öldürme konusunda biraz daha çekimser davranıyoruz! Daha olgun, barbarlıktan sıyrılmış, Vikingliği, Normanlığı, Kartacalılığı bırakmış yaratıklarız ya hani? Bu kadar birikime, bu kadar üniversite, bu kadar iletişim ve bilişim aracına rağmen aynı zamanda bizim olan bu onuru timsahlara kurban edip diri diri gömecek miyiz?

  • Ooedo No Hikeshi – Smoke on the Water

    Ooedo No Hikeshi – Smoke on the Water

    Bir Japon orkestranın, popüler kültürün en hip şarkılarından biri olan, Deep Purple’ın Smoke on the Water isimli şarkısını yorumlama tarzı enfes. Özellikle vokallerde, gitarı ilk kez eline alan ortalama bir insanın ilk çıkardığı melodi olan bu şarkıdaki doğu tonu, şarkıyı neredeyse tamamen değiştiriyor. İlk bir buçuk dakikadan sonra ortalık biraz karışıyor. Yaylılar, haykırışlar, bir cümbüş.

  • Çevirmen

    Çevirmen

    Genellikle yaşam istediklerimizi sunmaz ya bize… Yaşam işte fırsat bulur bulmaz yapar hınzırlığını. Dikkat edin hayat demiyorum. Hayat kelimesinde insana dair bütün aydın ya da karanlık derinlikleri kapsayacak bir haşmet var. Benimkisi derinlikleri üç kuruşa feda olmuş ve şaşalı bir yanılsamaya dönüşmüş kısa, garip öykülerin toplamı! Budur yaşam dememin sebebi. Neyse…

    Yayınevini bir gün önceden aradığımda Nevzat Bey “paranız hazır” demişti, o yüzden sabah evden çıkarken bizimkilere yerli yersiz vaatlerde bulundum. Vaat dediklerimde ne ki? Anneme “Gözlüğünü tamir ettireceğim”, hanıma “Kıyma getiririm”, toruna “Oyuncak alacağım mutlaka”… Nevzat Bey ne anlasın halimden, o bunları vaatten bile saymıyordur belki de, koskoca yayınevi müdürü… Ama işte, malum biz sonuçta garipçe insanlarız, hayallerimiz de, hayalleri olanlarımıza vaatlerimizde dünyalarımız kadar önemsiz ve küçük. Hem parayı alabilsem botumun yarıklarını da diktirebilecektim. Hava yağmurlu olmasa, o romatizmalarımın başlangıç noktası lanet yarıklar bu kadar bela açmazlardı başıma. Önümüzde kış malum, üste başa bakıma yavaş yavaş başlamak gerek.

    Nevzat Bey’le görüşmek istediğimi belirtince bana beklememi söyleyen sekreter kız halime acımış olmalı ki sıcak bir çay söyledi de kendime geldim. Çay nasıl bir içecek ki sıcağı gırtlağa değdiği anda ruhunuz boşluktan bile parıltı üretebildiği hissine kapılıyor. Bardak ince belliydi sekreter kızcağız gibi. Bizim gençliğimizdeki yayınevleri, dergiler, gazeteler nerede, burası nerede? Sülün gibi sekreter, alüminyum raflar, eli çantalı civan gibi çocuklar, kaba etleri çürütmeyen sandalyeler, bir koridor boyu onlarca oda ki zemin boydan boya halı. Duvarlarda bastıkları çeşit çeşit kitapların afişleri; nereden bulurlar ki böylesine renkli, böylesine canlı resimleri?

    Hatırlıyorum bizim Yaşar’ın -Allah rahmet eylesin- Ankara’da, Rüzgârlı Sokak’ta bir yayınevi vardı. İçeri girdiğimizde etraf mürekkep kuyusu gibi kokardı. Üstüne üstlük damağı kurutan kâğıt hamuruyla hemhal havası, azıcık ışık, sere serpe koliler, her noktada bir avuç toz… Bir babası vardı gözleri şaşı ki okuma yok yazma yok! “Evladımın işletmesi” diye baş köşeye kurulur, içi geçtikçe horul horul horlardı garipceğiz. İçeride yığın yığın kitap hepsi saman kâğıdından, kapakları aynı renk, her biri birbirine benzer… Bir çay ne haddine! Çoğu zaman Yaşar’ın elinde avucundakini ya kat sahibi, ya matbaacı alırdı da güzelim öğle yemeğini ekmek peynirle geçirirdi ki o da veresiye. Bizim hanım olsa atlardı hemen “O zamanlar tadı vardı her şeyin…” diye ama o kadar basit değil.

    Şimdi ne kadar karmaşık, ne kadar birbirine girmişse her şey, o zamanda göksüz bir çöl gibi sadeydi yaşam. Öyle sadeydi ki bazen birbirimize besleyecek kin bulamazdık. Birine gönül düşürsek gönlünü edeceğimiz iki kelam gelmezdi dilimize. Şimdiki gençler âşık olmayı bile öğrendiler ki bu yüzden aşk romanları artık yazılmaz, yazılsa da satılmaz oldu.

    ÇevirmenNevzat Bey beni biraz uzun süre bekletince işin ciddiyetine kanaat getirdim, herhalde paramı vereceklerdi. Koskoca müdür ödemememi yapmayacak olsa neden bekletsin beni o kadar süre. Sekreter kıza telefonla bildirip beni yanına çağırınca heyecanla ayağa dikildim. Bir acemi er edasındaydım ki kızcağız yadırgadı heyecanımı, tatlı dudaklarıyla tebessüm etti. Şimdiki kızlar gerçekten güzel. Haaa hakkını yemeyeyim bizim zamanımızın güzellerinin simaları daha güzeldi ama sadece sima ile biter mi iş? Şimdikilerin simaları güzel olduğu gibi, yürüyüşleri de bir ayrı asil, konuşmaları bir ayrı işveli, gülüşleri bir ayrı tatlı. Bunlar yaşamak, yaşamı tatmak için soluk alıp veriyorlar. Bizimkiler sadık bir koca, sağlıklı iki çocuk, iki göz oda, bir tabak çorba için yaşarlardı. Amacını güzelleştirince insan, yüzü bir ayrı parıldıyor demek ki.

    Allah razı olsun Nevzat Bey odasına ne zaman girsem beni saygıyla karşılar. Sandalyeye oturunca halimi hatırımı sormadan lafa başlamaz. Çoğunlukla güleçtir yüzü. Modern yönetici işte, yüzü yumuşak işi sert! Bizim amirlerimiz barutu üzerinde gülle gibilerdi ki selam versen bir küfür, selam alsan yüz zehir.

    —Hoş geldiniz hocam, nasılsınız görüşmeyeli?
    —Teşekkürler evladım, seni sormalı!
    —Geçinip gitmekteyiz işte hocam, iş güç, hır gür.
    —Sebebi ziyaretim malum evladım. Oturup muhabbetini tatmak isterim ama şu benim ödemeyi bir zahmet yapsan da öğlen servisini kaçırmadan evime varsam.
    —Aceleniz ne hocam, birer çay içelim öyle müsaade veririz.

    Taa çocukluğumdan beri kötü huyumdur. Başkasının evinde, yurdunda, odasında, bir garip huzursuzluk çöker üzerime. Karşımdaki ablam, kardeşim olsa zerre fark etmez. Sanki çıplakmışım gibi utanır, yetim çocuklar gibi ezilir büzülürüm. Diyemedim de işte Nevzat Bey’e “Neyime benim çay kahve…”! Zaten öğleden sonra ayaz başlayacak. Hem nedense şimdiki gençlerin muhabbetleri pek açmaz beni. Böyle o kendine güvenleriyle kabarıp, hızlı hızlı, daha anlamını bilmediğim kelimelerle konuştuklarında sanki iki el boğazıma yapışır, göğsüm daralır, Firavun’un karşısındaki Musa Peygamber gibi olurum. O delicesine sevdiğim çay bile acır, tuzlanır. Pencere macunu gibi gırtlağıma yapışır.

    —Hocam siz de mi altmış sekizlisiniz?
    —Ne yaptın evladım? Ben kırk bir doğumluyum. O kadar genç gösteriyorsam teveccühün.

    Bu gençler iyi hoş da, birde şu gevrek kahkahaları olmasa…

    —Yok hocam yok, yanlış anladınız. Yani hani altmış sekiz akımı var ya, solcu muydunuz?
    —Haaaa yok oğlum yok. Benim pek siyasetle işim olmadı, evden okula okuldan eve…
    —Durun hocam muhasebeyi arayayım, ödememiz ne âlemde…
    —Akıbeti belli değil mi oğlum paranın? Vereceğim demiştiniz.
    —Müsaade ediniz hocam, soruyoruz.
    —Hayır, bir durum olmasın da.

    Zamane gençlerinin sevmediğim bir huyları da dengesizlikleri. Az önce bayram çocuğu gibi şakrak bu oğlan, şimdi nasıl çivi gibi bir topçu binbaşısına dönüştü. Bizim gençliğimizde ne haddimize büyüklerimize kaş çatmak, çene derimizi gerip, kelimelerin üzerine basmak! Yanlış bir şey mi söyledim ben yoksa?

    —Ne gibi bir durum olmasını bekliyorsunuz?
    —Yanlış anladınız evladım, yani ben paramın üzerine yatacağınızı düşünmüyorum tabi.
    —Yatmayız efendim yatmayız, merak etmeyin siz.
    —Hayır evladım, merakım yok ama devir kötü malum. Hangi yılan insanı neresinden sokacak belli olmuyor?

    Hayatımda kendi başıma kendi dilimden belalı bir düşman daha görmedim. Ne gereği vardı şimdi içimdeki şüpheyi böyle açıklamanın? O kadar yıl bıraktım gerimde, yine de şu patavatsızlığımdan arınamadım.

    —Efendim kızmayın ama amma da Çingen’mişsiniz?
    —Anlamadım oğlum?
    —Anlamayın anlamayın.

    Ne yapıp bir çuval inciri ziyan ettim bilmem ama Nevzat Bey hışımla telefonunu kaldırıp sekreter kızı çağırdı. Benim çevirilerimi yayından çekmelerini istedi. Moralim öylesine bozuldu ki asaleti elden bırakmama adına bir laf söyleyemedim. Yani asalet dediysem ben öyle ağa paşa çocuğu değilim. Niğdeli bir garip marangozdu Saman Pazarı’nda gariban babam. Ama iyi kötü okumuş adamız, kötü bir laf çıkmasın, mütenezzil sanmasınlar şahsımı diye sustum.

    Sinirli müdürle konuşan sekreter kızın bakışları nokta nokta oldu yağdı üstüme. Nedense o an canım sıcacık bir bardak boza ile şöyle bir avuç sarı leblebi istedi. Beş dakika boyunca Nevzat Bey’in odasında bir şeycikler yapmadan oturduk. Ara sıra çerçevesiz gözlüklerinin altından sert sert bakıyordu “Hadi kalk git!” ama ne bileyim. Ben kararını değiştirir diye bekledim. Sonra sabredemedim.

    —Oğlum ödeme olacak mı?
    —Hocam, yayınevimiz prensipleri gereğince muhataplarından sadece mesleki değil sosyal liyakat da bekler.
    —Ne güzel söylediniz oğlum!
    —Bu yüzden sizinle çalışamayacağız. Çıkabilirsiniz!
    —Ama çevirilerim?
    —Merak etmeyin hepsi arşivimizden çıkartılarak tarafınıza kargo yoluyla iade edilecektir.

    Ne diyeceğim bilemedim. Yine asaleti elden bırakmadım ağır ağır kalktım, “hayırlı günler” diledim ve çıktım.

    Cebimde iki lira vardı; biri dolmuş için, diğerinin akıbeti ne olacak nereden bileyim? Dolmuş, adından ziyade bomboştu. Yollar çamur, mırıl, pislik… Kim mecbur değilse çıkıp gezer bu havada? Bizim zamanımızda çamurdan her nokta derin bir bataklık halini alırdı. Şimdi çamur az ama nedir o ızgaralardan taşan sular öyle! Minik birer derecik hepsi… Ama bizim gençliğimizde at pisliği birer virgül gibi yapışırdı kaldırım kenarlarına. Hele geceyse ve görmediysen, bileğine kadar pislik… Neydi o öyle sarı sarı? Hatırlarım annem ne beddua ederdi dilinin kötü tarafıyla arabacılara… Ne küfürler ana avrat, ne küfürler hoyrat mı hoyrat! Şimdiki kadınların ağızlarına bu kelimeleri yakıştıramazsınız.

    10 Ocak İkibinsekiz

  • Hausu-1977

    Hausu-1977

    Yönetmenliğini Nobuhiko Obayashi‘nin yaptığı, 1977 yapımı japon korku filmi Hausu/House/Ev, ilk bakışta, seyrettiğiniz korku filmlerinden farksız görünebilir. 2008 yılındayız ve korku filminin her çeşidine aşinayız. Ancak bu filmde yeryüzünde hala şaşırabileceğimiz şeyler olduğunu görüyoruz.

    (daha&helliip;)

  • Neredeyse Bob Dylan: I’m not there

    Neredeyse Bob Dylan: I’m not there

    Todd Haynes’in projesi I’m Not There, Bob Dylan hakkında, hemen hemen Bob Dylan hakkında biyografik bir film. Altı değişik karakterle Bob Dylan’ın hayatınından altı dönemi anlatıyor. Aslında Bob Dylan’ı altı kez farklı bedenlerle diriltiyor. Kutsal kitapta vücud bulan İsa gibi Bob Dylan da, diğer vücutlarda tekrar beliriyor.

    (daha&helliip;)

  • Virginia Woolf’un Hizmetçileri

    Virginia Woolf’un Hizmetçileri

    Feminist yazar gerçekten kadın haklarına önem veriyor muydu?

    (daha&helliip;)

  • Richard Brautigan: Bir offbeatnick ruh hali

    Richard Brautigan: Bir offbeatnick ruh hali

    richard brautigan bir smith wesson ile seçme(me) hakkını kullandığında, ölüsü haftalar sonra bir perşembe günü (ah bu perşembeler) bulunduğunda, şekli şemali muhakkak ki bozulmuş bedeni, sadece yolculukların değil, kimi zaman avların da insanın sadece kendi içine doğru yapıldığını gayet net belirtmiştir.

    (daha&helliip;)