Genesis P-Orridge, kendi deyimiyle bedenini terk edeli bir sene oldu. 14 Mart’ta dünyaya veda etmeden önce, “Artık eve gitme zamanı” demişti. Hayatı ölümle ölçmeyecek kadar özgür bir ruhtu. Yolculuğunun sonunda eve, evine varmıştı. Peki, nasıl bir yolculuktu bu? Bunu biraz anlayabilmek için, bir haritaya girer gibi, Genesis’in pusulasız yolculuğuna dönelim.
Nadir insanların çıktığı türden ayrıksı bir yolculuktan söz ediyoruz. Genesis bu yolculukta varoluşun sınırlarını sorgulamak için her gün kendini büyük bir cesaretle yeniden doğurdu. Hem içsel hem de bedensel anlamda hayatını bir deneye çevirip, sınırda bir yaşam inşa etti. İşgal evindeki yaşamı, saykedeliklerle deneyleri, takma isimleri, cerrahi beden modifikasyonları, performansları, pandrojeni projesi, okült geleneğe bağlılığı, kaos/seks büyüsü deneyleri, Throbbing Gristle ve Psychic TV ile beraber karanlık ve deneysel müziğin sınırlarında dolanması, anti-kült hareket Thee Temple ov Psychick Youth’taki1 rolü ve daha nice eylemleriyle kodlanamayan akışlar yarattı. Merkezsiz, kesintili, hep şekil ve yön değiştiren, düzensiz ve içine sızdığı kaskatı yapıları altüst eden türde, akış halinde kalmaya cesaret eden akışlar.
Throbbing Gristle
“Tüm hayatım kışkırtmak, dürtmek ve yerleşik sosyal statükonun irin dolu ahlaksız tarafını açığa çıkarmakla geçti”, diyordu Genesis. Parlamento Üyesi Nicholas Fairbairn ise “Bu insanlar medeniyetin yıkıcılarıdır”, diye haykırıyordu 1976’da. Bu haykırışıyla sonradan Throbbing Gristle’ı oluşturan dört sanatçı ve müzisyeni, Genesis P-Orridge, Cosey Fanni Tutti, Peter Christopherson ve Chris Carter’ı kastediyordu. Grupla birlikte, Genesis dokuz stüdyo albümü kaydetti ve endüstriyel müziğin öncüsü olarak tanındı. Kendi söylemleriyle, “Endüstriyel insanlar için endüstriyel müzik” yapıyorlardı. William S. Burroughs’un gerçekliği kesintiye uğratma, cut-up tekniğinden ilham alarak, başına buyruk ağlar ören makine sesleri, çocuk ağlamaları ve daha niceleriyle yeni ses deneyleri ürettiler. Bu işitsel deneyim, canlı performanslarının dinamikliğinden ayrı düşünülemez elbette. Hatta kimi zaman müzik arka plan işlevi görmüştür.
Throbbing Gristle 1981’de dağıldıktan sonra, Genesis deneysel grubu Psychic TV’yi kurdu. Psychic TV, daha az agresif bir şekilde de olsa, biraz daha saykedelik alana yaklaşarak, Throbbing Gristle’ın deneylerini sürdürdü.
Psychic TV konseri, Berlin, 2016 (Fotoğraf: Ayşe Güngör)
Genesis daha sonra ABD’ye taşındı ─bir belgeselindeki satanik çocuk istismarı iddiaları yüzünden açılan soruşturmalar sonrasında, gönüllü sürgün de denebilir. Burada partneri Lady Jaye ile tanıştı. Ve Neil Megson adıyla dünyaya gelen Genesis P-Orridge, kendisini Lady Jaye Breyer’a dönüştürme sürecinde Genesis Breyer P-Orridge adını aldı. Yıl 1993’tü ve sonunda pandrogyne olarak adlandıracakları bir fiziksel dönüşüm projesine doğru ilk adımlar atılmıştı. İkili, fiziksel ve psişik olarak kendilerini tek bir varlık içinde kaynaştırmak için bir dizi ameliyat geçirdi. Her ikisi de kadın-erkek kimliklerini tersyüz etmek için yanaklarına, çenelerine ve göğüslerine implantlar yaptırdı. Tüm bu süreci ise belgeleyip, şiir ve metinlerle zenginleştirdiler. Genesis, kendi için cinsiyet ayrımı gözetmeyen zamirler2 kullanmaya başladı. Tek bir pandrojen varlığın, tek bir bedenin iki parçası olma amaçları bir sanat eseri ve alışılmadık bir aşk bildirisiydi, ancak Lady Jaye 2007’de mide kanserinden öldüğünde projeleri sona erdi.
Bu projeyle, iki cinsiyetin, iki ayrı kutba tekabül eden ayrımına karşılık, erkek ve dişinin ötesinde, yeni bir cinsiyet modeliyle tüm dışlayıcı ayrım ilişkilerini tersyüz ediyorlardı. Lady Jaye bunu şöyle açıklamış: “Bazı insanlar bir kadın bedeni içine hapsolmuş erkek gibi hissediyor, bazıları da bir erkek bedeni içine hapsedilmiş bir kadın. Pandrojen ise sadece bir bedene hapsolmuş hissediyor.”3Dahası sadece cinsiyet-kimlik meselesi altüst olmuyor, aynı zamanda organların hiyerarşisi de yok oluyordu. “Hayattaki tüm mesele kendi ilahiliğimizle yeniden birleşmek”4, diyordu Genesis. Tüm icraatlarıyla birleşince, tasavvuftaki ruh-beden ilişkisi meselesine yakın bir duruştu belki; sadece nefsiyle barışmış, tene yüzünü dönmüştü.
Bize arzulama üretiminin yersizyurtsuzlaşmış akımlarını aşkları üzerinden yeniden düşündürüyorlardı. Burada eksiklik fikri yoktur. Burroughs’un cut-up metoduyla hep yeni akslar, yeni akışlar, yeni keşifler türer. Deleuze ve Guattari’ye kulak verelim: “Aşklarımız yersizyurtsuzlaşma ve yeniden yerliyurtlulaşma kompleksleridir. Âşık olduğumuz şey her zaman için kadın ya da erkek belirli bir melezdir.”5 Yüce Hermafrodit!
Burada durup, bir bakalım. Bu özgür arzu akışları içinde, kimin organlara ihtiyacı olur ki? Bedenin eksiksiz işleyişine karşılık, kendi beden montajlarını yapan iki bedeni kim nasıl kodlayabilir, nasıl temsil edebilir? Hangi beden hayatı özgür bırakmaya yetkindir? Bir beden nasıl geride bırakılabilir? Tek bir beden olmak için, önce yüz binlerce parçaya bölünmek gerekir. Bunun için Genesis her gün kendini parçalayıp yeniden doğurdu ve artık ruhu bedenin tahakkümünden kurtulalı bir sene oldu.
Antrede Anna-Lena Wibom ve Katinka Farago ile tanıştık. Karşılıklı hoşbeş ettikten sonra Andrei, Bergman’la tanışmak istedi. Bergman onun idolüydü; Bergman’ın filmleri genç yönetmenler jenerasyonunun tamamı için bir bağımlılık gibiydi. Andrei, Bergman’la birlikte Kurosawa, Antonioni ve Fellini’yi de dahil etmeyi umduğu, bütün bu yönetmenlerin tek bir senaryonun kendi versiyonlarını çekmelerine dayanan bir işbirliği konusunu ona açmak istiyordu.
Bergman bizden sadece birkaç adım ötede duruyordu ve bir grup gençle canlı bir sohbet içindeydi. Andrei onu hemen tanıdı ve onunla tanışmak üzere olma düşüncesiyle mutlu oldu. Fanny ve Alexander’ın yapım soumlusu Katinka Farago, Anna-Lena ile birkaç kelime konuştuktan sonra Bergman’a yaklaştı ve kulağına bir şeyler fısıldadı. Bergman onu dinledi ama bize doğru dönmek için herhangi bir harekette bulunmadı. Utancından pancar gibi kızarmış bir halde Katinka, Andrei’in yanına döndü ve Ingmar’ın her galadan önce daima aşırı derecede gergin olduğunu, genel olarak da yeni insanlarla tanışma konusunda patolojik bir korkusu olduğunu açıklamaya çalıştı. Bizi onunla gösterimden sonra tanıştırabilmeyi umuyordu. O anda Andrei’in kafasında neler olduğunu hayal etmek zor, ama Bergman’ın davranışı için bir bahane bulmak daha da zor. Sizden sadece iki adım uzakta, tüm dünyada saygı duyulan, ülkenizda bir misafir olan bir yönetmenin olduğunu bilmek ve yine de selamlamak için ona elinizi uzatmamak – son derece yakışıksız bir şey.
Yaşadığı yerin oldukça yakınında, Kurban’ın çekildiği Gotland’daki gösterimden sonra da Bergman, yakın arkadaşları Sven Nykvist ve Erland Josephson tarafından davet edilmesine rağmen Tarkovskiy ile tanışmakla hiç ilgilenmedi. Bergman kitaplarında, kendi mesleğinden insanlarla, özellikle de en çok hayran olduğu kişilerle tanışma düşüncesiyle panik atak geçirdiğini, eylemlerini kontrol eden şeytanlar tarafından ele geçirildiğini yazar. Tarkovskiy hakkında da saçmaladığı şüphe götürmez: çünkü Bergman, yeni bir filme başlamadan önce, her seferinde Andrei Rublev’i tekrar izlerdi. Usta ve Margarita’da Yuri Lyubimov ile birlikte çalıştığım Kraliyet Drama Tiyatrosu’ndaki resepsiyonlardan birinde bana bunu bizzat anlattı. Yine de, Bergman Andrei üzerinde oldukça garip bir izlenim bıraktı: Tarkovskiy, Bergman’ın hem çocuklara hem de Fanny ve Alexander‘daki diğer oyunculara ve elbette kendi izleyicisine karşı da bencil, kayıtsız ve soğuk göründüğünü fark etti. Daha sonraları, İsveçli “elçileri” aradan çıkararak Bergman’a kendi başımıza yaklaşma şansımızı bizzat denemediğimize bir kereden fazla hayıflanacaktı… “O zaman bizden kaçamazdı!”
Kaynak: “Andrei Tarkovsky: The Collector of Dreams”, Layla Alexander-Garrett, Glagoslav Publications, 2012.
“Zoological Surrealism: The Nonhuman Cinema of Jean Painlevé”; James Leo Cahill; University of Minnesota Press, [2019].
Freshwater Assassins‘deki hot jazz soundu, olası aktüalizasyon amaçlarına iki temel biçimde katkıda bulunur: sinematik ve bağlamsal olarak. Sinematik aktüalizasyon öncelikle müziğin görüntüleri canlandırmak ve yoğunlaştırmak için kullanılmasıyla gerçekleşir. Hızlı tempolu ritimler ve inlemeye dayalı gruplar ekrandaki eylemin aciliyetini arttırır ve doğanın “ebedi” görüntülerine “şimdiyle sınırlı” bir hava katarak izleyicinin ilgisini gergin tutmayı amaçlar. Bağlamsal aktüalizasyon ise, dehşet verici küresel felaketlerin hemen ardından hayvan davranışlarının şiddet içeren sahnelerini sunmanın tarihsel mütekabiliyetinden yararlanır. Ancak aktüalizasyonu sağlayan şey, hot jazz‘ı çevreleyen savaş arası söylemlerin ve II. Dünya Savaşı sonrası günümüz kültürünün yeniden canlandırılmasıdır da, aynı zamanda.
Vahşi yaşam görüntülerini “ırk müziği” ile eşleştirmek 1933 veya 1947’de masum bir jest değildi ve sayısız risk getiriyordu. Cazın iki savaş arasındaki alımlanmaları, Avrupa’daki siyah taraftarlığı veya Afrika diasporasının dışavurum tarzları için egzotikleştirici ve genellikle özcü bir coşku; Afrikalı, Afrikalı-Amerikalı ve Karayip kimliklerinin bir tür teyidi ve Jane, Paulette ve Andrée Nardal Kardeşler ya da Aimé Césaire, Léopold Sédar Senghor, Léon Damas ve René Ménil gibi Paris merkezli siyah diaspora entelektüelleri arasında ırkçılık karşıtı ve geniş ölçüde anti-kolonyal felsefe ve siyasetin detaylandırılması olarak düşünülen bir tür negritude ve Fransız kültürel ve ırksal şovenizmi gibi pek çok boyut tarafından şekillendirilmiş bir tarih kokteylidir. Hem meraklılarının hem de onu kötüleyenlerin hot jazz‘a bir tür bulaşıcılık atfetmesine ek olarak, tür, aynı zamanda “yırtıcı”, “hayvani”, “yabani”, “hayvanlaştırıcı” ve “mideden bir müzik” olarak düşünülüyordu. 1930’ların başlarını Paris-Sorbonne’da geçiren Antilli filozof, şair ve eleştirmen René Ménil ise cazı Sürrealizm gibi benzer süregelen kültürel çalışmalarla eşleştirerek kavramsallaştırdı. Ménil, cazın şimdiki zamanda “doğaçlama” ile anılmasını ve “sert” mizahını vurgulayarak, Ellington ve Armstrong’un II. Dünya Savaşı sonrası dönemde giderek artan bir aciliyetle duygusal ve bilişsel bir anti-emperyalizm geliştirdiklerini ve bunu “böcek avı”, “caz kültürü” ve “politik şiddet” gibi göndermeler arasında yapılan çağrışımlar yoluyla düşünmek için başka bir bağlam önerdiklerini yazdı.
Painlevé, Pierre Bertrand’ın yardımıyla, film için yedi hot jazz bestesinin ses kurgusunu yaptı. Ses kurgusu, yapımda duyuluş sırasına göre şöyledir:
Fletcher Henderson’dan “Just Blues” (1931)
Baron Lee ve Blue Rhythm Band’den “The Growl” (1931)
Duke Ellington ve Orkestrası’ndan “Stompy Jones” (1934)
Duke Ellington ve Orkestrası’ndan “Drop Me Off in Harlem” (1933)
Louis Armstrong’dan “Mahogany Hall Stomp” (1933)
Gene Krupa ve Orkestrası’ndan “Wire Brush Stomp” (1938)
“Ancak, hatalar kime atfedilmelidir? Ve politik hatanın hatalı bir yaratıcı yöntemin sonucu olduğu söylenebilir mi? Tabii ki hayır. Yaratıcı yöntemdeki hatalar felsefi bir hatanın yuvasıdır.” _SE
Ayzenştayn’ın Bejin Çayırı‘na dair yazdığı bu itirafnamesinde veya mea culpa‘sında [Turgenyev’in hikayesinin sadece başlığının kaldığı, içeriğinin tamamen değiştiği, dönemin Sovyet otoritesinin tüm çalışmayı çöpe atıp yeniden başlanmasını emrettiği, aslında Stalin’in film eleştirisi yaptığı bu metinde] dikkatimizi çeken, tabir yerindeyse varlığını kurtarmak için canhıraş halde özeleştiri vermesi değil, okudukça sanki tersine ayarvermiş gibi gelmesi. Geleceğe dönük mesaj vermek istemiş gibi yazması. O büyük hayalkırıklığının/öfkesinin sinsice/akıllıca kendisine yöneltilen saldırıyı emip tarihe not düşmesi. Lakin, kendisine ne yazık ki Errare humanum est, hatasız kul olmaz diyen çıkmamış. _F!
Potemkin Zırhlısı zaferinden on yıl sonra Bejin Çayırı‘nın başarısızlığıyla nasıl yüzleşebildim? Felaketin iki yıldır üzerinde çalıştığım filmin üzerinden geçmesine ne sebep oldu? Duyguların dürüstlüğüne ve çalışmaya adanmışlığa rağmen, üretimi gerçekliğin sapkınlığına götüren, politik olarak asılsız ve sonuç olarak sanatsal hale getiren yanlış bakış açısı neydi?
Bu soruyu kendime defalarca sordum ve tekrar tekrar kendi değerlendirmemi tekrar tekrar yaptıktan sonra onu görmeye ve anlamaya başladım.
Hata, kökleri kökleşmiş entelektüel ve bireyci bir yanılsamaya, küçük şeylerle başlayan ve daha sonra büyük hatalara ve trajik sonuçlara yol açan bir yanılsamaya dayanıyor. Bu, Lenin’in sürekli kötülediği, Stalin’in yorulmaksızın ortaya koyduğu bir yanılsama — kolektif ile tek bir demir birliğin dışında, kolektifin kıvrımının dışında ‘kendi başına’ olup gerçekten devrimci bir iş başarılabileceği yanılsaması.
Hatamın kaynağı buydu ve hem şimdiki hem de önceki çalışmalarımın temel eksikliklerini açıklamak için bu büyük çabamda fark etmem gereken ilk şey buydu.
Bu entelektüel yanılsama, hataların ve soruları doğru sunma ve cevaplama yolundan kişotik biçimde uzaklaşmanın ana nedeniydi. Bu bireysel ayrışma tasvir edilen olayların politik olarak çarpıtılmasına ve konunun yanlış bir siyasi yorumuna neden oldu.
Uzun zaman önce yerini disiplinli Bolşevik bilincine bırakması gereken olgunlaşmamış devrimci duygular, olumlu niyet ve amaçlara rağmen öznel olarak yanılan, nesnel olarak zararlı hale gelen hatanın kaynağı.
Bu benim gerçekçilik anlayışımda başıma gelenleri açıklıyor.
Aklıma gelmişken, genelleme kavramına çok önem veriyorum. Fakat Marksist gerçekçilik doktrini ile genelleme bize anlamayı mı öğretiyor? Hayır, çünkü benim işimde genelleme bireyi yok eder. Kesin ve tikel yoluyla türetilmek yerine genelleme denemeleri müstakil soyutlamaya ayrılır. Potemkin’de durum böyle değildi. Gücü, tam olarak o epizot aracılığıyla 1905 Devrimi’nin, Ekim Sosyalist Devrimi için “kostümlü provanın” genelleştirilmiş bir sunumunu vermeyi başardığım gerçeğinde yatıyordu. Bu epizot, devrimci mücadele tarihinin bu evresinde tipik olan her şeyi somutlaştırdı. Ve epizodun kendisi başlı başına tipikti ve yorumu bir bütün olarak mücadelenin karakteristiğini kanıtladı. Bu, Potemkin’in 1905’te büyük bir destanda bir epizot olarak tasarlanması ve daha sonra bir panorama için tasarlanan tüm duygu ve ses kompleksini emen bağımsız bir film haline gelmesi sayesinde büyük ölçüde kolaylaştırıldı.
Bejin Çayırı‘nda böyle bir şey olmadı. Bu epizodun temelini oluşturan — dramatik bir vaka — hiçbir şekilde karakteristik değildi. Bir kulak [Rus köylüsü] babası oğlunu, bir Yurtsever’i öldürür; bu olası bir olaydır, ancak tipik bir olay değildir. Aksine istisnai, benzersiz ve karakteristiktir. Bununla birlikte, senaryonun merkezine yerleştirildiğinde bağımsız, kendi kendine yeten genelleştirilmiş bir anlam kazanır. Bu anomali, kırsaldaki İç Savaşın gerçek tasvirini çarpıtarak, bir babanın oğlunu “infaz ettiği” ürkütücü imajlarla gizler. Bu imajlar muzaffer kolektif çiftlik sisteminin nihai konsolidasyonu için son savaşlarla bağlantılı olarak izleyicilerimizin ilgisini çekmesi gereken konulardan ziyade, İbrahim’in İshak’ı “kurban etmesi” konusuna karşılık gelir. Bu bağlamda, senaryonun ilk versiyonu, bu bölümü temel ve merkezi olarak gördüğü için tamamen tatmin edici değildi.
Senaryonun ikinci versiyonunda baba ve oğul arasındaki dramayı ‘kendi içinde bir şey’ haline getirmek yerine, köydeki sınıf mücadelesinin genel seyrinde bir bölüm olarak vermeye çalıştık. Bu tam olarak ve tutarlı bir şekilde yapılmadı. Senaryonun orijinal konseptinden veya yönetmenin yorumundan tam bir kopuş olmamıştı.
Durumdaki sosyal olarak yanlış vurgu kaçınılmaz olarak yanlış bir psikolojik yoruma yol açmıştır. Oğlunu öldüren babanın psikolojik sorunu ilgi odağı haline geldi. Ve bu genelleştirilmiş sorun, ana görevini – kulakların kolektif çiftliklere karşı mücadelesinin tasvirini – arka plana attı. Durum, gerçekçi bir gerçeklik araştırmasıyla hiçbir bağlantısı olmayan psikolojik soyutlama ile çözüldü.
İlk versiyon babayı tüm insan unsurlarından mahrum bırakıyordu; baba-canavar hareketsiz ve ikna edici değildi. İkinci versiyon diğer uç noktaya gider: Oğul katilinin ‘insan dramını’ tasvir ederken, Sosyalizme karşı mücadeledeki kuduz öfkesi kendi oğlunun öldürülmesiyle durmayan kulak’ın sınıf nefretini gözden kaçırır.
Gerçeklikten soyutlanan bu psikolojik anlayış politik gevşekliğe yol açtı; düşmana karşı nefret ortadan kalktı, psikolojik nüanslar genel olarak bir babanın oğlunu öldürmesi konusuna indirgendi.
Özelin gerçekliğinden ayrılan genelleme hataları, özneyi sunma yöntemlerinde de göze çarpan bir şekilde ortaya çıktı.
İlk hata, fikrin, somut taşıyıcısından, onu filmde somutlaştıran karakterden ayrılmasıydı.
Ve bu, insan unsurunun küçümsenmesine ve resimdeki insan imgesinin yaratıcısı olan aktöre karşı ihmalkar bir tutumla sonuçlandı.
Bu nedenle, insanlara gösterilen ilgi, ideolojik rollerinin önemi ile değil, onlara kişilik olarak duyulan ilgi ile belirlendi.
Kulak’ın canavar görüntüsü her yönüyle ön plana çıkarken siyaset bölümünün başkanı bulanık, solgun ve retoriktir.
Ve aynı zamanda filmin kahramanı — Yurtsever köyü — gerçek sosyal önemi ile orantılı olarak geliştirildi. Bu, köydeki sınıf savaşının Yurtsever’lerin tek başına ve filmdeki Yurtsever’lerin eseri olduğu izlenimini doğurdu (özellikle ilk versiyonda).
Aynısı filmin montajında da oldu. Dikkat tamamen insana, karakterine, eylemine odaklanmadığından, aksesuar ve yardımcı araçların rolü aşırıya kaçtı. Dolayısıyla ayarların hipertrofisi: kulübe yerine yuva, kamera görüntülerinde çarpık kısalma ve deforme aydınlatma efektleri vardı. Dekorasyonlar, manzara efektleri, ışıklandırma — aktör yerine sahne. Aynısı karakterler için de geçerliydi; imaj aktörün yerini aldı. Artık yaşayan bir yüz değil, bir maske oldu, genelleştirilmiş ‘tipleştirmenin’ aşırılıkları canlı yüzden ayrılmıştı, donmuş bir jeste benzeyen statik bir görüntü belirdi.
Özellikle filmin ilk versiyonunda ciddi eleştirilere maruz kalan bu unsurlar tamamen başlangıçta bahsedilen varsayımların sonucuydu.
Tüm bunları tüm keskinliğimle yazıyorum, çünkü iki yıllık çalışmam boyunca sinematografik endüstrinin liderliği adına sürekli eleştirilerin yardımıyla eksikliklerin üstesinden gelme yönünde ilerliyordum. İlk sahnelerden son sahneye kadar filmin tüm parçalarını görenler, gerçekçiliğe doğru kesin bir ilerleme olduğunu ve ‘geceleri’ gerçekleşen sahnelerin yazarın ilk versiyon üzerinde çalışmaya başladığı yanlış pozisyonları terk ettiğine tanıklık ettiklerini göstermişti.
Özelden ve gerçeklikten ayrılan abartılı genelleme kaçınılmaz olarak tüm film sistemini mümkün olan tek yöne – mitolojik olarak stilize edilmiş figürlere ve çağrışımlara doğru – taşıdı. Trajik çatışmanın kanlı, çok taraflılığı ‘siyah ve beyaz’da ikili tonlu bir melodrama indirgendi. Sınıf çatışmasının gerçekliği, “iyi ve kötü” arasında genelleştirilmiş bir kozmik mücadeleye dönüştürüldü. Yazarın bilinçli olarak bir efsane aradığını varsaymak yanlış olur. Ancak gerçekçi sunum yöntemine tutarlı bir şekilde bağlı kalmamanın ve bu yönteme pratikte hakim olamamanın estetik sınırlarının ötesinde bir mesele haline geldiğini ve kompozisyona yanlış bir siyasi önem verdiğini bir kez daha görüyoruz.
Ancak, hatalar kime atfedilmelidir? Ve politik hatanın hatalı bir yaratıcı yöntemin sonucu olduğu söylenebilir mi? Tabii ki hayır. Yaratıcı yöntemdeki hatalar felsefi bir hatanın yuvasıdır.
Felsefi hatalar yöntemde hatalara, yöntemdeki hatalar nesnel siyasi hata ve gevşekliğe yol açar.
Bu, ben de dahil olmak üzere, ülkemizdeki her az çok zeki sanatçı tarafından mantıken açıklanabilir gözükse de, sadece tam olarak anlamamı değil, aynı zamanda hissetmemi sağlamakla kalmadı, felaket yaratan Bejin Çayırı‘nın basında ve Sovyet sinematografi endüstrisi çalışanlarının toplantılarında maruz kaldığı sert eleştirileri zorunlu kıldı.
Ardışık tüm sahnelerin keskince incelenmesi bana bu konuya yanlış yaklaşımımı tamamen ifşa etti. Yoldaşlarımın eleştirileri bunu görmeme yardımcı oldu.
Buna ne sebep oldu? Kırsaldaki sınıf mücadelesinin asıl nedenlerinin ve asıl koşullarının açıklanmaması. Filmdeki durumlar bu neden ve koşullardan kaynaklanmamıştı. Aksine, filmdeki durum “kendi çekimlerini dikte ettirmişti”. Tüm bunların birlikteliği bile yazarın çabaladığı olumlu devrimci etkiyi üretemedi. Aksine, bu tür hataların objektif olarak ters etki yaratması ve böylece izleyicilerimizin sempatisini kaybetmesi muhtemeldi. Buna ek olarak, yöntemdeki hatalar bu etkileri yoğunlaştırdı ve materyalin çoğunun gerçekçi olmayan bir şekilde sunulmasına yol açtı (yöntemde bir iyileşme gösteren yeni versiyonun son üçte biri hariç). Tüm materyali görmeden bile, bu sonucu senaryodan ve hikayeden ayrı çekimlerden çıkarabilirsiniz.
“Yeni çalışmanın konusu sadece tek bir tür olabilir: ruhen kahraman, içerik olarak militan ve tarzında popüler.”
Çalışmanın yönlendirilmesinde rol alan herkes tarafından politik bir dikkatsizlik sergilendi. İş durdurulmalıydı. Ek çekimler ve yeniden çekimler kaydedilemedi. Şimdiye kadar sadece çeşitli parçaların değil, bir bütün olarak anlayışın hatasını açıkça görüyorum. Bu yanlış anlayış senaryoda yer aldı, ancak yönetmenin yorumu buna karşı isyan etmedi ve ikinci versiyonda bile ilk hataları tekrarlamaya devam etti.
Bejin Çayırı‘nın tartışılması, temel sorunun daha da açıklığa kavuşturulmasına yol açar: konseptin göze çarpan yanlışlığı üretimde nasıl gelişebilirdi?
Bunu açık ve net bir şekilde açıklayacağım. Hayattan biraz uzaklaşmıştım. Bu yıllarda gençlerle yoğun bir şekilde çalıştım, tüm enerjimi Sinematografi enstitülerinde öğretmenliğe adadım. Ancak bu çalışma, kitlelerle, gerçeklikle geniş ve yaratıcı bir temas olmadan, okul duvarlarıyla sınırlıydı.
Sovyet sinematografisinin 15. yıldönümü beni çok sarstı. 1935’te hevesle işe daldım. Ama içe kapanma ve tecrit geleneği çoktan içime işlemişti. Kendi yakın grubumda öznel olarak çalıştım. Sosyalist gerçekliğimizle tek bir etten kemikten olmayan, bu gerçekliğin soyut görüntülerinden dokunan bir resim üzerinde çalıştım. Sonuçlar ortada.
Ve şimdi ciddi eleştirilerin gelişmesi, gerçekten Bolşevik eleştiriler, yani yoldaşça ve yardım ve düzeltmeyi amaçlayan eleştiriler, bir yıkım değil. Moskova film stüdyosundaki kolektifimizin işçilerinin sözleri beni en kötüsünden kurtardı — Bejin Çayırı ile yaptığım hataların bir sonucu olarak öfkelenmekten. Kolektif her şeyden önce hatalarımı, yöntem hatalarımı ve sosyal ve politik davranışlarımın hatalarını görmeme yardımcı oldu. Tüm bunlar, çok fazla güç, sevgi ve çaba harcadığım iki yıllık çalışmanın başarısızlığının doğal üzüntüsünü bile gölgeliyor. Neden emin ve kararlıyım? Hatalarımı anlıyorum. Şubat 1937’de Sovyetler Birliği Komünist Partisi Merkez Komitesi genel kurulunun kararı ile bağlantılı olarak ülke genelinde devam eden eleştiri, öz eleştiri, kontrolün ve öz kontrolün önemini anlıyorum.
Bakış açımdaki hataları tamamen düzeltmek, içimde yeni bir benliğin kökünü kazımak, Yoldaş Stalin’in yukarıdaki genel kurulda bahsettiği Bolşevizmin tam gelişkinliğine duyulan ihtiyacı derinden hissediyorum.
Ve bu ışığın altında şu soruyla karşı karşıyayım: Tüm bunları en eksiksiz, derinlemesine ve sorumlu bir şekilde nasıl başarabilirim?
Somut pratik görevlerden ve bakış açılarından bağımsız olarak bu imkansızdır. Ne yapmalıyım?
Ciddi bir şekilde kendi bakış açım üzerinde çalışmalı ve yeni konulara derin bir Marksist yaklaşım aramalıyım. Özellikle, gerçeklik ve yeni insan üzerine çalışmalıyım. Dikkatlice seçilmiş ve sağlam bir senaryo ve konuyla kendimi yönlendirmeliyim.
Yeni çalışmanın konusu sadece tek bir tür olabilir: ruhen kahraman, içerik olarak militan ve tarzında popüler. 1917 veya 1937 hakkında maddi olup olmadığına bakılmaksızın, sosyalizmin muzaffer yürüyüşüne hizmet edecektir.
Böyle bir filmin yaratılışını hazırlarken, bakış açımda ve yaratıcı yöntemimde bireyciliğin son anarşik özelliklerinden nasıl kurtulacağımı görüyorum.
Parti, sinematografik sektörün liderliği ve sinematografik işçilerin kolektifi yeni, gerçekçi ve gerekli filmler oluşturmama yardımcı olacak.
Transgresif metinlerin yazarı J.G. Ballard, Macar postmodernist László Krasznahorkai ve Amerika’nın ‘modern dilbilimin babası’ Noam Chomsky’nin ortaklaştığı alan nedir? Yazılarında kök salan kıyamet sonrası ve distopik dünyaların tehdit edici korkusunun ortak noktaları dışında, Norveçli anti – kapitalist Heave Blood & Die’ın dördüncü stüdyo albümü Post People’ın arkasındaki etki.
Post People, duygularının kapılarını açan, yeni keşfedilmiş bir deney dünyasında ayaklarını yere basan bir grubun fiziksel ve ruhsal vücut bulmuş hali. Acımasızca acı manzaralar (Radio Silence), göze çarpan güzel rüya manzaraları (Geometrical Shapes) ve aşağıdaki karanlığın kabaran sopalama derinlikleri (Everything Is Now) boyunca kayan dream-pop, shoegaze, post-metal ve prog-rock zemininde kıyamet sonrası özelliklerle ilgili gelecekten uyarıcı bir hikaye paylaşıyor. Özel bir grup insan tarafından yapılan özel bir albüm, ama bir tür deneysel tipoloji içinde olması amaçlanmamış.
“Post People ifadesini veya cümlesini bulduk ve gruptaki her birimiz için farklı anlamlar taşıdığını fark ettik, ki bu oldukça güzel. Bu ifade, insanlarla tanıştıktan sonra veya deneyimler yaşadıktan sonra kişisel olarak ne olduğu ile başladı ve daha sonra farklı şeylere doğru genişledi: insanlar sonrasındaki dünya ve kendimiz ve tüm bunların gerçekte ne anlama geldiği.”
J.G. Ballard’ın Atrocity Exhibition ve László Krasznahorkai’nin The World Goes On gibi öykü kitaplarının etkisi Post People’ın genetik yapısına, çevremizdeki dünyaya ve yansımalarına dolaylı biçimde etkili olsa da, sol ve insanlık yanlısı edebiyata eğilimli anti – kapitalistler olarak, Heave Blood & Die, son çabalarını umutlarını bulmak için bir tür sosyal yorum olarak kullanmak istiyor.
“COVID salgını başladığında, dünyadaki eşitsizliği ve adaletsizliği gerçekten gördüğümüzü ve bu salgın sırasında ön saflarda yer alan insanların aslında o kadar önemsenmediğini veya hak ettikleri takdiri görmediklerini fark etmemiz gerektiğini düşünüyorum.”
George Saunders, kıvrak ve etkili bir dil kullandığı cümleleri ve paragrafları üst üste koyarak dünyaları çağıran bir sihirbaz. Justin Taylor’ın David Means (ve Proust, Woolf, Munro) hakkında söylediği gibi, bazı yazarlar zaman sanatçısıysa, Saunders bir uzam sanatçısı olabilir – eğlence parkının, donmuş göletin, mezarlıkların. Hikayelerinde ve tek romanında Saunders, ister ulusal oyun alanları ister ölülerin başıboş bıraktığı mezarlıklar olsun, bilinci kendi çevresinden çıkarır. Bu alanların her biri için yavaş yavaş okunaklı bir anlatıya dönüşen bir kelime dağarcığı, bir dizi tuhaf ama uygun kaçan isim ve teknik terim yaratır.
Onun dili çoğunlukla bize kurumsal teknodili, büyük holdinglerin hem gerçekleri gizlemek hem kendi versiyonlarını yaratmak için kelimeleri kullanma şeklini hatırlatıyor. Bu bakımdan, Saunders’ın kurgusunun bir kısmı, röportajda, “konsensüs gerçekliği” olarak adlandıracağı kavramı sorguluyor görülebilir. Ortak terimleri ve fikirleri kullanarak bu gerçekliği birlikte inşa etme gücüne sahip olduğumuzu, ancak dikkatli olmazsak hızla kaygan ve dengesiz, ideoloji tarafından düğümlenmiş, bizim tarafımızdan kontrol edilen, aynı zamanda bizi kontrol eder hale gelebileceğini öne sürüyor.
Saunders, “A Swim in the Pond in the Rain/Yağmurda Gölde Yüzmek” adlı yeni kitabında bizi kurgu okuma ve yazma edimlerine götürüyor. Bazı ölü Rus ustaların eserlerini yakından okuyor: Tolstoy, Çehov, Turgenyev, Gogol. Bu hikayeleri hem yazma hem de yaşam dersleri için ayrıştırıyor, kitap boyunca yazmayı (ve okumayı) daha iyi öğrenmenin, belirsizliğe, çoklu anlamlara ve çözülmüş sonlara dair daha iyi bir yaşamın nasıl yaşanacağını öğrenmeye yardımcı olduğunu gösteriyor.
Toplumun mevcut kaos ve hastalık seviyesine ulaştığı zamanlarda yayımlanan Yüzmek, kurgunun dünyanın göreceli deliliğinden bir kaçış olmadığını, dış kaosun yerine iç kaosu, yazarın iç sesini, pervasız, neşeli ve garip hayal gücünü koymanın bir yolu olduğunu gösteriyor.
:Alec Niedenthal
The Believer/Alec Niedenthal: Yağmurda Gölde Yüzmek için, diğer edimsel beceri kitaplarında görmediğiniz neyi başarmak istediniz? Bunlar son derece yakın, klasik metinlerin kavrayıcı okumaları – çok sık gördüğünüz bir şey değil.
George Saunders: Sanırım bir anlamda edimsel beceri kitabı yazmaktan kaçınmaya çalışıyordum. “İşte her zaman böyle yapıyorsun” diyen model bana ilginç gelmiyor. Syracuse’dakiler kadar iyi yazarlarda işe yaramıyor bu. O okulda, her şey zihnimin belirli bir genç yazarın zihniyle onun yörüngesinde belirli bir anda buluşmasıyla ilgili ve en iyi etkileşim biçimi… onun hikayelerinden birinde gerçekleşiyor. Elimden geldiğince onu editliyorum, o da düzenlemeleri düşünüyor vesaire.
Ancak Syracuse’da yazarlar için Formlar Kursu benzeri edebiyat dediğimiz başka bir tür dersimiz var. Bu kitap benim Formlar kurslarımın birinden çıktı. Tam olarak savunamadığım fikir, bir hikayeyi yakından okumanın, her zaman “sanatsal bedenlerimiz” olarak adlandırdığım şeye bir şekilde belirli bilgiler katmasıdır. Bu sadece, bir şekilde, kendi işimizde bizim için daha uygun bir şey yapıyor. Bu, öğrencilerimden edinmelerini istediğim bir tür inanç sıçraması.
Yazma öğretme fikrine çok alçakgönüllülükle yaklaşılması gerektiğini düşünüyorum. Her birimiz en iyi işimizi yapmak için çok kişiselleştirilmiş zihinsel duruş ve hileler öğrenmeliyiz, ama benim duruş ve hilelerim neden illa seninle ilgili olsun ki? Bunları zihnim ve formun talepleri arasında bir uzlaşma sağlamaya yardımcı olmak için geliştirdim – muhtemelen en iyi ihtimalle sadece başkalarına nominal olarak yardımcı olacak kadar özeller.
Kitabın mantrası şuydu: “Şüphe duyduğunuzda, hikayelere geri dönün.” Şunun gibi : “Bakışlarınızı metinlere sabitleyin; kitap bununla ilgilidir sadece (yani, genel olarak benim sürecim veya sürecim değil). Bu hikayelerin neden içten dışa doğru işlediğini anlamaya çalışalım.” Ve sonra belirli yerlerde argümanım kendi çalışmama atıfta bulunarak yardımcı olabilir gibi görünürse, (isteksizce) onun da dahil olmasına izin verdim.
Yüzme’deki Ruslar’ı okuduğunuzda, görünüşte israf gibi görünen anlar buluyorsunuz; hikaye onlar olmadan da devam edebilir. Ama sonra bize hikayenin yapısında gerçekten anlamlı bir rol oynadıklarını gösteriyorsunuz. Bu israf hoşnutsuzluğu nereden geliyor? Özellikle merak ediyorum, çünkü boşa harcanan zamandan, boşa harcanan değerden nefret eden birisiniz ve aynı zamanda tonlarca değer üreten çağdaş kapitalizmi çok eleştirdiniz.
Bence bu hoşnutsuzluk (ya da ben buna “iyi huylu ama dikkatli bir hoşnutsuzluk” diyorum) kısa hikaye formunun kendisinden kaynaklanıyor. Form (diyebilirim ki) fiili bir verimlilik iddiasında bulunur. Yani, “Bir varmış bir yokmuş” dediğimde ve bu şeyin sadece altı sayfa olduğunu fark ettiğinizde, o altı sayfadaki her şeyin amacına uygun olacağını var sayarsınız. Aksi takdirde, sonuç o kadar şekilli ya da verimli değildir, bu da onun kadar güzel olmadığını söylemenin bir yoludur. Bu bir şarkı için de geçerlidir. Ya da bir şiir ya da tren istasyonunda kısa, aceleye getirilmiş, içten bir aşk itirafı.
Hikaye fıkraya çok benziyor. Sonuna geldiğimizde, gülmenizin bir nedeni de o küçük “hikayenin” ne kadar sıkı ve verimli olduğunu anında görmenizdir: israf yoktur.
Belki de hikayedeki verimliliği dans dünyasındaki yerçekimiyle karşılaştırırdım. Güzel bir dans sadece yerçekimi karşısında var olabilir – onu güzel kılan da budur, yerçekimine “rağmen” (veya “işbirliği içinde”) gerçekleşmesidir. Bir dansçıyı izlerken, neyle karşı karşıya olduğunu anlarız (yerçekimi) ve bu kısıtlama içindeki çalışma şekline hayran kalırız.
Verimli olmak zorunda değiliz (konuyu dağıtabiliriz ve açıklayabiliriz vb.) ama konuyu dağıtan ve açıklayan en iyi sanat eserleri bunu sayaç çalışırken yapar, yani David Foster Wallace’ın konuyu dağıtmasını sevmemizin nedeni, sayacın çalıştığını hissetmemizdir (sabrımızın azaldığını hissederiz) ve (bu kısım önemlidir) onun da bunu bildiğini biliyoruz – fark ederiz ki, havada olması gerekenden daha uzun bir süre asılı duran bir dansçı gibi.
Ve bu eğlenceli – bunu izlemek eğlenceli. Ama bu sadece formun örtük yasalarının (kısa hikaye için “Çabuk ol”, dans için “İn oradan aşağı”) o anda asılı olduğunu hissettiğimiz için olur.
Tüm bunları söyledikten sonra – sadece verimli olan bir hikaye can sıkıcı olacaktır demeliyim. Çok matematikseldir. Yazarın gündemini çok erken görüp kendimizi dışlanmış hissederiz. Yazarın, Tanrı korusun, bir tür otomatik pilot olan, bir tür küçümseme yöntemini çevirdiğini düşünürüz – bizi oyunun dışında bırakmıştır.
Ama burada, kendi sözümü kesmeme izin verin (tekrar kendime hatırlatmak için), gerçekten yazılı gerçekler olmadığını söylemek için. Sadece belirli bir yazara belirli bir anda yardımcı olan şeyler vardır. Bunlar sadece yardım umuduyla ortaya koyduğumuz modeller ve metaforlar. Yazarlık hakkında yazmanın hileli yönlerinden biridir. “İşler bu şekilde görünüyor” dersek, diğer taraftan, bir kural veya reçete olarak hissedilebilir. Form çok gizemli ve uçsuz bucaksızdır. Sabit bir reçete işe yaramaz.
Hikayemin sayfadaki kelimelerden daha fazlası olmasına ve o sırada içinizdeki bir şeyle doğrudan ve radikal bir şekilde konuşmaya çalışıyorum
Genç yazarların sayfada sadece kendilerinin yapabileceği şeyleri keşfetmeleri konusunda bu kadar ısrarcı olmanızı seviyorum. Bu klasik hikayeleri, bu tür yazarların tuhaflıklarına ve tekilliklerine ulaşmaları veya daha derinlere ulaşmaları için bir araç olarak kullanmayı ummanız ilginç. Çok geleneksel ve (eksi Gogol ve Turgenyev hikayesinin unsurları) doğrudan gerçekçi olarak görülen bu klasikler, yazarların bu tuhaflığa ulaşmasına yardımcı olabilir mi? Yoksa kanonik kısa hikayeler düşündüğümüz kadar normal ve doğrusal değil mi?
Bu “tuhaflık” fikrini biraz değiştirebilirim. Gerçekten demek istediğim, her birimiz çalışmalarımızı dünyadaki tüm yazarlar arasında sadece bizim işgal edebileceğimiz bir alana yönlendirmeye çalışıyoruz. Hayalim bu. Tuhaf olmasına gerek yok, sadece eşsiz. Bize özgü.
Ama haklısın. Bulduğum şey, (sözde) “gerçekçi” bir hikayeye gerçekten yakından baktığınızda, onunla ilgili gerçek bir şey olmadığını görüyorsunuz – Çehov’un “Sevgili”si gibi bir şeyde bile çok fazla ihmal ve abartı var, ki ilk okumada neredeyse anekdotsal ve çok insan ölçekli ve bildiğiniz gibi, “gerçek “. Gerçekten gerçekçi bir hikaye – birinin gerçek hayatında bir aya dayanan bir hikaye – çok uzun, sıkıcı ve topaklı olurdu. Bir hikaye yazdığımızda garip, sıkıştırılmış, abartılı bir makine yapıyoruz, amacı ise… bilmiyoruz. Veya bu her yazar için yeni bir hikayeye her başladığında kendi öğrenmesi gereken bir şey.
Ve buna karşılık, hikayelerimden birinde garip bir şey yaptığımda, nihai anlamda, daha gerçek olma çabası içinde olduğumu hissediyorum – gerçekte nasıl olduğuyla daha uyumlu biçimde. Gerçekle ilgili doğru bir şey söylemeye çalışıyorum. Ve bazen sadece günlük hayattan bahsetmek işe yaramaz. Buradan (“normal” bir duruştan) oraya (gerçeğe) ulaşamazsınız. Dünyada bir insanın uyanıp bir böceğe dönüştüğünü keşfettiği “Dönüşüm”den daha doğru ve gerçek bir aile hayatı hikayesi yoktur. Ama Kafka gerçek hayatı hakkında yazsaydı bu derinlik sağlanamazdı, sanırım. Bunu bence daha hakiki (“gerçekçi “) olması için yaptı.
Bu kitapla, formun kendisiyle ilgili gerçeklere ulaşmak için formun gerçekten güçlü, basit örneklerini kullanmayı, bunları şu gibi soruları incelemek için kullanmayı düşündüm: Neden önemsiyoruz? Umursamaya ne zaman başlıyoruz? Bir sonun ne ilgisi var ve neden bu kadar zor? Gibi. Hikaye ne kadar basit olursa o kadar iyi. (Bu kitabın peri masallarını kullanan bir versiyonunu hayal edebiliyorum.)
Bu izleri takip edersek, sizin son kurgu kitabınız Arafta/Lincoln in the Bardo’nun ölüm ve yaşam arasında sınırların, alanın ve formun oldukça deneysel biçimde yazılmışken, Yüzme’nin gerçekçiliğin başyapıtlarıyla dolup taşması ilginç. Önceki soruyla aynı zemini işgal etme riskini göze alarak, geleneksel gerçekçilik eserlerinin deneysel kurgu yazarlarına ne öğretmesi gerekiyor?
Doğru – benim çalışma hipotezim (yani, en üretken olmama yardımcı olan) “geleneksel gerçekçilik” ve “deneysel yazma” arasında bir ayrım olmadığıdır. Tobias Wolff’un şöyle söylediğini okudum: Her büyük hikaye deneyseldir. Yoksa yazar neden yazsın ki? Gerçekçilik hile ve ihmallerle doludur – onlara yakından baktığınızda gerçek hayata göre neredeyse karikatürsel biçimde basittirler. Birisi şöyle yazdığında örneğin, “Larry endişe duygusuyla belediye binasının geniş avlusuna girdi,” bu gerçekçiliktir, ama aslında daha çok “konsensüs gerçekliğinin kanalize edilmesi”ne benzer. Bu avlu binlerce nesne ile dolu olsa ve orada yüz kişi varsa, aynı anda ateş eden yüz farklı zihinle dolu olsa da, yüz tamamen farklı gerçeklik yaratsa da, Darwinci nedenlerden dolayı o anı stenografik olarak yazmaya karar vermişizdir. Yukarıdaki bu cümle “gerçekliğin” çok kaba ve seçici bir yaklaşımıdır. Ve gerçekçilik sadece bu fikir birliği gerçekliği varsayımı içinde çalışmayı (veya içinde oynamayı) kabul eden bir çalışma şeklidir.
Sözde “deneysel” bir yazar, Şekspiryen bir budala gibi daha fazla gerçeği (yani “gerçek olmak “) konuşmak için öyle davranan bir tür deli olarak görülebilir. Ya da konsensüs gerçekliği yaklaşımının yetersiz, kuruntulu ve yaklaşık olduğunu hatırlatmak için. Bunu düşünme şeklim şöyle: hikayemin sayfadaki kelimelerden daha fazlası olmasına ve o sırada içinizdeki bir şeyle doğrudan ve radikal bir şekilde konuşmaya çalışıyorum; hayatınızda sizin için gerçek olan bazı temel ve yakıcı sorularla. Bunu yapmak için her şeye izin verilmelidir.
Bu fikrin arkasında başka bir fikir daha var… “gerçek” dünya (banal, sıradan dünya) gerçek değil. Bunu çok sınırlı zihinlerimizle inşa ediyoruz. Güvenilir görünüyor ve bu güvenilirlik yanılsamasına bağımlı hale geliyoruz ve sonra bazı felaket saldırıları (hastalanıyoruz, deliriyoruz, kalbimiz kırılıyor) ve bir anlığına gerçekten hiçbir şey bilmediğimizi görüyoruz. Kurgu bizi yapay olarak (ve yine, ne pahasına olursa olsun) kısa bir süre için o duruma sokabilir.
Formun kendisiyle ilgili gerçeklere ulaşmak için formun gerçekten güçlü, basit örneklerini kullanmayı, bunları şu gibi soruları incelemek için kullanmayı düşündüm: Neden önemsiyoruz? Umursamaya ne zaman başlıyoruz? Bir sonun ne ilgisi var ve neden bu kadar zor?
Yüzme’de, revizyonun, revize etme (ve revize etme ve revize etme) istekliliğinin, nihayetinde yayınlayan yazarların çağrı kartı olduğunu vurguluyorunuz. Bazı yazarlar revizyondan neden hoşlanmazlar? Korku mu, endişe mi? Yoksa yersiz güven mi?
Bence çoğunlukla henüz yapmadıkları için. İlk revizyon deneyimimi yaşadıktan sonra, bunun tamamen bağımlılık yapıcı bir şey haline geldiğini fark ettim. Şimdi ise bayılıyorum. Ve burada, metin parçalarını hareket ettirdiğiniz ve eskiden sevdiğiniz tüm parçaları ve tüm bu radikal revizyonu kestiğiniz türden bir revizyondan bahsediyorum, bazen buna… her bir metnin her bir parçasının her zaman yeni bir değerlendirme altında olduğu yer diyorum.
Bir kişi bu şekilde revize etme alışkanlığına ulaştığında, inanılmaz bir süper güç haline gelir (güle güle yazar tıkanıklığı). Ancak bir yazarın “revizyon” fikri, şimdiye kadar, sadece virgülleri hareket ettiren veya yeni bir ifade enjekte eden çekingen bir düşünce olduğunda, şimdi ve sonra – revizyon için ödül almazlar – ki bu da Stuart Dybek’in dediği gibi, hikayenin yeni biçimi gerçekten “sizinle konuşmaya” başlar. Deneyimlerime göre gerçek ödül, zamanla hikayenin senden daha akıllı olmaya başlamasıdır – bir tür bilgelik birikimi gerçekleşir.
Ama revizyon evet, korkutucudur. Hepimiz için ve her seviyede. Yazdığınız bir paragrafa baktığınızda hissettiğiniz çılgın Rubik küpü hissi – çok fazla seçenek var!- çok fazla kaygıya neden olabilir (“Hayatımın geri kalanında bu piç kurusu üzerinde çalışıyor olabilirim!”). Ayrıca, bazı genç yazarların anlattığını duyduğum bir his var, hikayede bir ipi çekmeye başlarlarsa, her şey çökecek – yaratılışın ilk patlamasında kutsal bir şeyler olduğu fikri ve daha sonra, herhangi bir bölümünü değiştirmek, onu iyi yapan şeyi baltalamaktır. Şahsen ben öyle düşünmüyorum ama böyle hisseden yazarlar tanıyorum. Yayınlanmış bir yazar tanıdığımdan ise emin değilim. Ve eğer biri böyle hissediyorsa, derim ki: bir test vakası yapın. Bir hikayeyi alın (feda edin) ve radikal bir şekilde gözden geçirmeye çalışın. (Her zaman orijinaline geri dönebilirsin.) Bahse girdiğiniz şey, ilk taslağı yazdığınızda içinde bulunduğunuz aynı imrenilecek durumun yeniden kazanılabileceğidir/yeniden oluşturulabileceğidir (ve her revize ettiğinizde yeniden kazanılabilir.). Stüdyoya girip tekrar tekrar solo doğaçlama yapan ve sonra geri dönüp en iyi versiyonunu birleştiren bir müzisyen gibisin. Her iki yöne de sahip olabilirsiniz – akıştasınız, tekrar ve tekrar… ve sonra bunlardan hangisinin en iyi olduğuna karar verirsiniz.
Enerjik olarak revize etmeyi öğrenmenin diğer bir avantajı, tüm versiyonlarınızın eninde sonunda bir söz sahibi olmasıdır (parlak sen, donuk sen, mutlu sen, üzgün sen vb.). Temelde, bu hayali gerçekliği yavaşlatıyorsunuz ve oraya gidip dolaşıyorsunuz, gerçek hayatta hiç olmadığı kadar yakından gözlemliyorsunuz. Başka bir deyişle, gözden geçirmeye harcadığınız haftalar ve aylar boyunca gerçekleşen bir tür zeka birikimi vardır.
Ama yine de, mükemmel paragrafın size geldiği başka zamanlar da vardır ve sonra “gözden geçirme” her geldiğinde o şeyi yalnız bırakmayı içerir.
İşte tüm kurgusal tavsiyelerin taslağı: “Müstakbel yazar her zaman X Şeyini yapmalıdır. Tabii yapmaması gerekmedikçe.”
Gülüyorum. Hıçkıra hıçkıra.
“Harika bir yazar ile iyi bir yazar arasındaki fark, çalışırken verdiği anlık kararların kalitesinde.” Ama bu kitaptaki diğer anlarda, metni dinleyen ya da sesi takip eden yazarlardan bahsediyorsunuz, bu da daha az bilinçli bir süreci ima ediyor. Kuşkusuz bir yazar, yazma şekli hakkında çok bilinçli olabilir, “yazması gereken” hikaye pahasına belirli bir hikaye türünü yazmaya çok yatırım yapabilir – veya çok iç güdümlü olabilir, yine sesin daha derin erişimleri pahasına seksi veya baştan çıkarıcı hissettiren şeyler tarafından yönlendirilebilir. Sizce kompozisyonun karar verme aşaması ne düzeyde olmalıdır?
Açıklığa kavuşturmak gerekirse, [“Büyük bir yazar ile iyi bir yazar arasındaki] farkın […] çalışırken verdiği anlık kararların kalitesinde”] olduğunu söylediğimde ”Bahsettiğiniz aynı “daha az bilinçli” süreçten bahsediyorum. Benim için ise çok az bilinçli (kavramsal) karar verme süreci var, çok az. Neredeyse tüm büyük “kararlarım” her geçişte sezgisel olarak alınır. Ve sonra bir sonraki geçişte ayakta kalmalarına (veya kalmamalarına) izin veriyorum ve zamanla… bir şeyler katılaşmaya başlıyor.
Ama bu noktada gerçekten dikkatli olmak istiyorum, çünkü bu kitaptan kesinlikle nasıl yapılır kitabı olmak istemeyen bir “paket servis” varsa, o da şudur: asla bilemezsiniz. Herkes kendi başına öğrenmek zorunda. Ve, öğrendikten sonra…bu bilginin bir dahaki sefere size pek bir faydası olmayacak. (Ustalık = “kişinin hiçbir zaman usta olamayacağı, yani hiçbir zaman otomatik pilota geçemeyeceği fikrinden memnun olmak.”) Bazı yazarlar, eminim, yüksek düzeyde planlamadan ve tüm bunlardan yararlanırlar. Ancak gözlemlediğim bir şey var: genç yazarlar bir plana sahip olmaları gereken ölçüde aşırı kredi verme eğilimindedirler (ve daha sonra bu planı uygularlar) ve aynı zamanda bu planı entelektüel olarak savunma yeteneklerinin nihai ürünün kalitesiyle ne kadar ilgili olduğunu abartma eğilimindedirler.
Ancak, kendi adıma konuşursam: büyük düşman her zaman çok önceden çok şey biliyordu; bir gündemi vardı; “olmak istediğim yazar” veya “yazdığım bu kitabın ne hakkında olduğu” hakkında çok güçlü bir fikre sahipti. Metin (benim görüşüme göre) belirli bir doğal enerjiye sahip. Ebe benzeri işimiz, bu enerjiyi gözden geçirerek ayırt etmek ve onurlandırmaktır.
Bu, mikro düzeyde işimizin bir cümlenin bir versiyonunu diğerine tercih etmek olduğunu söylemenin başka bir yoludur. Benim tüm sürecim metni tekrar tekrar gözden geçirmek, bahsettiğiniz sezgisel şekilde küçük değişiklikler yapmak. Benim için, her şeye giden yol budur: tema ve olay örgüsü ve politika ve ton vb.
Her zaman bir sohbetle karşılaştırırım. Ne diyeceğimi bilerek gelirsem ve sadece söylersem, ihmal edilmiş hissedeceksin. Benim bölümümde, nerede olduğunuza dair bir farkındalık olmalı, şu andan bu ânâ. Ve bu değerlendirmenin çoğu, bilirsiniz… hissederek gerçekleşir. Çok zeki bir yanımız anlık, sezgisel karar verme anlarına katlanmak zorunda kalıyor.
Tekrar ediyorum, bunlar çok yakın, mikroskobik okumalar. Yakından okumak sizi nasıl daha iyi bir kurgu yazarı yaptı? Genç/yayınlanmamış yazarlar veya daha yaşlı/yayınlanmış yazarlar, kendi başlarına (örneğin bir el işi kitabı yazıp yazmadıklarına bakılmaksızın) böyle okumalar yapmaktan nasıl yararlanabilirler?
Her dönem birileri bu sorunun bir versiyonunu soracak: “Bu analiz tamamen iyi ve iyi, ama bunun işime nasıl yardımcı olması gerekiyor?” Ve bir cevap: olmayabilir. Ya da: Dürüst olmak gerekirse, bilmiyorum. Ama sonra kafalarının üstünde büyük bir tahıl ambarı olduğunu hayal etmelerini isterim. İnanç eylemi, “Oraya iyi şeyler koyarsam – iyi hikayeler, aynı, zengin yaşam deneyimlerinin iyi analizleri – bunların hepsi pratiğime girecektir; estetik çıtamı yükseltecek ve tam olarak bilmeme gerek olmayan bir süreçle belirli hamleleri bana sunacaktır.”
Kendi adıma konuşmak gerekirse, evet, bu şekilde okumak gerçekten işime yardımcı oldu. Belki de (gitaristseniz) büyük bir solocuyu dinlemek ve daha sonra soloyu öğrenmek gibidir. Vücudunuzda, aktivitenin üst kısımlarının farkına varmanızı sağlar. Şimdi bile fark ediyorum ki, tüm bu zamanı bu hikayeleri okuyarak ve yeniden okuyarak ve kompozisyonlar üzerinde çalışarak harcadıktan sonra, daha kolay ve mutlu bir şekilde daha iyi yazıyorum.
Ve son olarak, herhangi bir şeyi derinlemesine araştırmanın umut verici ve harika bir yanı olduğunu hissediyorum. Zihnin işleyişi hakkında bize bir şeyler öğretiyor. Temelde zihnimizle, zihnin son derece organize bir sisteme (hikaye) tepki veren başka bir bölümünü izliyoruz ve zihnin en yüksek derecede organize sisteme, dünyanın kendisine tepki verme şekli arasında bir paralellik var. Bir şekilde, belirli bir durumda olma yeteneğimize olan güvenimizi artırıyor. Ve bence bunun nedeni, bir sanat eserini analiz etme sürecinin şu şekilde devam etmesidir: bir reaksiyon gösterin; reaksiyonu fark edin; reaksiyonu kutsayın (yani, geçerli olduğunu kabul edin); bu reaksiyonu ifade etmeye çalışın. Ve bu…her an değil mi? Siyasi bir konuşma duyduğumuzda ya da yeni biriyle tanıştığımızda ya da aniden garip bir duruma düştüğümüzde yaptığımız bu değil mi? Ve eğer bu diziyi hayata geçirme yeteneğimize güvenimiz varsa, bunun sonucunda, sanırım, “güven” dediğimiz bir şey ortaya çıkar – herhangi bir anda tam olarak mevcut olmak konusunda daha rahat hissederiz. Bununla başa çıkabileceğimizi biliyoruz.
“Çömlek Alyoşa”yı okuma şeklinize biraz katılmadığımı söylemeliyim, ama tabii ki bu kitabın erdemlerinden biri – eleştirmeninizin sesinin sıcak ve davetkar olması ve bu yüzden katılmamakta özgürüz. (Bence Alyoşa’da siyasi bir tahakküm hikayesi görmek mümkün ve okuyucu tarafından algılanan “zarif pasif” doğanın aslında bu tahakküme ters bir Bartleby gibi travmatik bir tepki olduğunu düşünüyorum. Edimsel beceri kitabı olarak Yüzme son derece demokratik ve açık. Bu şekilde yazmak sizin için neden önemliydi? Neden sadece, “Bu benim yorumum ve bunlar da yazma dersleri, bundan ders çıkarmalısınız ve eğer eğer katılmıyorsunuz yanılıyorsunuz demektir” demiyorsunuz?
Teşekkürler: “Demokratik ve açık” – Kulağa hoş geliyor. Ve okuyucu buna katılmamakta özgürdür – gerçekten, tüm mesele budur. Ben teklif ediyorum, sen kabul ediyorsun ve reddediyorsun ve bu şekilde… birlikte oynuyoruz.
Ve evet – kitap bunca yıllık öğretmenlikten geliyor ve basitçe söylemek gerekirse, yukarıda söylediğimiz gibi: bu çılgın yetenekli genç yazarların sayfada kendilerine daha çok benzemelerine yardımcı olalım. Sadece onların yapabileceği şeyi yapmayı öğrenmelerine yardımcı olalım. Yani iş “doğru yorumlar sağlamak” değil, “bir şeyler başlatmak.” Bu tür bir öğretim gerçekten daha çok (nazik) judo gibidir. Çok fazlai harika enerjileri ve her birinin işlerinde belirli bir “sorunu” veya engeli var Böylece oyun şu hale gelir: işleri öyle bir başlatın ki, bu engeller kırılsın veya daha uygulanabilir bir şeye dönüşsün.
Bu yüzden denemelerde yapmaya çalıştığım şey partiyi başlatmaktı – hayalim, kitap yüzünden insanların aniden hikaye formunu daha ciddiye almaya başlaması ve ülkenin yakında Alyoşa ve Marya ve kitaptaki hikayelerdeki diğer tüm uydurma insanlar hakkında tutkuyla tartışan insanların sesleriyle dolu olmasıydı.
Bu bir rüya. Ama gerçekten, şimdi bunun aptalca bir versiyonunu yapıyoruz. Kafamıza “hikayeler” sokuyoruz (birçoğu sahte ve yüzeysel ve gündemle dolu) ve sonra… bu hikayelere dayanarak diğer insanların projeksiyonlarını oluşturuyoruz ve bu konuda kavga ediyoruz. QAnon’u düşünün – şirketler tarafından kurulan bu bilgilendirme kanallarından kar amaçlı çıkan ve özellikle hassas olan on binlerce insana (Hemingway’in dediği gibi) “yerleşik bok dedektörleri” yeterince geliştirilmediği için virüs bulaştıran tamamen yanlış ve delice bir “hikaye “. Bu dedektörler nasıl geliştiriliyor? Elbette yaşayarak, ama aynı zamanda karmaşık bir dille aktif, şüpheci, neşeli bir günlük ilişkiye sahip olarak: yani okuyarak.
Nedir bu Situasyonist tekil düşünce? Bence devlet ve burjuva kültüründen tamamen bir kopuştur
Kızı Roza Boynik’in (11) çizimiyle Sezgin Boynik
:Sezgin Boynik
Söyleşi: Nagehan Uskan
[samsun’da punk, fanzinler ve terziler| çağdaş sanata situasyonist aparkat| guy debord meselesi| yerinde çarpışmalar, halil altındere, NSK, ZEN ve bülent tangay]
2000 yılında Mimar Sinan Üniversitesi Sosyoloji bölümüne başladığımda, iskelenin hemen yanındaki o izbe binada karşıma çıkan en acayip insanlardan biriydi Sezgin. Şu an özel bir üniversiteye dönüşüp gıcır gıcır bir hal alan binanın, o günlerde o yıkık dökük haliyle, yukarı çıkınca denizle karşı karşıya gelinen küçük terasına kim bilir kaç kişi sıkışır ve hummalı muhabbetlere dalardı. Biz orada bol bol sinema konuştuk, birbirimize CD’ler doldurup değiş tokuş ettik, henüz Marx okumamışken Foucault’ya inandık, anti-psikiyatri tartıştık, yöntemi bilmeden “yönteme hayır” dedik, Orhan Gencebay arabeskini analiz ettik ama içimizde hep bir punk olma hevesi vardı. Belki de punk olamayacak kadar romantiktik. Sezgin’se mohikan saçları ve radikal bir punk tavrıyla aramıza daldı. Bizden birkaç yaş büyüktü, sosyolojide master yapıyordu.
Kosova’dan geliyordu ama yolu İstanbul’dan önce Samsun’dan geçmişti. Her işi büyük tutkuyla yapar ve tüm ayrıntılarıyla bizlerle paylaşırdı. 20 yıldan fazladır devam eden dostluğumuzda, birlikte yaptığımız birkaç güzel projenin ötesinde hem sanatsal hem de politik duruşumuzu birlikte harmanlayan uzun bir yol var. Sezgin Boynik’i, Tolga Güldallı ile birlikte kaleme aldıkları Türkiye’de Punk ve Yeraltı Kaynaklarının Kesintili Tarihi 1978-1999 kitabından6tanıyanlar olacaktır. Şu an Helsinki’de yayınlanan RABRAB7 adlı teorik güncel sanat dergisi kurucusu ve editörü. Önümüzdeki dönemde Rabrab’dan kimi seçme yazılar Fütüristika’da yer alacak.
Söyleşinin ilk bölümüyle karşınızdayız.
Nagehan Uskan
[Nagehan Uskan] ————————– Kosovalı biri olarak Eski Yugoslavya’yı deneyimleme şansın oldu. Bu durum sana neler kattı?
[Sezgin Boynik] ————————- Ben Yugoslavya’yı ucundan yakaladım. Politik bilincim oluşmaya başlayacağı zaman, Yugoslavya tüm dünyanın konuştuğu bir iç savaş girdabına girmişti. Zaten tüm seksenler boyunca benim ait olduğum jenerasyon artan milliyetçilik ve anti-komünist söylem ile yetişti… yani düşünebileceğin en gerici ve en karanlık fikirlerle. Son on senedir Yugoslavya ile ilgili kapsamlı tarihsel araştırmalar yapıyorum, şimdi bu konuda söyleyecek o kadar çok şeyim var ki nereden başlayacağımı bilmiyorum. Yakında Yugoslavya’da konkret ve görsel şiir üzerine hazırladığım bir antoloji yayımlanacak [Sickle of Syntax & Hammer of Tautology: Concrete and Visual Poetry in Yugoslavia, 1968-1983, OEI Press8 ]. Bir başka sefer bu konuda konuşuruz.
Kosova’dan Samsun’a nasıl yolun düştü?
Teyzem Türkiye’de olduğu için çocukluğumdan beri Türkiye’ye geliyordum, yani buraları iyi biliyordum. Kosova’da savaş çıkınca Türkiye’nin verdiği bir bursa başvurdum. 1996 yılıydı, bursu kazanıp Türkiye’ye geldim. Çok az para vardı ama Kosovalı öğrencileri Türkiye’deki üniversitelere yerleştiriyorlardı. Yurt, paso ve kantinde öğle yemeği parası, bir de 50 Alman markı değerinde harçlık veriyorlardı. Ben Ankara’da felsefe okumak istedim, Ulus Baker’le çalışmak istiyordum. Ama bana oranın mümkün olmadığını, buna en yakın bölümün Samsun’daki psikoloji bölümü olduğunu söyleyip oraya yerleştirdiler. Öyle gittim Samsun’a işte, ismini bile duymamıştım.
Samsun yılların benim de iyi bilmediğim yıllar… Neler yapıyordun? Nasıl bir hayatın vardı?
Söylediğim gibi, öncelikli olarak üniversitede psikoloji okuyordum. O zamanlar orası gericiliğin kalesiydi; kesin hâlâ öyledir. O dönemde herkes ülkücüydü. 19 Mayıs Üniversitesi’nde çaycısından rektörüne kadar herkes ülkücüydü. Hatta bizim psikoloji bölümünü de içinde liberal bir hoca olduğu için kapattılar sonrasında. Hatırlıyorum, Habermascıydı ve Amon Düül dinliyordu. Bir de Eğitim Fakültesi’nin kütüphanesinde yetmişlerden kalma Artforum ve diğer ilginç sanat dergileri vardı. Gidip onları karıştırıyordum. İzbe bir kütüphanesi olan Eğitim Fakültesi’nde bu dergiler bir köşeye yumulmuştu, rafta bile değillerdi. Daha sonra Salt’ın bastığı İsmail Saray kitabını okurken anladım bu dergilerin oraya nasıl geldiğini… Saray, Samsun Eğitim Fakültesi’nde ders veriyormuş. Bu dergiler benim için çok önemliydi. Kim bilir hâlâ ordalar mı?
Biz Samsun’da Çapa Çürek diye bir punk müzik grubu kurduk. Kardeşim ve kuzenimin de olduğu, birkaç arkadaşla birlikte daha çok doğaçlama, punk-noise müzik yapıyorduk. ÖDP’nin sahibi olduğu bir radyoda DJ’lik yapıyordum. Noise müzik çalıyordum, İstanbul ve başka yerlerden aldığım kasetlerle hazırlıyordum programı. O dönemde Doğa Demiray, İbrahim Can Koç, Ahmet Kilisli ve daha hatırlamadığım bir sürü marjinal kişiyle beraber Şuurlu Bir Şey adında, 2 sayısı çıkan bir fanzin yaptık. Bu fanzin için Samsun’daki ilginç insanlarla röportajlar yapıyordum. Çok plak topluyordum o dönem, bu yüzden de plakçıları çok sık geziyordum. Plakçı demeyelim, hurdacılardı, plakçı yoktu orada… Hurdacılardan biri bana terzi Cemal Kuru’ya gitmemi önerdi, onda binden fazla plak olduğunu söyledi. Buluştum onunla, dindar biriydi. Plaklara tapıyordu, resmen fetiş halindeydi. Kırılmış plakları çöplerden toplayıp kendi elleriyle onarıyordu, o derece… Bir yandan da bir sürü ilahi kasetleri vardı. Onunla bir söyleşi yaptım mesela ve bu çok beğenildi. Her soruya cevap vermeden önce ayağa kalkıyordu. Çok ilginç biriydi.
Samsun ilginç bir yerdi, eskiden çok modernmiş. Sonradan yobazlaşınca arada kalan çok insan vardı. Solcu ve Kürt arkadaşların hepsi dayak yedi sırayla. Bana da sataştılar, ama ben Kosovalı olduğum için daha dikkatli davranıyorlardı. O zaman Kosova’da savaş olduğu için bana kimse dokunmuyordu. Hatta beni kolluyorlardı. Birkaç kere beni kenara çekti ülkücüler, “Reis meis” böyle bir şeyler dediler, ”Sen ne yapıyorsun o solcularla, onların hepsi terörist”, dediler. Ben dinlemiyorum tabii o zaman. En aktif yer TKP’ydi, hatta o zaman SİP’ti ismi, Sosyalist İktidar Partisi. Benim bir arkadaşım orada rock dinleme günleri yapıyordu, o yüzden partiye gidiyordum. Ben o zamanlar anarşisttim, komünistleri sevmiyordum. Zaten duvarda Stalin resmini görünce irkilmiştim, onu hatırlıyorum. Yugoslavya’dan gelen bizler için Stalin en büyük düşmandı. Türkçe basılan Tito kitapları getiriyordum Kosova’dan. Kimsenin umurunda değildi. İşte böyle bir atmosferde politize oluyorduk. Yani her şey bizi postmodernizm batağına itiyordu; biz ise olabildiğince punk bilinciyle direniyorduk.
Her şey bizi postmodernizm batağına itiyordu; biz ise olabildiğince punk bilinciyle direniyorduk.
Çapa Çürek’ten biraz daha bahseder misin?
Çapa Çürek bir deneyimdi. Ben, kardeşim ve kuzenim, hepimiz Kosova’da savaştan kaçmışız, Samsun’da böyle bir grup kurmuşuz. Oldukça ilginçti. Şuurlu Bir Şey de zaten onun propaganda yayın organı gibiydi. Manifestolar, analizler, inceleme yazıları… Duyan da Çapa Çürek çok büyük bir şey sanır. İstanbul’a geldiğimizde de Çapa Çürek bir süre devam etti. Bir müzisyen arkadaşımız bizi basçı bir müzisyenle bir araya getirdi. Başka bir arkadaşımız vasıtasıyla ücretsiz kullanabileceğimiz bir stüdyo da bulduk. Hiçbirimiz çalmayı bilmiyorduk aslında. Basit ritimlerle yapılan bir müzikti. 2000’li yıllarda Yurttan Sesler adında Molotov Tapes’ten çıkan Türkiye’den hardcore punk grupları içeren bir derleme albüme dahil ettiler bizi sonra. Demomuz da var hâlâ dijital ortamda…
Çapa Çürek – Paja Patak
İstanbul’a 2000 yılında Master yapmaya geldin. Situasyonistler üzerine çalışıyordun. Burada nasıl bir hayatın oldu?
İstanbul’a geldiğim zaman çok tanıdığım yoktu, sadece şimdiki Deform Müzik’ten arkadaşları tanıyordum. Samsun’da yaşarken İstanbul’a geldiğim zamanlarda tanıştığım Ünver Şahin, Anabala Pasajı’nda takılıyordu. Zen dahil birçok grupta çalan saksafoncu Bülent Tangay’la bir seferinde orada karşılaşmıştık. Aksak Maboul ve Etron Fou Leloublan gruplarını istiyordum. Kimsenin bildiği yoktu bunları… Halbuki Şuurlu Bir Şey dergisinin ilk sayısında bunlar hakkında yazı basmıştık. Bende bir kaseti vardı. Kosova’da müzik kültürü çok gelişmişti. Millet sürekli kaset, plak topluyordu. Oradan getirdiğim bir birikimim vardı.
Daha sonra iste Bülent ile Etron Fou Leloublan sayesinde arkadaş olduk, onda plakları vardı. Rock-in-Opposition ve avant-gard punk, ne varsa dinliyordu Bülent. Saksafon çalıyordu. Bülent çok önemli biri benim için. Daha sonra bastığımız Punk kitabında Murat Ertel’den Bülent hakkında yazı yazmasını istedik. Bu Bülent hakkında okuyabileceğiniz tek yazıdır; Can Yücel’in Bülent hakkında yazdığı şiiri saymazsak… Bir de Ünver Şahin benim için çok önemliydi. Japon noise, new wave, no wave kasetleri kaydedip Samsun’a yolluyordu, otobüse verip yolluyordu kasetleri… İstanbul’a gelmeden önce tanıdığım tek arkadaşlarım bunlardı. Aslında ben İstanbul’a Mimar Sinan Üniversitesi’nden sosyolog Ali Akay için geldim. Bir kere, 99’da sanırım, İstanbul’a gelmiştim kısa süreliğine. İstiklal Caddesi’nde yürürken yolda Ali Akay’la karşılaştım. Elimde Şuurlu Bir Şey vardı. Ona, “Sen Ali Akay mısın?”, diye sordum. “Evet”, dedi. “Bak, ben bu fanzini yapıyorum, seneye de senin öğrencin olacağım”, dedim, fanzini verdim ve gittim. Sonra hakikaten de bir sene sonra Mimar Sinan Sosyoloji Master’ına başladım ve öğrencisi oldum.
İstanbul’da o yıllarda bir hostelde yaşıyordum. Aylığı 80 dolardı. Anabala Pasajı’nda, biraz da Atlas Pasajı’nda takılırdım. Fanzinlerle yine ilgilendim. Kısa sürede İstanbul’da tanımadığım kalmadı. İstanbul’da güncel sanat yeni yeni yükselişe geçmişti. İlk başlarda ondan nefret ettim, pek alakam yoktu. Sadece içki içmek için gidiyordum sergi açılışlarına. Bir tek Platform’a gidiyordum, orada çok iyi kitaplar vardı. Oraya gidip gelen birçok kişiyle tanıştım. Orası bana iyi geldi. Master tezim Situasyonistler üzerine çok sıkı çalıştım, yaklaşımım da o dönem Situasyonistler’le ilgilenenlerden çok daha farklı ve radikaldi. Bir gün Situasyonistler üzerine konuşma yapan oldukça iyi tanınan bir sanatçı ve sanat eleştirmeninin konuşması sırasında bir çıkışım olmuştu. Konuşmacı çok sinirlendi ve elindeki kâğıtları fırlatarak konuşmayı yarıda kesti. Bu olay sayesinde güncel sanatçı Halil Altındere’yle tanıştım, sonra çok iyi arkadaşım oldu. Halil beni herkesle tanıştırdı ve Art-ist güncel sanat dergisine dahil etti. İşte güncel sanata punk tavırla adım atmış oldum.
Art-İst’in Situasyonistler sayısının editörlüğünü de bu dönemde yaptın. Bu nasıl bir süreçti?
Halil o sırada Art-İst için NSK (Neue Slowenische Kunst) üzerine bir sayı hazırlıyordu, ben oraya uzun bir yazı verdim. Kongrede yaptığım sunum da Situasyonistler ve NSK üzerineydi. “Gösterinin karşı-stratejileri” gibi bir başlığı vardı. Sonra benden Situasyonistler sayısını yapmamı istedi. Yalnız yapmak istediğimi söyledim, diğerlerinin yaklaşımını pek beğenmiyordum. Çağdaş sanatın Situasyonistlerin düşmanı olduğunu savunuyordum ve Türkiye’deki sanat ortamında benimle aynı fikirde birini bulmak imkânsızdı. Birçok sanat eleştirmeni abuk sabuk işlerde Situasyonist yön buluyordu ve böyle yapan kişilerle çalışmayacağımı söylemiştim. Derginin yazılarının seçimlerinde çok titiz davrandım. Sanatçılar ve sanat yazarları bunu kolay sindiremediler. Bir sanatçı Situasyonistler sayısının editörü olmam üzerine “Kosova’nın köylüsü bu sayıyı mı çıkaracak?” diye olay çıkarmıştı hatta… Art-İst’tin kadrosunda bulunan bir isim Situasyonistler sayısını benim yapacağımı duyunca dergiden ayrıldı. Art-İst’i o zaman herkes çok önemsiyordu, sanki Documenta’nın küratörüymüşsün gibi muamele görüyordun. Çok önemli bir şeydi. “Tamam, işte şimdi başardın”, anlamına geliyordu oraya yazmak. Situasyonistler sayısı çok iyi oldu, çok iyi yazılar var. O dergide Situasyonistlerin en önemli isimlerinin yazdığı, hiçbir yerde olmayan, yıllar sonra October dergisinde yayınlanan yazılar var. Punk da aslında tam Situasyonist ruhuydu. Onların duruşu o kadar güçlü ki, onları ya kabul edeceksin ya da anti-Situasyonist olacaksın. Elbette yanlışlıkları da var ama eleştirel düşünceye büyük katkıları var. İtalyalı Wu Ming var mesela, bugünkü en önemli temsilcileri arasında. Çağdaş sanat ve Situasyonist Enternasyonal arasında ayrım yapmak lazım. Situasyonistleri örnek alıp Situasyonist arşiviyle, formuyla uğraşanlar, sanat enstalasyonu, videolar yapanlar var, bu ayrı. Bunların arasında iyi olanlar da var, berbat olanlar da var. 2003-2004 yıllarındaki durumdan bahsediyorum elbette. Şimdi çok gelişti, etkili oldu. Situasyonistler o dönemde mimarlık, birleştirici kentsellik [unitary urbanism], psikocoğrafya gibi konularla ilgileniyordu, onların da devamı gelmedi. Çünkü mimarlığın fonksiyonel olması lazım, başka unsurlara da bağlı mimarlık. Bir de Situasyonistleri politik bir bağlamda ele alanlar da var.
Situasyonist duruşu nasıl tarif edersin?
Fransa’da İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra en radikal anti-kolonyal duruşu olan gruplardan. Grubun içinde Arap, Müslüman kökenli radikal teorisyenler var. Mustafa Hayati, Muhammed Dahou, Abdulhafid Katib, Cezayirli, Faslı, Filistinli isimler. Bunları süs gibi almamışlar aralarına. Mesela Mustafa Hayati hâlâ aktif, inanılmaz. Bir sözlük projesi vardı: Dictionary of Captive Words, İngilizcesi. Şiirsel, politik bir sözlük, taslağın teorisi… Mustafa Hayati Strasbourg skandalını çıkaran adam. Öğrenci hayatının sefaletini yazdı. Filistin Özgürlük Hareketi’nin daha radikal bir fraksiyonuna katılınca Situasyonistlerden ayrılıyor. Abdulhafid Katip 1958’de Paris’te pazarın kurulduğu merkezdeki Les Halles’in psikocoğrafya analizini yapıyor. Bunu yaparken hapse atılıyor, çünkü siyahların Paris’te 1958’de akşam 8’den sonra dışarı çıkmaları yasak. Fransa o zaman çok faşist bir yer. Araplar, Afrikalılar Situasyonistler grubuna teorisyen, sanatçı, entelektüel olarak katılıyorlar, süs bitkisi değiller. Politik duruş böyle bir şey. Gianfranco Sanguinetti de önemli bir isim mesela. Raoul Vaneigem ayrı bir konu, bunlara çalışanlar ve sanat projelerine dahil edenler iyi şeyler çıkardı. Ralph Rumney İngiliz, o da tamamen ayrı bir konu. Pegeen Guggenheim ile evli, İngiliz anarşist ve junky yazar Alexander Trocchi ile beraber çalışan biri. London Psychogeography Association’ın tek üyesi. İşte böyle garip bir grup Situasyonistler. Her neyse, bir de Marksist sanat sosyal tarihinin önemli temsilcisi, T. J. Clark da bu gruptan. Nicholson-Smith de var, aynı zamanda Henri Lefebvre ve bir sürü yazarı İngilizceye çeviren adam. Çok ciddi bir akım, onları sadece Constant Nieuwenhuys, Asger Jorn, Pinot-Gallizio gibi isimlerden ibaret görenler var, onlar asıl meseleyi kaçırıyor. Situasyonistlerde asıl olay mimari projeler değil, politik projeler. Benim Situasyonislere yaklaşımım da bu duruşa dayalıydı.
Debord’u aslında anarşist Leninist olarak tarif edebiliriz.
Aynı zamanda Debord’un da bu kadar ön plana çıkmasını, Situasyonistler denildiğinde kolektif bir oluşum olmasına rağmen hep Debord’a vurgu yapılmasını neye bağlıyorsun?
Aslında Guy Debord’un yaklaşımı kendisine Situasyonist deyip bu işin ekmeğini yiyenlerden çok farklı. Kendilerine Situasyonist deyip bienallerde sergiler, önemli galerilerde enstalasyonlar yaptı birçok isim. Daha 1960’lardan bahsediyorum. Amerika’daki farklı üniversitelere yaranmaya çalışanlar, Situasyonist fikirlerini popülarize etmeye çalışanlar… Popülerize etmek aynı zamanda basitleştirmek anlamına geliyor. Guy Debord böyle bir yaklaşımdan uzakta. Sergileri reddediyor. Arka kapıdan girmeyi reddediyor. Asger Jorn ve diğer İskandinav Situasyonistler hep oraya buraya dalmışlar. Eklektik bir tavır var yani. Amerikalılar da öyle… Almanların SPUR grubu, hepsi sanat olayına girmiş. Hollandalılar, Danimarkalılar da hepsi galerilere yamanıyorlar. Guy Debord, “Ya hep ya hiç” diyor, bu yüzden de hep yalnız kalmış. Lenin’in Birinci Dünya Savaşı arifesindeki yalnızlığına benzeyen bir yalnızlık [solitude] bu. Debord’u aslında anarşist Leninist olarak tarif edebiliriz. Teorik kitabı Gösteri Toplumu ve radikal deneysel filmleri olmasa Guy Debord bu kadar bilinmezdi. O çevrede onun kadar iyi film yapan yok. Çok paranoyak biri Debord, biri yanlışlık yaparsa hiç affetmiyor. Situasyonist duruşundan hiçbir zaman ödün vermediği için bu kadar kült bir figür. İntihar ederek hayatına son veriyor.
Peki hiyerarşik bir durumdan bahsedebilir miyiz yine de?
Hiyerarşik bir durum varmış kesinlikle ki adını bu kadar çok duyuyoruz. Debord kurucusu sonuçta, 1957’de kurulunca Situasyonistler grubuna birçok kişi dahil olmuştu ama bitince iki kişi kalmış: Guy Debord ve Gianfranco Sanguinetti. Sanguinetti ilk başta yoktu, sonradan katıldı. Arada Rene Vienet, Alice Becker-Ho, Michele Bernstein, Raoul Vaneigem, Attila Kotanyi, Jorgen Nash, J.V Martin katıldı… başlarda bu isimler yoktu. Meşaleyi taşıyansa Debord’du.
Debord’un yapmak istediği aslında İkinci Dünya Savaşı sonrası bir Tarih ve Sınıf Bilinci eseri yazmaktı. Parti disiplininden uzak, obskurantist avant-garde, yarı-punk bir herifin yapabildiği kadar yapmış işte.
Situasyonistlerin “estetik terörizm” dediği şey ne anlama geliyor? Estetik formları reddetmek ve formsuzluk üzerinden bir form yaratmak mı? Yoksa bu Debord’un sanatı yaşamda gerçekleştirerek aşmak dediği şey mi?
Nagehan, bu sorduğun soru çok önemli. Ve şu an akademi içinde bile Situasyonistler ve Debord’un estetik ve sanat hakkındaki görüşleri üzerine epey ciddi yayınlar çıkmaya başlıyor. Tutarlı ve sistematik bir Situasyonist teoriden bahsetmemiz imkânsız; akla ilk gelen Debord’un Gösteri Toplumu. Politika, güncel hayat çelişkileri, modernizasyon, tüketim toplumu, devrimler, temporalite, teknoloji, vesaire konularla alakalı olmasına rağmen, kitabı bir kültür incelemeleri [cultural studies] çalışması olarak göremeyiz. Daha çok bir manifesto gibi okunmalı. Bu açıdan bakıldığında, Situasyonistlerde politik ve estetik arasındaki ilişkiyi kendi özgül bakışıyla anlamamız gerektiğini düşünüyorum. Çoğu zaman unutulan bir gerçek şudur ki, Debord’un Gösteri Toplumu’nu yazarken asıl etkilendiği kitap, Georg Lukács’ın Tarih ve Sınıf Bilinci’dir. Bu kitabın Türkçe çevirisi var, Belge Yayınları’ndan. Bu, gerçekten de çok ilginç bir kitap. Rosa Luxemburg ve Lenin gibi çağdaş devrimci militanları inceleyen Lukács, işçi sınıfının devrimci ve objektif bilincini öznel [subjektif] kategoriler ile anlamamız gerektiğini öneriyor. Bir de bunu yaparken, Lukács sanat teorisi kavramlarını da kullanıyor. Debord’un yapmak istediği aslında İkinci Dünya Savaşı sonrası bir Tarih ve Sınıf Bilinci eseri yazmaktı. Parti disiplininden uzak, obskurantist avant-garde, yarı-punk bir herifin yapabildiği kadar yapmış işte.
Art-İst dergisi için yaptığın Situasyonistler sayısının girişinde güçlü bir anti-mektup var. Daha ilk sayfadan aslında bir sanat dergisinde Situasyonistler meselesinin tartışılamayacak olmasını itiraf ediyor gibi. Bir yandan da mektubu “Bu sayıyı politik bir silaha çevirmeye çalışın” gibi bir cümleyle bitiriyor. Sen bu çelişkiye rağmen dergiyi çağdaş sanatın gösterisinden uzak tutmayı başarabildin mi?
Bahsettiğin mektubun yazarı Akexander Brener. Halil’in arkadaşı ve Stedelijk Müzesi’ndeki Kazimir Malevich resmine dolar işareti spreyleyen, Manifesta’ya “Fuck the Neoliberalist Multiculturalist Art System Now” sloganıyla saldıran, Žižek, Groys gibi ünlüleri tokatlayan bir sanat anarşisti; tam anlamıyla bir “estetik terörist”. Şimdi ilginç bir şey anlatacağım: Situasyonistler sayısından sonra Halil, Brener ve onunla beraber takılan Barbara Schurz’u İstanbul’a davet etti. Alfredo Bonanno ve İsyankâr Teori [Insurrectional Theory] üzerine bir sayı hazırladılar, Art-İst dergisinin özel sayısı. Bonanno, 2005’ten beri 4 kere daha hapse girmiş, uzun bir dönem hapiste yatan İtalyan bir anarşist, direkt eylem çağrısı yapan bir militan. Tabii ki böyle bir radikalliği sanat çerçevesinde devam ettirmek imkânsızdı ve bu sayıdan sonra Art-İst dergisi U dönüşü yapıp, eski haline geri döndü; bienal eleştirileri, sanatçı röportajları, sergi analizleri falan, yani bilindik normal seyrine döndü… ve ardından tamamen söndü.
Devam edecek
Brener ve Schurz’un Art-İst dergisine mektubu
Sevgili art-ist,
Bizden bu özel S.E. sayısı için bir yazı yazmamızı istediniz. Fakat bu olanaksız. Kesinlikle olanaksız. Olanaksız çünkü şu anda aşırı ağır ekonomik, entelektüel, duygusal ve fiziksel koşullar içinde var olmaktayız. Bir evimiz yok, yemeğimiz yok, paramız yok ve bu durumu değiştirmek için bir umudumuz yok. Fakat daha da önemlisi, bir sanat dergisi için S.E. ile ilgili bir yazı yazmayı utanç verici buluyoruz. Biz, bunun ahlaksızca ve genel kafa karışıklığını ve ilgisizliği körükleyecek bir hareket olduğunu düşünüyoruz.
Brüksel Polisinin 1869’da ünlü Enternasyonal altınlarını ele geçirdiğini sanmasının hikâyesini biliyor musunuz? Bu altınların varlığı, kapitalistleri uyutmuyordu. Hikâye şöyle: Polis karanlık bir köşede duran kocaman ve sağlam bir kutuya el koyar. Fakat polisler kutuyu açınca sadece kömür bulur. Kapkara kömür. Altın yoktu. Polisin Enternasyonal’e ait altının düşman eli değdiği anda kömüre dönüşeceğinden haberi yoktu.
Ha, ha, ha…
Aynı şey S.E. için de geçerli: Sanat sistemi tarafından ellenince bütün entelektüel ve duygusal coşkunluk toza dönüşüyor: ne harika bir yazgı! Situasyonistlerin ilan ettiği gibi: güncel sanat felç olmuş bir karnaval. Başka bir deyişle: gösteriş ve ölü zaman. Buna karşılık S.E. doluluğu, gerçek şenliği, yani devrimi, kendini gerçekleştirmeyi, katılımı sevdi. Ve sanat sistemi S.E.’nin fikirlerini rekupere etmeye çalıştığında onların devrimci anlamını öldürmeyi amaçlar. Güncel sanat çevresini S.E. ile birleştirmek bu yüzden olanaksız. Her anlamda olanaksız!
S.E.’nin hazırlanış şekli şöyleydi: kültürel, politik, ekonomik ve sosyal her cephede planlı taciz. Debord’un dediği gibi: güncel sanatçılar Çernobil’den bile daha kötü. Şimdi bu taciz stratejisine her zamankinden de çok ihtiyaç var. Fakat bunu anlayabilecek sanatçılar nerde? Yok böyle birileri. Bu yüzden Situasyonist Enternasyonal hakkında bir sanat dergisi hazırlamak saçmalık. Size tavsiye edebileceğimiz tek şey derginizi devrimci bir teorik silaha çevirmek, eğer yapabilirseniz. O zaman S.E.’nin fikirleriyle çalışabilirsiniz.
En iyi dileklerimizle, Alexander Brener ve Barbara Schurz
Labradford, artık mümkün olmayan sessiz bir gecede dinlemek için ideal bir grup. Karanlık siluetlerin ve berrak bir akşamın dinginliğinin ortasında, sesleri odanın her köşesini kaplar. Labradford kelimenin tam anlamıyla oda müziği üretir. Karanlık, atmosferik, tekinsiz sakinlik. Altı albümlük varlıklarında yarattıkları benzersiz ses kolajları zamanın ambient, post-rock ve drone ekiplerine yol gösterdi.
Yazarların yazarları var mıdır? Evet. Müzisyenlerin de müzisyenleri vardır. Godspeed You! Black Emperor’un görünür anarşist öğeler taşımayan öncülleri, az ilgi gördüler veya hiç ilgi görmediler. Bark Psychosis’ten hemen sonra gelip Bowery Electric ve Stars Of The Lid’in yanına dizildiler. Kranky namlı müstesna kayıt firması benzerleri bir araya getiren yuvaları oldu. 1995 yılında ikinci albümleri A Stable Reference ‘tan sonra Stereolab ve Turtoise’ı desteklediler. Labradford, garaja saklanan bir çocuktu. Türkiye’de garaj kültürü hiç olmadığından, biz apartmanların bahçelerinde veya bodrumlarında dizili kömürlüklere kaçıp özgürleşmeye çalışan çocukları selamlayacağız. Grubun (Mark Nelson’ın daha sonra Pan-American ile daha darbeli yapacağı) müzikal karmaşası, ses katmanlarını eklemleme üslupları, hiçbir şeyle ilgilenmeden sadece kendi karanlık esanslarına müptela olmaları. Ses şablonları size ıssızlığı düşündürmeyi başarır, Labradford aktif kaldıkları zaman boyunca dur durak bilmeden minik karanlık ses çukurları kazdı, acayip melodi dokuları dikti ve benzersiz bir bileşim yarattı.
Onlar müzisyenlerin müzisyeni kazıcıların, araştırmacıların, saplantılı müzik meraklılarının duyularına dönük sakin sakin provokasyon yapan bir grup. Labradford 90’larda değil de milenyumda ortaya çıksaydı belki daha beter olacaktı. Çünkü keşiften, ortamdan, dostlardan, mekanlardan, insanın ördüğü biricik çevresinden inşa edilen müzik yerine akıştan düşen ne varsa ona bakılan zamanımızda unutulmayacak kadar bile yer bulamayıp akışta kaybolacaklardı. Oysa interneti geleneksel tavırla kullananların onayıyla varoluşlarını sürdürüyorlar. Demek ki erken doğum onların şansı olmuş. Labradford’un müziği William Blake’in cennet ve cehenneminin çatlaklarına sızdı, bulunduğumuz bu çarpık evrene katkıda bulundu. Karanlığın farklı tonlarını keşfettiler, ağır çekimde durmaksızın vızıldadılar. Bauhaus ve Godflesh’in politik çizgisiyle besleyici kasveti.
“Acımasız refah arayışımızda, kendi zulmümüzün araçları haline geliriz. Kitlesel bölünmeden beslenen bir toplumun omurgasını oluşturmak. (…)Kölelikten yok olmaya(…)”
O. Giriş:
Müzikte politik tavrın biçimleri değişkendir. ABD’de kongre baskınında görülen sağcı metalci, veya Türkiye’de faşizme kaymakta sıkıntı duymamış punk’lar, Türkçü metalciler var. Öte yanda, heavy metal’in başlangıcından bu yana farkında olup veya içgüdüyle takip ettiği çok kültürlü olma çabası da var. Metalin mitolojisi bir uzvun kaybıya başlar. 1960’larda Tony Iommi sanayide çalışırken yaşadığı kazada kaybetmişti parmak uçlarını. Bu kaybı telafi etmek için gitarının biçimini değiştirdi ve telleri gevşeterek bükülmesini kolaylaştırdı. Parçalanmış parmak uçları ve bir sac fabrikasının tuhaf buluşması. Veya hem mantra, hem ferman hem kınama. Black Sabbath’dan, Napalm Death’ten şaşmayalım.
Fütüristika’nın sağlam kaynaklardan aldığı bilgiye göre (saydık, hayır, metal ansiklopedisinden aldık) dünyada 100 binden fazla aktif metal grubu 50’den fazla alt türde çaldı, çalıyor. Kayıt altına düzgünce alınmış 120 bin gruptan 70 binden fazlası radikal denebilecek türlerde. Alt türler arasında en önemlilerinden grindcore’un ilk gruplarından Napalm Death özeti, zulmün aracı olmaya direnmek.
I. Sondan başlamak: John Peel ve grindcore’un kamuya açılması
Napalm Death için büyük bir gündü. John Peel’in yapımcısı John Walters, baterist Mick Harris’i ailesinin Birmingham’daki evinden arayarak grubun duymak istediği soruyu sormuştu: grubun bir kayıt için Londra’ya gelip gelemeyeceğini. Peel’in ilk albümleri Scum’a bayıldığını biliyorlardı ve DJ’e herkes gibi saygı duyduklarından anında evet dediler. BBC’nin Maida Vale stüdyosunda bir pazar öğleden sonrası ve bedava yemek olasılığını dört gözle bekledikleri için o kadar heyecanlılardı ki strese girmek akıllarına gelmedi.
Genç grup – her zamanki gibi – Birmingham’da farklı noktalardan gelip buluşmak zorunda kaldı: basçı Shane Embury, Telford, Shropshire yakınlarındaki Ironbridge’deki evinden geldi ve o gece Harris’in evinde kaldı. Bill Steer’in ailesi onu sabah kendileri bıraktı (gitaristin Wirral’dan trenle kendi başına seyahat etmesine izin vermiyorlardı). Kiralık minibüse doluştular ve vokalist Lee Dorrian’ı Coventry’den alıp kaderlerine doğru yola çıktılar.
Peel Sessions’ın uzun süredir çırpınan yapımcısı Dale Griffin afallamıştı. Harris, grubun stüdyo 3 ‘te yirmi dakika boyunca çalmak istediği 12 şarkı şarkı listesini gönderip sundu. Her zamanki gibi hiperaktif pis müzik, Ama işler böyle yürümeyecekti, Griffin şöyle açıkladı: Grupların yirmi dakikası dört bölüme ayrılmıştı: A, B, C ve D. Evet, bir grup bir bölüme iki tane sıkıştırırsa beş, belki de altı şarkıyla tüm bölümden paçayı kurtarabilirdi, ama on iki şarkı söz konusu değildi. Harris, Napalm Death’in nasıl çalıştığını başka bir ses mühendisine tekrarlamak zorunda kaldı: sadece birkaç dakika sürecek: bunlar grindcore şarkıları, kısacık patlamalar. Griffin çileden çıkmıştı, ama kısa süre sonra insafa geldi ve grup tek parça çekimde setlerini alev alev şalarken ağzı açık kaldı. 1969’da Mott the Hoople’u kurduğundan beri müzik çok garip yollara girmişti, ama bu bambaşka bir şeydi.
Dorrian ve Harris, “hırıltı” ve “mağara adamı çığlıkları” diye Scum’a atfedilen vokalleri üst üste koymak için pozisyonlarını aldılar. Griffin onları durdurmak için hızlı olmak zorundaydı, yarı gülerek yarı ağlayarak dışarı koştu ve bitişik stüdyoda kayıt yapan avangard punk vokalisti Danielle Dax’ı geri getirdi. Dax bağırarak onları durdurmaya çalıştı: “Böyle şarkı söyleyemezsin! Ses tellerinize zarar vereceksiniz çocuklar!”
Napalm Death’in 13 Eylül 1987 ‘de kaydedilen bu ilk Peel oturumu İngiltere’nin şimdiye kadar ürettiği en radikal gruplardan biri tarafından yapılan en radikal kayıtlardan oldu.
Performansın şok edici şiddeti o zamandan beri yüzlerce grup taklit etse bile dikkat çekici yerini korudu. Aynı anda rock müziğin sınırlarını zorlama, kararlılıklarının korkutucu, belki komik ve tamamen hayat dolu bir biçimi oldu; saf fizikselliği ve içgüdüsel enerjisi bir tür yeni insan olasılığını kanıtlar. Kesinlik ve kontrol, felaket ve kaos sırt sırta. Napalm Death o gün bir bas gitar, bir çift baget ve Mick Harris’in güvendiği Pearl davul pedalı (Martian Brain Squeeze adlı bir grupla yaptığı ilk konserinden bu yana kullandığı kit) ile geldi. Bu pedalı karşı batıl inancı vardı. Napalm Death’i biricik yapan süpersonik ritimleri verebilecek tek set. Şimşek kadar hızlı, bir kasırganın gücü veya ‘patlatma’ sanatı.
“Ortaya çıkan müzik sebebini sadece kendinden almış gibi görünüyordu: tasmasını zorlayan ve daha sonra herhangi biçimde kendisini salmakta isteksiz sahibini de parçalayacak vahşi bir hayvan.”
Kaydın ilk üç şarkılı bölümü Napalm’ın değişken çılgınlığını tümüyle içeriyor. ‘The Kill’ yeterince açık bir şekilde başlar, yakıcı bir gitar tonu ve trampet hızlandırmadan önce üç notada yukarı ve aşağı giden riff: beyaz gürültü sanki, çığlıklarla kaplanmış metal bir ateş fırtınası, senkoplu ses tahribatı. Yirmi saniyeden daha kısa sürer şarkı: ritim ve melodinin müzikal gelenekleri görünüşte yok edilir. ”Prison Without Walls” biraz daha yavaştır, ki diğer standartlara göre çok hızlıdır, ama dümdüz gitmeden savruk bir şekilde ritmin etrafında sallanır, Dorrian kendini yükseltir gibi gelir. Ama bu görece sakin açılış bölümünü yerle bir eden iki saniye içinde aniden ‘Dead’ (burada, alaycı bir şekilde, ‘Dead, pt. 1’ diye adlandırılmış) tarafından terse yatırılır.
Kayıt boyunca geleneksel araçların önem sırası altüst edilir: davullar baskındır ve yankılanacak alan verilir. Napalm’ın kendine özgü patlayıcı ritimleri – Harris’in zilinin aşırı gergin ayarı ve alternatif vuruşlar korkunç bir gürültü duvarına katılaşır. ‘Lucid Fairytale’, bası, vızıldamaktan başka hiçbir şey olarak ayırt edilemeyen, süslediği melodiden daha belirgin ve güçlü olan distortion efektini unutmayalım; Harris’in bu yeni müzikal form olan grindcore’u öne çıkarmasını sağlayan ses altı aşındırıcılık. Kayıt, kabul edilebilir olanın sınırlarını şiddetle zorlar.
Ve sonra ‘You Suffer’ geliyor: bir saniyeyi zar zor geçtiği için şöhreti kötü, burada (küçük şakalarını bitirmek için) ‘You Suffer Bölüm 2’ olur. İğneleyici bir darbe gibi gelir ve geçer ve miks yavaşça kapanırken yarattığı şok yavaşça dibe çöker. İşte o medeniyet öncesi mağaranın sakinlerinden biri prangalarını kırmıştır artık ve şimdiye kadar sadece mağaradaki cılız ateşin duvarına yansıyan dış dünyaya bakmaya cesaret etmiştir ve dehşet aniden dönüp hırıldayarak 20. yüzyılın en hayati sorularından birini sormuştur: ‘Evet acı çekiyorsun…Ama neden?’
Napalm Death, Mart 1988 John Peel Radyo Programı kaydı – 12 dakika
II. Kökler: Punk, hardcore ve dilin bozuluşu
Napalm Death’in o acımasız yeni müzik biçimi seksenlerin ortalarından sonlarına kadar punk ve metal sahnelerinde kaset değiş tokuşunun yaygın olduğu o canlı ekosistem içinde gelişti. DNA’sı Atlantik’i geçen ve kökleri İskandinavya’ya dayanan küçük, birbirine bağlı metal camiasınca bir araya getirildi. Napalm’ın ilk albümü Scum, punk’ın hızıyla bir yöne, metalin ağırlığıyla başka bir yöne gerilmiş bir ses yakaladı; hızın arandığı o bireysel silahlanma yarışının doruk noktasıydı.
Ancak grindcore’un içgüdüsel yoğunluğu da çağının bir ürünüdür: tutarlı bir ideolojiye karşı pazarlık edilemez sert yönetim ilkeleri sunan, çalışan erkek ve kadınları ülkeyi yaralayan çatışmalarda birbirine düşüren Thatcherizm yılları. Napalm Death kendisinden kopan ve nihilizme dönüşen politik düşüncenin sesidir. Mick ‘Human Tornado’ Harris’in, 18 Ocak 1986 ‘da Napalm Death baterisindeki ilk konserini anarşist’ crust punk Amebix’in destek grubu olarak vermesi tesadüf değil. Vokalist ve basçı Nik Bullen ve gitarist Justin Broadrick’e katılan Mermaid barının döşeme tahtaları dinleyicilerce şaşkınlık ve alayla karşılanan o patlamaların altında büküldü ve titredi. Şehrin yoksul Sparkhill bölgesindeki Birmingham’ın Stretford Yolu’ndaki bar aslında Midlands’taki punk sahnesinin merkez yeriydi. Harris, geç saatlere kadar düzenlenen ve organizatör Daz Russell tarafından düzenlenen konserlerde izleyiciler arasına karışıp Napalm’ı takip ederdi. Grubu ilk kez 1985 yazında gördü. Chaos UK, Disorder ve Discharge’ın (Sex Pistols, The Clash ve The Buzzcocks gibi ama daha sert ve hızlı punk) hızlı, siyasallaşmış bir punk tavrı gördü onlarda. Ancak aynı zamanda Joy Division’ın ıssız, melodik soğukluğundan da yoğun bir şekilde ilham vardı. Bu değişecekti.
Psychobilly saç kesimli bu ufak eleman Bullen ve Broadrick’in ilgisini o kadar çekti ki Kasım 1985 ‘te baterist ve kurucu üye Miles Ratledge’in yerini aldı. Ailesinin evindeki yatak odasında Harris ve Broadrick, davul seti ve küçük bir amplifikatör ile kapandılar ve Napalm böylece sınırlarını zorlama sürecine başladı. Harris hızlı çalmayı seviyordu ve müziğin gerilim sınırlarını vurgulamak için daha fazla hız, daha fazla enerji istiyordu. Peel’in önceki favorisi Heresy’deki Steve Charlesworth da benzer şekilde hız arıyordu, ancak Harris o konuda alıp başını gitti. [F. notu: Heresy için buraya ve buraya bakılabilir.]
Napalm’ın yeni tarzında iki grubun etkisi duyulur: 1) Boston’dan Siege: Özellikle Drop Dead 2) Şarkıları hemen hiç iki dakikayı geçmeyen Repulsion, özellikle The Stench of Burning Death. Bu iki grubun demoları yeraltı ağını hareketlendirdi ve Napalm kendi çalışması Scum’ın (Pislik) canlı performanslarında giriş kısmında kullandı.
Daha doğuda, Nottingham’da tek odalı bir dairede yaşayan Digby Pearson, çevrelerindeki topluma saldıran ve bayağı gürültü çıkaran grupları yaymaya odaklanmak için tıp okumayı bırakmıştı. Şirketine Earache Records ismini verdi. Yirmili yaşlarının başında ama Napalm üyelerinden daha yaşlı olan Pearson, grindcore için önemli ve tartışmalı bir figür oldu. Önce arkadaş, sonra kolaylaştırıcı, sonra da yeni yeni canlanan hardcore punk ve extreme metal camiası için obsesif bir karakter rolünü aldı. Anarcko-punk gruplarının kasetlerini metal konserlerinde tavsiye etmek veya tam tersini yapmak gibi hareketler içine girdi.
Pearson ayrıca Thatcher’ın serbest piyasa İngiltere’sinde yayılan girişim kültürü takıntısına denk geldi. Kurumsal Ödenek Programı’ndan yararlanabilmek için 1000 sterlin topladı (çoğunlukla kendi plak koleksiyonunu satmıştı.) 1985’te ülkede işsizlik 3,2 milyona ulaşmıştı; hükümet artan yardımların maliyetini sayamaz olduğunda işsizlik yardımına hak kazanmayı zorlaştırdı ve sadece ‘işsiz olarak tanımlananları ve yardım talep edenleri’ sayarak işsizlik istatistiklerini manipüle etti. İşsizlik Haziran 1987’de birden 3 milyonun altına düştü ve Pearson’ın topladığı haftalık 40 sterlinlik ödenek, hükümetin daha fazla insanın işte ve serbest meslek sahibi olduğunu iddia etmesinin başka bir yoluydu sadece. Aslında Pearson kendisine verilen parayla tabii ki hiçbir şey yapmadı ve bir yıl sonra yapmaya çalıştığı işin patlamasına ramak kalmıştı ve bu da onu plak çıkarmaya teşvik etti. Harris sürekli gelip Napalm’ı izlemesini söyleyip durdu: “Bir dahaki sefere daha hızlı olacağım, Dig…”
Napalm Death, Birmingham’daki Rich Bitch stüdyolarını kullanarak 1986 Ağustos’unda Scum’ın on iki parçasını kaydetti. Parasızlıktan gece yarısı ve sabah sekiz arasındaki yarı fiyatı kampanyasından yararlandı. Kayıt toplam 120 sterline mal oldu. Şarkılar, yerel thrash grubu Sacrilege tarafından sağlanan bir MXR distorsiyon pedalını kullanan Broadrick’in jilet gibi keskin gitar tonuyla vızıldadı. “Çok uluslu şirketler/Açlıktan ölen ulusların soykırımı.”
Aynı anda hem mantra, hem ferman hem kınama.
Albümde “Düşünceyi devre dışı bırakan Kaçış/Eğlence Kültürü”ne karşı sözler vardı. Başka, “televizyon ekranından beslenen yurttaşların zihinlerinde karşı ‘İktidar Kuşatması’, insanları çaresizliğe mahkum edip herkesin kafasına sızan “faşist kontrol” araçları… Bakıldığında anarko-punk temsiline daha yakındırlar aslında, daha çok bir amaç arayan isyancılar gibi, bir şeye, belki herhangi bir şeye saldırma ihtiyaçlarını karşılamak için sisteme karşı direnmeye çalışan birkaç çocuk.
Şarkılar, orta tempodan hızlıya ve sonra neredeyse imkansız bir şekilde daha hızlıya, çok çok çok hızlı bir biçime geçiyor. Harris, ‘Polluted Minds’da nadir beliren sert bir gitar solosunda bile yavaşlamıyor ve ‘Sacrificed’ sırasında ortalığı cehenneme dönüyor. Bir şekilde şarkılar, ‘Born On Your Knees ‘,’ Human Garbage’ diye giderken, ‘You Suffer’ gibi en kısa şarkılardan biri seti tamamlarken çalışma daha da ızdıraplı hale geliyor. Başından beri giderek artan bir şekilde, iş başında ezici bir güç varmış gibi hissettiriyor, müzik düzenini yaymakla ve yok etmekle tehdit eden bir kaos oluyor. Ancak albümün bu ilk yarısı, parlak hız ve öfke anları ile desteklense de, hala fark edilebilir derecede “hardcore” tınlıyor.
Kayıt Pearson’a veriliyor ama o ilk aşamada bile sadece yirmi dakikalık müzikle yayınlayamayacağını biliyordu. Ancak ortaya çıkan ses öyle bir şeydi ki yayılmasının önüne geçecek bir sebepten azade olmuştu. Ortaya çıkan müzik sebebini sadece kendinden almış gibi görünüyordu: tasmasını zorlayan ve daha sonra herhangi kendisini salmakta isteksiz sahibini de parçalayacak vahşi bir hayvan.
Broadrick, o sıralarda ses getiren Head of David’de davul çalmak için Napalm gitarcısı pozisyonundan ekim 1986’da ayrıldı. Harris’e göre diğer eleman Bullen provalara son derece sarhoş gelmeye başladı, ki bu da büyük ölçüde ayık davulcu için büyük sorundu. Bullen’ın Napalm’ın hız kullanımı olarak algıladığı tavra karşı artan ilgisizliğinin tezahürüydü. Mart 1987’de yıpranmışlardı ve yeni kan için yol açılmıştı.
Scum’un ikinci yüzü olan şey Mayıs 1987’de, ilkel biçimde kaydedilen 8 parçaydı, tüm enstrümanlar stüdyoda canlı kaydedildi. Pearson’ın tavsiyesiyle Harris, Bill Steer’ı gitara almıştı. Steer okuldan yeni mezundu. Ana kaygısı çocukluk arkadaşı ve davulcusu Ken Owen ve bas gitarist/vokalist Jeff Walker ile kurdukları öncü death metal grubu Carcass’tı. Carcass’ın kendi ilk dönem sözleri tamamen insan vücudunun tahrip edilmesiyle ilgiliydi, türün karikatür benzeri kan ve bağırsak imgelerini tıbbi minutiae’de yaparak, gerçeklikten daha gerçek hale getirdiler ve iç organ imajını alaya aldılar. Kendi alt türlerini ürettiler: goregrind (ya da daha iyisi, hardgore). Steer, Napalm’daki rolünden her zaman kiralık katil olarak bahsetti. Harris ondan grubun kalbindeki “daimi dublör” olarak övgüyle bahsetti her zaman.
Harris heyecanla Steer’a akort etmeyi becerebildiği iki telli gitarda bulduğu yeni riffleri gösterdi, böylece sadece tek parmağıyla bar akorları çalabilecekti: yoğunlaştırılmış, basit, müziğin çıplak bileşenleri. Steer bir yetenekti. Klasik rock filan dinliyordu. Ama Napalm’da kendisinden ne bekleniyorsa onu yaptı. Onun kirli, boğuk gitarı, Scum’un ikinci yarısının temelidir, ki bu da soru şeklinde bir şarkı ile başlar, ‘Hayat?‘ ve gerisi huzursuz ve doyumsuz kar fırtınaları.
Bununla birlikte, Napalm Death’in sözcük içeriği, şarkı sözleri sorunludur, çünkü yeni vokalist Lee Dorrian şarkıları söylerken dilin kendisi zaten tahrip edilmiştir. Grupta yeniydi, ezberlemek için sadece bir gecesi vardı üzerinde çalıştığı yeni karalanmış şarkı sözleriyle stüdyoya girdi. Hatta kayıt sırasında, ani, yıpranmış, neredeyse insanlık dışı ses o garip uğultuların nedenlerinden biri de kaydederken diğerlerinin işaret verip onu düzeltmeye çalışmalarıydı. Eğer dünyanın sembolik düzeni dil tarafından korunuyorsa, düzen Napalm Death’de çoktan anlaşılmazlığa dönüşmüştür.
2006 yılında Turner Ödülü’ne aday gösterilen sanatçı Mark Titchner, Napalm Death’in “işlevini yitiren ve normal bir şekilde iletişim kurmayı bırakan bir dil” yaratmasına atıfta bulundu. Ona göre albüm ilk yarıda anlam ve mesaja sahip olmaktansa ilkel düzeyde işlev gören daha derin bir şeye geçer: yüksek seslerine aşina olduğumuz inanç sistemlerini ortadan kaldıran ve yeni, tanımlanamaz bir kurallar dizisiyle çalışan duygusal bir bağlılık belirmiştir. Scum’ın ikinci yarısında ise “anlaşılmaz olan” hemen hücum eder: bağırsaktan gelen sesler ve anlaşılmazın nükleer kadar güçlü o rüzgarı. [F. notu: Grindcore ve modern sanat arasında Paris’te çalışan Damien Deroubaix de bağ kurmuştur.]
III. Marx gibi: Bazıları için değil herkes için gelecek
Scum, Muhafazakarların yeniden seçilmesinden bir ay sonra Temmuz 1987’de yayımlandı. Hardcore punk’ın sosyalist ve anarşist gündemi Napalm Death’in etkisiyle silindi. Müzik ve düzeni alaycı bir şekilde çürütürken (Mart 1988’deki ikinci Peel kaydı şarkının sert lirik tarzında komik kaçan Çok Uluslu Şirketler versiyonuyla başlar) karşısındaki vahşi hayvana benzer davranır: serbest piyasa kapitalizmi denen vahşi hayvana. Thatcher’ın devlet müdahalesine dair takıntısına karşı bireysel özgürlük lehine seçimlerini gösterirler.
Scum, Muhafazakarların yeniden seçilmesinden bir ay sonra Temmuz 1987’de yayımlandı. Hardcore punk’ın sosyalist ve anarşist gündemi Napalm Death’in etkisiyle silindi. Müzik ve düzeni alaycı bir şekilde çürütürken (Mart 1988’deki ikinci Peel kaydı şarkının sert lirik tarzında komik kaçan Çok Uluslu Şirketler versiyonuyla başlar) karşısındaki vahşi hayvana benzer davranır: serbest piyasa kapitalizmi denen vahşi hayvana. Thatcher’ın devlet müdahalesine dair takıntısına karşı bireysel özgürlük lehine seçimlerini gösterirler.
Napalm Death’in çıkış dönemin İngiliz siyasi ve sosyal tarihinin önemli yıllarına denk gelir. Madencilerin grevi yayılmıştır, özellikle 18 Haziran 1984’te Rotherham yakınlarındaki Orgreave kok fabrikasındaki grevcilerle polis arasındaki çatışma ses getirmişti. Bir tarafta, kapitalizmin yalnızca toplumdaki bir değişiklikle çözülebilecek çelişkiler ürettiğine inanan radikal bir Marksist olan Ulusal Maden İşçileri Birliği Başkanı Arthur Scargill vardı: “Umarım insanlar beni değişen toplum açısından tehlikeli bir adam olarak görürler. Kapitalist sistemi destekleyenler için kesinlikle bir tehlikeyim ve tehdidim. Kapitalist sistem için bir tehdit olmaktan gurur duyuyorum ve umarım – bir tehdit olarak – toplumda köklü bir değişim yaratabilir ve yeni bir düzen yaratabiliriz.” Marksistler Thatcherizm denen şeyin sadece zengin ve güçlü kapitalistler tarafından sefil ve yoksul çalışan insanlara hükmetmek için uyarlanmış ideolojik bir kampanya olduğunu haykırıyordu.
Öte tarafta ise Marksistlerin devlet mülkiyetine olan inancını bir köleleştirme biçimi olarak algılayan Başbakan Thatcher vardı: “sosyalizmin aşındırıcı ve yozlaştırıcı etkileri,” deyip duruyordu. Bu idealler çatışmasında polis ve madenciler arasında Orgreave gibi parlama anlarında bölünmüş ve içten parçalanmış işçi sınıfı geriledi. Napalm Death, İngiliz sosyal ve politik manzarasının bu rahatsız ediciliğinden etkilendi.
Çelik işçilerinin Black Sabbath’ından, kendileri marksist olmasa da işçi öfkesinin dolanımından etkilenen Napalm Death’e.
Mark “Barney” Greenway: [Sol siyaset, sağın ve popülizmin yükselişi üzerine] Evet, Napalm sol temelli ama belki de bunun bir önemi yok, yani Napalm bir bakıma politik, ama aynı zamanda apolitik de denebilir. Önemli olan insanlık, insan denen varlık ve onu anlamak. Asıl mesele bu. Tarihteki her döneme geri dönebilirsiniz — son yüz yılı alsanız bile, her on yılda bir genel olarak insanlar için gerçekten boktan olan zaman dilimlerini veya böyle insan gruplarını gösterebilirsiniz. Yani bu yeni bir şey değil. Her zaman bu şekilde olması ihtimali vardı zaten, çünkü popülizm ve korumacılık fikri böyledir… Daha fazla insan sadece kendileri için isterler ya da kendilerine hep şöyle söylenir: sokağın aşağısında farklı görünen ya da başka şekillerde farklı olan kişiden daha fazlasını istemeleri gerekir, böyle inanmaya şartlanmışlardır. Ama her zaman bir olasılık vardır. 1930’larda geri püskürtüldüler ve umuyorum ki tekrar püskürtülecekler — insanın iyiliği için. Yüz yıl önce bir savaşın sonunda milyonlar ölmüştü. Birinci Dünya Savaşı’nda yedi milyon kişi ölmüştü. Her zaman böyleydi. Yani, herkes şu anda Donald Trump’a odaklanıyor ve anlaşılabilir bir şekilde öyle, ama o şu anda sadece bir tür semptom. Bu gerçekten önemli bir şey. Tüm bu insanlık dışı fikirleri benimseyenlerin hepimizin boka batmış olmasını umursamadığı görülüyor. İnsanların daha iyi bir geleceğe sahip olmasını, insanların onurlu yaşamasını isterim. Sadece birkaçının değil, herkesin.
[Napalm Death’in nazilerle kavgası hakkında] Vladimir Zhironovski’yi destekleyen Rus metal grupları olduğunu izledim bir yerde. Öncesinde ’91’de oralardaydık ve pek böyle bir şeye denk gelmemiştim. ’94’te yeniden gidince elemanlara nedir bu iş filan diye sordum. Aslı astarı yok dediler. Yemedim, o zaman neden Kill All The Bloody Foreigners diye şarkınız var dedim. “Ne yani Türkleri de mi seviyorsun,” diye cevap verdiler. Midem bulandı ama bir şey demeden yürüdüm. Ardımdan gitaristleri gelip konuşmak istedi, nazilerle görüşmüyorum dedim, herif beni itti, ben de onu ittim, Shane araya girip herife tokadı yapıştırdı, sonra hepsi uzaklaştılar.