Yıkıntılarda dans etmek


Berlin’in İlk Günleri – Birleşme Yıllarının Sound’u – Türkçe Baskıya Önsöz


Türkçesi: Hulki Demirel

Mittagspause Düsseldorflu bir punk grubuydu. 12 Ağustos 1978’de bir arabaya binip Batı Berlin’e doğru yola çıktılar. Solist Peter Hein, gitarist Franz Bielmeier, davulcu Markus Oehlen, grubun fotoğrafçısı olarak seyahati kayıtlayacak George Nicolaidis ve Gabi Delgado-Löpez. Gabi İspanyol’du, Franko rejiminden kaçmak zorunda kalmış komünist bir felsefe öğretmeninin oğluydu. Babası Almanya’ya gelmiş ve hayatını tıpkı İtalya, İspanya, Yunanistan, Yugoslavya ya da Türkiye’den gelmiş diğer misafir işçiler gibi Ruhr havzasındaki fabrikalarda çalışarak kazanmıştı. Gabi büyükannesinin yanında Cordoba’da büyümüş ve ancak sekiz yaşına geldiğinde Almanya’ya anne ve babasının yanma gelmişti. Daha yirmili yaşlarına girmemiş bir yeniyetmeyken punk’la tanışmış ve kısa bir süre sonra Mittagspause’de diktafon çalmaya başlamıştı. Diktafon aslında kasetli, analog bir ses kayıt makinesinden başka bir şey değildi. Gabi bu aletle kimi zaman kendi anlattıklarını, kimi zaman başka insanların söylediklerini, bazen de farklı başka sesleri kaydediyor, Mittagspause’yle sahneye çıktığında da bu kayıtları çalıyordu. Bazı parçalarda şarkı da söylüyordu, ama her şeyden önce dans ediyordu, iyi bir dansçıydı Gabi.

Green flowerpot Trabant in Berlin’s Tucholskystraße (Zöllner / ullstein bild via Getty Images)

Mittagspause, Batı Berlin’deki ilk büyük punk kulübü olan S.O. 36’nın açılışı için düzenlenen festivalde sahne alacaktı. Kulüp çok sayıda Türkiye kökenli işçinin yaşadığı Kreuzberg’deydi. Mittagspause’nin Berlin’de geçirdiği günlerde en önemli besin kaynağı döner kebap oldu, çünkü kulübün hemen yakınlarında bir döner büfesi vardı. (S.O. 36’da ikinci kez çaldıklarında konserlerinin birinci bölümünden sonra “Mittagspause”, yani öğlen molası verip sahneden inmeden döner yemişlerdi.)

Mittagspause’nin Düsseldorf’a dönüşünün hemen ardından Gabi, daha sonra en meşhur Alman punk parçalarından biri olacak şarkının sözlerini yazdı:

“Kebabtrâume in der Mauerstadt. Türk-Kültür hinter Stacheldraht. Neu-Izmir İst in der DDR. Atatürk der neue Herr. Miliyet für die Sowjetunion. In jeder Imbissstu- be ein Spion. Im ZK Agent aus Turkei. Deutschland, Deutschland, alles ist vorbei. Wir sind die Türken von morgen.”1

Almanların, yabancı işçi olarak ülkelerine gelmiş insanlardan duydukları korkuyu dile getiren hicivli bir metindi bu.

“Hayal ettiğimiz dans pisti köken, sınıf, cinsiyet, cinsel tercih ve ten rengi kategorilerinin bütün anlamını kaybettiği bir toplumun vücut bulduğu bir yerdir.”

2 Mayıs 1945’te Kızıl Ordu Berlin’i zaptetti. Başka ülkelerin topraklarını ele geçirmek için başlattığı savaşla Avrupa’da aşağı yukarı elli milyon insanın ölümüne sebep olan Nazi rejimi tarihe karışmıştı. Soğuk Savaş başladı ve Berlin ikiye bölündü. Şehrin doğuda kalan bölümü Sovyet yönetiminde kaldı, sosyalist Demokratik Almanya Cumhuriyeti, kısaca DAC kuruldu ve Berlin, daha doğrusu Doğu Berlin bu devletin başkenti oldu.

Demokratik Almanya 1961 yılında Batı Berlin’in çevresinde bir duvar inşa etmeye başladı, çünkü çok sayıda vatandaşı şehrin Batı kısmına kaçıyordu. Seksenli yılların başında Demokratik Almanya fiilen iflas etti ama ironik bir şekilde Federal Almanya’dan, yani Batı Almanya’dan gelen kredilerle ayakta kalabildi. Demokratik Almanya Cumhuriyeti bir yeniden yapılanma reformu gerçekleştiremedi, hoşnutsuz vatandaşlarının protesto gösterilerinin baskısıyla buna ciddi olarak niyetlendiğinde de artık çok geç kalmıştı. Demokratik Almanya Hükümeti muhaliflerin gerçekleştirdiği barışçıl bir devrimle iktidardan düşürüldü. Benzer devrimler Doğu Avrupa ülkelerinin çoğunda da yaşandı ve gücün, en azından muktedirler tank, top ve tüfeklerle saldırmadığı müddetçe halkın elinde olduğunu gösterdiler. Çin Hükümeti 4 Haziran 1989’da demokrasi hareketini büyük bir şiddetle ezmişti. Çinli komünistler Tianmen Meydam’nda silahsız göstericilere karşı tankları devreye sokmuşlardı. 1989 sonbaharında Berlin ve Leipzig’de Demokratik Almanya Hükümeti’ne karşı protesto gösterilerine katılan yüz binlerce kişi arasında da “Çin usulü çözümden” duyulan korku kol geziyordu, ama Demokratik Almanya Hükümeti tankları kışlalardan çıkarmadı.

Berlin’in Batı’da kalan bölümü 1945’ten sonra Batılı Müttefikler Amerika Birleşik Devletleri, Fransa ve İngiltere’nin kontrolün- deydi. Batı Berlin daha sonra Batı Almanya’nın bir parçası oldu, ama yine de Batı Almanya’dan farklı bazı özellikleri vardı. Batı Berlin’de yaşayanların Batı Almanya ordusunda askerlik hizmeti yapma mecburiyeti olmadığı için şehir askere gitmek istemeyen genç erkekler için çok çekiciydi. Ayrıca Berlin’de eğlence yerleri için mecburi bir kapanma saati de uygulanmıyordu, eğlence yirmi dört saat sürebiliyordu.

Ama Batı Berlin 1967’de Almanya’da yaşanan başkaldırının en önemli merkezlerinden biri olmasaydı, David Bowie ve Iggy Pop bir süre burada yaşayıp bazı plaklarını kaydetmeseydi, 1980’lerde “Geniale Dilletanten” festivalinin underground kültürü burada ortaya çıkmasaydı, Duvar’ın inşasından sonraki Batı Berlin’le ilgili anlatılacak yine de çok da fazla şey olmayacaktı. Helmut Höge 1997’de yayımlanan kitabı Berliner Ökonomie’de şöyle diyor:

“Berlin kaybedenler ve tutunamayanlar için hep bir çekim noktası olmuştur.” Höge bunu söylerken aklından negatif bir düşünce geçmiyordu, tam aksine bu sözler olumlu bir ifadeydi onun için. Bu tanımla, az ya da çok kendi istekleriyle müşkül bir hayat sürdüren insanları, Duvar şehrinde bir “kaybeden” olarak özgür yaşamayı Batı Almanya’da kariyer yapmaya tercih edenleri kastediyordu. Siyasi kabare sanatçısı ve aktör Wolfgang Neuss’un bakış açısı da benzerdi: “Duvar’ın inşa edilmesinin iyi bir tarafı da oldu, en berbat herifler o dönemde şehri terk etti.”

Geniale Dilletanten

Gabi Delgado-Löpez içinse Batı Berlin, belki de Berlin-Kreuzberg demek daha doğru olur, 1978 yılında önemli bir gelişme anlamına geliyordu. Gabi o zamanlarda düşündüklerini birkaç sene evvel bana şöyle anlattı: “Komünist bir devletin tam ortasında, etrafınızda çepeçevre dikenli teller, bu serpilip gelişmiş Türk-Kültür’ü bulmak eşi benzeri olmayan bir durumdu.

Batı Berlin yetmişli yıllardan beri Türk nüfusunun şekillendirdiği bir şehir oldu. Gabi’nin daha sonra “Kebaptraume” adını verdiği parçanın (Mittagspause için parçanın ismi “Militürk”tü) belki en ironik tarafı -hiç dile getirilmese de metnin ortaya çıkış senaryosuna temel oluşturan- tarihî bağlanımdaydı: 1961’de sadece Duvar inşa edilmemiş aynı zamanda Türk-Alman İşgücü Anlaşması da imzalanmıştı. Demokratik Almanya yönetiminin, vatandaşlarının kitleler halinde Batı’ya kaçışlarına duvarlar ve dikenli teller marifetiyle son vermesinin üzerinden ancak iki ay geçmişti ki Federal Alman Hükümeti Türkiye’yle misafir işçilerin Almanya’daki fabrikalara yollanmasını öngören anlaşmayı imzaladı. Sadece iki sene kalacaklardı ve ardından yerlerine yeni işçiler gönderilecekti. Rotasyon ilkesi olarak adlandırılıyordu bu sistem ve “misafir işçi” tanımının ardında yatan da buydu. Gabi bu bağlantıyı, belki bilerek belki de bilmeden, sarih bir şekilde dile getirmişti.

Gabi Delgado-Löpez’in Mittagspause macerası uzun sürmedi. Deutsch Amerikanische Freundschaft , kısaca DAF adını verdiği kendi grubunu kurdu. (Gabi grubun ismini daha Batı Berlin’e ilk gidişinde, yolda Demokratik Almanya’da sosyalistlerin hazırladığı ve “Alman-Rus Dostluğu”nu vurguladıkları kızıl pankartları gördüğünde düşünmüştü.) Davulcu Robert Görl ve yapımcı Conny Plank’la birlikte kendine özgü stilini, kulağa techno’nun ilk hali gibi gelen kendi sound’unu oluşturdu. DAF, sadece beaf ler, synthesizer ürünü sekanslar ve Gabi’nin vokalinden müteşekkil bir müzik yapıyordu. Dörtlükler ve nakarattan oluşan klasik şarkı şemasını geride bırakmıştı. DAF’ın müziği dünyanın her köşesinden müzikseverleri ve dansçıları heyecanlandırdı. Ama Gabi’yi en çok gururlandıran Chicago’daki house music’in öncülerinden Adonis’in DAF’ın müziğini dinlemesi ve ondan etkilenmesi oldu. Yani DAF house ve techno’nun ortaya çıkışını etkiledi – house ve techno, Duvar’ın 1989’da yıkılmasından sonra Berlin’in kulüplerinde en çok dinlenen, Berlin’in kısa bir süre içinde dünya çapında bir parti metropolü olmasını sağlayan müzik stilleriydi. Kreuzberg’de kebap rüyalarıyla başlayan döngü Doğu Berlin techno kültürüne böylece kavuşuyor ve çember kapanıyordu.

Peki Almanyalı Türkler techno’nun neresindeler? Pek söz konusu olduklarını söylemek mümkün değil. Bunun birçok nedeni var. Nedenlerden biri ırkçılık. Bir diğeri de hip hop. Berlin’deki techno kulüplerinin çoğunluğunun kapılarında korumalar vardı ve bunlar Arap ve Türk anne babaların çocuklarına kuşkuyla, bela çıkarma potansiyeli yüksek haytalar olarak bakarlardı. Aynı zamanda 1980’li yıllardan itibaren Almanya-Türk toplumunun genç insanları için en önemli müzik stili hip hop olmuştu. Bütün bunlara rağmen bu kitapta ailesi Türk kökenli iki genç insandan bahsediliyor.

Biri Can Oral, Türk bir baba ve Finli bir annenin oğlu olarak Frankfurt am Main’da dünyaya geldi. Can, müzik alanındaki ortağı Walker’le beraber doksanlı yılların ortalarında Khan ismini kullanarak Elektro’da sahne aldı. Berlin’in en küçük techno kulübü olan Elektro bu kitapta önemli bir rol oynar.

Diğerinin ismi Serdar Yıldırım. Doğu Berlin’de, Duvar’ın yıkılmasından sonra açılmış ilk techno kulübüne, bodrum katında ev sahipliği yapmış Kunsthaus Tacheles’in hemen önünde bir büfeyi işletiyordu Serdar Yıldırım. (Serdar’ın kuzenlerinden birinin de onunkinin hemen yanında bir döner büfesi vardı). Serdar’ın büfesinin hemen yanma kampını kurmadan önce Elektro’nun müdavimlerinden olan Klaus Fahnert’in hayatından bazı anekdotları ondan dinledim. Anne babası misafir işçi olarak bu ülkeye gelmiş insanlardan bahsetmeden bugünün Almanya’sına dair bir hikâye anlatmak neredeyse imkânsızdır. Ama dans pistinde kökenleriniz hiçbir önem taşımaz. Hayal ettiğimiz dans pisti köken, sınıf, cinsiyet, cinsel tercih ve ten rengi kategorilerinin bütün anlamını kaybettiği bir toplumun vücut bulduğu bir yerdir.

Eda Çaça’ya teşekkür ederim, o olmasaydı bu kitabı şu an elimizde tutuyor olamazdık. Eda bundan iki sene evvel -Tarabya Kültür Akademisi sayesinde İstanbul’da birkaç ay geçirme şansını yakaladığımda- kitabın İngilizceye çevrilmiş kısa bir bölümünü okudu ve Türk okurunun ilgisini çekeceğine hemen kani oldu. Nükhet Polat’a ise kitabın editörlüğünü üstlendiği için teşekkürü borç bilirim. Zannediyorum ki Nükhet, kitabı ve beni sadece Alman pop kültürüne sevgisi nedeniyle değil aynı zamanda ikimiz de farkında olmasak da komşu olduğumuz için çok iyi anladı. Bavyera’nın Şıvab bölgesinde, benim geldiğim küçük şehrin aşağı yukarı yirmi kilometre yakınlarında doğmuş. Ve nihayet çevirmenim Hulki Demirel’e de teşekkür etmek istiyorum. Yaptıkları işe hak ettiği itibar çoğu zaman gösterilmeyen çevirmenler olmasaydı hepimizin hali nice olurdu? Bize çok dar gelecek bir Dünya’da yaşardık. ✪

__ [Nota Bene] ________________

  1.  Duvar şehrinde kebap rüyası. Dikenli telin ardında Türk-Kültür dünyası. Yeni-İzmir Doğu Almanya’da. Yeni lider Atatürk başımızda. Milliyet yakın Sovyetler’e. Her döner büfesinde bir hafiye. Merkez komitesinde Türkiye’den bir ajan. Almanya, Almanya, çok geç artık, ne yapsan. Biziz geleceğin Türkleri! -çn

«
»