Karanlıktan Thomas’ya

Yazmak için kolaylıkla şu söylenebilir: o, yazılmamışı gösterir, orada bir yerde henüz yazılmamış olanı, ama kendisi için de bir yokluk olanağına sahip olmayan şey; belki de yazmak onca yazamadıklarımızın hüzünlü çağrısıdır, o “yazılmadan duramam” diyen onca sessizliğin. Yine de biz elimizdeki aracılığıyla yokluktan bir karşıt yaratmayı biliriz. Rilke’nin Duino’da söylediği gibi: “Bir tek ânın çizimi için orada önce karşıt bir alt yüzey boyanır zorlukla, görebilelim diye.”

Nedendir bilinmez, yazmak da, kendisini karşıtına dönüştürmüş olan şeyin baskısıyla başlangıcına gider. Her şeyden önce karşı çıkarız, öne geçeriz, önünde dururuz, yazılmış bir şeye karşı yine yazarız. Bu yüzden her yazı bir karşı yazı olduğu gibi neyin karşısında olduğu da pek açık olmaz. Çelişkili bir şekilde düşünür ve yazarız, gerçeğe pek uymaması yönünden bu tutumumuz bizim temel gerçeğimiz olur. Nedir öyleyse bir soru, neden sorulur, yanıta gücü olmadığından mı, yoksa yanıtın bir beklentisi midir? Varlığın kendine sorduğu şey olan insan nedir, neden her şeyi karıştırır, eğer doğasından dolayı ise neden bu doğayı tehdit eder? Şüphesiz çelişki güç üretir, gerilimdir o, güçlüyü yok eder, ve dünyaya karşıt olarak insanı da yaratır.

Bu yüzden çelişki üzerine ne kadar karşıtlık uzlaştırıp yok etsek de, çelişki denen şey bir doğası olmadığından kendisi hakkında söz ettirmez. Yapabileceğimiz, ancak çelişkili düşünüp, düşündüğümüz şeyle karşıt bir konum almak. Üstelik çelişki kendisi olmayandır, çelişkili bir şekilde. “Dolayısıyla çelişkilik ikircikliğin karşıt anlamlısıdır. Çelişki her zaman en büyük karşıtlık içinde en büyük açıklığı gerektirir; sözcükler son derece güçlüdür hep, ancak sahip oldukları güçle duyulmaları halinde anlaşılabilir, ne var ki bu anlayış kırılmış, parçalanmış gibidir.” (Blanchot, Trajik Düşünce).

Yazmak yazmaya karşı bir güçtür, harekete geçmek için defalarca sözcükleri yok eden, onları istediği gibi düzenlemek için her biçime sokan kendine özgü bir deneyim. Bazen de bu deneyim bir kitaba dönüşerek mutsuzluğa kaynaklık eder, ama sadece yazarın kendisinin yaşayabileceği bir mutsuzluk, belki aşırı bir mutsuzluk. Hele yazar istediği halde istemediği bir biçimde çelişkili bir kitap yazmışsa, üstelik bunun tersini de söyleyebiliriz…

Aynı anda biliyoruz çiçeklenmeyi ve solmayı.
Bir yerlerde aslanlar dolaşıyor daha, bilmeden,
aslan oldukları süre, güçsüzlük nedir.

Aslan bile olsak bir dizede ne yapabiliriz ki? Demek ki çelişki bir bilinmez değil ama kesinlikle bir bilmeme yeridir, ve biz daha onu düşünmeden onunla ilgili bilmediğimiz başka bir şey önümüze çıkar. Ne yapacağımızı bilmezsek de geriye dönmektense derinliğine ilerlemek, belki yapmamız gereken bu, ve neyin bilinmez olduğuna ne kadar yaklaşırsak ne’den uzaklaştığımızı dair bilgiye de o kadar sahip oluruz. Derinlemesine bir şeyde yol olmak, ve bu yolda derinliğin yittiği ama sadece derinlikten ibaret olan şeye varmak: Uçurumun tepesinde bir anemon. Ama orada bile Rilke’nin bir sonraki dizesi bizi bulur:

Öbürünün ağırlığı, ama diğer öbürünün ağırlığından sonra. Hayır, yazmak hâlâ bir çelişki, ve neden kitaba dönüşmek istediği, neden kendisinden kopacak olana izin verdiği bilinmez: çelişki kitaptır çünkü yine kendisi yazmayı sonlandırır.

Maurice Blanchot üzerine bir şeyler yazmaya çalıştığımızda, bir şeyler düşünmeye başladığımızda önümüze dikilir Karanlık Thomas. İlk kitabıdır Thomas, bütün kitaplarının ilki, bütün yapıtlarının başı, bütün yapıtlarındaki o karanlık nokta. Kitap hem Blanchot için bir ilk kitaptır, hem de, kendi açısından da bir ilktir ve bir ilkin tüm özgünlüğünü taşır. Karanlık Thomas bir ilk deneyimin tüm zenginliğini yoksulluğuyla birlikte içeren, içerdiğinden çok çıkartıldığıyla artmış ve Blanchot tarafından eksiltilerek kendinden çıkartılan bir bilinmez. Çelişik bir dil ve çelişik bir kitap, çelişik bir çelişki ve karşıtlar arasında katıksız bir karşıtlık. Yazmak zordur bu kitabı, hele yazacak bir şeyimiz yoksa, hele de bu yokluk bize kendini göstermezse. Yazabiliriz ancak yazamayız da. Öyleyse kitaptır kitap olmayan: ama yapıt, ve “yapıt nesnede yok olan şeyin ortaya çıkmasını sağlar”(Yazınsal Uzam). Maurice Blanchot yazmak için yazmayı ayırdığında, ortaya çıkan şeyin ışıltısı yine yazdıklarının yazıya dönüşemeyenden aldığı güçten kaynaklanır. Blanchot, Karanlık Thomas’yı yazdığında kitap henüz ortaya çıkmadığından, kitaba yeniden müdahale edilmiştir -ilk basım büyük oranda kısaltılmıştır-, yapılması gizemden yana olan bu müdahale kitabı büyük oranda kısaltarak daha bir dışarı çıkartmıştır; belki okurun huzuruna.

Kitaba girmek için sabır gereklidir. Asla kitap dememek için de tüm hazırlıklarımızı yapmalı. Bir kitapta neye kitap değil denir? Bir kitapla ilgili düşüncelerimiz varsa eğer, karşı bir kitaba mı dönüşür, bir kitabın içinde, kenarlardan gitmek, sonra notlarla yeni bir kitaba malzeme toplamak nedendir, bunları düşünmeliyiz.


Gülünç, karınüstü duruşun. Sürünüyorsun. Duvarı temelinden kazıyorsun. Kaçıp kurtulmayı umut ediyorsun, bir fare gibi. Sabahleyin, yola vuran gölge gibi.
Ya bu ayakta durma isteği, açlığa ve yorgunluğa rağmen?
Bir delik, yalnızca bir delikti, kitabın talihi.


Düşünmeye başlayacaksak da, öncelikle asla kitap demeyen düşünceyi öğrenmeliyiz. Bu yüzden eleştiri asla kitap dememek olmalı belki de. Eğer düşüncelerimizde kitap kitap değildir gibisinden bir kapı açarsak, kitapla kitap arasında düşünce de kendince bölünür, ama bu bizi korkutmasın, düşüneceğimiz bir kitap önceden düşünüldüğünden orada tanıdık bir şeyler her zaman vardır. Yine de buna güvenemeyiz, çünkü kitap bir mezardır, ve Edmond Jabés’in bir şiirinde dediği gibi: “Sakının mezarlardan. Her zaman konuksever değildirler.” Mezara eğer önceden girmemişsek, mezar bize, bir ölüyü karşılar gibi açar kendini.Yine bu şiirde “Kitap labirenttir” der ve labirente bu dizeyi de sokar, devamında bu dizeyi bile geride bırakacak cümleler:

Çıkıyorum sanırsın, daha da gömülürsün içine. Tek bir kurtuluş olasılığın bile yok. Yapıtı yıkman gerek. Orada çözüme ulaşamazsın. Yazıyorum işte, yavaş ama kesin artışını sıkıntının. Duvar ardına duvar. Sonunda kim bekliyor seni? –Kimse. Kim senin sayfalarını karıştıracak, çözecek, sevecek? –Kimse hiç kuşkusuz. Tek başınasın gecede, dünyada tek başına. Yalnızlığın ölümün yalnızlığı. Bir adım daha. Belki biri gelir, duvarı deler; senin için yolu bulur. Yazık! Kimse buna kalkışmayacak. Kitap adını taşıyor. Adın, kendi üstüne kapandı, el, beyaz silahı sıkar ya, öyle.

Dünya evrende yalnızdır, dönüp dönüp durur, insan ise kendi dünyasında tek bir kez yalnız kalma şansına sahiptir. Bu şansını nasıl kullandığını da ne kendi ne de bir başkası bilir, bu yüzden yalnızlığı onun doğumuyla ortaya çıksa da bir daha görünmez. Ve yalnızlık denen şey tam olarak kavranamadığından onunla yer değiştirerek kendimizi avuturuz. Sanki yalnızlık bizizdir, onu öyle içten hisseden olur ki, birçok kez “yalnızım” der insanların arasında. Kimi de kendini kitaplara verir, içinden çıkılmaz bu yalnızlık deneyimine bir anlam, bir anlamsızlık arar. Çoğaltır yalnızlığını, birden fazla parçaya ayırır onu, ve her bir parçasından farklı bir ses duyulur yalnızlığının. Bir kitap yazar yetmez, onu yok eder başkasıyla. Diğerleriyle konuşur, paylaşır, ama sıkıntısı daha da artar, bilinmez bunun nedeni; ve döner kendi yıkıntısını karıştırır, orada anımsamaya başlar birçok şeyi, unutuluşlarına dokunmadan, ölümü de rahatsız etmeden. Yine de eli boş döner, anımsadığı şeyler artık ölüme ait olduğundan, sanki orada değillermiş gibi gelir ona. Belki biri vardır orada, ölmüş de henüz ölümünden ayrılmamış biri, ama böyle birinin ölümüyle yalnızlık nasıl yaşanır… İnsan yazar, ve yazdıkça duramaz, bir an gelir kitaba gömülür, ve kitap çoktan bitmiş olduğundan yazı da oradan ayrılmıştır, artık onun yalnızlığı kendine başka bir varlık bulmuştur. Artık o, kendisinden ve başka bir şeyden söz edebilme olanağını yitirmiştir, ancak henüz ölmediğinden yaşamadığı sonucuna da varabiliriz, ve tam bu anda önünde kitap açılır. İçine baktığında kitap da bir deliğe dönüşür, kitap aradığı kişiyi bulmuştur, kendini. Yine Jabés:

Ama biz, bir şey düşünürken bile, tek bir şey,
duyuyoruz öbürünün ağırlığını.

Kitaptır o. Bir başlangıç yapılacaksa önceden başlangıcı yitirmeli, ama sonuna kadar yitirmeli, bunu nasıl yaptığımızı bilmeden. Bütün bu yazma çabamız Maurice Blanchot’nun Karanlık Thomas’sının ilk cümlesinin öncesinde bir şeyler bulma çabasıdır. Çünkü ilk cümleye güvenemeyiz, bizi kitaba sokmayabilir, ve eğer onu bir okuma deneyimine gireceksek neden yazdığımızı açıklamalıyız, ama kime… Hem Thomas kitaba ilk cümleyle başlamadığı gibi bir ilk cümlenin yokluğuna sahip de değildir. İlk cümle onun bulmaya çalıştığı bir son, elden çıkarmaya çalıştığı bir başlangıçtır. Yine de bütün bir kitap bir ilk cümledir, kitabın girdabına yakalandığı bir cümle. Öyle ki, bu cümle kitapta gizlenmiş olmasına rağmen bulunuşunu da kendisinde saklar:

Thomas oturdu ve denize baktı.

Thomas oturdu ve denize baktı. Kendisini oraya getiren şeyi düşündü, durdu. Yazı durdu. Blanchot Yazınsal Uzam‘da: “Gerçek okuma asla gerçek kitabı tartışma konusu yapmaz” der. Öyleyse ondan okunacak bir yapıt mı yaratmak gerekir, okunacak bir yapıt neden yazılır, insanın kendine giden yolda bize gerekli bir araç olduğu için mi? Bir sanat çalışması olduğundan mı; yoksa ölümle yeniden yakınlık kurmak için mi, onda kendimize sahip olmak için mi, nedendir? Bütün bu sorular önceden sorulduğundan, dönüştükleri yanıtlarında bize ufka yeniden bakmamız gerektiğini mi söyler? “Thomas oturdu ve denize baktı” çünkü bu cümle diğer bir ufuktur: yazınsal alanla düşünsel alan arasındaki ufuk. Thomas ufku görür, ama gördüğünün gerisine düşer, nesnelere, yüzücülere, denize. Blanchot mükemmel bir başlangıçla kitapla kendisi arasında en uygun sınırı belirler. Bir başlangıç için en uygun yer sınırdır, ve onu yaratmak öncelikle bu sınırın aşılmasıyla olur. Çünkü sınır, temelde iki şey arasında olan bir şey değildir, bu yüzden ona iki şey arasında olmayan, demeli. Ufukların ona bakan kişiye hissettirdiği şey ötede nelerin olabileceğine dair beklentilerdir. Blanchot için bir ufuk vardır, ancak beklentileri de vardır, ve bilir ki dışarıdaki ufukla içerideki ufuk kesiştiğinde bir şeyler aşılır, bir şeyler kurtarılır. Tıpkı, unutmanın derinliğine karşı elimizdeki tek şeyin derinliğine anımsama olması gibi. Eğer unutma ve anımsama arasında bir sınır varsa, bu aynı zamanda bir ufuktur. Ve aslında ayrıldıkları yerden birleştiklerinden en iyi unuttuğumuz şey en kolay anımsanacak olandır. Bu yüzden en temel ayırıcı güç bir sınır olarak ufuktur, ve ona yaklaşıldığında bizi yokluğuyla karşılar, orada hayrete düşeriz. Birçok kez ufukta gökyüzüne dokunabileceğimize dair düşler kurmuşuzdur, oraya gidip bunu elimizle yapamazsak da hep yapabileceğimiz düşüncesi elimizde kalır, çünkü orada, düş ve gerçek arasında bir yol bulmuştur şiir. Bir dize işte, bize tekrar Thomas’yı hatırlatan: “Sahiller uyuduğunda, deniz düştür, kitap unutuş.”(Jabés)

Blanchot aşmak der, ama aşılmayacak bir tarzda: “Aşmak ötesine geçmek demektir ancak bizim ötemize geçen şeyi destekleyerek, ondan caymadan, ya da onun ötesinde hiçbir şey amaçlamadan” (Yazınsal Uzam). Karanlık Thomas’da, Blanchot bir şeyler dener, ilk kez o yapmamışsa da bunu, ilk kez o bir romanda yapar. Aşmak, öncelikle önümüzde devineni, bizi gerisinde tutanı aşarak olmalı; düz çizgisel bir varoluşla önümüzde duranı değil. Düşünme alanımızla evren arasında, sessizlikle sessizlik yokluğu arasında başka türden bir dil arayışıyla, aşmakla aşılamayacak olanın da diline kulak vermekle. Bunca ölmekte olan, ama bir ölüye dönüşen bunca şeye rağmen nereden başlamalı, eğer geriden başlanacaksa bile orada bize ait ölmüş olanı bulabilir miyiz? Ölmüş bir şey yeniden bizim için ölebilir mi, aşmak denen şey hep önümüzde mi duracak böyle? Evet, ötesine geçmeli onun, ötemize geçecek şeye izin vererek; ama ileriye işaret eden aşmakla hep geride değil miyiz? Kendimizi mi aşmalı, omuzlarımızın üzerine mi çıkmalı, nereye? Soruyu aşabilecek miyiz? Soru sormadan, yanıta gerek kalmadan, öylesine bir hayatta kalma olamaz mı? Nedir soru? Yanıt mı? Aşmak belki de Thomas’nın onca yoldan sonra geldiği o ilk cümle: “Thomas oturdu ve denize baktı.” Böylece aşmanın sınırına bir türlü varamaz olduk. “Sınırda bulduklarımızı daha yakından irdelersek, nasıl kendi içinde bir çelişki kapsadığını ve bununla kendini eytişimsel olarak tanıtladığını görürüz. Sınır bir yandan belirli-Varlığın olgusallığını oluştururken, öte yandan onun olumsuzlanmasıdır. Ama dahası, Sınır bir şeyin olumsuzlanması olarak salt soyut bir Yokluk değil, tersine varolan bir Yokluk ya da bir Başkası dediğimiz şeydir.” (Hegel, Mantık Bilimi)

Kendine sınırda insan bir çalışmayla dönüşür, dönüştüğü şeyde dönüşümü kaybederek olmadık bir sınıra varır. Olmadık bir sınırda, sınırın bittiği o en uç noktada başladığı yere varır. Bir başlangıç olarak bu sınır, dışarısına kadar açar onu, kendi dışarısına kadar, ve oradan dışarının kendisine. Dışarı, dışarıda olanın yaklaşmadığı yer olarak, kendi olanaksız varoluşunda olanaklının dışındadır. Dışındadır. Sınırlı varlık olarak insan, yapıtı yoluyla kendini aşar, bir nesne yapar, dünyadan bir yokluk alır, bir varlığa dönüştürür. Görüneni, biçimi yoluyla görüneni içeriği yoluyla gösterir. Görünmez olanı görünüründen çekip çıkartan sanatçı insan, görünmezi de görünür kılar, bir kereliğine yapıtta ortaya çıkan şey, gecesinde dinlenendir. Onu sanatçı da tek başına çıkartamaz, sanatçı tüm varlığıyla kendini unutuşa verir, dünyanın başlangıcına gider, ve orada yapıtına sınır arar.

Yapıt dediğimiz şey sanata bir belirlilik katmaktır. Ona bir dünya vererek, onu dünyadan çekip almaktır. Yapıt böylece aşılmış bir şey olarak bizi aşacak şeye izin verir. Öyleyse, bir sanat çalışmasında sınır, bu sınırı var eden şeyi dönüştürmek olmalıdır. Bir müzik parçasında onu bestecisinin yapan şeyi bulmak belki de.

Gerçeğin sürgün yeri olan, masum bir oyunun tehlikesi olan, insanın içi ve sınırı olmayan dışarısına, onun yapabildiğinin dışına ve olanağın tüm biçimlerinin dışına atıldığı yere bağlılığını doğrulayan sanata sahipsek eğer, bu nasıl olmaktadır? Nasıl, eğer tümüyle olasılıksa insan, kendine bir sanat sunar? Bu gerçek diye adlandırılan, aydınlığın yasasına uyan zorunluluk olan zorunluluğu karşıt olarak, onun ölümle, olasılığa ait olmayan, ne egemenliğe, ne anlamaya, ne de zamanın işlemesine götüren ancak onu kökten tersyüz etmeyle karşı karşıya bırakan bir ilişkisi olduğu anlamına gelmez mi? Öyleyse bu tersyüz olma yapıtın ulaşması gerektiği, üstüne kapandığı ve sürekli olarak onun üstüne kapanabilecek ve onu alıkoyabilecek kökensel deneyim olmaz mıydı? Demek ki son artık insana bitirme, sınırlandırma, ayırma, böylece kavrama gücü veren şey de değil de sonsuz, kendisiyle sonun asla aşılamayacağı çok kusurlu sonsuz olmaz mıydı? (Blanchot, Yazınsal Uzam).

Demek ki yazmak biraz da yazdığından kaçmak gibidir, ama hatalı bir şekilde; yazmak kendi kendine dönüşsün diye, çünkü dünya da belki evrende bir hatadır. Bizler ise sınırlı varlıklarız. Bu yüzden sınır bizim için aşılması gereken şeydir. Bütün bir sanat tarihi, kendini aşmaya çalışan, varlığı aşmaya çalışan, kendi kendinin aşma sınırına varmış insanın, sanatı da aşılacak bir şeye dönüştürme tarihidir. Aşılmış çaba olarak sanat çalışması, malzemesini bu dünyadan alsa da yapıtı başka bir dünyada açılır. İçinde olduğumuz dünyanın dışına çıkmaya çalışmak, bunu bir sanat çalışmasıyla gerçekleştirmek, kendi içimize doğru yol almakla olur. İçe doğru bakışın, içe doğru dalışın, içe doğru açılmanın, tüm iç çekişlerin diyebileceğimiz genel bir iç çalışması bizi sınırsızın alanına götürür. Sınırsız bir iç olarak dünyamız kendi sınırımızdan, kendi biçimimizden içe doğru, geceye doğru bir yol olsa bile, düşünce bize bunu bu kadar basit düşünmeye de izin vermez. Oraya doğru yol almak, cesaretle, yol yokluğunu da göze almakla olabilir. Oraya doğru, içe doğru, sanata doğru, bitimsiz bir deneyime doğru gitmek, bir iç uzaklığın hiçbir mesafeye izin vermediği yerde yine Rilke ile karşılaşmak. Rilke burada “içimin açılması” der, Genç Bir Şaire Mektuplar’da; “iç” dediği yer, herkesin kendi içi diyebileceği kimsesiz bir bölgedir. Oraya varmak, “içe dönmek ve orada saatlerce kimseye rastlamamak”, sonra “azıcık sessizlik ve yalnızlık” dolu yaratma arzusu. Oraya gitmişken, orayı açmak, orada açılmak, bir gül (Rose) olmak. Ve “bu içe dönüşten, bu kendi dünyamıza dalmaktan mısralar doğarsa” sanat bize yeni sınırlar verir, aşılarak yok edilecek yeni sınırlar; öyleyse en yükseğe çıkalım ve içimize bakalım, ama sormalı hiç sorulmamışı: o iç denen şey sadece içimizde midir?

Blanchot, Karanlık Thomas ile yazıyı arar, yazıyı yapıta dönüştüren simyayı; ancak yersiz bir çabadır çünkü yazı elindedir ve tüm boşluğa attığına karşılık boşluk ona atma olanağını yeniden verir. Yazı, Blanchot’nun alanında mezarını genişletmiştir. Yazı kendini onun aracılığıyla içeriden açar, dışarıya kapalı gibi görünen, bu yüzden onu dışarıyla ilişki olarak anladığımız bir şekilde. Belki de bu yüzden Karanlık Thomas’nın sularına kapıldığımızda hissettiğimiz ilk şey olarak derinlik yüzeyde kalır. Karanlık Thomas’nın sularında derinlik kaybolmuştur, bu yüzden ne bir kuyudur ne de kara bir delik. Ancak karanlık olduğu apaçıktır ve bu yapıtı kavramak bizzat kavramın kendisine mal olur. Öyleyse Karanlık Thomas’da ne aradığımızı bilmemenin rahatlığıyla bir ilk söze başlamak, diğer bütün sözleri geride bırakmış olmak gibi olmalıdır. Sularına kapıldığımız bu yazı bize boğulmayı garanti etse de boğulmanın bizi kurtaracağından emin olmamak gerekir; çünkü yazının önünde yazı durur ve önümüzde duran su düşüncesi bizi suyun içinde düşünmekten ayırır ve içimiz harflerle dolar. Kitapta sözcüklerin bize o kadar gerçek göründüğü düşünüldüğünde, onları oluşturan harflerin gerçek birer kemirici canavar olduğu söylenebilir. İçeriden içeriye doğru kemiren bu canavarlar aynı zamanda kitabın da içeriden kemirici gücünü doğrular. Kitaplar vardır içerikleriyle gerçekte büyük yaralar açar, ve kitaplar vardır kitaba dönüşmüş şeyin, belki bir ağacın hüznüyle yoğrulmuştur. Her kitap içindeki ölümün yoğunluğu kadar anlamlı olsa da biz de kitabın zamana yayılmış mezarıyızdır, kitap bizde ölümünü bulur çünkü ona hayatı veren biziz. Tıpkı Thomas’ın yolculuğunda ölümün kılıktan kılığa gizlenmesi gibi, ve tüm bu varoluş her şeye bulaşarak taşınır. Karanlık Thomas anlaşılmaz değildir, anlaşılmazın merkezidir, ve kitap bu merkezin üzerine kapanır. Eğer ölüm dürtüsü bizde saklanmış cansızın bizden bizi istemesi ise, kitap da bu dürtüyü harekete geçiren temel suç ortağıdır, ve bizi sürüklemeyi sürdürür.

Bir bakıma Karanlık Thomas bir kitap değildir, çünkü içeriği yoktur, en azından varsa bile bu kapalı ama devinen bir içeriktir. Üstelik “kapalılık” bizi onun içine soksa bile orada bir içerinin ölçülmezliği önümüze çıkar. Anlaşılmaya direnen bir içerikle bu yapıt, anlaşılmaya direnmek için bozulmuş gibi. İçinde bulundurduğu her şeyin yokluğunu da içermeye çalışan bir kitap, hatta böyle bir olanağın imkânsızlığının peşine düşmüş bir yapıt. Kitap, adına uygun bir şekilde Karanlıktır ve aydınlatılmak için Thomas bize yardım etmez. Thomas karanlıktır ve karanlık da Thomas’dır. ✪


Önceki

[Jindřich Štreit] Sıradan hayat sonsuzdur

Sonraki

İhtilalci Örgücüler Birliği