Kin ve İsyan Yayını

Blog

  • Fernando Pessoa ve şürekası

    Fernando Pessoa ve şürekası

    portekizli lanetli şair, yetmiş iki tane diğer kişilik yaratmış, şeytanın saati’ni ilk okuduğumda beni benden almış, denizin, sırların, alter egoların, saklı tanrıların ve gözlüklerin şairi fernando pessoa ve alter egoları şehrimize teşrif ettiler. adıanılamayacak yerde bizleri bekliyorlar, karanlığın tam içine bakmak için

    ece ayhan’ın ruh kardeşi, babası ölen tüm çocuklar gibi siyahlara bürünmüş, denizi sevmiş, edgar allan poe’ya gönül düşürmüş fernando pessoa ve gerçek kişilikleri (gerçek diyoruz, çünkü düşlerin tek gerçeklik olduğuna inananlardanız):

    ‘bir düşçü asla uyumaz.’

    fütürist alvaro de campos, neo-pagan alberto caeiro, ricardo reis’in astrolojik aynaları.

    alter egolarından, neo pagan olduğundan daha çok sevdiğim alberto caeiro serbest şiirler yazdı, ricardo reis ölçülü ama uyaksız, fernando pessoa ise ölçülü ve uyaklı şiiri tercih etti. çocukluğunda kendisiyle uzun, hayali diyaloglar kurdu, düşsel arkadaşları olan tüm çocuklar gibi. soyadı, pessoa, ‘kimse’ demekmiş, ya da ‘kişi’, portekizce bilenlerin aktardığına göre.

    drugstore grubunun adına şarkı yazdığı, bir çok fado’da fısıldanmaya devam eden ama hepsinden önemlisi, moonspell ’in son albümü, the antidote’u fernando pessoa’nın üzerine kurduğunu da ekleyelim. ne de olsa aynı ismi taşıyorlar.

    bir sabah, yazı masasına oturduğunda, içinde bir başkasının zuhur ettiğini hissetti, alberto caeiro, ‘üstad’, ona görünmüştü, tıpkı william blake’e john milton’ın görünüp paradise lost’u yeniden yazdırması gibi. alberto caeiro dedi ona ve bir oturuşta otuzdan fazla şiir yazdı. o günden itibaren ‘şürekası’ da ortaya çıktı. çünkü ben, bir başkasıdır, ben, hiçim, benlik, sonsuz bir çöldür, gizem dediğimizi, tanrıları aramayın, onlar zaten vardır. campos, daha kızgın ve anarşist olan, caeiro’nun doğaya ve tanrıça inancına karşı socrates etkili materyalizm ve metafizik üzerine tartışmalar yapıyor. oysa alberto caeiro bir doğa adamı, bir ‘wanderer’ ve kadim zamanların ruhuyla hepsinin üstadı. copy paste sevmeyen bünyeme rağmen, hiç utanmadan, neo-pagan alberto caeiro’ya bırakıyorum sözü:

    the keper of flocks

    when a chill falls at the other side of a valley
    and you feel that night has come in
    like a butterfly through a window.

    in my sadness there is calm
    because it is both natural and right
    and is what there should be in the soul
    when it is thinking it exists
    and the hands are picking flowers, not noticing which.

    to think is uncomfortable, like walking in the rain
    when the wind is rising, and the clouds wait
    with more rain.

    I have no ambition or wants.
    to be a poet is no ambition of mine.
    it is my way of staying alone.

    when I sit down to write poems,
    or walk along the roads and paths,
    writing poems on the paper of my thoughts,
    I feel the shepherd’s crook in my hands
    and see an outline of myself
    on the crest of a hill,
    listening for my ideas and seeing my flock,
    or listening for my flock and seeing my ideas,
    and smile inward like a man who does not understand
    what is being said
    and tries to pretend he understands.

    I salute all those who may read me,
    doffing my broad brimmed hat to them
    as they see me in my doorway
    and the bus barely makes it to the hill-crest.
    I salute them and wish them sun,
    and rain, when it is needed,
    and that their houses may have
    (below an open window)
    a favourite chair
    where they can sit, and read my poems.
    and, as they read my poems, may they think
    I am some natural thing
    for instance, the ancient tree
    in whose shade, when children,
    tired of playing, sit down,
    wiping the sweat from a hot forehead
    with the cuff of a white smock.

    poem XXXIX

    where is it, this mystery of things?
    where is it, and why doesn’t it at least
    appear, and prove that it’s a mystery?
    what does a river know of this, what does a tree know,
    and what do I know, who is no more than they?
    whenever I look at things and think
    of men’s thoughts about them
    I laugh like a cool brook babbling over stones.for the only hidden meaning of things
    is that they have no hidden meaning at all.
    it’s stranger than strangeness itself,
    stranger than the dreams of all poets
    and the thoughts of all philosophers,
    that things really are what they seem,
    so that there’s nothing to understand.

    there! that’s what my senses learned unaided:-
    things have no meaning: they have being.
    things are the only hidden meaning of things.

  • Borges’e kitap okumak

    altmışlı yıllarda buenos aires’te kitapçı tezgahında çalışan alberto manguel, tarihin ve kaderin şans getiren bir el hareketiyle kendini, kafasını pencereye vurduktan sonra körleşen, düşlerin ve başka dünyaların yazarı jorge louis borges’e kitap okurken buldu. alberto manguel, şanslıydı mı yoksa talihsiz mi bilemedi çünkü borges, kadınlara düşkün bu kör yazar, kendisine kitap okuyanlarla evlenirdi, neyse ki, sayın manguel’in sonu bu değil, ama borges etkisiyle yazılmış müthiş kitapların yazarı olmak şeklinde ortaya çıktı.

    gölgelerle kaplı borges’in kütüphanesini, ‘bu evren, bir kütüphane’dir’ diyen jorge louis borges’nin kitaplarını ve evini henüz onaltı yaşındayken gören, borges’in evine adımını atınca, yazara yalakalık yapmak amacıyla ‘neden size layık bir eve geçmiyorsunuz?’ sorusu üstüne, borges’den ‘biz arjantinliyiz! peru’lu muyum ki zevk peşinde koşayım!’ şeklinde bir fırça yiyenin hikayesini duyunca oturup düşsel mekanlar kitabı’nı toparlayan alberto manguel‘in anıları, silueti istanbul’da olsun, onunla birlikte sara facio’nun günyüzü görmemiş borges fotoğraflarıyla süslenmiş olarak, dünyada ilk defa, tam anlayamayanlar için tekrar söyleyelim, dünyada ilk defa türkçe’de. cem akaş çevirisiyle.

    …ve gülümseyen talihin kadıköy sounduna uygun şekilde sunarız: borges sözlüğü.

  • İnce bilekli kadınlar ve William Butler Yeats

    İnce bilekli kadınlar ve William Butler Yeats

    her şey ayartabilir seni william butler yeats

    William butler yeats, kelt ruhunu keşfeden, kadim inançlarını hatırlayan toplumların belleğine hayranlık duyan mistik şair, hermetik öğrenci, hayatının tek aşkını bulmuş mutlu bir adamdı, ölülerle iletişim kuruyor, yeniden doğanları takip ediyor, periler hakkında kitaplar yazıyor ve irlanda kırlarının pagan geçmişini kutsayan kitaplar yazıyordu. Yaşadıklarını, yaşayacaklarını, başka dünyaları yazıya dökme cesaretini kendinde bulan her ölümlü gibi ince bilekli kadınlara karşı zaafı vardı, düzeltmek gerekir, ince bilekli bir kadına hayatını adadı.

    İrlandalı devrimci, aktivist, feminist Maud gonne, hayatını irlanda milliyetçiliğine verdi (yıllar sonra, oğlu ira’nın önemli adamlarından olacaktı), William butler yeats’in bir tiyatro oyununda yer aldı ve Yeats ona aşık oldu, gönül düşürdü, defalarca (bildiğimiz kadarıyla dört defa) evlenme teklifi yaptı fakat gonne her seferinde onu reddetti ve en sonunda bir politikacı ile evlendi, çocukları oldu ve katolik kilisesine  girdi. Yeats ise hermetik öğreti, Altın Şafak Tarikatı, Kelt atalarının çağrısında ömrünü geçirdi, Gonne’ın onu yıllarca oyalayıp sonra başkasını seçmesini asla kabullenemedi ve yeryüzü tarihinde sık sık gördüğümüz gibi, en güzel şiirlerini bu kadına yazdı. Yeats, belki de unutamadığı kadının peşinden gittiği Fransa’da, bir otel odasında, Kelt şafağını göremeden öldü, bedeni atalarının topraklarına getirildi.

    şöyle diyordu:

    kimbilir kaç kişi seni sevdi

    kimbilir kaç kişi senin zarif hallerini sevdi
    kaç kişi güzelliğini sevdi
    belki gerçek aşkla; belki değil

    ama bir tek kişi seni sevdi,
    bir tek kişi değişen yüzündeki hüznü sevdi

    Adlandırmaya kelimelerin yetmeyeceği, olağanüstü yapıtların, öğretinin takipçisi William Butler Yeats, “gitmiş” olan Maud Gonne yerine kimseyi çemberine almadı. Olivia Shakespeare isimli bir kadınla kısa süre beraber oldu, yıllar sonra, Maud Gonne olmadı bari kızı olsun, kanım kanına karışsın diye düşündüğünden sanırım, Maud Gonne’ın kızına evlenme teklif etti ( iseult) fakat yine reddedildi. Ardından başka bir kadınla evlendi. Yeats, ince bilekli Gonne kadınlarının peşinde ömrünü tüketti ve belki bu sayede, tüm yaşamına yayılan garip aşkı sayesinde, bize ölümsüz kitaplar sundu. Çünkü insanoğlu denen yaşam formu hep başkasının acılarından zevk alır, alacaktır.

  • Edwin Drood’un gizemi

    Edwin Drood’un gizemi

    Şöyle Tim Burton harikası, Johnny Depp’in Fear and Loathing in Las Vegas ’dan sonra en iyi oyunculuğunu kucak kucak döktürdüğü Sleepy Hollow gibi bir atmosfer düşünelim. At arabaları, sis, silindir şapkalar giyen insanlar, yoksulluk falan. (Ortam yaratmakta bir Tim Burton yani, o derece.) İşte böyle karanlık bir günde, Bay Charles Dickens ellinci ve son romanı The Mystery of Edwin Drood’u (Edwin Drood’un Esrarı) yazarken nalları diker, dünya değiştirir, ölür, guten morgen.

    Bir yazarın son romanının yarım kalması okuyucu açısından en uyuz olunan nokta sanırım, çaktırmıyoruz ama bitirseydin be adam diye düşünülüyor. Neyse, bu sefer yeni bir meşgale buluyor okurlar: Ed Drood’un sonunu tahmin etmek. Bir polisiye olarak değerlendirildiğinde sonu kolay aslında; Özet olarak, Edwin Drood denen genç adam bir noel kutlamasında kaybolur, öldürülmüştür, müdür? Afyonkeş ve kendi yeğeninin sözlüsüne asılan amcası John Jasper, Rosa (sözkonusu yeğenin sözlüsü) aşkıyla sıyıran bir başkası Neville Landass ki o da Drood ile kavga etmiştir, ya o ya o işte.

    O gece landass ve drood barışmak için bir araya gelirler ve olaylar gelişir. Fakat Charles Dickens ölmeden önce yazdığı bir mektupta “Ed Drood için müthiş bir son düşündüm.” diye yazdığı ortaya çıkınca herkes kitabın farklı bir sonu olduğunu düşündü. Yıllardır çeşitli okurlar kitap için çeşitli sonlar hazırladı, bu konuda kitaplar yazıldı, kitaplar kitapları çoğalttı, Stuart Walker filmini yaptı hatta bunun.

    Artık çoktan ölmüş olan Charles Dickens öte dünyada bu saçmalığa daha fazla dayanamadı ve kendi ölümünden iki yıl sonra Thomas P. James isimli bir matbaa işçisinin ruhunu ele geçirip kitabı bitirmesini emretti! Ortalık karıştı ve tabii kimse ona inanmadı. İşin ilginç yanı kelimenin tam anlamıyla cahil olan bu işçi, geceleri kendisinin olamayacak kadar güzel bir yazıyla kitabı yazıyor, yazım tarzı aynı dickens oluyordu.

    Her gece aynı saatte yazmaya başlayan Bay James’e göre, Charles Dickens (ruhu yani) yanıbaşında başını ellerinin arasında almış oturuyor ve yazma işi bitince elini omzuna atıp “Gidebilirsin oğlum!” diyerek onu bırakıyordu. Sonuçta 1873’de kitap bitti ve bir yayınevi bastı, ismi “Edwin Drood’un Esrarı’nın Sonu – Öte Dünyadan Yazdıran: Charles Dickens” olan bu garip kitap edebiyat eleştirmenleri hariç herkesin alay konusu oldu. (Dickens’ın o dönem Amerika’sında bir nevi pop yıldızı olduğunu hatırlayalım.) Edebiyatçılara göre ise, kitap üslup olarak tam Charles Dickens’a aitti!

    Kitaptan deli para kazanan paragöz yayınevi sahibi James’e bir kitap daha yazmasını söyledi ama James kitabı yazanın Dickens olduğunda ısrar edip bunu reddetti.

    ed droodKitap uzun yıllar gizemini korudu, 20.yy’ın başında üç üniversite öğrencisi, bu işi James ve evsahibesi Mrs. Blanck’la tasarladıklarını iddia ettiler. Buna göre Dickens’ı tamamen okumuş bu adamlar kitabı yazıyor ve Mrs. Blanck ile James’e teslim ediyorlardı. 20.yy ruhuna uygun olarak olaya bilimsel açıklama getirilmesi herkesi rahatlattı, yaşam ne güzeldi ancak 1910’da bir gazeteci bunu araştırıp sözkonusu üç öğrencinin hayatları boyunca kitabın yazıldığı kasabaya uğramadıklarını açıklayınca konu yine gizeme büründü.

    Birileri de James’in kişilik bölünmesine uğradığını alter egoları olduğunu iddia etti, konu gittikçe yayıldı, aynı Woodism gibi Droodism ortaya çıktı. Garip akımlara ilgi duyan arızalar (Ben mesela!) sayesinde konu hakkında kitaplar çoğaldı, gizemin gizemi derken ruh çağırma seansları bile denendi, bu konuda tez yazıldı.

    Bir kitabın peşinde koşturmak, edebiyat tutkusu, yazarına sahip çıkan toplum gibi derin mevzulardan bahsetmeyeceğiz tabii, şimdi gidip bu kitabı merak etmişseniz de yazık çünkü bildiğim kadarıyla Türkçe’de yok. Renkli kapaklarıyla, kitapçıların “Bizde en çok satanlar bik bik…” raflarındakiler dışında birşey okumayanların ilgisini çekmez tabii, iyi ki böyle. Bu modellerin bir de kitapları mevsimlere göre ayırma modülleri var, “Tatil kitabı,” diyorlar mesela, “vapurda şunu okuyacağım…” diyebiliyorlar utanmadan, Can Tanrıyar’ın guru olduğu memlekette beynininiz ve edebiyat kurtarılmış alandır kuşkusuz, bari bunun bokunu çıkarmayalım.

    Kitabın sonunu merak edenlere ise yuha diyorum nazikçe, affedersiniz, googlism var artık, lütfen gidin araştırın:

    (Spoiler: Meğer hepsi rosa yüzündenmiş, Charles Dickens’ın hayaletine göre mutlu son, kadınlar… Hep kadınlar…)

  • Manchester postanesinden düşen Hannet kuşu

    Manchester postanesinden düşen Hannet kuşu

    manchester isimli angl-briton köyü henüz madchester olmadan, happy mondays elemanları gökyüzünde binlerce kuşu zehirlemeden ve ian curtis kendini asarak joy divison’ı, biricik karısını ve sub ruhani atmosferi terk etmeden önce, müzik aleminin kafayı kırmış kişiler listesinde her daim tepede yer alacak martin hannet geldi kırsaldan.

    sessizliği kaydetmişti (cidden). elinin değdiği herşey kült oldu zamanla, bir prodüktöre ihtiyacınız olursa hiç çekinmeden çağırın kendisini öte dünyadan. biz öyle yapıyoruz, gerekli olan malzeme: bir kaç adet şişe bira, box sigara paketleri, illa kapatılmış ışıklar ve araba farlarının gölgesi, zor değil.

    bugün sürüyle grup dinliyorsanız mtv’den ve oradan buradan, içinde biraz ingiliz ironisi ve hafif aksan barındıran, büyük ihtimal kendisi sayesinde. takriben 18.yy’da yapılmış ve bitmiş müzik icra etmeyi dilde kaydırak sayan pinhani, yüksek sadakat (afedersiniz türkçenize sıçayım) vs. dream tv gruplarından sorumlu değil kendisi, devamlı pir gösterilmesine rağmen mazhar alanson da sorumlu değil, o budist oldu zaten. gözünüzü kapayıp kulağınızı tutmaya çalışın ki, martin hannet’ı yıllar sonra, 24 hour party people isimli güzide filmimside, aynı anda gollum’a da hayat veren andy serkis oynamış, hakkını vermiş, ayakta saygı sunmuş, ihya etmiştir.

    martin hannet, bir kısım insanı en az yeni ahit kadar etkilemiş joy divison albümü closer’ı yaparken, bilgisayarına kabala şekilleri çizmiş, bir büyü yaratmak istemiş, dinledikçe onu yapana acı verecek olan bir sihir. hannet eli değdiği yolunda söylentiler olan iki öte şarkı, the buzzcocks – strange thing ve ian brown madchester azizi olmadan ve karate öğrenmeden önce takıldığı zamanlardan: the stone roses – so young.

  • Kum saati

    yüzüyüzümeyansıyıpvücudageliyortümesmerliğimleaynada
    binyılönceölmüştüyanımdaoturanyidişkadını
    birortaçağkentigibiyapayalnız
    tümsarışınlığıylauzanmıştı
    boynuveensesivegözleri
    inlediyavaşça
    bedeni
    indi
    aya
    ah
    !
    o
    sarı
    ipince
    hayalisaçları
    vegroteskisyangibi
    ayaklananvücudugeriliyoraltımda
    rüzgarınçıkardığııslıksesinekapılıpağzıyla
    öpüyorhersantimetrekaremibinyılöncedoğmuşyidişkadını
    sesisesimekarışıpbozukparagibiçınlıyorıssızlığımızınsarışınlığında

  • Alice burcu: Gayri ihtiyarı giriş

    Orta sınıfa ait bir kızdı, her sabah perdeler ile kapanmaya dair oyunlar oynayan. yüzünde hiç güneş batmayacak demeye getiren bir gülümseme taşırdı. Boş vakitlerinde kutsal bir töreni icra eder gibi çay hazırlayan, yanmaya ve yakmaya hazır. Kimse ölümlü değildir. Belki ölü ve sevimlidir. Dolu dolu öpücük sunardı delikanlıya. Her erkek sırlarına hakimdir, tanrıya yüz vermez, sevgilisini uyutmaz, ölüm izlerken pencereden, inadına sarılır ve derinlere bakar, gözlerinde fırtına kesiği, Orta sınıf kızları ardında bıraktıkları, hatırlattıklarıyla, bir silahın melodisiyle, sonsuza dek ölü ve sevimlidir. Oysa Moda’nın tüm kahvecileri gayet iyi bilirler ki kimse ölümlü değildir, tek başına ölenler bile. Hikayeleri anlatacak, öpücükleri cennetten çıkaracak birileri hep vardır. Adım attığı yerler ayın gölgesiyle aydınlandıkça.

  • TRT, rozz williams ve pig’let

    TRT, rozz williams ve pig’let

    trt’nin içinde domuz karakteri – piglet var diye bir çizgi filmi ülke semalarından çıkarmasını anlıyorum. aynı kurumun bilmem kaç milyon dolara çizgi film ihalesi düzenleyip, bunu şölenle kutlamasını da anlıyorum. çocukluğunu yavaşça terk eden insanların hafifçe hatırladığı görüntüler haline geliyor çizgi filmler, onları net hatırlayanlar da büyümüyorlar zaten. selam olsun onlara. aynı trt oligarşisi dünya kupasını görmemezlikten geldi, bazı ülkeler kendilerine göre gündem yaratırlar, oysa herkesin izleyebileceği bir dünya kupası, beraber maç izleyebilmenin mümkün olduğunu göstermesi açısından eğitici olabilirdi.

    domuz deyince, trt’nin ve öyle düşünen herkesin asıl korktukları karakteri, domuzu açıklayalım buradan, kamuoyu rahat nefes alsın, dönsün ve kendine baksın, yeterli cesareti varsa. rozz williams, en bilineni christian death olan, çeşitli punk/goth grupların vokalistiydi. gerçek adı roger alan painter olmasına rağmen, en sevdiği mezarlıkta gezinirken gördüğü sahipsiz bir mezartaşının üzerindeki ismi seçti kendine, rozz williams. çeşitli gruplarla müzik yapmış olan rozz williams’ın altın vuruşu ise, dostu nico b. ile çektiği kısa film “pig – domuz” oldu.

    pig, 23 dakika süren, siyah beyaz, hiç bir konuşmanın olmadığı, buna karşılık arkaplanda rozz williams’ın deneysel müziğiyle iyice tedirginlik veren bir film. bize göre yeraltının ve yerüstünün en arıza çekimlerinden. rozz williams’ın rüyalarından yararlanarak çekilmiş film, domuz maskesi takmış bir katilin, kurbanıyla olan ilişkisini anlatıyor. “anlatmak” doğru fiil değil burada. aslında katil rolündeki rozz williams’ın kafasının içini görüyoruz, bilinçaltının tüm rahatsızlığını, çeşitli işaretleri, sembolleri, swastika’yı görüyoruz ve içimizdeki o rahatsızlık hissi artıyor, bazıları için arınma şekli. rozz williams’ın sesini duyurma isteğiydi bu film, bitirdikten sonra, kocaman bir şaka gibi, 1 nisan’da kendini astı.

    [su_youtube url=”http://www.youtube.com/watch?v=lHSB56GmSmQ”]http://www.youtube.com/watch?v=B_K6z3HiRAs7[/su_youtube]

  • Robotto Keiji – Yetmişlerin robot kahramanı

    Robotto Keiji – Yetmişlerin robot kahramanı

    Robotto Keiji –robot dedektif- Japonya’da 1973 yılında 26 bölüm halinde yayınlanmış, başrolünde K isimli bir robotun olduğu, artık kült haline gelmiş bir dizi.

    <

    p class=”MsoNormal”> (daha&helliip;)