loader image

Tarihi Yazıl(a)mayanların Tarihine Bir Bakış: Ferda Ferdağ ya da “Alo, Orası Tımarhane mi?”

[Ferdağ] Yeşilçam’a yönelttiği tepkilerini, performatif bir protesto eylemine dönüştürüp, üzerine geçirdiği bir kefenle Taksim’de tek başına yürüyüş yaparak, bir kez daha “burada” olduğunu ve –kimilerinin– ölmeden kefene girdiğini hatırlatır.

“Artist olmak isteyen genç kızlar;
Pırıl pırıl tazecik beyninizi zedelemek istiyorsanız,
Kırılan hayallerinizle yaşamak istiyorsanız,
Onurunuzu, gururunuzu çiğnetmek istiyorsanız,
Yıllarca starları özenerek seyredecekseniz,
Ve Yeşilçam’ın starlarının size bir gün rol bırakacağını sanıyorsanız, buyurun Yeşilçam’a.”1

Üç başrolün ardından ebedi figüranlığa atanan Ferda Ferdağ, vaktiyle onca sevdiği ve tutunmak için emek verdiği Yeşilçam’a kırgınlığını, anı kitabında böyle dile getiriyor ve kırık dökük evlerde, çalmayan telefonların başında rol bekleyerek geçen ömründen geriye kalan bir o kadar kırık dökük hayalleriyle, Yeşilçam’a heveslenen gençlere böyle sesleniyordu.

1937 senesinde Edremit’te Fikriye Dumrul adıyla dünyaya gelen, sinemaya geçişiyle de Ferda Ferdağ adını benimseyen oyuncu (ve otobiyografi yazarı2), sinemadaki ilk rolünü –ve ilk başrolünü– 1953 senesinde, Münir Hayri Egeli’nin Sarı Zeybek adlı filminde oynadı. Bunu takip eden süreçte iki filmde daha başrolde görülmesinin ardından sinemadaki rolü bir anda figüranlığa indirildi ve 25 yaşından başlayarak, hayatı, kendisinin bile tarihlerini ve detaylarını hatırlayamadığı gibi, oralardaki varlığını kayıt altına alan fotoğraflardan bile yoksun kaldığı, anne, teyze, nine yan rolleriyle geçti.

Ferda Ferdağ’ın dünyası bana ilk olarak, Mesut Kara’nın, samimi bir sevgiyle yazıldığı anlaşılan yazıları vasıtasıyla açılmış oldu. Onun dilinden yapılan alıntılar içime öylesine işleyince o an için edinebildiğim tek kitabı, Bu Genç Kız Artist Olmak İstiyor’u hızla edindim ve yaşanmış hikâyeler olmasa leziz bir edebi deneyim sunabilecek anılarının ağırlığı altında ezildim. Ferda Ferdağ’ın anı kitapları, salt şahsi anıların paylaşıma açıldığı bir yer değildi. Bende uyandırdığı izlenim, içindeki kırgınlıkların, kederin, tutkuların, serzenişlerin ötesinde, kıyısına tutunmak için çabaladıkça kayıp kayıp düştüğü Yeşilçam’daki ilişkiler ağına düşülen bir şerh ve Türkiye’deki filmciliğin teşrih masasına yatırıldığı bir mikro-tarih çalışması olduğu yönündeydi. Ferda Ferdağ’ın anıları, birbirini tekrar eden anaakım tarih anlatılarının yüzeyinde açılan bir gedik ve ardında, varlığı/failliği/tanıklığı mevcut kaynaklarca elimize ulaşmayan ya da ancak birkaç üstünkörü cümleyle geçiştirilenlerin müşterek hikâyesini barındırıyor. Gözümüzü ya da kulağımızı yeterince yakınında tutarsak, bu gedik, bizi başka türden bir tarih anlatısının olanaklılığıyla tanıştırmayı vaat ediyor.

Müdanasız Hayat / Müdanasız Kitap

Ferda Ferdağ, çocukluğuna ilişkin anılarda, geceleri eve mütemadiyen içkili gelen babasının, önce annesiyle kavgaya tutuştuğundan, “kendi kendisiyle kavgası” bittiğindeyse, ocağın içine saklanmış olan kızlarını oradan çıkarıp, kavgada kabahatli tarafın kim olduğunu sorduğundan bahseder. Anlattığına göre, kabahatin annelerinde olduğunu söyleyen kardeşinin aksine o, “kabahat sende” dediği için babasından tokadı yermiş. Ablasıyla “iki kardeş gibi değil de iki âşık gibi” büyüdüklerini söyleyen ve kendisi de Yeşilçam’ın ünlü oyuncularından olan kardeşi Sevda Ferdağ’ın, “[O] hep asiydi. Dilini tutamadığı için hep acı çekti”3 diyerek söz ettiği Ferda Ferdağ, müdanasız duruşunu film kariyeri boyunca da korur ve karşılaştığı haksızlıklara karşı sesini yükseltmekten ve rahatsızlıklarını dile getirmekten çoğunlukla geri durmaz. Örneğin, anılarında, “2 günlük iş için beni 9 gündür pirinç tarlasında dolaştırıyorsunuz” diyerek Kurbağalar filminin setinden ayrıldığını anlatır. Yine, Yeşilçam’a yönelttiği tepkilerini, performatif bir protesto eylemine dönüştürüp, üzerine geçirdiği bir kefenle Taksim’de tek başına yürüyüş yaparak, bir kez daha “burada” olduğunu ve –kimilerinin– ölmeden kefene girdiğini hatırlatır. Bu bir anlamda onun hayatında tekerrür eden motifin de bir özeti gibidir: Daha otuzuna gelmeden nine rolleri oynayan Ferda; (sonradan Huzurevinde Genç Kaldım adlı anı kitabını yazmasına kaynaklık edeceği gibi) henüz yaşlanmadan huzurevine yerleşen Ferda; ölmeden kefene giren Ferda.

Dönemin figüranlarının ve yan rollerinin kahvehanelerde oturup filmcilerden iş bekledikleri gibi, Ferda Ferdağ da akmayan sular, yanmayan kaloriferler ve çalışmayan sifonlarla dolu evlerinde telefonunun başında iş bekler durur. Bazen çağrılacağı söylenen işlerden ses çıkmaz, bazen de kendisine haber bile verilmeden sahneleri filmlerden makaslanıp atılır. Onun filmografisini oluşturan şeylerden biri bu namevcudiyet olur esasında. Çekileceği söylenen ama çekilmeyen filmlerle çekilen ama oynatılmayan rolleri arasında, varlığı, hareketli görüntülerin evrenini yavaş yavaş terk eder. Kendi mevcudiyetiyle filmlerdeki mevcudiyeti arasında bir özdeşlik kuran Ferda Ferdağ’dan, filmlerine atılan kesikler hep bir parça alır götürür. Montaj masasındaki operasyonlar onun için ameliyat masasındakiler kadar acıklı olur çünkü icra etmek için onca çaba sarf ettiği işinden bu şekilde parça parça silinir gider. 1987 tarihli Gramofon Avrat filmindeki sahnelerinin kesileceğini öğrendiğinde yaşadığı üzüntüyü şöyle dile getirir: “Derin düşünceli yönetmen Yusuf Kurçenli’nin yönettiği Gramofon Avrat’ta çekilen beğendiğim tek sahneyi de yan etkenler yüzünden montajda makaslayacaklar, saf yüreğimden bir parça daha kopartacaklardı.”4 Yine, Orhan Oğuz’un 1988 yapımı Üçüncü Göz filmindeki kesilen sahnesinden, oyuncu arkadaşı Nuran Aksoy’a vefatının ardından yazdığı mektubunda şöyle bahseder: “Oysa Balıkesir’e döndüğümde gece tekrar çağırtmışlardı o sahne yandı diye. Ahh, aslında Nuran’la, Ferda’lar yandı.”5 Şener Şen tarafından canlandırılan İbrahim karakterinin ev sahibesini oynadığı, Başar Sabuncu’nun 1985 yapımı Çıplak Vatandaş filminde ise, iki günlük rolünün ikinci iş günü için bir ay telefon başında bekler. Hiçbir haber çıkmadığından bilgi almak için nihayet kendi aradığında, kendisinin/sahnesinin unutulduğunu ve filmin çoktan bittiğini öğrenir.

Ferda Ferdağ, Nuran Aksoy’a yazdığı mektupta, kitabının albüm kısmına iliştirmek için ikisinin ortak resmini arayıp da bulamadığından dert yanar. “Nuran’cığım” der, “3 yıldır ikimizin tiyatrodaki resimlerimizi araştırıyorum kitap için. Ne yazık ki arşivlerde yokuz. Biz zaten VAR olmadık ki…”6 Nitekim 1991 senesinde, kitabını yayımlayacak olan Vedat Çorlu için, rol aldığı film ve oyunları sıralarken bu var olmamanın nedenine de açıklık getirmiş olur: “40 senenin içine sıkıştırılmış 3 başrol, 25 yaşından sonra anne, teyze, nine, hala rollerimi senin için sıralamaya çalıştım. Tarihlerini tam olarak veremiyorum, resimleri de yok zaten. Çünkü anne, teyze, nine, hala rollerine ne doğru dürüst para verirler, ne de bir hatıra resim. Üstelik dublajını da yaptırtmazlar…”7

Yine de Ferda Ferdağ, geride bıraktığı anı kitaplarıyla kendi görünürlüğünü kendi yaratmayı başarır ve arşivlerin ima ettiği namevcudiyeti reddedip, mevcudiyetini kurar. Söz konusu kitaplar, salt anılardan ibaret de değildir. Mektuplar, kendisi üzerine yazılmış yazılar, o yazılara (kitabı üzerinden verdiği) kendi yanıtları, günlük notlar ve çeşitli listeler gibi farklı belgelerden oluşan bir anlatı bütünü bırakır geride. Haliyle, fotoğraflar ve filmler aksini söylese de Ferda Ferdağ VAR olmanın başka bir yolunu bulmuş olur.

“Ben hayatım boyunca kenef mi temizledim sanıyorsun?”

“Türkân’cığım,
1958’de Beyoğlu’nda birbirimize hayranlıkla bakıp geçerdik. Seni öyle meşhur, beni böyle mahsun Yeşilçam yaptı.
Günahımızı onlar çeksinler. Sevgiler sana.”8

Ferda Ferdağ, anılarında, 25 yaşından itibaren filmlerde yan rol oynamaya “karar verdiğini” anlatır. Çingene9 filminde oynayacağı zaman, hiç uyumadan tek gecede tüm kostümlerini diker ve ertesi gün sete geldiğinde, yönetmen Metin Erksan dışında sette kimseyi bulamaz. Ferda Ferdağ’ın aktardığına göre Erksan’ın orada bulunma nedeni de filmin başrolü olan Türkan Şoray’ın onu yan rolde istememesi nedeniyle kovulduğunu ona haber vermektir.

Böylece Ferda Ferdağ’ın, Türkan Şoray’la beraber kamera karşısına geçmek için 1983 senesine kadar beklemesi gerekir.10 Uzun yılların ardından ikisini aynı karede bir araya getiren film Atıf Yılmaz’ın çektiği Seni Seviyorum olur. Filmde, Türkan Şoray bir pavyonda sahnenin yıldızı ve erkeklerin gözdesi olan şarkıcıyı oynarken, Ferda Ferdağ, geçmişte gözde bir pavyon şarkıcısı olan fakat ününü kaybettikten sonra kendine ancak bir pavyonda hela temizlikçisi olarak iş bulabilen bir kadını canlandırır.11 Filmde, Ferda Ferdağ’ın canlandırdığı Helacı Gönül Abla karakteri, Türkan Şoray’ın oynadığı Aygül/Sema karakterinin bir bakıma negatif aynası işlevini görür: Aynı karakterin iki ayrı zamandaki izdüşümünün ibret olsun diye birbiriyle karşı karşıya getirildiği, Alacakaranlık Kuşağı’nda geçen tekinsiz bir zamanda yolculuk hikâyesi misali. Gönül karakteri, güzelliği solup yıldızı söndükten sonra Aygül/Sema karakterini bekleyen –olası– makûs geleceği ona duyurmak, onu silkeleyerek bu gelecekten sakınmak adına gereken konuşmayı yapacak kişidir. Böylece Gönül ile Aygül, Ferda ile de Türkan aynı odada ve aynı film karesinde bir araya gelir:

“Her şey değişiyor. Ben hayatım boyunca kenef mi temizledim sanıyorsun? Sarı Gönül derlerdi bana. Diyenin de dili damağına yapışırdı. Boyalıydım halbuki. Kendimden sarı değildim. Burası da dahil tam yirmi yedi pavyonda çalıştım ben. Güzeldim. Güzeldim herhalde. Şimdi ben de anlayamıyorum o zaman neden ayakkabılarımdan şampanya ziftlendiklerini. Üzüm üzüme baka baka derler ya, ben de boka bata bata…”

Seni Seviyorum, Atıf Yılmaz, 1983.

Ferda Ferdağ ile Türkan Şoray arasında gerçek hayatta meydana gelmeyen yüzleşme, böylece, film evreninde de olsa sanki bir nebze olsun gerçekleşir. Ferda Ferdağ, bir doppelgänger misali Türkan Şoray’ın karşısına dikilir: Yeşilçam adlı aynanın biri önünde, diğeri arkasında. Biri kadrajın içinde, diğeri dışında. Aynı endüstrinin içinde biri zirvede, diğeri ise ebedi düşüşte.

Esasında aralarında yalnız sekiz yaş fark bulunan iki kadından biri diğerinin uzak geleceğinden gelip, ona, bizatihi kendi namevcudiyetinin açtığı yarıkla uyarıda bulunmuş olur böylece. Fakat sırf bu bile onu mevcut kılmaya yeter. Ferda Ferdağ’ın, anılarını kaleme alarak yaptığı da bir anlamda budur: Var olmayışının hikâyesini anlatarak Türkiye sinemasındaki kendi tarihini var eder; yokluğunu hatırlattıkça varlığının altını çizer.

Sahipsiz Sinema

Memduh Ün’ün 1984 yapımı Postacı filminin bir sahnesinde, Kemal Sunal’ın canlandırdığı postacı Adem karakteri kahvehaneye girer ve oranın gediklilerinden olduğu aşikar birine bir zarf fırlatır. “Filmden beş bin kâğıdımız var gene!” deyip hevesle zarfı açmaya girişen “Artiz Bey”le Adem, “Herife bak, filmin jönünden beş bin kâğıda sabahtan akşama kadar dayak yiyecek, havalara zıplıyor!” diye kafa bulur. Kendi üzerine düşünen sinema: Yeşilçam’daki star sisteminin dikkate değer bir self-reflexive özeti.

Her anlatı, her tarih, belli seçimlerin bir araya istiflenmesidir nihayetinde. Anlatılanlar kadar anlatılmayanların, görünenler kadar görünmeyenlerin, konuşanlar kadar susanların, arşivlerde korunanlar kadar arşivlerden kaybolanların, izlenenler kadar yanan filmlerin, kısacası, mevcudiyet kadar namevcudiyetin bir tarihinin ve anlatacak hikâyesinin olduğunu hatırlamak gerekiyor.

Özel olarak Yeşilçam’ın, genel olarak da Türkiye sinemasının daha bütünlüklü ve “hakiki” bir tarihinden söz edebilmek adına, yeterince görkemli ya da epik bulunmadıkları için o tarihteki yerleri boş bırakılmış olanların yerlerini tek tek tespit etmemiz gerekiyor. Özensizlik, olanaksızlık veya bakımsızlık sonucu, yandığı, kaybolduğu ya da sansür mekanizmalarının gazabına uğradığı için hiç ulaşamadığımız, gözle buluşamadığı için varlığı hep muallak kalan filmlerin bıraktığı boşluktan haberdar olmamız ve onların, tam da orada bulunmayışlarıyla bize tarihin başka bir veçhesini anlattıklarının ayırdına varmamız gerekiyor. İzleyemediğimiz filmler ve kadrajın dışında kalan filmciler: “Var olmamış” olanların tanıklığı. Bu tanıklığa, sinemaya uzun yıllar emek verip, emeğinin karşılığı olan refaha eremeden, sefalet içinde yaşayan ve yaşamını noktalayan sinema emekçisinin gözü yaşlı görsellerini arka arkaya dizip, fonda acıklı müziklerle desteklenmiş videolar eşliğinde “düşmüş Yeşilçam emekçisi” istismarı yapmak için değil, hikâyelerine kulak vermek, baştan beri parçası oldukları tarihteki yerlerini onlara iade etmek ve bu şekilde daha bütünlüklü bir tarih yazımına ulaşmak için başvurmak gerekiyor.

Ferda Ferdağ, tüm hayatını sefalet içinde, akan, kokan, suyu akmayan ama su basan evlerde, telefon kordonunun uzanabildiği mesafede yaşadı. Hayatını, tanınmayarak, olduğundan elli yaş büyük karakterleri canlandırarak, sahneleri kesilerek, rolü için aranacağı sözü verildikten sonra unutularak geçirdi. Yokluğuyla, kameraların kaydettiklerinden ve tarihin yazdıklarından başka bir hikâye anlatıyordu. Hikâyesi, dışarıda bırakılanların, kesilen filmlerin, çalmayan telefonların evreninde, kayda geçirilmediği için orada yok sanılanların hikâyeleriyle birleşti ve anıları, tutulmayan-kayıtlara, çekilmeyen-fotoğraflara ve oynandığı-halde-içinde-bulunulmayan-filmlere karşı koyarak, kendi buradalığıyla beraber, kendi gibi tarihi yazıl(a)mayanların tarihine ve “buradalığına” ilişkin şerh düşmüş oldu.12

“Sevgili Nevin’e, 15 Mart 1955” [Kaynak: Bu Genç Kız Artist Olmak İstiyor‘un Ara Yayıncılık baskısı, 1992]

Ferda Ferdağ, Yeşilçam’ın star sistemi altında ezilen, anaakım tarih anlatıları karşısında adı sanı, çehresi silinmeye yüz tutan, sahneleri kesilen, ödemelerini alamayan, hakkını teslim etme şansına bir türlü erişemediğimiz, değil onlarca, mübalağasız yüzlerce filmde oynayan/seslendirme yapan/sette çalışan çok sayıda sinema emekçisiyle/filmciyle benzer bir hikâyeyi paylaşıyordu esasında. Fakat o, pek çoklarından farklı olarak, kendine has üslubuyla, kalp kırıklıklarını, küskünlüklerini ve hayallerinden geriye kalan enkazı topladı ve onları, neredeyse bir otoetnografiye varan otobiyografilerinde bir araya getirdi. Ferda Ferdağ, anılarında, herhangi bir kaybın ya da yok oluşun değil de “var olmayışının” yasını tutarken, anaakım/majör tarih anlatılarının dışında, “(arşivler aksini söylese de) ben de oradaydım!” diye hatırlatan bir tanıklıkla, minör bir tarih anlatısına kendi katkısını sunmuş oldu.

Bu endüstrideki deneyimlerini anılarında bir araya getiren tek fail ya da tanık da o değildi şüphesiz. Ama onun anılarında, pek çoklarından aşina olduğumuz altın çağ anlatılarına itibar etmeyen, başka, ilham verici bir yaklaşım hâkim. Bana göre bu, anlatılanları salt şahsi anılar olmaktan çıkaran ve bir yüzleşmenin kapısını aralayan bir yaklaşım. Bir yandan, mağduriyetin yanıltıcılığına ya da faturasını birilerine kesmenin içi boş rahatlamasına teslim olmadan samimi bir kırgınlığı paylaşmasının getirdiği sahiciliği taşıyor; diğer yandan, geçmişi tozpembe görmeye teşne nostaljik ağızbirliğine karşı çıkan ve yaşadığı dönemin sinema endüstrisini teşrih masasına yatıran öfkeli tavrı koruyor. Bu yanıyla, Ferda Ferdağ’ın anılarının David Lynch’in Blue Velvet’inin açılış sekansını hatırlatan bir tarafı var. Ferda Ferdağ’ın bizi içine davet ettiği hikâye/tarih, bakımlı bahçelere ve yemyeşil çimenlere odaklanmaktansa, tam da su hortumunun çiçeklerin dallarına takıldığı ve yüzeyin üzerinden toprağın altına çekildiğimiz yerde başlıyor. Aynanın diğer tarafında yaşanan hayatın panoramasını sunuyor.

Daha hakiki ve bütünlüklü bir Türkiye sineması tarihine erişebilmek için ihtiyacımız olan da böyle bir yaklaşım. Tarihi yazıl(a)mayanların tarihine bir kapı aralamak… ✪

Fotoğraf: Alp Esin & Banu Kutun

__ [Nota Bene] ________________

  1. Ferda Ferdağ, Bu Genç Kız Artist Olmak İstiyor, Bayrak Yayımcılık, 3. Baskı, 1995, s. 22. Aynı zamanda başlıkta alıntılanan ifade için bkz. s. 63: “Seni böyle böyle çatlattık İstanbul…/ Sen bana bir oyun oynayamadın. / Ben sana çok oyunlar oynadım İstanbul. / Alo, orası Tımarhane mi? / Sana Balıkesir’den gülüyorum İstanbul.”
  2. Kitapları, sırasıyla: Bu Genç Kız Artist Olmak İstiyor, Zübeyde Hanım Huzurevi’nden Mektup, Benim Terbiyesiz Ev Sahiplerim ve Huzurevinde Genç Kaldım.
  3. Akt. Mesut Kara, Yeşilçam’da Unutulmayan Yüzler, Parantez Yayınları, 1. Baskı, 1999, s. 70.
  4. Ferdağ, a.g.e., s. 75
  5. A.g.e., s. 70
  6. A.g.e., s. 76
  7. A.g.e., s. 108
  8. A.g.e., s. 34
  9. Burada, Ateşli Çingene (Metin Erksan, 1969) filminden söz ettiğini sanıyorum.
  10. Bu durumu anılarında şu şekilde dile getirecektir: “Senin filmlerinde yan oyuncu olabilmek için üçbuçuk numara yakın gözlüğünü takıncaya kadar bekledim.” (Ferdağ, a.g.e., s. 34)
  11. Ferda Ferdağ, bu filmde canlandırdığı Helacı Sarı Gönül rolüyle “En İyi Yardımcı Oyuncu” ödülünü kazandı.
  12. Ferda Ferdağ, 25 Haziran 1996 günü, Paparazzi programı evinde çekim yaparken fenalaşır. Mesut Kara’nın aktardığı üzere, program ekibi, onu hastaneye kaldırma konusunda hiç de aceleci davranmaz; bunun yerine oğlu Beklan’ı aramakla yetinirler. Bir saate yakın süreyle baygın kalan oyuncuyu ilkyardıma kaldıran kişi oğlu olur; Ferda Ferdağ, on iki saat komada kaldıktan sonra, 26 Haziran günü sabaha karşı saat 3’te hayatını kaybeder. (Mesut Kara, Artizler Kahvesi, Parantez Yayınları, 1. Baskı, 1997, s. 31-32) Kara, Sevda Ferdağ’ın, ablasının vefatıyla ilgili sonradan şöyle dediğini aktarır: “Sinema sahipsiz. Örneğin ben ablamı kaybettim. Bu çok az insanı ilgilendirdi. Sinemaya gönül vermiş, yıllarca çırpınmış, acılar çekmiş, onlara o kadar değer vermiş biriydi. Çok insan, sinemayla ilgili kurumlar bunu hiçe saydı. Bunlardan biri de SODER. Bir çiçek bile göndermediler, aramadılar. ‘SODER’den istifa ediyorum’ diye bir faks çektim.” (Akt. Kara, Yeşilçam’da Unutulmayan Yüzler, s. 72)