Berlin’in İlk Günleri: Birleşme Yıllarının Sound’u

Ulrich Gutmair eskinin yıkıldığı ama yeninin de tam hâkim olamadığı o geçiş günlerinde Berlin'deydi. 1990 – 97 yılları arasında yaşanan, modern toplumun kurallarının, devlet otoritesinin askıya alındığı o tuhaf zamanları sözü bizzat dönemin aktörlerine bırakarak aktarıyor.

Giriş

Berlin Duvarı’nın yıkılmasının ardından Berlin bir an için gezegenin, şimdiki zamanın, (içinde var olunan anın) başkenti haline gelmişti. Her telden sanatçı, ev işgalcileri, bir gecede açılıp bir gecede kapanan kulüpler, barlar, sanat galerileri, yeni dönemin müziğini eşzamanlı yaratan DJ’ler, kalabalık bir rave kitlesi eski şehrin merkezine el koymuş ve onu hayata geri döndürmüştü. Kısa bir dönemdi, çok uzun sürmedi ama Berlin’in, etkisi bugün bile süren imajı aslında o günlerin mirası. 

Ulrich Gutmair eskinin yıkıldığı ama yeninin de tam hâkim olamadığı o geçiş günlerinde oradaydı. 1990 – 97 yılları arasında yaşanan, modern toplumun kurallarının, hatta devlet otoritesinin askıya alındığı o tuhaf zamanları sözü bizzat dönemin aktörlerine bırakarak aktarıyor.

ULRICH GUTMAIR

Ulrich Gutmair 1968’de Svabya’ya bağlı Dillingen an der Donau’da doğdu. Duvarın çöküşünden birkaç hafta öncesinde Berlin’e taşındı. Berlin Özgür Üniversitesi’nde tarih ve gazetecilik okudu. Çok sayıda dergide yazıları yayımlanan Gutmair, 2007’den bu yana Berlin merkezli günlük gazete TAZ’ın (Die Tageszeitung) kültür sayfasında editörlük yapıyor. 2019’dan bu yana farklı dönemlerde Tarabya Kültür Akademisi’nin konuk yazarı olarak İstanbul’da bulundu. Halen Berlin’de yaşayan Gutmair, şu sıralar Almanya’daki punk kültürüyle ilgili bir kitap üzerinde çalışıyor.


I. How Long is Now?

Ortalık Bitterfeld Kokuyor

Ölçüm istasyonları havada çok yüksek oranda kükürt ve karbondioksit tespit eder, bu değerler üç saat boyunca aynı kalırsa, üstüne bir de rüzgâr hızının on iki saat süresince saniyede 1,5 kilometrenin altında seyrettiği ve şehrin üzerinde bir alçak basınç sisteminin hüküm sürdüğü görülürse en üst seviyeden hava kirliliği alarmı verilirdi. Böyle zamanlarda Batı Berlin sakinlerinden kapalı mekânları sadece kısa sürelerle havalandırmaları, uzun yürüyüşlerden kaçınmaları ve açık alanlarda spor yapmamaları istenirdi. Bu önlemler Demokratik Almanya Cumhuriyeti’nin başkentinde yaşayanların sağlığı için de faydalıydı muhtemelen. Ama Doğu Berlin’de sağlık açısından kabul edilebilir hava kirliliği sınırları Batı’dakinden çok daha yüksek belirlenmişti, bu yüzden de DAC1 resmî makamları için hava kirliliği esasen gerçekte rastlanmayan teorik bir konuydu! 1 Şubat 1987’de birinci dereceden hava kirliliği alarmı ilan edildiğinde, Batı Berlin polisi saat daha öğleyi bulmadan 2000’in üzerinde trafiğe çıkma yasağı ihlali bildirirken şehrin doğusunda hava resmî olarak tertemizdi. Kesin değerler Doğu Almanya’da kilit altında tutulurdu.

Bazı günler sokakları kükürt kokusu kaplar ve insanlara Batı Berlin’in, Doğu Bloku’nun karanlık coğrafyasıyla çevrili olduğunu hatırlatırdı. Duman kusan bacalar ve suratlarında gayet ciddi bir ifadeyle devasa makineleri çalıştıran proleterlerle dolu köhne, pas içinde, renksiz bir sanayi evreni… Demokratik Almanya Cumhuriyeti, Avrupa’nın en yüksek kükürtdioksit emisyonuna ve partikül madde değerlerine sahip ülkesiydi. Doğu Almanyalı çevreciler Bitterfeld’deki dev entegre kimya tesisinin bacalarında filtre olmamasından şikâyetçiydiler. Sovyet inşaat mühendisleri 1945’te savaş tazminatına karşılık bacalardaki filtreleri sökmüş, o günden bu yana da yerine yenileri konmamıştı. Bir hava kümesinin şehri boydan boya geçmesi ortalama üç saatten az sürdüğü için Berlin’deki kirliliğin büyük kısmının, şehrin kendisi tarafından üretilmediği düşünülürdü. Çekoslovakya Sosyalist Cumhuriyeti, Bitterfeld ve Leipzig’teki enerji santralleri ve endüstri tesisleri durmaksızın işler, Berlin Duvarı’nın her iki tarafında insanlar otomobillerini kullanır ve eski evler, kocaman çini sobalarda yanan kömürle ısıtılırken; kış aylarında, hele de rüzgâr güneydoğudan esip de yerden yükselen hava sıcaklığı azalacağı yerde arttığında, sarıya çalan kahverengi renkte ağır bir pus Berlin semalarını kaplardı. O havayı bir kez olsun burnuna çekmiş birisi o kokuyu bir daha unutamaz. Kükürt sarısı günlerin tortuları evlerin cephelerinde birikir, mat bir kahverengiye dönüşür ve şehrin dört bir yanında, ama en çok da Batı Berlin’in fakir göçmen işçi mahallerinde karşınıza çıkardı. Gründerzeit2 evlerinin elli senedir boya badana yüzü görmediği Doğu Berlin’de ise şehir merkezinin tamamına hâkimdi. Şehirde tüm renkleri silip yok ederken, sıra insanların bedenlerine gelince kirli bir fazlalık olarak kendini gösterirdi. Şehirde geçirilen bir günün sonunda o kahverengi, insanların kıyafetlerine geçerdi, herkesin elini yüzünü boyar, banyoda akan suyu karartırdı. Eğer gün boyu sokaktaysanız veya geceyi bodrum katındaki bir kulüpte dans ederek geçirdiyseniz ertesi sabah burnunuzun iç çeperinden

kapkara bir kurumu kazımak zorunda kalırdınız. Berlin havasının kiri öncelikle insanların burun mukozaları ve evlerin dış cephe sıvalarında birikirdi. Bu kir, geceleri göğü turuncuya boyuyordu. Çini sobanızda Lausitz’te üretilen Rekord marka kömür briketleri yakıyorsanız, aynı kirlilik sarı bir kül olarak evlerin içinde de ortaya çıkıyordu.

Hâlâ ayakta olduğu dönemde Berlin Duvarı’nı Doğu’dan görmek genellikle mümkün olmazdı. Bariyerlerin, otomatik olarak ateşlenen silah sistemlerinin, devriyelerin ve belirli bölgeler giriş izni düzenleyen yönetmeliklerin rejimi, Doğu Almanya’nın başkentinde yaşayan sıradan vatandaşların “antifaşist koruma duvarı”na yaklaşmalarını imkânsız kılıyordu. Duvar’ın doğu kısmında boylu boyunca uzanan şeritteki boşaltılmış apartmanlar ve güvenlik nedeniyle boş bırakılmış alanlar geceleri parlak bir ışıkla aydınlatılırdı. Diğer taraftaysa insanlar Duvar’ı rengârenk boyayarak dünyanın en büyük grafiti eserine dönüştürmüş ve gri Doğu’nun onun arkasında gözden kaybolmasını sağlamışlardı.

Berlin Mitte’nin,3 henüz DAC’nin başkentinin çok dikkat çekmeyen bir semtiyken nasıl göründüğünü gözümüzde canlandırmak için Hans Martin Sewcz’nin fotoğraflarına bakabiliriz. Fotoğrafçı 1979 Mayıs’ında aşağı yukarı otuz panoramik siyah-beyaz fotoğrafla Berlin Mitte’nin sokaklarını kaydetmiş. Sanki her şeyin üzerine ölü toprağı serpilmiş. Sadece çocuklar hayat dolu, her zaman olduğu gibi. Kısa pantolonlu iki oğlan, kameraya doğru hamle ediyorlar. Fotoğrafçının kendilerine odaklanmasını ister gibiler. Birinin üzerinde enine çizgili bir tişört, diğeri çıplak ayaklarına keten keşler geçirmiş. Bol güneşli, sıcak bir ilkbahar günü muhtemelen. Çocukların arkasında boş, sakin August Caddesi uzanıyor. Cadde temiz ama yamalı. Farklı tarihî dönemlerde dökülmüş asfalt tabakaları iç içe geçmiş. Caddenin kenarında park halinde birkaç Wartburg ve Trabant.4

Kaldırımlarda çöp görülmez, evlerin cepheleri reklam tabelalarıyla kaplı değildir. Sadece bir çamaşırhane hizmetlerini sunar müşterilerine. Bombalanıp yıkılmış evlerin molozu Mitte’den çoktan kaldırılmış. Yerlerinde küçük parklar ya da geçici konmuş barakalar var. Fotoğraflardaki insanlar sanki olmamaları gereken bir yerdedirler ama yine de sakindirler. Buraya ait değillermiş gibi bir halleri vardır ama sanki bu sokaklardan başka bir yer de yoktur.

Mitte dingin ve sessizdir, Uyuyan Güzel’in şatosuna benzer. 1989’a kadar da böyle kalacak. Sonra insanların artan huzursuzluğu karşısında Politbüro’nun uyku büyüsü bozulacak. Hans Martin Sewcz, Berlin-Mitte’nin sokaklarını fotoğrafladığında Doğu Berlin romantikler için bir cennetti. Bugün sokak fotoğrafları, burada bir zamanlar olanları, burada yaşamış insanları ve o münzeviliği yitirmenin ne anlama geldiğini düşünmeye davet ediyor insanları.

Oranienburger Caddesi’nden Tacheles’in5 -bir Trabant’ın, artık yok olmuş bir hayat tarzının lakonik anıtı olarak kafa üstü kuma çakılı durduğu- iç avlusuna girdiğimiz o akşam da Berlin’in kış seması turuncuydu. Binanın arka cephesinde pek göze batmayan, gece on bir-on ikiye doğru açılan gri çelik bir kapı vardı. Yalnız değildim, kimse bir başına gitmez dans etmeye, belki iki belki de üç kişiydik. Kapıdaki korumaya “Selam!” dedik ve kasada oturan kadına hafif tedirgin bir göz kırptık. Hemen kapının arkasında, sağ tarafta oturuyordu. Üstünde kalın bir ceket vardı. Önünde küçük, metal bir para kasası duruyordu. Sanki Berlin’in en heyecan verici mekânının girişini yönetmiyor da küçük bir şirketin getir götür harcamaları için kullanılan kasasının bekçiliğini yapıyordu. Basamaklardan indik ve merdivenin sonundaki koridora girdik. Tavan alçak, duvarlar sıvasız ve nemli. Onlarca yılın sakinliğinin ve birbaşınalığının; sigara dumanının ve geçmiş partilerde yere dökülmüş biraların kokusu var bodrumda. İlk gelişimizde bu noktada kafamız karışmıştı: Ne tarafa gitmeliydik? Mutlak bir karanlığa açılan dehlize doğru, dümdüz mü? Ya da köşeden sapıp sağa mı? Bu ne yapacağını bilememe durumu bir sürprizle son buldu. Önümüzde karanlığa açılan bir dehliz yoktu, asansör boşluğuna yaslanmış bir aynaydı o. Bir hokkabaz gibi kandırıp, aslında olmayan bir yolun var olduğuna inandırmıştı bizi. Sonra müzik sesi duyuldu. Sağa saptık. Artık içerideydik.

Bir off-beat6bumluyordu mekânda. Bas davul dakikada 120 vuruş yapıyordu, istifini hiç bozmadan, yeknesak ama talepkâr. Hep zamanından önce vuran senkoplu bir zil insanlara vücutlarını nasıl hareket ettirmeleri gerektiğini dikte ediyordu. Kulağa her biri eksiksiz, doygun ve seksi gelen tek tek tınılar, beatler7 arasındaki boşluklara yerleşip kendi hacimlerini oluşturuyorlardı. Kulaklar yavaş yavaş alıştılar buna. House music’ti bu, muhtemelen Chicago ya da New York’ta basılmış plaklar dinliyorduk. Bu müzik o güne kadar dinlediğimiz her şeyden daha iyi, daha basit ve daha baştan çıkarıcıydı. İnsanlar içeri giriyor, biraz ortalarda takılıyor, birbirleriyle selâmlaşıyor, konuşuyor, gülüyor, bira içiyor ve sonra bir ara dans etmeye başlıyorlardı. Oturmaya gelmiyorlardı buraya. Oturmak sadece barda mümkündü. Barın tezgâhı ve tabureleri çelik yayların üzerine yerleştirilmişti. Bar taburelerine oturabilmek için adeta tırmanmak gerekirdi. Nihayet bunu becerdiğinizde, sanki bir ağacın dalında oturuyormuşsunuz gibi havada sallanırdı bacaklarınız. Taburelerin üzerinde uzun zaman geçirmek hem rahatsız hem de anlamsızdı. Kulüp; nemli bir mahzen, biraz ışık, insanlar, müzik ve hepsinden önemlisi hareketten ibaretti.

Ortalarındaki daha küçük bir alan tarafından birbirinden ayrılan iki salon görünüyordu. Bir sürü iç duvar yıkılıp kaldırılmıştı anlaşılan. Bir lazer ışığı kulübü soldan sağa tarıyordu. Sanki gelecekten uzanan ve bombardıman altındaki Berlinlilerin geceleri Kızıl Ordu’yu bekleyerek sığınıklarda geçirdiği 1945 yılında donup kalmış bir tarihin kalıntılarını işaret eden bir parmak gibiydi. Bir köşede duran moloz yığını, mekânın muhtemelen daha önce nasıl göründüğünü hatırlatıyordu insanlara. Daha arkalarda, karanlıkta, zemindeki içi su dolu koca bir deliğin üzerinde küçük bir köprü uzanıyordu. İnsanlar, ismini bilmediğimiz bir DJ’in çaldığı yeni bir müzikle dans ediyorlardı. Başlangıç döneminde henüz DJ kültü oluşmamıştı, dans ettiğimiz mekânlarınki hariç hiçbir ismi hafızamızda tutmamız gerekmiyordu. Müziğin bizi cezbedip getirdiği bu mekânlarda kokular, yüzler, jestler ve konuşmalar vardı; kendilerine has bir tarzda hareket eden, giyinen, sigara ve içki içen ve beraber bir gece geçirmek için burada, bu mahzende buluşan insanlar olurdu.

Kulübün ismi Stândige Vertretung’du8. İsmini Batı Almanya’nın daimi diplomatik temsilciliğinden almıştı. Federal Almanya daimi temsilciliği 1974’ten beri hemen Tacheles’in bir köşe ilerisinde, Hannoversche Caddesi’ndeydi ve artık kullanılmıyordu. Üzerinde temsilciliğin resmî unvanı olan “Federal Almanya Cumhuriyeti Demokratik Almanya Daimi Temsilciliği” yazılı tabela 2 Ekim 1990’da binanın girişinden sökülmüştü. Bundan sonra Stândige Vertretung bir devleti temsil eden bir kurumun adı olmaktan çıkarak insanların bizzat yaşamaları gereken şeylerin gerçekleştiği bir mekânı tanımlamaya başlamıştı. Till Vanish sokaklarda bulduğu birkaç eski televizyonu sürüye sürüye bu mahzene indirmişti; bir video kamerayla ekranda görünenleri kaydediyor ve kaydettiğini tekrar kaydetmek üzere ekranda oynatıyordu ve bu şekilde ortaya çıkan feedback’leri bu televizyonlarda gösteriyordu. Sürekli hale getirilmiş bir kısa devreydi bu ve resimlerden ziyade ışık efektleri üretiyordu. Till Vanish’in çok uzaklardan göze batan siberpunk kesimli hidrojenperoksidle sarartılmış saçları vardı. Pazar günleri bazen burada, bu mahzende saç keserdi. Weimar’dan gelmişti Tacheles’e ve hemen yandaki apartmanda oturuyordu.

Soldaki mekânda dans ediliyordu. Ufak tefek, esmer bir adam pikapların başındaydı. Etkisinden kolayca kurtulamadığınız, minimalist ama insanın ayaklarını yerden kesen bir müzik çalıyordu. Pistin kıyısından bakınca dans edenler kendi içinde, kenarda kalarak anlaması güç, bambaşka kuralları olan dışa kapalı bir cemaat gibi görünüyordu. O yüzden şimdi mesele sırtınızı yasladığınız duvardan ayrılmak. Dans pistine doğru o her şeyi başlatacak, kararlı ilk adımı atmak. Her şey; tamamen içinizden geldiği gibi hareket etmeye başladığınız, bütün kontrolü müziğe bıraktığınız, kendinizi koyuvermenin utancını ve aptal gibi görünmenin korkusunu aşabildiğiniz, zihnin sakinleşip odaklandığı, hiç olmazsa birkaç dakika için bile olsa her şeye bir mola verdiği o ana kadar. O dönemde kendisi de Mitte’nin kulüplerinin müdavimi olan Detlef Kuhlbrodt daha sonra bu ânı şöyle tasvir edecekti: “Oniki yaşındaydım ilk kez dans ettiğimde. Şimdinin, ânın içinde kaybolmanın hayalini kuruyordum hep ama maalesef bunu çok nadir becerebiliyordum. Bunun yerine bir huzursuzluk içinde oluyordunuz. Doğru hareket etme telaşıyla kendi hareketlerinizi zehirliyordunuz.”

Halbuki bu müzik dansçının kendisini onun kollarına, yavaşça, sanki uykuya dalarmışçasına bırakmasını başka hiçbir müziğin yapmadığı kadar kolaylaştırır. House müziği, ritmlerin döngüsü loop’lar9; basit bir beat üzerine yerleştirilmiş sürekli olarak tekrarlanan yalın bassline’lar10 üzerine kuruludur. Birkaç sound ve bir klavyeyle çalman, genellikle piyanoyu taklit eden az sayıda akor. Eğer bu altyapı üstüne vokal de gelirse söylenenler genellikle müzik ya da dansa dair basit komutlarla sınırlıdır. Müzikteki o tekdüze tekrar, zamanda ilerleyen sarmallara dönüşür ve dans sırasında dolayımsız bir var olma duygusu, insanı avcunun içine alan güçlü bir mevcudiyet ve eşzamanlılık hissi uyandırır. Loop, dansçıları harekete geçirir; meşhur bir house parçasının “Can you feel it?”11 sorusunda ismini bulan ama aynı zamanda sanki ağızdan çıkması yasakmış gibi dile getirilmeyen öforik nüve, loop’tan kaynaklanır. İşte bu yüzden, gerçekten de bir zaman gelir dans ederek şimdi’de kaybolabilirsiniz. Müziğin doygun sesleri, şıklığı ve beafltri taşır sizi, yabancı bedenlerin hareketleri ve bunlardan fışkıran enerji aklınızı başınızdan alır. Gülümseyen yüzler, bakışmalar, yoğunlaşan ilgi ve temas.

Bir saat danstan sonra mahzenin alçak tavanında yoğunlaşan ve tavanda birikmiş kirle karışan ter üzerimize yağmaya başladı. Housebeat üzerinde kayıtlı kadın sesi emrediyordu: “Come on!” Bunu hatırlamakla kalmıyorum, her an yeniden canlandırabilirim, çünkü Stândige Vertretung’daki gecelerin az sayıdaki maddi kanıtından biri olan Scram’in bu plağı, DJ’in “Come On”un empire mix’ini çaldığı bir geceden sonra satın aldığımdan beri plak rafımın demirbaşlarından. O gece büyük bir terbiyesizlik yapıp DJ’in omzunun üstünden pikabın üzerindeki plağa bakmıştım. İnsan bazen coşkuyla sınırlarını aşıyor. Ama bunun olduğu gecenin Stândige Vertretung’un ilk kışında olmaması gerekir. “Come On”, New York’ta house plakları hazırlayan Strictly Rhythm adlı firma tarafından ancak 1992’de basılmıştı.

Anılarımı ilişiklendirebileceğim, elle tutulur gözle görülür sadece üç malzeme var elimde. Scram’in plağı bunlardan biri, diğer ikisi ise iki “Entrance Card”. İncecik bir kartona daktilo yazısıyla basılmış ve gösterenlere para ödemeden kulübe girme hakkı veren (dolayısıyla beş markının cebinde kalmasını sağlayan) giriş kartları. Ama öyle anlaşılıyor ki bu kartların bana verdiği hakkı kullanmamışım. Zannediyorum girişteki kasadan sorumlu olan kimse, bu bedava giriş kartlarını sabah kulüpten çıkarken elime sıkıştırmıştı. Ama belki de bambaşka birisi vermiştir.

1989 yılının Ekim ayında, Freie Universität’te12 okumak için Batı Berlin’e taşındım. Çok iyi bir zamanlamaydı, üç hafta sonra Duvar yıkıldı. Bundan sonraki yıllarda gündüzleri Batı Berlin’in göbeğinde, Freie Universität geçirdim. Geceleri ise Mitte’deki, alkollü içki satma izni ve vergi levhası olmayan barlarda, işgal edilmiş evlerde ve kulüplerde sürttüm.

Hatırlama süreci bir fotoğraf makinesi gibi çalışmaz. Hafızanın sağladığı resimler fludur; kokularla, seslerle ve simalarla karışır, diğer taraftan belki de tamamen başka yerlerde ve başka konularda yapılmış sohbetler de bu simaların birer parçası olur. Farklı yıllarda yaşanmış farklı gecelerden kısacık anlar bir araya gelir ve bir hatıra oluştururlar; kısa sekanslardan oluşan bir kaos, adeta bir stroboskop ışığı tarafından parçalanmış, aslında birbirine ait olan ama ne kadar gayret edilirse edilsin bir hikâye oluşturacak şekilde bir araya getirilemeyen anlar. Ama en azından Stândige Vertretung’daki ilk gecelerimden birinin ne zaman ve nasıl sona erdiğini anlatabiliyorum. Bir sabah, henüz güneş doğmadan dik merdiveni tırmanıp nemli mahzenden Berlin’in kış günlerine has turuncu ışığına çıkmıştık. Bir cumaydı, 18 Ocak 1991. O günü hafızamda çok net canlandırabiliyorum çünkü o sabah, Tacheles’in arkasındaki büyük boş arsanın13 diğer tarafında bulunan ve sonradan uzun süre WMF’nin14 yer alacağı binanın yangın önleme duvarında bir şeyler değişmişti.

Duvarın üst kısmında, çatının hemen altında en az iki metre boyunda büyük beyaz harflerle KRIEG15 yazıyordu. Bir önceki akşam, perşembeleri house çalındığı için Tacheles’in mahzeninde gözden kaybolduğumuz sırada, bu duvar yazısı henüz orada değildi. Bir önceki gün sabahın erken saatlerinde, Irak’ta Çöl Fırtınası Harekâtı başlamıştı. Ve aynı gün içinde Helmut Kohl yeniden birleşmiş Almanya’nın şansölyesi seçilmişti. ✪

__ [Nota Bene] ________________

  1. Demokratik Almanya Cumhuriyeti (Doğu Almanya); Almancada DDR (Deutsch Demokratische Republik). -çn
  2. Kuruluş Yılları. Küçük Alman devletlerinin 19. yüzyılda birleşip Alman İmparatorluğu’nu kurmasıyla başlayan ve 1914’e kadar devam eden, büyük bir ekonomik gelişmenin yaşandığı dönem ve bu döneme has sanatsal, özellikle de mimari üslup, -çn
  3.  Mitte Almancada orta ya da merkez anlamına gelir, aynı zamanda Berlin’de bir semtin adıdır, -çn
  4. İki Almanya’nın birleşmesiyle üretimleri sona eren, halk arasında Trabi olarak anılan ünlü Doğu Almanya yapımı otomobiller, -yhn
  5. Kunsthaus Tacheles (Tacheles Sanat Evi). Eski bir büyük mağazanın yıkılmaktan kurtarılan bölümünde hayata geçirilen alternatif sanat etkinlikleri merkezi, -çn
  6. (İng.) Ritimde zayıf vuruşların vurgulanması, -yhn
  7. (İng.) Ritmik müzikal altyapı, -yhn
  8.  Daimi Temsilcilik, -çn
  9. (İng.) Döngü. Elektronik müzikte devamlı tekrarlanan motif, -yhn
  10. (İng.) Bir parçanın altında çalan bas figürü, -yhn
  11. (İng.) Hissedebiliyor musun? -çn
  12. Berlin Özgür Üniversitesi. Batı Berlin’in en büyük üniversitesi, -çn.
  13. Brache denilen bu arsalar vaktiyle binaların olduğu ama bombalanmalar neticesinde üzerindeki binalar yıkılmış, halihazırda boş duran büyük alanlardır, -çn
  14. 1991-2010 yıllarında Berlin’in gece hayatına damgasını vuran ve techno kültürüne yön vermiş gece kulüplerinden. İsmini Württembergische Metallvvarenfabrik Aktiengesellschaft’tan (Württemberg Metal Eşya Fabrikası) alan kulüp, fabrikanın boş binalarını kullanıyordu, -yhn
  15. (Alm.) Savaş. -çn
Önceki

Amenna sings Townes Van Zandt and there is no place to fall anymore

Sonraki

[Antonio Lobo Antunes] Incest and dictators