F: Barış Yarsel - "Le passage du Gois"

Sterna Hirundo

"Asgari Endişe Altındaki" türlerden bayağı sumru (Sterna hirundo), sumrugiller (Sternidae) familyasından bir kuş türüdür. Adi deniz kırlangıcı, gri balıkçıl, külrengi balıkçıl. Kuvvetle göçmen. Uzunca bacakları kırmızıdır. Kışın alın ve alt parçalar beyaza döner.

Adaya yukarıdan bakan biri bu kara parçasının kararsızlığını fark edip şaşırabilir, çünkü anakaraya ancak düşük gelgitin açtığı dört kilometrelik ince yol ile bağlanıyor ve gelgitin yükselişiyle tekrar bir ada oluyor, yedinci yüzyılda şimdi ismini anmanın anlamlı olmadığı bir keşişin akıl etmesiyle tuz yetiştirmeye yeltenen sakinlerinden birkaçı düşük gelgitin sunduğu yaşam fırsatından faydalanan deniz kulağı, anemon, kahverengi deniz yosunu, kiton, yengeç, yeşil alg, hidroid, kum midyesi, deniz salatalığı, marulu, tarağı, kestanesi, karides, salyangoz, istiridye toplamak için suların çekilişini fırsat bilip eğile kalka, ufka kadar uzanan düzlükte gözün seçebildiği tek tük taşlar dışında karaltının görülmediği balçıktan başka bir şey sunmaz gözüken Gois Geçidi’nde her yana dağılıp, ışığın kendine has biçimde grinin tuhaf tonlarına kırıldığı o akıl almaz düzlükte ellerine ne geçerse topluyorlar. Barbâtre’nin yalancı terzisi Auguste Gauvrit’in at üzerinde ilk geçen olduğunu iddia ettiği fakat bunun adaya hapsedilmiş Nantes’lıların canlarını işgalci Normanlardan kurtarmak için denizin çekilişiyle geçidi koşarak geçip kıtaya sığındığı gerçeğini gölgelediğini unutmadan, yolun iki tarafına gelişi güzel dikilmiş ahşap can kurtaran direklerinin vakur sessizliğinin katıldığı o göz alabildiğine uzanan düzlükte sanki hiçbir şey olmuyor, oysa birçok şeyin hem de hızla olduğunu görüyor o, örneğin suyun hızla kabardığını, ufkun renginin yükselen denizle birlikte griden sözcüklerle anlatılmaz güzellikte mavinin kopkoyu tonlarına hatta bir an kızıla dahi döndüğünü, işte bu bir şeyler olmuyor hissinin yanıltıcılığında, istiridyelerin peşinde eğilmiş dört dönen o avcı olmaya zerre cesareti olmayan toplayıcıların uzaktan izleyenlere estetik gözüken oysa aslında nefes aldıkça ağızlarını ve burunlarını yakıp acı veren, biraz da kafalarını iyi eden güçlü iyot kokusuyla zaman ve yön duygularını kaybettiklerini anlayan insanların yükselen sulara kapılacaklarını fark edip dehşet içinde feryat figan çeşitli yönlerden ibadete geç kalmış inananlar gibi dizlerine kadar gömüldükleri çamurda küfür kıyamet koştuklarını, sonra asimetrik biçimde sanki tesadüfen oradalarmış gibi dizilmiş can kurtaran direklerine tırmanmaya çalıştıklarını görüyor.

Basılacak her yeri yapış yapış olmuş geçidin iki yanından kavuşmaya sabırsızlanan suyun akıl almaz hızla yükselişini, panikle tutunmaya çalıştıkları can kurtaran direklerinde kayıp kanattıkları ellerinin acısıyla çırpınırlarken şaşkınlığını yaşayan insanları, alçak seti aşan bir dalganın patlayışında serbest kalan damlacıkların havaya karışan ışık yansımalarındaki o yumuşaklığı görüyor. Direkler sanki birileri özellikle benzetmek istemiş gibi çarmıh biçiminde dikilmekle kalmamış, apansız gerçekleşen ve sadece o anda orada yaşanan kıyameti haklı çıkarırcasına eskimiş ahşabın çamur rengi kollarına sıvaşmaya çalışan bu insancıklardan tiksiniyormuş gibi ufkun kızıllığına çevrili halde put gibi dikilmiş bekliyorlar. Beklediklerinin ne olduğunu cam gibi berrak suda alenen görüyor. Yaşamda her detayı kılı kırk yarıp düşünen, incecik hesaplarıyla mükemmel hayatlarının her anını boşa gitmeyecek biçimde planlamış bu insanların eğilmiş istiridye toplarken içlerine dolacağını umut ettikleri huzurun yitip gitmesiyle, geçide girmeden son bir kez kontrol etmeyi atladıkları gelgit saatinin onların biteviye düzeneğini bozup muazzam bir kargaşanın ortasına atmasına karşın birazdan çarmıh rengi çamura bulanacak otomobilleri olmasa da en azından kendilerini gelip kurtaracak birilerini bekliyorlar. Oysa bekledikleri uzun yıllar önce katledildiler. Hem de burada, şimdi birbirinin üzerine çıkan dalgaların doluştuğu bu tuhaf çanak biçimindeki geçidin hemen yakınlarında uykulu gözlerle bir araya gelmiş, sonra diğerini doğal düşman olarak belleyip iki tarafa ayrılmış, sonra hiç vakit kaybetmeden birbirlerinin boğazını kesmiş insanlar arasında yitip gittiler. Şaşkınlık verici olan öldürdüklerini gömmeye dahi yeltenmeyen insanların oraya buraya bıraktıkları cesetlerin kokuşmuşluğunda neredeyse yaşayan insan kalmayan katliamın bıraktığı enkaz arasında birkaç kişinin hiçbir şey olmamış gibi gezinmeye devam etmesi değil ama savaşın ardından evlere ve ağaçlara çöken mutlak hareketsizliğin ortasında kendilerini bile şaşırtan o duyguyu, hafiflik diye nitelenebilecek rahatlamayı hissetmeleri.

Birilerini duygusuzca öldürmek Gois Geçidi’nini suya boğulmadığı anlardaki hayranlık uyandırıcı sessizliğine uygun düşüyor. Baktığında, orada yengeç toplamak için örgütlenmişken ve birbirlerinden yeterince uzakta eğilmiş halde çamuru eşelerken başlarına gelmiş hayal edemedikleri kadar muazzam bir felaket yaşayan insanların kendilerini lüzumlu hissettikleri oranda yaşadıkları dehşeti görüyor ama içinde herhangi bir tehdit veya kendine uygun herhangi bir duygu belirmiyor. Bunun nedeni zalimlik değil. O kendisini bildi bileli sadece kendisi için gerekli hissetti ve ötesine hiç karışmadı. Diğerlerinin lüzumsuzluğu onu mükemmele yaklaştırdı ve giderek dikkatini kesintisiz biçimde sadece kendisine, eşelediklerine verdi ve böylece giderek hafifledi ve hafifledikçe diğerlerini unuttu ve unuttukça onları görmez oldu. O geçitte hiç durmadan vızır vızır geçen otomobillerin, motosikletlerin ve onların gürültüsüyle birlikte çıkardıkları dumanın pisliğinin çekilmez hale gelmesi gerekirken, bütün o kargaşa zaten suların gelişinden önce o geçidin gelgit baskını olmasa bozulmayacak sessizliğine katıldı. Her şey çok tuhaf. Şimdi canlarını çarmıh biçiminde can kurtaran direklerine tırmanarak kurtarmaya çalışan insanların hiç kuşkusuz bir yerde evleri, her birinin biricik hikayeleri, sevdiklerini düşündükleri başka birileri, avları ve ihtimaldir ki önlerinde yaşayacakları düşündükleri başka hikayeleri var, oysa şimdi sadece birileri gece vakti ışık tuttuğunda oraya buraya kaçışan ufak yaratıklar gibi görünüyorlar. Demek ki anlatılan veya görülen hikayelerinde göstermekten kaçındıkları çatlaklar var, bu ana dek bir arada tutmaya çalıştıkları hamlelerinde, bununla da yetinmeyip canları ne isterse onu yapmaya kodlanmış güçlerinde, şaşkınlık verici o güveniyle kuşattıkları düzenlerinde, herhangi bir anda herhangi bir nedenle veya herhangi bir nedeni olmadan herhangi bir şey yapmak üzere tasarlanmış davranışlarıyla biçimlendirdikleri bedenlerinde sızıntı yapacak delikler var. Demek ki şimdi yaşadıkları bu anlamsız alt üst oluş sadece onların şimdiye dek elde ettikleri kesintisiz zaferlerinin sonu anlamına gelmiyor. Bu muhteşem geçidin şimdi hızla suya kaybettiği alanda artık taşıyamadığı gerginliğin üzerine üzerine gelen dalgaların patlayışında işaret ettiği üzere aslında bu keskin darbenin, bu sert sarsıntının onlara gösterdiği bir yön var, akılsız olduklarından bunu bir işaret zannedebilirler ne yazık ki. Geçidin içinden ölülerin üzerinden yürüyüp gitme şansları varken orada o çamurun içinde debelenen biçare hayvancıkların peşinde koşmayı tercih ettiklerinden gözden kaçırdıkları, kırık dökük, kıymıklarla dolu can kurtaran direklerinin dimdik uzantısında keskinleştirdiği, şimdi kendilerine sorulsa asla istemedikleri bir belaya tesadüfen bulaşmış herkesin vereceği bir cevabı gözden kaçırdıkları anlamına geliyor, bir umudu.

Bayağı sumru başka işi gücü olmadığından bunları gördüğünü sanıyor ama aslında hiçbir şey gördüğü yok. Çünkü uzun zamandır orada sığ suyun otluk adacıklarından birinin kenarında tam da suyun kül rengi yansısının rengine bürünmüş ve put gibi duran bir balıkçıl upuzun boynunu kıvırmış, heybetli kanatlarını bedenine yapıştırmış, sert gagasını kapamış yumuşak zeminde eşelenirmiş gibi dururken gözlerini kaçışan insanlara, geldikleri taraftan yükselen suya dikmiş, yeryüzünde hangi hızda hareket eden ne varsa o anda görüş alanında, o sonsuz düzlükte ufukta ışık renkten renge girerken her nasılsa yakınına konan kendisini, yani o meraklı bayağı sumruyu görüyor. Faunanın asıl varlıklarından bu kırmızı ayaklı kuşun orada bulunmaya en az kendisi kadar hakkı var denebilir, ancak buna rağmen kendisi sığ suda dikilmiş dururken üzerinde bir an fıldır fıldır dönüp yanına dikkatsizce konması artık gelgitle zamanın ve suların akıl almaz biçimde hızlanmasından değil, sumrunun nicedir türlü korkuyla hareketsizleşen insan yığınlarının eskisi gibi tehlikeli olmadığını düşünmesinden olacak. Bu yüzden aniden yanında belirmesine şaşırmış gibi bir an gerilen balıkçıl, o muazzam gagasını gözün yakalayamayacağı bir hızla bayağı sumruya bir an savurup hemen geri çekiyor. O anda, zıpkın gibi atılmış gaganın o tek hareketiyle Gois Geçidi’nin balçık zemini suyun altında akıl almaz güzellikteki renklerin yansımalarında erirken ve sayısız yengeç ile istiridye, kum midyesi ile deniz tarağı yükselen denizde kendilerine yer bulurken ve yönlerini şaşırmış zamanı kaçırmış birkaç kişi direklere tırmanmaya çalışırken, o muazzam kargaşada kıpır kıpır yerinde duramayan dünyada bayağı sumru başına gelene sitem eder gibi bir ses çıkarıp yükseliyor ve yıldırım hızıyla artık anakaraya bağlanmış adaya doğru uçabildiğince uçuyor ve çalılıklardan uzak durmaya çalışıp ormandaki herhangi bir evin bahçesine konuyor.

O zaman gözü biraz daha uzağa kayıyor çünkü kimsenin bakışı uzun süre bir yere sabitlenmiyor, bir yerde tutulamıyor ve kimsenin bakışı aslında sadece bir yere baksın diye ortaya atılmış değil. Öyle ki göremediği yerlere, biraz daha uzağa, Kelt Denizi’nin sonuna, batının en batısına, Ushant tarafına kayıyor gözü çünkü nasıl böyle bir geçit evrende başka bir yerde yoksa öyle bir ada da başka bir yerde yok. Her adanın kendine göre oluşunun dışında bir delilik orası. İster inanın ister inanmayın Ushant’ın kayalarının aslında adanın kanı olduğunu düşünüyor, hatta kan kokusu ta oraya geliyor. Orada birini gördüğünü sanıyor, üzerine eğildiği kütüğü çıldırmış gibi cilalayan birini. Kütüğün pürüzsüz, temiz yüzeyini. Tozun inip bulacağı bir boşluk, bir çatlak veya çizik dahi yok. Üzerine eğilmiş, bu zamana dek biriktirdiği sonsuz dikkat duygusunun güveniyle akışkan bir maddeyi, vernik olmalı, hazırlayan biri. Ona bu güveni hiç ihanet etmediği tekrarlar kazandırmış olabilir veya adanın yaşayan her canlının nefesini kesen kuvvetli rüzgarı ona bu güdüyü kazandırmıştır. Denizin tuzlu damlalarını hiç durmadan on binlerce yıldır adaya savurup duran rüzgar sadece ahşaba yaşama izni verirken toz zerrelerini herhangi bir yere iniş imkanı vermeden oradan oraya serpip duruyor. Uçuşan tozlar sonsuza dek uçacakmış gibi sıradanlığa kapılmış. Rüzgar eşikten vurunca heyecanlanabilir, bir fırtınanın yaklaştığında içinde beliren o keyifli tehlike hissidir. Ardından bitmek bilmeyen uğultusuyla rüzgar hiç durmadan estikçe aklını kaybedeceği korkusuyla artık bitsin diye yalvaracaktır yakında. Hiç durmadan oradan oraya esen, kaldırabildiği ne varsa savurup duran, dal parçalarını hatta iri ufaklı taş parçalarını bir araya toplayıp hortumlar oluşturan bu muazzam rüzgar silsilesi yüzünden adanın kendine özgü kısa kuyruklu koyunu da çıldıracak gibi oluyor. Ondan kurtulmak için bir oraya bir buraya koşturup duruyor ve ona bakmayı başarmış olsa mutlulukla dans ettiğini düşünebilir. Yapacak hiçbir şey yok beklemekten başka. Ne önce ne sonra. Rüzgar bitsin diye bekleyecekler. O geçmeden başka bir şeyin var olma imkanı yok. Onu alt edemeyecekler, onlardan önce vardı, onlardan sonra olacak. Felaket neden şimdi orada, Kelt Denizi’nin sonundaki o adada, üzerinde yaşayanların dünyanın sonu dedikleri kayalıklarda belirdi. Şimdi, tam da oraya baktığı ama göremediği anda rüzgar yine kendini bildi bileli yaptığı gibi tüm gücüyle eserken, belki suyun aynasına tam dik açı yaptığı sırada. Ahşabın rüzgarın şiddetine karşı çürümeye direnişine metalden çok güvenmişlerse de işe yaramamış demek. Oysa felaketin mucizevi bir ağ gibi görünüp yel biçimini aldığı bu durumda rüzgarın kentlere göre adaya insaflı davrandığı bir hal var. Ona göre yönünü çizip uçabilirler, yürüyebilirler, hatta onu arkalarına alıp adanın diğer ucuna kayalıkların keskin kenarlarının cam gibi parladığı yerlere koşabilirler. Ağaçsızlıktan muzdarip olmasalar rüzgara tapınacak denli sevinebilirler. Oysa artık esinti denemeyecek denli şiddetle esen ve kendini bir an bile unutturmaya niyeti olmayan bu varlığın onlara göre anlamsız, kendince baştan aşağıya nedenlerle bezeli bir hedefi var. Sürekli esiyor ki karşısında hiçbir şeyin durma imkanı kalmasın. Taşıdığı sonsuz tuzla aldıkları her nefeste acı hissetsinler. Acıyla kurumuş gırtlaklarını ıslatmak için içtikleri suda yine tuz tadı alsınlar. Yapraklar dahi kendilerini koruyamasınlar. Çaresizce tutunmaya çalıştıkları havadan zehirlenmemek için yağlanmaya çalışsalar da bir işe yaramasın. Can kurtaran direkleri misali dikilmiş deniz fenerleri dışında ayakta veya hayatta hiçbir şey kalmasın, her şey, yaşayanlar ve şeyler ve zaten çoktan ölmüş ama kupkuru kalmış ve artık fosilleşmiş ne varsa tüm ada dümdüz olsun, çünkü basitçe bunu yapmaya gücü var ve onlara şiddet dolu gelen esişi kendi akışında sadece kendi gerçeğini yaşamaktan ibaret.

Artık bakmaya devam edemiyor çünkü esinti gözlerini yaşartıyor. Orada otlukların yakınında tam da artık ne olduğu tasvir edilemeyen an gelince onu sinekler buluyor, göz kapaklarına, kanatlarının diplerine ısrarla yumurtalar bırakan yeşil sinekler. Sonra bazı böcekler geliyor. Önce gözlerini yiyorlar, böylece bedeninde bir çift delik açılıyor ve orasını burasını didiklemiş böceklerin larvaları içine doluşuyor. Ufacık yüzüyle kafasının derisi kuruyup geriliyor, çatlamış gagasının altından çene kemiği görünüyor ve sanki kahkaha atıyormuş gibi çarpılmış halde öylece bekliyor. Larvalar ne kadar iç organı varsa yiyip bitiriyorlar. Taşlığını ve bağırsaklarını yerlerken oralardan dışarıya delikler açılıyor ve yeşil sinekler vızıldayarak geliyor. Sürgünden dönmüş, özgür kalmış tutsaklar gibi yeniden üşüşüyorlar. Bazı birkaç iri kuş, gündüz bir alakarga herhalde, gece bir puhu pike yapıp kapabildiği kadar kurtçuğu alıyor, ihtiyatla yuvalarına taşıyor. Bayağı sumru gökyüzünün güzelliğinden ve yeryüzünün karmaşasından ve adayı anakaraya gelgitle zaman zaman bağlayan yolun insanı ve hayvanı kendinden geçiren düzeninden uzaklaşıyor, o bahçede bir kenarda alacaklarını almış sineklerin ve böceklerin ardından alışılagelmiş kuvvetli rüzgarın çürümekten kurtardığı birkaç tüyünü taşıdığı çalılıklardan uzakta toprakta kalmış bir telek oluyor bakılsa, ama onu bile fark edecek biri gözükmüyor etrafta. ✪

Önceki

The peak of praxis: A small conversation about Institute Benjamenta

Sonraki

Kurt Vonnegut ile kurgu, kıyafet ve sahne büyüsü