Kin ve İsyan Yayını

Blog

  • Children’s Angels Hamlet: Üç oyunun sansürle imtihanı

    Children’s Angels Hamlet: Üç oyunun sansürle imtihanı

    The Children’s Hour

    Lilian Hellman; ilk oynanış: 20 Kasım 1934, Maxine Elliot Theater, New York.

    Lillian Hellman’ın ilk oyunu olan The Children’s Hour, 1809’da İskoçya’da meydana gelen, kız çocukları için bir okul işleten iki bekâr, orta yaşlı kadının öğrencilerinden biri tarafından lezbiyen olmakla suçlanması ve çocuğun büyükannesinin de onlara karşı suçlamada bulunmasına dayanan gerçek bir olaya gönderme yapıyor. Gerçek hayatta iki kadın, iftira davası açarak ve suçlamaların hayatlarında yarattığı zararı geri almaya çalışarak on yıldan fazla zaman harcadı, ancak bu arada okullarını ve tüm paralarını kaybettiler. Hellman’ın yaşanan bu hikâyenin farkına varması, 1932’de yazar Dashiell Hammett’ın ona William Roughead’in 1931’de yayınlanan ve vakanın bir açıklamasını içeren Bad Companion adlı kitabının bir kopyasını vermesiyle gerçekleşti ve Hellman, gerçek bir olaya dayanan bu hikâye üzerinde çalışmanın, oyun yazma sürecinde avantajlı olabileceğini düşündü. Bu, onun ilk oyunuydu. The Children’s Hour, 1930’larda kötü niyetli bir öğrenci lezbiyen oldukları yalanını yaydığında hayatları mahvolan iki özel okul öğretmeninin hikâyesini anlatıyor. Derinlemesine bir psikolojik çalışma olan oyun, müstehcen sahneler veya müstehcen bir dil içermediği gibi, herhangi bir cinsel politik gündeme de sahip değildir. Bunun yerine oyunun ana teması, belirli bir cemaatin zulmünün, şüphesinin ve merhametsizliğinin yıkıcı etkilerine odaklanmaktadır. Hikâye özünde, öncelikle yalanların, çocuklarının lezbiyenler tarafından eğitilmesinden korkan ebeveynler arasında yarattığı histerinin sonuçlarıyla ilgilidir.

    The Children’s Hour‘ın ilk oynanışından yaklaşık elli yıl sonra verdiği röportajlarda Hellman şöyle diyordu: “Elbette oyunun lezbiyenlikle hiçbir ilgisi yok; bu sadece yan meselelerden biri… İzleyen insanların da oyunu bir lezbiyen oyunu olarak gördüklerini sanmıyorum. Oyunum lezbiyenlik değil, bir yalan hakkında. Ne kadar büyük olursa o kadar etkili olan o yalanlardan biri…” Bununla birlikte, oyunun oynanmasını engellemeye çalışanlar lezbiyenliği oyundaki ana tema olarak görüyor ve yazarı metinde lezbiyenlikle ilgili ahlaki bir yargıda bulunmamakla suçluyorlardı. Oyun 1934 yılında New York’ta premiyer yaptı ve 64 hafta boyunca büyük bir gişe başarısıyla devam etti; bu da yapımcı Herman Shumlin’in yapımı diğer şehirlere ve yeni izleyicilere götürmesine neden oldu. Oyunun sansürle hikâyesi de tam burada başladı.

    Boston resmi makamları, oyunun İzleme ve Koruma Derneği tarafından sıkı bir şekilde takibi yapılan “yerel topluluk standartları”na uymadığını ve Boston’da sergilenemeyeceği yönünde görüş bildirdiler. Shumlin Boston şehrini dava etti ve 250 bin dolarlık tazminat davasında Belediye Başkanı Mansfield baş sanıktı. 1936’da George E. Sweeney’in başkanlığında yapılan duruşmada Mansfield, oyunu okumadığını veya bir temsilini izlemediğini, yasağın oyunun “lezbiyenlik hakkında” olduğu “söylentilerine” dayandığını itiraf etti.” Yargıç Sweeney Mansfield’ın tarafındaydı ve Belediye Başkanı’nın “sakıncalıdır” kararını verirken “oyunun uygun olmayan bir konuya değinmesi” söylentilerine dayanarak hareket ettiğini, temel motivasyonunun “toplum standartlarını” korumak olduğuna hüküm verdi.

    Oyunu savunmak için Shumlin, prodüksiyonun New York’ta aldığı olumlu yorumlarını ve kültürel önemini teslim eden entelektüel figürler Herbert Bayard Swope, George S. Kaufman, Gilbert Seldes, Dorothy Parker ve Carl Van Doren’in yeminli ifadelerini getirdi. Yargıç, Shumlin’in tazminat davası için hiçbir dayanağı olmadığına karar verdi çünkü Mansfield’ın “uygun olmadığı” kararını vermiş olmasına rağmen oyunu tamamen yasaklamadığına dikkat çekti: İzleme ve Koruma Derneği ve toplumun genel görüşü belediye başkanının arkasında olmasına rağmen tiyatro sahipleri oyunun kendi salonlarında oynanmasına izin vermekte halen özgürdü. Shumlin, kitap ve oyun yasaklama konusunda pek çok zafer kazanmış olan yerleşik siyasi yapıyla savaşmak yerine, yapımı geri çekti.

    Oyun ayrıca, icrasına izin vermemek için 1907’de hayata geçirilen belediye sansür yönetmeliğinin kendilerine verdiği yetkiyi kullanan Chicago resmi makamları tarafından da reddedildi. Daha sonra yüzlerce filmi yasaklamak için de kullanılacak olan yasa, bütün etkinliklerin bir sansür kurulu tarafından gözden geçirilmesini ve Chicago Polis Departmanı’ndan da izin alınmasını gerektiriyordu. “Hassas” bulunan, “yasadışı sahneleri” tasvir eden veya “kamu ahlakını bozma” eğilimini haiz içerik barındıran oyunlara izin verilmiyordu.

    New York’ta 691 kez oynanan The Children’s Hour’un, 1934-35 sezonunda Pulitzer Ödülü için güçlü bir aday olduğu düşünülüyordu ancak Pulitzer Komitesi bu yöndeki görüşlerin tartışılmasını engelleyerek ödülü Zoe Akins tarafından yazılan The Old Maid’e verdi. Komite jüri üyelerinden biri olan William Lyon Phelps, The Children’s Hour’u izlemeyi bile reddetmişti. En İyi Drama ödülünün açıklanmasının ardından, oyunun destekçileri, komite üyelerini oyunun konusunu görmezden gelmek ve sansürle suçladı. Pulitzer Komitesi, oyunun bir mahkeme duruşmasına dayanmasının, dolayısıyla orijinal bir drama olmamasının kararlarında etkili olduğunu savunsa da, oyunun destekçileri komitenin seçiminin yine de geçersiz olduğunu, Akins’in The Old Maid’inin de Edith Wharton’ın bir romanına dayandığını belirterek kararı protesto etmeyi sürdürdüler. Karara öfkelenen New York Drama Eleştirmenleri Birliği üyeleri, 1935’te kayda değer dramalara kendi ödüllerini vermeye başlama kararı aldılar.

    Sinema Yapımcıları ve Dağıtıcıları Derneği Başkanı Will Hays de, derneğinin stüdyo ve tiyatro sahibi üyelerinin uyacaklarına söz verdikleri kriterlere uymadığı için oyunu yapımcılar için “yasaklılar listesine” koydu. Bu kriter, Yapım Kodu İdaresi PCA’nın “evlilik kurumunun ve evin kutsallığının korunmasını” zorunlu tutan ve “cinsel sapkınlık veya bunun herhangi bir çağrışımının yasak olduğunu” belirttiği maddeye dayanıyordu. Hellman, oyununa dayanan ilk film olan This Three’nin (1936) senaryosunu yazdı ve film için yazdığı versiyon, stüdyo sahibi Samuel Goldwyn tarafından talep edilen “heteroseksüel bir aşk üçgenini ele alan bir komplo lehine, lezbiyenlik meselesinin ortadan kaldırılması” şartını karşılıyordu. Hellman, en başından beri oyununun lezbiyen aşkıyla değil, insanların yaşamlarındaki yalanların yıkıcı gücüyle ilgili olduğunu savunması nedeniyle bu şartı kabul etmişti. Kapsamlı değişikliğe rağmen PCA, tanıtımlarda filmin Hellman’ın oyununa dayandığının belirtilmesini ve oyunun adının kullanılmasını yasakladı.

    Hamlet

    William Shakespeare; ilk oynanış: Temmuz 1602, Globe Theatre, Londra.

    William Shakespeare’in ve [ve tiyatro tarihinin] en çok oynanan, uyarlanan, tartışılan oyunlarından olan Hamlet, monarşiye veya dine hakaret, küfür ve müstehcenlik gibi pek çok nedenle, hem icrasında hem de metninde sansüre uğrayagelmiştir. Öncelikle, Hamlet’in, arkadaşları Rosencrantz ve Guildenstern’e Danimarka’nın bir hapishane olduğunu söylediği ikinci perdenin ikinci sahnesi Shakespeare’in ek açıklamalarını içeren oyunun 1605 quartosunun el yazması kopyalarından çıkarılmıştır. Kral James, o yıllarda İngiltere’yi Danimarka doğumlu eşi Kraliçe Anne ile birlikte yönetiyordu. Edebiyat tarihçisi Janet Clare’e göre bu çıkarılan satırlar “hiç şüphe yok ki Kraliçe’ye hakaret dolu ithamlara davetiye çıkarabilecekti.” Fransa’da da, X. Charles’ın saltanatı sırasında, sansürcüler monarşiyi veya din adamlarını sahnede performe eden oyunlara izin vermiyorlar; bu tür gösterilerin, karakterler görevlerini düğün töreni yürüten bir rahip gibi övgüye değer şekillerde yerine getirseler bile onları haysiyetsiz göstereceğini savunuyorlardı. 1827 ‘de, bir grup Londralı aktör Paris’teki Odeon Tiyatrosu’nda Shakespeare’in bir dizi oyununu oynadığında, sansürcüler Ophelia’nın kardeşi Laertes’e uyarılarını oyundan kaldırmak için diyalogda değişiklikler yapılmasını talep ettiler çünkü “din adamlarına yönelik bu tür eleştiriler” sahnede izin verilemeyecek kadar çok-anlamlıydı. Farklı sosyal sınıflar arasında var olan gerilimleri ve bazılarına tanınan ayrıcalıkları ele alan sahneler de yasaklanmıştı; bu nedenle oyunda mezar kazıcılar arasında geçen, müntehirlerin cenazelerinin de sınıfsal farklılıklara göre değiştiğine vurgu yapılan tartışma da sansüre uğradı.

    Adı kitap sansürleme tarihinin terimlerinden birine dönüşen Dr. Thomas Bowdler, Shakespeare’in yazılı eserlerini büyük ölçüde sansürleyen ilk kişiydi. 1807’de Bowdler, oyunun Family Shakespeare isimli bir edisyonunu yayınladı; kız kardeşi Harriet de Bowdler’a Shakespeare’in “dehasına gölge düşüren” küfür ve müstehcenliğin yanı sıra ahlaksızlıkları da ortadan kaldırma konusunda yardımcı olmuştu. Bowdler, hiçbir şeyin “küfür veya müstehcenlik” için bir bahane olamayacağını ve “bunlar yok edilebilirse şairin yüksek dehasının şüphesiz daha açık bir parlaklıkla parlayacağını” yazıyordu. Shakespeare’in “parlaklığını” arttırmak amacıyla Harriet ve Thomas Bowdler, ailelerin okuyamayacağı kadar edepsiz olduğuna inandıkları Hamlet’ten büyük miktarda diyalog çıkardılar ve hatta bazı yerlerde kendi kelimelerini veya repliklerini orijinaliyle değiştirdiler. Bowdler versiyonunun okuyucuları Shakespeare’in Gertrude konusundaki “ensest” atıflarına ya da Claudius ve Hamlet’in Ophelia ve genel olarak kadınların “metaneti” konusunda alay etmelerine dair sayısız diyalogdan bihaberdi.

    Diğer sansürcüler de Bowdler’ı takip etti. 1880’de İskoçya’daki St. Andrews Üniversitesi’nde teori, tarih ve eğitim pratikleri profesörü olan J.M.D. Meiklejohn, Hamlet’in ciddi şekilde sansürlenmiş bir edisyonunu üretti ancak oyunun önsözünde bu sansürün sorumluluğunu aldığına dair bir ibare yoktu. Bunun yerine Meiklejohn, okuyuculara “metne herhangi bir Yunan veya Latin klasiğine yakışır ciddiyette yaklaştığını” ve Shakespeare’in çalışmalarının dikkatli bir şekilde incelenmesinin “modern zamanların çok soluk ve resmi olan İngilizcesine çok sayıda özlü ve canlı ifadeyi geri getirme etkisine sahip olacağını” söylüyordu. Yazar Noel Perrin, oyunda Meiklejohn tarafından yapılan değişiklikler hakkında şöyle yazar: “Profesör Meiklejohn, en özlü ve en güçlü 400- 500 kelimeyi sessizce ortadan kaldırdı.”

    1909’da ise oyun New Hudson Shakespeare serisinin bir parçası olarak yayımlanmıştı, ancak Ophelia’nın çıldırdıktan sonra söylediği Aziz Valentine şarkısının ilk dört satırı hariç, kalan satırların lise ve üniversite öğrencileri tarafından okunamayacak kadar “müstehcen” olduğu kararıyla; ve bu dört satırı izleyen daha fazla metnin var olduğu hususunda hiçbir ipucu vermeden.

    Angels in America

    Tony Kushner; ilk oynanış: Mayıs 1991, Eureka Theatre, San Francisco.

    İki bölümlü Gay Fantasia on American Themes’in ilk bölümü olan ve ABD toplumunun ahlaki çöküşünü incelemek için dört eşcinsel erkeğin hayatına odaklanan Angels in America: Millenium Approaches, oyuncuların birçok farklı rolü canlandırdığı ve tarihsel olayların da karakterlerin yaşamlarındaki olaylarla örtüştüğü, Salt Lake City’den Washington D.C.’ye, Kutup Dairesi’nden Avrupa’ya uzanan mekânlarda geçen son derece karmaşık bir oyundur. Ölü karakterlerin cirit attığı ve komik ve trajik olayların zaman zaman birbirinden ayırt edilemediği oyun üç perdeden oluşur: 1. Perde: “Kötü Haberler (Ekim-Kasım 1985)”; 2. Perde: “In Vitro (Aralık 1985-Ocak 1986)” ve 3. Perde: “Farkında Değilken, Forward Dawning (Ocak 1986).” Oyun, Ronald Reagan’ın ABD Başkanı olduğu 1985’in muhafazakâr siyasi ikliminde geçer ve AIDS krizi, uyuşturucu bağımlılığı, Amerikan siyaseti ile ırksal, cinsel ve dini bağnazlık gibi toplumsal sorunlara hiciv yüklü bir bakışla yaklaşır.

    1992-1993 Sezonu’nda Pulitzer ve Tony ödüllerinin sahibi olan Angels in America: Millennium Approaches, aynı zamanda New York Drama Eleştirmenleri Birliği’nden “Kategori Dışı – En İyi Oyun” ve San Francisco’daki Körfez Bölgesi Tiyatro Eleştirmenleri’nden “En İyi Orijinal Senaryo” ve “En İyi Yönetmen” ödüllerini de almıştı.  Bu ve diğer bölgesel kimi teveccühler, çeşitli kesimlerin oyunun lise, üniversite kulüpleri ile tiyatro grupları tarafından sahnelenmesini durdurma girişimlerini önlemek için yeterli değildi. “Girişimlerin” çoğu oyunun sessiz bir şekilde iptal edilmesiyle sonuçlanmış olsa da, en az birinin şiddete dönüştüğü biliniyor.

    1996 yılında Kuzey Carolina’daki Mecklenburg İlçesi Komisyonu, üyelerinin oyunun homoseksüellikle ilgilendiği ve aile değerlerini baltaladığı yönündeki endişelerini dile getirmesinin ardından Charlotte Repertuar Tiyatrosu’nun Angels in America’yı sahnelemesini engellemeye çalıştı. Bahanelerden öne çıkan, bir hemşirenin çıplak bir adamı muayene ettiği kısa bir sahnenin eyaletin “uygunsuz teşhir yasasını” ihlal ettiğiydi. Tiyatronun yönetmeni, prodüksiyonu kurtarmak için oyunun sahnelenmesine izin veren ve komisyon yetkililerinin içerikte kesinti yapmasını yasaklayan bir mahkeme kararı aldı. Yapım gerçekleşti, ancak Komisyon Nisan 1997’de her yıl Sanat ve Bilim Konseyi’ne ayırdığı 11 milyon dolarlık fondan 2,5 milyon dolar keserek misilleme yaptı. Ayrıca konseyin sanatsal liyakate dayalı proje finansman kararları alma yetkilerini de elinden aldı ve kendisine sadece “geleneksel Amerikan aile değerlerini” destekleyen projelere fon sağlama yetkisi verdi. Komisyon kararda, bu değerleri ve ailenin toplumsal rolünü baltalamak ve saptırmak isteyen davranışları, yaşam tarzlarını veya değerleri teşvik eden, savunan veya destekleyen hiçbir projeye destek sağlamayacağının da altını çizdi.

    Şubat 1999’da, Romanya’nın Bükreş kentindeki Ortodoks Hıristiyan protestocular posterleri yırtarak ve Nottara Tiyatrosu sahipleri ve personeline ölüm tehditleri göndererek Angels in America’nın sahnelenmesini geçici süreyle engellediler. Tiyatro oyunu sahnelemeyi ikinci kez denediğinde ise, Bükreşli yetkililer gösteriyi engelleme girişimlerini bastırmak amacıyla tiyatronun içinde ve dışında sivil ve üniformalı polis memurları konuşlandırmıştı. Oyuna karşı çıkan ve uzun zamandır Romanya’daki eşcinsel insan hakları reformunun önde gelen muhalifleri arasında yer alan Genç Ortodokslar Birliği, şiddet içeren hareketlerinin ülkenin iyiliği için olduğunu iddia etti ve “Doğruyla yanlışı ayırt edemeyen bu tür şeytani oyunları sahnelemek utanç verici ve sağduyusuz bir durumdur” açıklamasını yaptı.

    Teksas-Kilgore’daki Kilgore Koleji öğrencileri, Ekim 1999’da Angels in America isimli bir oyun oynamaya çalıştıklarında ise kendilerini bir ahlak, sansür ve akademik özgürlük savaşının ortasında buldular. Gregg County sakinleri ve yerel politikacılar eşcinsel karakterlerle ilgili bir yapımın sergilenmesini protesto etti ve “kaba bir oyun” olarak adlandırdıkları şeye karşı bir hareket başlattılar. İlçedeki, çoğu Baptist Kilisesi mensubu olan vaizler oyunu kürsülerinden kınadılar ve vatandaşlar da yapımı durdurmak için dilekçeler verdi. Hatta Kilgorelu bir avukat, Glenn D. Phillips, 263 biletten 150’sini satın alarak açılış gecesi izleyicilerini sınırlamaya çalıştı. Buna rağmen üniversite korkusuzca karşı koydu ve gişe personeli, avukatın planını sezerek koltukları yeniden sattı. Kasaba halkı arasında erkek aktörlerin tamamen çıplak olacağı ve sahnede seks yapacaklarına dair dedikodular dolaştıktan sonra okulun mütevelli heyeti rektör William M. Holda’ya başvurdu ve ondan oyunu durdurmasını istedi; Holda ise oralı olmadı. Yönetmen Raymond Caldwell, saldırgan olarak nitelendirilen bazı ifadeleri ve bazı “daha grafik” cinsel sahneleri oyundan çıkardı. Oyun yazarı Tony Kushner tartışmayı duyduğunda Holda’ya ile oyunun yönetmeni, oyuncuları ve ekibine bir teşvik mektubu yazarak onları “ilkeli bir duruş” sergiledikleri için tebrik etti; ancak oyunun Bükreş’te karşılaştığı şiddeti de hatırlattı.

    Açılış gecesinde, Heritage Baptist Kilisesi’nden protestocular oyunun sahnelendiği Van Cliburn Oditoryumu’nun dışındaki sokakta toplandılar ve protestoculardan biri Amerikan bayrağını sallayıp kaldırımda yukarı aşağı yürüyerek tiyatrocuları taciz etti. Protestoculardan bazıları iki erkeğin seks yaptığı grafik bir çizim içeren ve üzerinde “Tanrı İbnelerden Nefret Eder” yazılı pankartlar taşıyordu. Heritage Baptist Kilisesi başkanının oğlu Rocky Otwell, The Chronicle of Higher Education gazetesine verdiği demeçte, “Bu oyun Doğu Teksas’a yapılmış bir hakaret ve meydan okumadır. Burası Bible Belt ise biz de buna izin vermeyeceğiz.” Üniversite yetkilileri, şehir ve ilçe siyasilerinin bunu yapmanın koleje verilecek 65 bin dolarlık fonun kaybı anlamına geleceği yönündeki uyarılarına rağmen oyunu sergilemeye devam etti. Devamında, eğitim ve dini faaliyetleri finanse eden yerel bir kuruluş olan McMillan Vakfı da üniversiteye vaat edilen 600 bin dolarlık taahhüdünü yeniden değerlendireceğini bildirdi. Vakıf sonunda fonu çekmemesine rağmen, Gregg İlçesi komisyon üyeleri tehditlerini yerine getirdi ve 28 Ekim 1999’da, oyunun ilk sahnelenmesinden iki hafta sonra 50.000 dolarlık fon hibesini iptal etme yolunda oy kullandı. Bir yandan da protestolar ücretsiz reklam işlevi görüyor ve oyunu tiyatronun sahnelediği en başarılı yapım haline getiriyordu. Her akşam kapalı gişe oynayan yapımın başarısı, ilçe fonlarının kaybını hafifletmişti.

    Kasım 2000’de, Jacksonville-Florida’daki Paxon İleri Araştırmalar Okulu’ndaki öğretmenlere, okul müdürü Jim Williams tarafından, özel hazırlık okulunun dört yıldır sorunsuz bir şekilde yararlandığı Bedford Edebiyata Giriş kitabından Angels in America’yı içeren sayfaları kesmeleri söylendi. Oyun herhangi bir okuma listesinde yoktu ve olacağına dair bir işaret de mevcut değildi. Müdür, dokuzuncu sınıftan bir öğrencinin annesi oyun hakkında itiraz etmek için onu arayana kadar ders kitabının Angels in America hakkında bir bölüm içerdiğinin farkında bile değildi. Müdür “sansür konularına çok duyarlı” olduğunu iddia etse de, “oyunun bazı bölümlerinin 14 yaşındakilere uygun olmadığı için kitabın kesilmesi gerektiğini” belirtmekten de geri durmadı. Karakterlerin küfür kullanımına ve bazıları AIDS’li olan eşcinsel karakterlerin varlığına ise özellikle itiraz etti: “Bir noktada yetişkinler sınır çizmek zorunda.”

    Bu konudaki tek örnek de bu olay değildir: 1997’de Duval County Okul Kurulu, oyunun Douglas Anderson Sanat Bölümü’nde okutulduğunu öğrendikten sonra oyunu tüm kamu sınıflarına yasaklamıştı. Öfkeli ebeveynler şikâyette bulunmuş ve öğretmenler, veliler ve kütüphanecilerden oluşan bir komite oyunun “ilçenin lise öğrencileri için uygun olmadığı” sonucuna varmıştı. Kurul’un yasaklama tavsiyesi kabul gördü. Oyun ilçedeki “okunması gerekenler” listelerinden kaldırıldı.

    Çeviren: Ozan K. Dil

  • Sekiz Kamera Anlayışının Bir Mukayesesi ve Öyküleme Tarihi Açısından Önemleri

    Sekiz Kamera Anlayışının Bir Mukayesesi ve Öyküleme Tarihi Açısından Önemleri

    2019’da lösemi sebebiyle hayatını kaybeden ilham verici teorisyen Edward Branigan, Projecting A CameraLanguage-Games in Film Theory adlı eserinin “What Is A Camera?” başlıklı üçüncü bölümünü şöyle bitiriyordu:

    Kamera, günümüzde, dünyanın gerçeklerini kayıt altına alan bir makine ya da görünmez bir tanık değil, kolektif bir öznelliğin bir yüzü gibi görünüyor – hususi bir amaç için hususi bir zamanda bizim kendimizin sinema hakkında konuşma ve düşünme biçimimizin bir adı. Kolektif bir öznellik olarak, kameranın pozisyonu muğlak bir alanda, maddi nesne ile yorumlayıcı özne, dünya ve dil arasında dalgalanmaktadır. Metz’e göre, “[S]inema aynı anda hem zayıf hem de sağlam bir mekanizmadır: tıpkı insan vücudu, hassas bir alet ya da bir sosyal kurum gibi. Aslına bakılırsa, sinema aynı anda bunların hepsidir.”

    Öyleyse, bir “kameranın” kavramı, önünde sonunda bir topluluğun üyelerinin, insan vücudunun maddiliği de dahil olmak üzere fiziksel varoluşlarının doğasıyla dil aracılığıyla yüzleşmeyi nasıl kabul ettiklerine bağlıymış gibi görünüyor. Sonuç olarak, öyküsel filmin tarihini ve öyküselliğe atfedilen toplumsal değerleri yeniden şekillendirmeye çalışan her proje, “kamera” terimini aynı zamanda bir makine, bir sosyal kurum ya da insan iradesini kapsayacak biçimde nasıl kullanmış olduğumuz üzerine yeniden düşünmelidir.

    Edward Branigan; Projecting A Camera – Language-Games in Film Theory; Routledge; 2006. (çev. Ozan K. Dil)

    Kitabın adı geçen bölümünde bulunan “A Comparison of Eight Conceptions of the Camera” adlı tabloya dikkat çekmek istiyoruz.

  • Virginie Despentes: Kalıcı oldukları izlenimi veren şeylerin kırılganlığı

    Virginie Despentes: Kalıcı oldukları izlenimi veren şeylerin kırılganlığı

    Ana karakter Vernon Subutex iflas etmiş plak dükkanı sahibi, dengesizliğe doğru kayan, bir anti – kahraman. İlk kez bir erkek kahramana odaklanıyorsun. Bu karakteri nasıl yarattığını bize anlatabilir misin?

    Vernon karakteri fikri 2008 mali krizinden sonraki işten çıkarmalar dalgasında aklıma geldi; İspanya’da çok zaman geçirdim ve bir milleti yıkmanın o denli kolay olması bende bir etki yarattı. İnsanlar kendilerini borçlarının ağırlığıyla sokaklarda buldular, ülke işsizlik yüzünden ezildiği için işe geri dönme ihtimali de yoktu.

    Hayatları boyunca faturalarını ödemişler, ailelerini geçindirmek için işleri yoluna koymuşlardı ve 50 veya daha ileri yaşta kendilerini bir anda evsiz buldular. Avrupa’da, benim yaşımdaki biri için bu yeni bir şeydi. Fransa’da, sefaletin yayılması, her türlü sonucu olan nispeten yeni denebilecek bir toplumsal seçimdir. Bir plak dükkanı sahibi düşündüm çünkü 1980 ‘lerin sonunda plak satıcısıydım ve plak işinde çalışan bir sürü insan tanıyordum.

    Batmaz izlenimi veren güçlü bir endüstriydi ve ana akımın yanı sıra sağlam olduğu izlenimini de veren son derece organize bir alternatif muhalif kültür vardı. Ama işi aslı her şey iki yıl içinde kayboldu gitti. Beni ilgilendiren buydu – kalıcı oldukları izlenimi veren şeylerin kırılganlığı.

    Kitabın 20. yüzyıl 21. yüzyıla geçerken bir grup arkadaşın hikayesini anlatıyor. Bunun bir neslin hikayesini anlattığını söyleyebilir misin?

    Bu roman hakkında defalarca söylendi ve oldukça gurur verici ve bu beni memnun ediyor, ama başından beri niyetim bu değildi. Hayatta birçok sorunum var, ama şu an için megalomani bunlardan biri değil ve kendimi bir neslin portresi yapma fikriyle bilgisayarımın başında otururken görmüyorum. Onun yerine ortadan kaybolmayla ilgili bir hikaye uydurdum.

    Bilincimiz çok yavaş gelişse de gerçeklik istikrarsızdır. “Hayalet üyeler” ile hangi ilişkileri sürdürmeye devam ediyoruz – beni ilgilendiren insanlar, yerler, kavramlar veya ilişkiler. 50 yaşındayım ve gerçekten var olandan ziyade ortadan kaybolmuş olanla ilişkide daha avantajlı olduğum zihinsel bir evrene adım adım girdiğimi hissediyorum. Bunun aynı şekilde kültürlerimiz için de geçerli olduğu izlenimine sahibim – örneğin, internet her şeyi tersine çevirirken, internet öncesi dünyada yaşıyormuşuz gibi düşünmeye devam ediyoruz ve bu yeni dünyaya düşüncelerimizle girmeyi başaramadık bence.

    Kendi gerçekliklerimizde yabancılaşıyoruz ve bu deneyim ilgimi çekiyor. Vernon Subutex, birçok karakterin olduğu bir roman ve tek ortak noktaları gerçekliğe bir türlü uyum sağlayamamaları. İster genç ister yaşlı olsunlar, ölülerle tartışmaya devam ediyorlar.

    Şiddete şiddet dışındaki yollarla karşılık vermek çok zor. Maruz kaldığımız şiddeti yeniden üretmemek çok zor.


    Kitabın en güçlü yönlerinden biri anlatı stratejisi Vernon Subutex 1 ‘de aşırı sağcı militanlara rastlıyoruz, bir transseksüel Brezilyalı model, kokain bağımlısı bir tüccar, eski bir porno yıldızı. Seslerin bu çokluğu, okuyucunun düşüncelerini, duygularını, acılarını ve son derece farklılaşmış karakterlerin arzularını kucaklamasını sağlıyor. Toplumu oluşturan herkese ses vermeye mi niyetliydin?

    Plak dükkanında ilgimi çeken şey buydu – yani, rock ve post – punk, hardcore ve funk’ta, tüm bu gitar müziği biçimleri, samimi bir tutkudan başka hiçbir ortak noktası olmayan insanları birbirine karıştıran muazzam bir dönüm noktasıydı 1990’larda bir plak dükkanındaki müşterileri düşünürsek ve birinin ya da diğerinin yollarını izlersek, kendimizi toplumun hemen hemen her yerinde buluruz. Rock kültürünün son 20 yıldaki aşırı sağ etkilere açıklığı beni özellikle etkiledi.

    Çevremde duyduklarımı tam olarak yazmaya çalıştım, ama aynı zamanda çevrimiçi olarak maruz kaldığım şeyleri de yazmaya çalıştım, çünkü sosyal ağlar bizi zaten gerçekliği algılamak istediğimizi doğrulayan bilgi kümeleri halinde kapatmak için çalışsa bile, web ortamı bizi 20 yıl önce erişemeyeceğimiz söylemlerle temasa geçiriyor. Bir Yahudi karşıtının zihninde neler olup bittiğini bilmek için aşırı sağcı basını okumak gerekiyordu, bugün kaybedecek biraz zamanınız olması ve kendinizi Google’ın yönlendirmesine izin vermeniz yeterlidir.

    Şiddet, uyandırılan temalarda (Vernon’un soyundan gelen sosyal şiddet, karısını fiziksel olarak istismar eden Patrice ile aile içi şiddet, intihar, uyuşturucu bağımlılığı, alkol) veya dil kullanımında olsun, metnin merkezinde yer alıyor. Bu şiddetin kitabın ana teması olduğunu söyleyebilir misi, tüm karakterleri birleştiren konu bu olabilir mi?

    Şiddet beni takıntı haline gelmiş bir tema. Kendi şiddetim, her yerde var olan bir şiddet algım – film ve TV dizilerinde, internetteki alışverişlerimizde, sokakta, protestoların bastırılmasında, politik öfkenin ifadesinde, ekonomide, ekolojik olarak. Tüm alanlarda şiddette bir artış görüyorum – yazdığım tüm hikayelerde bunu hissedersiniz. Şiddete şiddet dışındaki yollarla karşılık vermek çok zordur. Maruz kaldığımız şiddeti yeniden üretmemek çok zor.

    Aldığın en iyi edebi tavsiye nedir?

    Belirli bir edebi tavsiyeyi hatırlamıyorum, ancak Stephen King’in Yazma Üzerine kitabının yazma hakkında çok şey anlamama yardımcı olduğunu biliyorum.

    Sevdiğin çağdaş yazarlar kimler?

    Joan Didion, Zadie Smith, David Simon, Ann Rice, Chimamanda Ngozi Adichie, Stephen King, Mariana Enriquez… aslında liste oldukça uzun olurdu; bana göre yazarlara hayranlık duymakta oldukça iyiyim.

    Boş sayfa sendromuyla nasıl savaşırsın?

    İlham kaybı anlamında boş sayfa sendromu beni korkutmuyor. Her şeyi olduğu gibi bırakmanın, yürüyüşe çıkmanın ve başka bir yerde olanlarla ilgilenmenin yeterli olduğunu ve bir hikaye yazma arzusunun kolayca geri döneceğini hissederim.

    Bununla birlikte, Joseph Conrad’ın herkesten daha iyi özetlediği zihinsel kesinti türü – yazmak istediğiniz bir sahneye sahip olmak, diyaloğu, yeri ve eylemi bilmek, istediğiniz her şeyi bilmek ve ilk kelimeleri yazamadan tüm günlerinizi masanızda geçirmekten oluşan durum – yani, bununla nasıl savaşılır bilmiyorum.

    Bu bana her zaman oluyor ve diğer zamanlarda bunun ötesine nasıl geçtiğimi hatırlamaya çalışıyorum ve en ufak bir fikrim yok doğrusu. Diğer romanlarımda, bitmek bilmeyen yazar tıkanıklığı anlarından ve sonrasındaki yazma aşamalarından başka bir şey hatırlamıyorum.

  • köpeğin dişlerine sıkışan diş ipi gibi

    köpeğin dişlerine sıkışan diş ipi gibi

    ‘‘Ama seni bu kadar emin kılan şey ne? Demek istediğim zaten bunu kanıtlayacak bir şeyin yok. Kesinlikle o kadar uzak düşünemiyorum, farkında olabileceğini düşündüğün nedenlerin bir kısmıyla bile.’’

    Katlanmış, kumlu battaniyeyi bagajda piknik eşyalarının yanına koyarken böyle sormuştu. Cevabım yoktu; sadece uzaktaki bir arabanın sesi ve gece böceklerinin kıpraşmaları duyuluyordu. Bagajı sıkıca kapattı, telefonunu dalgın bir şekilde salladı ve uygun olmayan alacakaranlığa şöyle bi’ baktı. Haftalık 1 GB Instagram paketi, salla kazan. Yol boyunca bitecek olan salla kazan. Sonra kesinlikle ruhu etrafta dolaştı ve zaten oturduğu yerin yanındaki şoför tarafına geçti.

    Elleri kucağında, koyulaşan yaprakların arapsaçına bakıyorduk; belki de onun beğenisine göre biraz fazla iktidarsız sayılır bu olanlar. Henri Rousseau’nun The Snake Charmer’ını düşünüyordu. Arabamız paralı otoyola girmek için hızlanırken yapraklar ve rüzgâr penceremizin dışında yavaşça hareket etti.

     ‘‘Hadi ama, tüm makalemin bakış açısının iyi gerekçelendirilmiş olduğunu kolayca iddia edebilirsin – onu yeniden yazmamızın amacı buydu, değil mi? Son bölümümüz bile aynı şeyi söyledi. Twitter’da anket yaparak author kariyerini yönlendiremezsin. Hakemli fenomenoloji dergisine yirmi beş sayfa Husserl makalesi yazmakla, Spotify’daki Yeraltı playlisti için ghost writer trap şarkısı yazmak arasında birazcık olsun fark olmalı değil mi?’’

    Ses tonu kızgın değildi, sadece ciddi ilişki yaşayan çiftlerin ortak gerilimiyle doluydu; her şeyin yolunda olmasına rağmen hiç de harika olmamasından kaynaklanan taşralı keder, eski bir şehirde kendini gösterdi. Hava 0 derece. Peyote’de eski dostlar görünce selam vermiyor artık. Eski dostlar belki de evlerinde peyote yetiştirip satıyor artık. Şikayet etmeye hakkım olmadığını düşündüm. Evet ben başlatmasaydım başkalarıyla içeceklerdi ama o zaman da onlar takip edecekti. Yani iyiler mi diye ben takip etmek zorunda kalmayacaktım. Artık başlarının çaresine kendileri bakmalı.

    “Spekülasyon yapıyorsun sanıyorlar; herkesin parodi için, ironi için fazla olgun olduğunu açıkça belirt. Her bakış açının, her yazdığının münasebetsiz bir dereceye kadar özel olduğunu biliyorum. Seni ciddiye almaları için yaptıklarınla, hayatınla da kendini göstermelisin. Şehinşah’a neden taktık bu arada, biz Şam’ı tutmuyor muyduk bebeğim?”

    Tam o anda ‘‘saçma derecede” dedi ve IG profilime bakarak başını yola çevirdi. Büyük, kara yılan gibi bir şey kendine dolaşıyordu. Düşünmeden direksiyonu çevirdi ve vermediğimiz molalarımız birbirine çarptı. Sedan çığlık attı; emniyet kemerleri kilitlendi. Araba, ışıksız uzak yamaçta şiddetli şekilde yuvarlanmaya başladı. Vahşet sona erdiğinde ikimiz de hareket etmedik. Büyük bir güve, muhtemelen bir white-lined sphinx çalıdan irkildi ve fara doğru ciddiyetle kendini fırlattı – iyi niyetle uçup gitti.

    Demodex folliculorum kolonileri her iki kaşımızda da hâlâ işlerini sürdürürken, ne o ne de ben kıpırdanabildik. Araba dik durduğundan ve nispeten zarar görmediğinden dışarı çıkabildik.

    Nabzımız attı ve nefes almayı dinledik. Hiçbir ses yoktu. Sadece bir saat önce gülmesinin parıldayan görüntüsü vardı aklımda, onun beğenisine göre çok uzaktaydık. Alnındaki kana karışarak yüzünden bir miktar gözyaşı ve ter damladı. Altıncı nefes döngüsünden sonra rengi geri dönüyordu. Yedincinin ortasında derin bir nefes daha aldı ve öksürdü. Bilinci açıktı. Bir anda ne olduğunu anladı. Yavaşça onu kucakladım ve endişelenmemesini, hareketsiz yatmasını söyledim.

    Arabanın yanında bir melek vardı. İnsanların herhangi bir zaman ya da çağa dair herhangi bir irfan ya da biyolojik farkındalığının parçası değildi; ve çevredeki hiçbir şey görünmüyordu. Bir tür boyutsal geçişteki rastgele duraklamalar nedeniyle (bir “yürüyüş” yakındır, ancak gerçekten doğru değildir.), kazanın durduğu yerin hemen yanına inmişti. Ruhsal bir ruh hali denebilecek durumdaydı; bu da tam olarak doğru olmasa da (çeviri imkansızdır). “Duyuları” nın – algılama biçiminin – biçimlenmesinden dolayı, her şey (araba, ben, bebeğim, güve), canlı enerjinin nefesleri olarak göründü. Kağıt falan da yapıştırmamıştık yani, o asla böyle şeyler kullanmazdı, bir kez bile denemedi. Ona göre tüm sekans doğaüstü görünüyordu ve gizemli bir şeyi onaylıyordu.

    Şehinşah’ı bu ara neden bu kadar sık dinlediğimizi, beni bu kadar emin kılan şeyleri, Henri Rousseau’nun The Snake Charmer’ı yaparken aklından geçenleri, hepsini bebeğim hepsini anlatacağım sana, şu siktiğimin ambulansı bi’ gelsin de.

    @onikilamat

  • Doğu Almanya’da futbolun son günleri: Geride kalan miras

    Doğu Almanya’da futbolun son günleri: Geride kalan miras

    Almanya Demokratik Cumhuriyeti (GDR) sınırlarını B9 Kasım 1989’da atı Almanya’ya açtı. Bir yıldan kısa bir süre sonra 3 Ekim 1990’da, Almanya kırk yılı aşkın bir ayrılıktan sonra yeniden birleşti. Bu tarihi olaylar sadece milyonlarca Alman’ın hayatını değiştirmekle kalmadı, aynı zamanda Doğu’daki futbol camiası için bir dönüm noktası oldu.

    1980’lerde Doğu Almanya’daki futbol stadyumları, dik bir düşüş yaşayan bir ülkenin durumunu doğru bir şekilde yansıtıyordu. Erich Honecker yönetimindeki rejim, spor tesislerini modernize edecek kaynaklardan yoksundu ve bu nedenle zamana ayak uyduramadı. Lok Leipzig’in Bruno Place Stadyumu veya Erfurt’un Georgi Dimitrov Stadyumu gibi sahalarda yıpranmış ahşap tribünler Almanya’nın Doğusundaki geç dönem sosyalist futbol manzarasına hakim oldu. Projektörler bir lüks haline geldi; paslı çitler ise normdu.

    1989’da Doğu Almanya’nın en üst futbol ortamı Oberliga artık önemsiz bir durumdaydı. Önceki on yıl boyunca, izleyicilerin ilgisi sürekli azalmıştı ve insanlar ufukta siyasi bir geçiş olduğunu hissettiklerinden olsa, Zwickau, Jena veya Karl – Marx – Stadt’taki genellikle vasat futboldan daha önemli şeyler vardı hayatlarında.

    Otuz yıl önce, Doğu Alman toplumu bir bütün olarak bir değişim dönemiyle karşı karşıyaydı – futbol da öyleydi: Pazartesi gecesi toplantıları ve Berlin Duvarı’nın yıkılması demokrasi ve liberalizme doğru temel bir geçişe yol açarken, kulüpler geçmiş kötü yönetimin sonuçlarıyla başa çıkmak zorundaydı. Sınırın Batı Almanya’ya açılmasından birkaç gün sonra, Doğu Almanya milli takımı son Dünya Kupası eleme maçını oynadı. Bir ay sonra ise ilk ünlü oyuncu Doğu Almanya’dan ayrıldı.

    Berlin Duvarı yıkıldığında Batı Almanlar bir çeşit servet avcısı zihniyetiyle futbol camiasını işgal etti. Bayer Leverkusen’in uzun süredir spor direktörü olan Reiner Calmund, pazarlık fiyatlarıyla son derece yetenekli oyuncular kazanma zamanının geldiğini fark eden ilk kişi oldu.

    Bir çanta dolusu para ve bir sürü oyuncakla birlikte bu kurnaz işadamı, doğu Brandenburg’daki sakin Rüdersdorf kasabasına, Andreas Thom’un evine gitti. 24 yaşındaki oyuncu, Doğu Alman futbolunun en büyük hücum yeteneği olarak kabul ediliyordu ve on yıl üst üste ulusal şampiyonayı kazanan BFC Dynamo’da gol kralı olarak manşetlere çıkmıştı.

    Calmund, yanında getirdiği oyuncaklarla Thom’un çocuklarını çabucak ikna ederken, oyuncu Batılı bu güçlü görünümlü tüccarın ona sunduğu rakama hayran kalmıştı. Thom, 3.6 milyon Mark’lık rekor bir transfer ücreti karşılığında Leverkusen ile anlaştı. 1983 yılında sosyalist rejimden kaçmış Falko Götz ve Dirk Schlegel zaten orada oynuyorlardı.

    “Bu adamlar Batı’ya gitmek için can atıyorlardı. Para vardı. Televizyonda izledikleri şey de buydu,” dedi Calmund daha sonra Sportstudio adlı televizyon programında verdiği röportajda. “Dynamo Dresden veya BFC Dynamo, onlar için durum netleşti: oyuncuları satmak zorundaydık. Daha fazla para alacakları için onları İtalya’ya satmayı tercih ederlerdi. Bu adil de olurdu, ama oyuncuların tümü Bundesliga’da oynamak istedi.”

    Thom’un transferi, doğudan batıya hareket eden bir futbolcu dalgası başlattı. 1989 da kulüplerinin iflas eden tesislerine ve mali durumlarına rağmen Doğu Almanya’nın birinci sınıf yetenek sıkıntısı yoktu. Matthias Sammer, Ulf Kirsten, Thomas Doll ve diğerleri yeniden birleşmeden kısa bir süre önce 1990 yazında Thom’u takip etti.

    “Derin bir hayal kırıklığı var. Oberliga’da olanlar korkutucu,” dedi Bernd Stange, bir zamanlar Doğu Almanya ulusal takımı hocası ve o dönemin Carl Zeiss Jena teknik direktörü. Oberliga – ve onunla birlikte Doğu Alman futbolu – böylece yavaş yavaş kan kaybetti.

    Kulüpler ise futbol kapitalizmi uygulamalarına alışmakta ve bundan yararlanmaya çalışmakta tereddüt etmediler. Heiko Scholz, halen mevcut olan Doğu Almanya içinde bir milyondan fazla Alman Markına transfer olan ilk oyuncuydu. Gelecekteki Alman uluslararası ve Dynamo Dresden teknik direktörü, gençlik kulübü Dresden’e katılmak üzere 1990 yılında Lok Leipzig’den ayrıldı. İki yıl sonra Calmund da Scholz’u da Leverkusen’e gitmeye ikna etti.

    Dynamo ayrıca Peter Lux ve Sergio Allievi gibi iki deneyimli Bundesliga oyuncusuyla kazançlı sözleşmeler imzaladı. 1. FC Magdeburg ise Uwe Rösler’i kadrosuna kattı.

    Bundesliga ve Oberliga 1991’de birleşmeden önce, Oberliga Kuzeydoğu Almanya Futbol Federasyonu bayrağı altında son bir sezon oynamak zorunda kaldı. Nazikçe söylemek gerekirse, 1990/91 sezonu kulüpler ve genel olarak Doğu Alman futbolu için iyi bir sunum olmadı. Stange daha sonra o son yılın “cenazedeymiş gibi” hissettirdiğini söyledi.

    Kulüpler, büyük miktarlarda para yatırarak Alman futboluna geçiş için silahlanma yarışına başlamak zorunda hissettiler. Ancak bilet satışları hızla azalıyordu ve televizyon yayıncıları da yeni sözleşmeler imzalamak konusunda isteksiz görünüyordu. Bölge yeniden birleşmeden kısa bir süre sonra ekonomik bir şok döneminden geçiyordu. Gerçekten de, maç başına ortalama 4.807 seyirci ile seyirci oranları tarihi seviyede düşük noktadaydı.

    Ancak bu durum, kulüplerin yılda 250 bin Mark ve daha fazla maaşı garanti eden sözleşmelerde oyuncuları imzalamasını engellemedi. Alman Futbol Federasyonu (DFB) tarafından sağlanan 2,2 milyon Mark’lık bir kurtarma fonu, paranın tüm lig için yeterli olmadığı gün kadar açık olmasına rağmen, kulüpleri aşırı harcamaya teşvik etti. 1990’larda düzinelerce kulübün ekonomik çöküşü bu noktada başlamış oldu.

    Finansal kaygıların ötesinde, Oberliga giderek artan bir şekilde şiddetin hakim olduğu bir dönemde, eski adı BFC Dynamo olan FC Berlin çatışmaların merkez üssü haline geldi. 1990’da, bir zamanların seri şampiyonu sahada vasat bir kulüp haline gelmişti. Çünkü eski Devlet Güvenlik Bakanı (daha çok Stasi olarak bildiğimiz) ve BFC’nin patronu Erich Mielke artık ortada yoktu.

    Stasi’den Doğu Alman futboluna karışan tek kişi Milke değildi. Daha sonra son Oberliga sezonunun gol kralı Dresden forveti Torsten Gütschow’un [[Daha sonra yarım sezon için Galatasaray’a transfer oldu.https://futuristika.org/rafael-chirbes-cagin-son-marksist-romancisina-son-sozhttps://futuristika.org/rafael-chirbes-cagin-son-marksist-romancisina-son-sozve diğer bazı oyuncuların devlet güvenliği için gizli muhbir olarak çalıştıkları ortaya çıktı.

    FC Berlin artık yetkililerin desteğini almazken, kulübün taraftarları stadyumlara taşıdıkları şiddet nedeniyle manşetlere çıkmaya devam etti. 3 Kasım 1990 ‘da Sachsen Leipzig ile tanıştıklarında, şiddet trajik bir doruğa ulaştı.

    Birkaç hafta önce, Leipzig’in taraftarları isyanlar nedeniyle Jena’da bir maçın iptal edilmesine neden olmuş ve diğer saldırgan gruplarla karşılaştıklarında bir santim bile geri adım atmayacaklarını göstermişlerdi. FC Berlin ve Sachsen Leipzig taraftarları arasındaki şiddet o Kasım günü o kadar uç boyutlara ulaştı ki, Leipzig’deki polis yönetimi ateşli silah kullanma emri verdi. Üç kişi ağır yaralandı ve 18 yaşındaki Mike Polley, Alfred – Kunze – Spor Parkı’nın kapısında öldü.

    Doğu ve Batı Almanya arasında o ayın sonlarında yapılması planlanan yeniden birleşme töreni güvenlik kaygıları nedeniyle iptal edilmek zorunda kaldı. Mart 1991′ de Dinamo Dresden, Kızılyıldız Belgrad’a karşı oynadıkları maçta çıkan şiddetli isyanlar sonrasında Avrupa Kupası’ndan men edildi. Karanlık zamanlardı.

    Sonuç olarak, Doğu Alman futbolunun düşüşü Oberliga kapılarını kapattıktan ve kulüplerin Bundesliga ve Almanya’nın lig sistemine entegre edilmesinden sonra devam etti. Sammer daha sonra yaptığı açıklamada, “Boşluk çok büyüktü.” dedi. 1990’larda Bundesliga’da kendini kanıtlayabilen tek kulüp olan Hansa Rostock, Doğu Almanya’nın son şampiyonluğunu kazandı. Başarıdan sorumlu olan kişi Berlin Duvarı’nın yıkılmasından önce yıllarca önemsiz görülmüş teknik direktör Uwe Reinders idi. Berlin Duvarı’nın yıkılmasından önce yıllarca önemsiz kaldıktan sonra başarılarından sorumlu olan teknik direktör Uwe Reinders idi. Eski Alman ulusal takım oyuncusu Reinders Almanya’nın kendi içindeki birlikteliğinin ilk imzası olarak kulüple anlaşmıştı.

    1990 ilkbaharında Werder Bremen ve Rostock işbirliği konusunda anlaşmaya varmışlardı. Rostock’un başkan yardımcısı Dietrich Kehl, 1990 yılında Bremen’de oynanan uluslararası bir kupa maçına gitti ve kendisine Hansa’nın şampiyonayı kazanmak için neye ihtiyacı olduğu soruldu. “ Ben de ‘Batı’dan bir teknik direktöre ihtiyacımız var,’ dedim. Meslektaşım etrafına bakındı ve ‘İşte aradığını adam orada orada,’ dedi.” Kehl daha sonra Reinders’ın onunla tanıştırıldığı anı böyle hatırladı.

    Reinders şampiyonluğu kazanırsa 200.000 Alman Markı ve ulusal kupayı kazanırsa 200.000 Mark daha talep etti. Onlarca yıldır hiç kupa kazanamayan Hansa, Reinders’ın hırslarında ciddi olduğuna inanmadan gülümseyerek kabul etti. Ancak hedeflediği şeyi başardı ve Hansa’nın 1990’lardaki başarısı için zemin hazırladı, kulüp Doğu Alman futbolunun önde gelen temsilcisi oldu.

    Reinders Rostock’a vardığında kültürel farklılıkları hemen fark etti. Daha sonra “Antrenman sahasına ilk geldiğinde oyuncular asker nizamında duruyorlardı,” diye hatırladı. Reinders asistanı Jürgen Decker’a neler olduğunu sordu çünkü Bundesliga’da hiç böyle bir şey görmemişti. “Sport Frei! selamı1 ile onları karşılamamı beklediklerini söyledi.” Bu Doğu Alman spor takımları için tipik bir durumdu. Reinders, “Futbolculara bir general bekleyip beklemediklerini sordum “dedi.

    Ünlü yıldızları olmayan takıma hevesleri ve soğukkanlılığı sayesinde kazanacakları ünvan için yol gösterdi. Bir keresinde takıma, “Cumartesi günleri saat üç buçukta gaz pedalına basmak zorundasınız, daha sonra yakında bir Mercedes kullanabilirsiniz,” demişti.

    Hansa, 1990’larda diğer kulüpler önemli zorluklar yaşarken, Doğu Alman futbolunun son günlerinin tek gerçek başarı hikayesi haline geldi: Dynamo Dresden ilk başta Hansa gibi Bundesliga’da oynadı, ancak daha sonra Batı Alman işadamı Rolf – Jürgen Otto ve kendisini salmış oyuncuların menajeri Willi Konrad etkisiyle finansal bir erime yaşadı ve bu da ligi lisanslarını geri çekmeye ve onları doğrudan üçüncü lige düşürmeye zorladı. VfB Leipzig, eski Lok Leipzig, 1993/94 yılında Bundesliga’da bir sezon oynadı ve o kadar kötü bir performans sergiledi ki, tüm zamanların Bundesliga sıralamasında ikinci ve son takım olarak sıralandı.

    FSV Zwickau gibi eski Doğu Alman güç merkezleri, 1. FC Magdeburg ve Sachsen Leipzig, bazen çok daha zengin Batı Alman kulüpleriyle rekabet etmek için aşırı agresif finansal planlama nedeniyle, bazen de Michael Kölmel ve sonraları iflas edecek medya şirketi Kinowelt ile iş yaptıkları için yıllar içinde battı.

    Sonuç olarak, Bundesliga’da başarılı olmak için yeteneklerini gösteren genç oyuncular hızla kendi kulüplerinden ayrılıp Batı’ya taşındıkları için dünya standartlarında birçok yetenek üreten akademiler kötüleşti. Binyılın başlarında, Almanya’nın üçüncü liglerinden biri olan Regionalliga Nordost, Doğu’daki ünlü kulüplerin çoğu burada oynadığı için Doğu Almanya’nın Oberliga’sının yerini almış oldu.

    Avusturyalı enerji içeceği üreticisi tarafından finanse edilen RB Leipzig birkaç yıl önce sahneye çıkmadan önce, Doğu Alman futbolunun büyük planlarla ilgisi yoktu. Hansa Rostock ve daha sonra Energie Cottbus arada bir Bundesliga’da belirdi, ancak Alman futbolundaki en iyi yerler için rekabet edebilecek seviyenin yakınında bile değillerdi. Günümüzde birçok Doğu Avrupa ülkesinde olduğu gibi, Doğu Almanya’da da futbolun zengin bir tarihi var, ancak sosyalizmin sona ermesinden 30 yıl sonra bile hâlâ uyum sağlamak için mücadele ediyorlar.

    1. Doğu Almanya’da okullarda ve spor müsabakalarında mücadele öncesi selamlama şekli. ↩︎
  • Larisa Shepitko’nun “Tırmanış”ı: Arkaik Bir İkonografi

    Larisa Shepitko’nun “Tırmanış”ı: Arkaik Bir İkonografi

    Böylece Tırmanış, Büyük Vatanseverlik Savaşı kahramanlarının sosyalist gerçekçi tipolojisinin ironik şekilde ters yüz edilmesi üzerinden ilerler. Direnişin tecessümü coşkun ve mücadeleci kahraman değil, aksine, direnişe veya kendine ihanet etmeyi reddeden, kendini feda etmenin meditatif figürüdür. Tırmanış’ın materyalist dünyasında zafer yoktur: karakterler Stalinist bir anlatıdaki küçük azizlere dönüşmezler. Zafer aşkınlıktan gelir: dünyevi olanın üzerinde yükselip manevi kurtuluş biçimini alır. Azizâne Sotnikov, Stalinizmin inşa etmeye uğraşıp durduğu temel mite uygun bir baba figürünün yolundan gitmez. Filmin İsa’nın bir taklidi olarak temsil ettiği manevi bir dönüşümden geçer. St. Augustine’in vaazına göre: “Belki de aşağılık bir adamı taklit etmekten utanırsınız; o zaman her halükârda aşağılık Tanrı’yı taklit edersiniz.” İsacıl Sotnikov başkalarının günahlarını üstlenmeye çalışıyor. Böylece Tırmanış, Sovyet Cumhuriyetlerinin kolektif bilincine, özellikle de aşağılanmış köylü sınıfı arasında derin kökleri olan çok daha eski bir mitolojiye bağlanıyor.

    Tırmanış’ın anlatısı ve İsa’nın hayatı arasındaki paralellikler, özellikle Batı resminde temsil edildiği gibi, bizi anlatının zirve noktasına getiren yükselişin tasvirinde en belirgin hale gelir: mahkûmların asılması. Bu, filmin yaşananları naklederken ortaya koyduğu gibi, hiç kuşkusuz İsa’nın Çilesi‘nin doruk noktasına ulaştığında yaşananları akla getirerek çarmıha gerilişin dramatik biçimde yeniden sahnelenmesidir. Tırmanış, “nesilden nesile aktarılan ‘büyük geleneğin’ olmadığı bu imgelerin ve sembollerin ‘büyük deposundan’ yararlanır.” Filmin anlatısı Çile sırasında yaşananları taklit ediyor, ancak belki de daha önemlisi, onun Batı sanatındaki tasvirinin ikonografisini yapıyor.

    Tırmanış sırasının görsel olarak nasıl yapılandırıldığını düşünün. Tırmanış sırasını başlatan sabit uzun çekim bize bir tepeye tırmanan karla kaplı bir yolun görüntüsünü verir. Bir tarafta köy binaları, diğer tarafta ise geniş bir kar manzarası. Mahkûmlar ve muhafızlar arkadan görülür, çerçevenin altından belirir, tırmanışlarına başlarlar; uzak arka plandaki tırmanışın en sonunda ise onları bekleyen karanlık figürler görürüz. Birbirini takip eden iki uzun çekim bize mahkûmun arkasında yürüyen başıboş bir köylü grubunu ve kesilmiş bir ağaçla karlı bir manzaranın yüksek açılı görüntüsünü gösterir. Artık bir işbirlikçi olan umutsuz Rybak’ın iki yakın çekimi, uzun çekimlerle araya ekle(mle)nir: yalvarır bir ses tonuyla Sotnikov’a kaçış ve direnişi sürdürme planını anlatır.

    Dördüncü uzun çekimde çerçevenin altından çıkan mahkûmların yüzlerini görürüz; yaklaştıkça orta yakın çekimde tutulurlar. Ters açılı bir çekim, bakış açılarının hedefini belirler: ilmiklerin asılı olduğu demir bir kapı. Birkaç yakın çekim etrafta dolaşan Alman subay gruplarını gösterir. Bunlardan biri, Portnov’a komutanın katılımdan memnun olmadığını bildirir. Adamlar kütükleri yerleştirmek için gelirler, mahkûmlar orada durur ve kafaları ilmiklere denk gelir. Ardından gelen karmaşık çekim dizisinde Sotnikov, tevazusunu ve şefkatini ortaya çıkaran bir dizi jest gerçekleştirir: hapşırığı yakalanışına neden olduğu için onunla birlikte asılacak olan anneden af diler; mahkûmu teselli eder ve kucaklar; Rybak’tan üzerinde duracağı kütüğü yerleştirmesine yardım etmesini ister; darağacının doksan derecelik uzun bir açıda, Rybak’ın Sotnikov’un üzerinde durduğu kütüğe sarıldığını ve daha sonra paltosuna tutunduğunu görürüz; Sotnikov, ağlayan genç bir çocukla bakışır ve karşılıklı gülümserler. Sotnikov asılırken yüzü kameraya doğru düşer ve iki uzun tepki çekimi gerçekleşir: gözyaşlarını silen genç çocuk; gözlerini başka yöne çeviremeyen ve acı acı gülümseyen yenik Portnov.

    Bu sahnenin unsurlarını Batı ikonografisindeki İsa’nın Çilesi ile ilişkilendirmek için biraz tefsir gerekir. Yükselen tepe; darağacının haçla sembolik ilişkisini gösteren alçak bir açıyla çekilmesi; mahkûmların acı dolu tırmanışı; Almanların çarmıha gerilmiş Romalı askerler gibi bölgede aylak aylak dolaşması… Bu sahnenin unsurlarını İsa’nın çarmıha gerildiği Kudüs duvarlarının dışındaki Golgotha tepesinin tasvirine bir benzetme olarak alırız. İkonografik motifler Sotnikov’un yüceltildiği izlenimini uyandırır ve Sotnikov hatalarını kabul eden ve acısına şahit olmuşları dönüştüren olağandışı, karizmatik bir figür haline gelir. O, Agnus Dei, qui tollis peccata mundi‘dir (“İşte, dünyanın günahını sırtlanan, Tanrı’nın Kuzusu”); bir çocukla olan sempatik iletişimi, Çöküş öncesindeki masumiyet figürü, hepsi bunu doğruluyor. Cazibesi, geri dönüşü olmayan bir şekilde çökmüş kederli Portnov’un bakışını çizer. Yaşlı bir kadının kısaca “Yahuda” diyeceği Rybak, darağacının dibinde eziyet görmüş bir ihanet figürü olarak durmaktadır.

  • Gözyaşları içinde dört yüz Japon

    Gözyaşları içinde dört yüz Japon

    Robert Bresson ile tanıştığımda hiç ama hiçbir şey bilmiyordum. On yedi yaşındaydım ve ergenliğin bana ıstırap veren “Ben kimim? Neredenim? Ne yapıyorum?” safhasındaydım. Ve birden, kendine ait biricik bir evreni olan, tutkulu biriyle tanıştım. Benim kim olduğumu, kendisinin ne yapması gerektiğini, her şeyi biliyor gibiydi. Benim göremediklerimi gören biri… Bu benim için çok güven verici ve dengeleyiciydi. Onunla tanıştığımda babamı zaten kaybetmiştim ve bir başka baba arayışındaydım. Bresson ise benim için biyolojik anlamda değil, artistik anlamda bir baba figürü oldu. Mylene [Bresson’un eşi] beni Bresson’un öldüğünü söylemek için aradığında hissettiğim buydu: “Evet, bu kadar; gerisi artistik bir yas.” 

    Beni Bresson’a götüren Florence Delay’di. Bresson’un “av sahası” bir bakıma entelektüel burjuvaziydi. Bu bütün oyuncuları için geçerli olmasa da, işlerinin çoğu için sabitti. Bresson biri sayesinde bir başkasını bulmayı, onunla çalışmış insanlar arasında bir zincir, bir bağ kurmayı severdi. Le Proces de Jeanne d’Arc hariç filmlerinin hiçbirini izlememiştim. Bana Pickpocket ve Le Condamne a mort’u izletti. Beraber çalışıyor olduğu oyuncularla daha önce çektiği filmleri izlemekten büyük bir keyif alırdı ve Le Condamne a Mort’un bir salondaki gösterimi boyunca filmi benim için yorumladı. Salondaki öteki insanlar, gösterim boyunca konuşan adamın Bresson olduğunu bilmeksizin “Sessizlik!” diyorlardı. “Biraz sessiz olun!” Fakat Bresson’un onu rahatsız eden olaylara karşı müthiş bir kayıtsızlığı vardı. Bu olaydan biraz sonra Florence Delay beni arayıp babamı kaybettikten sonra yasal olarak vasim olmuş olan büyükbabam François Maurac’dan Au Hasard Balthazar’da oynayabilmem için izin almam gerektiğini söyledi, çünkü henüz reşit değildim. Büyükbabam kabul etti ve kısa bir süre sonra Academie Française’de kendisi de bir akademisyen olan Florence’in babası Jean Delay büyükbabamın yanına gidip ona “Bu harika, François, senin küçük kızın Bresson’la film çekecek” demiş. Ve büyükbabam onu “Biliyorsun, senaryoyu okudum, o Jeanne değil” diye yanıtlamış.

    Bütün çekimler boyunca Bresson’la birlikteydim; kırsaldaydık ve hep onun yanıbaşındaydım. Bir noktada, onun tutsağı gibiydim ve bunu çok seviyordum. Dinlenme zamanlarımı hiçbir zaman ekibin kalanıyla geçirmiyordum, her zaman Bresson’laydım. Hep onunla kafa kafaya, bizimle beraber oturan diğer insanlarla etrafımız sarılı haldeydik. Jacques Kébadian [yönetmen yardımcısı] veya Ghislain Gloquet [görüntü yönetmeni] ile vakit geçirdiğim vakitler Bresson’u rahatsız ederdi. Çekimler boyunca çok mutluydum ve henüz sinemanın ne karanlığını ne de acımasızlığını görmüştüm. Ortama büyük bir nezaket hâkimdi ve şüphesiz Bresson’un çalışması tüm bu nezaketi de aşan bir güçteydi. Aynı zamanda çok teknik bir oyuncu yönetimi vardı. Çekim süresince “İki adım öne, dur! Yukarı bak! Aşağı bak!” gibi komutlar veriyordu. Bu teknik kolayıma geliyordu. Doğal sesim de Bresson’un aradığı sesti, bu da bana bir başka kolaylık olmuştu. Kalan zamanlarımızda ise her şeye nüfuz etmiş bir yönetimi vardı; onunla geçirdiğimiz her ana, bana senaryo hakkında söylediği her şeye, işinin doğasına, öteki filmlerine, Lancelot du Lac hakkındaki konuşmalarına…

    Benimle çok konuşurdu. Aramızda, soru sormama gerek kalmaksızın ne istediğini anlamamı sağlayan bir bağ yaratmıştı. Beni nereye taşımak istediğini bildiğine ikna olmuştum ve ben de ona tamamıyla güven veriyordum. Bresson’un mevcudiyetinin tamamen kendine has bir tarafı vardı, herkesle arasına koyduğu mesafe hiç ihlal edilmezdi. Her zaman inanılmaz nazikti ama istediğini alamadığında da bir o kadar acımasız olabiliyordu. O her yerdeydi.

    O zamanlar saçlarım kısaydı ve takma saçlarım düzgün takılmadığında onları bizzat kendi elleriyle takan yine Bresson olurdu. Bresson bende tohumları olan şeyleri ortaya çıkardı ve bana onu tanımadan evvel bilmediğim belli bir nitelik peşinde koşmayı öğretti. Tekilliklerin ayrı ayrı tadını almak. Her şey bu kadardı. Bu deneyimin beni biçimlendirdiğini, baştan yarattığını biliyordum fakat henüz derinliğinin ve öneminin farkında değildim. Hiçbir zaman makyaj yapan bir kadın olmadım, çünkü Bresson makyajsız kadınları beğenirdi. Ayrıca erkekler konusundaki zevkimi de yine onun seçtiği erkekler doğrultusunda oluşturduğumu düşünüyorum, onun filmlerindeki uğruna ölünecek erkekler doğrultusunda. Geçen gece  Condamné à mort’u izledim ve  François Leterrier’in güzelliği tarafından büyülendim, inanılmaz bir güzellik. Ve Balthazar’da François Lafarge müthişti. Çarpıcı olansa bütün karakterlerin genç olduğunu fark etmemdi. Gençken genç olduğumu bilmiyordum. Ancak bir süre sonra, yıllar geçtikçe Bresson’un gençliği sevdiğini fark ettim. Başka hiçbir filme hâlâ çocukluğa dahil ama yavaşça başka bir şeye dönüşen bu an bu kadar kurnazca nüfuz etmemiştir. Tüm güzelliği ve kırılganlığıyla gençlik… Bresson’la ilgili ironik olan şeyse, yapmamı istemediği şey için bana derin bir ilham vermesi oldu, yani oyunculuk. Bu yolda senelerce devam etme arzumu ona, onun bunu istemediğini düşünmeme rağmen, borçluydum.

    (…) yıllar geçtikçe Bresson’un gençliği sevdiğini fark ettim. Başka hiçbir filme hâlâ çocukluğa dahil ama yavaşça başka bir şeye dönüşen bu an bu kadar kurnazca nüfuz etmemiştir.

    La Chinoise’da oynadığımı duyunca beni aradı ve hemen bırakmamı yoksa Lancelot’daki Guenièvre’i (bana ve sanırım birçok başka aktrise de teklif ettiği rol) oynayamayacağımı söyledi. Godard’ın filmini bırakmam için hiçbir sebep göremedim. Benim yaşımın vahşiliğindeki biri için tek bir yol vardı, o da kendi hayatını yaşamaktı. Ve sonra Pasolini, ve ötekiler. O zamanlar küçük bir zorba gibi davranıyordum; Bresson’a minnetimi göstermek için küçük bir çaba bile göstermedim ve seneler boyunca aramız biraz soğuktu.

    Bresson öteki yönetmenlerle aynı işi yaptığını düşünmüyordu. Mag Bodard, Au hasard Balthazar’ın yapımcısıydı ve aynı zamanda Les Parapluies de Cherbourg filminde de çalışmıştı. Beraber yemek yediğimizde filmden bahsetti. Ve akşam, Bresson, Mag Bodard’ın bahsettikleri üzerine, “Şarkı söyleyen ve şemsiye satan insanlar var, ve o kadar, öyle mi?” dedi. Hiçbir şey anlamamıştı. Tavrı hor gördüğünden değil, gerçekten ilgisinin olmamasından kaynaklanıyordu.

    Ve böylece, Mouchette için yürütülen “ava” da dahil oldum. Bresson’un filmleri ve oyuncuları arasındaki zincire bağlı kalmaktan mutluydum. İsteği üzerine, yıllar içinde onun elçisi haline geldim. Ölümünden bir ay önce Florence Delay ile Tokyo Festivali’ndeydim. Festivalin retrospektif bölümünde Bresson’un tüm filmleri gösterilmişti. Bu büyük bir zaferdi. Au Hasard Balthazar’ın gösteriminden sonraki söyleşide bazı anekdotlar anlatmam istendi. Yapamayacağımı söylemem kötü karşılandı. Oysa bunun sebebi sahneye çıktığımda gözyaşları içindeki dört yüz Japon’u karşımda bulmamdı. O sahne benim için fazla etkileyiciydi ve öyle bir duygu içerisinde anekdotlar anlatamazdım.

    Ben de Bresson’un filmlerini daha bilinir kılmanın gerekliliğinden bahsettim.

    Filmlerimi her izlediğimizde, her zaman Au Hasard Balthazar’a geçmek isterim. Tercih ettiğim, bütün yaptıklarımın arasında sanatsal olarak ötekilerden çok öte bir yere koyduğum Au Hasard Balthazar’dır.

    Her şeyden kuşku duyan biri olarak tanınırım, ama Bresson’un eserlerinin büyümeye devam edeceğinden eminim. Şu an için kişiler düzeyinde izlenip seviliyor gibi görünse de, gelecekte, Bresson’un filmleri topluma hitap etmeyi sürdürüyor olacak. 

    Bir fırtına kopmuştu ve insanların “Peki şimdi bize ne olacak, gezegenimize ne olacak?” dediğini duyduk. Asıl vermek istediğim cevap “Herhalde şeytan” oldu.* Öldüğünden beri onu daha sık düşünüyorum ve bu adamın bir bilmece olduğuna eminim. Belki Mylène Bresson onun hakkında bir şeyler biliyordur ama bilen tek kişi de o galiba. Görünüşünün ötesinde, Bresson bilinemezdi. Bu zarafetin, güzel fiziğin, müthiş nezaketin, bu zeki ve komik karakterin ötesinde, Bresson kimdi, bilmiyorum. Fakat onun hakkında varsayımlarda bulunmak zorunda olmamızı seviyorum.

    Bresson hayali bir karakterdi, tüm sinemacılardan daha çok.

    * Le diable probablement; 1977 yapımı Bresson filmi. Türkiye’de “Herhalde Şeytan” ismiyle gösterime girmiştir.

  • Bir Tom Waits mitolojisi var mı?

    Bir Tom Waits mitolojisi var mı?

    İntihar ve duygusallık üzerine

    [Waits] içini çekti ve o odadaki hiçbirimiz plağı duymamış olsak da açıklamak için can atar gibi bir hali vardı. Blue Valentine karakteristik olarak sokak haberleriyle doludur. “Hiçbir zaman sevgili bebeğim, seni seviyorum ve her şey yoluna girecek çünkü evleneceğiz tarzında yazan biri olmadım. Bu benim özel hayatımda da bayağı bir soruna yol açtı. Gittikçe daha acımasız bir tutum geliştirdim. Albümde Sweet Little Bullet from a Pretty Blue Gun adında bir şarkım var. Hollywood Bulvarı’ndaki bir intiharla ilgili. Yaklaşık bir yıl önce, 15 yaşındaki bir kız 17. katın penceresinden bir gitarla atladı. Crawdaddy dergisinde falan göremezsiniz bunları. Bu hikâyeleri hiç duymazsınız.”

    Alaycılık üzerine

    “Giderek daha mı alaycı oluyorum? Bilemiyorum. Ben sadece… çelik bir kasada falan yaşamıyorum sonuçta. Yani, ben de arabamla bir kilisenin önünden geçerken pirinç atmalı, org çalmalı ve herkesin gülümseyip durduğu o ortamdaki smokinli adamı ve beyaz elbiseli hoş kızı görmüyor değilim… Sonra, benim yorumum köşeyi döndüklerinde muhtemelen bir kamyonun altında kalacaklarını söylemek de olabilir, anlatabiliyor muyum?”

    Herkesin sesi olmak üzerine

    Eleştirmenler [Waits’in] tarzının yapmacık ve şiirinin çocukça olduğunu söylüyor (“Obsidyen bir gökyüzünde serseri gibi gezinen tereyağlı bir bilardo topunu andıran dolunayın sarı bisküvisi”). Ama Waits kendini herkesin sesi olarak görüyor. “Kıyılar boyunca yayılan kolektif bir yalnızlık var” diyor. “Kolektif bir kimlik kopukluğu krizi gibi. Karanlık, sıcak, narkotik bir Amerikan gecesi. Umarım kendimi bir gün o çift-arabalı konforun içinde bulmadan önce bu duyguya temas etmeyi başarabilirim.”

    Hafızasının dip köşeleri üzerine

    “Ben daha çok hafızanın olayları bozucu etkisiyle ilgileniyorum. Bir şeyleri söküp, eksik parçalar bırakarak yeniden birleştiren bir aparat gibi. Bir şeyi hatırladığınızda, bu her zaman bozuk bir izlenim oluyor, bir an artık gitmiş olduğunda hafıza da şimdiki anın kendisinde çok farklılaşmış oluyor.

    Hani birini yanlış anladığımızda ya da kulak misafiri olmakla yetinip konuşmanın sadece bir kısmını duyduğumuzda, geri kalanı bundan hareketle yeniden inşa ederiz. Ya da bir dergi okuyoruzdur, makalenin başında 23. sayfa’nın devamı yazıyordur ama 23. sayfa yırtılmış olduğundan elinizdeki tek şey bu iki paragraftır…

    Ebeveynlerimin bir arkadaşı Hintli bir kadındı. Tatillerde dükkânların vitrinlerine Noel sahneleri çizerdi. Gecenin bir yarısı gidip ondan süt ve yumurta alırdık. Sonra ona yüklü bir para miras kaldı ve taşındı… Babam tavuk çiftliği olan bir çift tanıyordu. Kadın hastalık hastası, adamsa alkolikti. Kadın egzotik bir kuşa, dalgıç kıyafeti giymiş bir kanaryaya benziyordu ve adam, Errol Flynn’e benziyordu. Bir şeyi hatırladığımda, hatırladığım kadarını değiştiriyorum da, kastettiğim, yani muhtemelen adam Errol Flynn’e hiç benzemiyordu.”

    Bir Tom Waits mitolojisi var mı?

    Amanda Petrusich: Sıkı ve kavgacı isimlerle zengin ve harika bir Amerikan şarkı yazarlığı tarihi var. Ramblin’ Jack Elliott’tan Bob Dylan’a kadar herkes kendini mitleştirerek ilerliyor, evveliyat uyduruyor, isimlerini değiştiriyor, şarkıların yanında daima çalışacak personalar icat ediyor. Bir Tom Waits mitolojisi var mı?

    TW: “Eminim vardır. Gerçek şu ki, insanların hakkımda bildiğini sandığı birçok şey uydurmadan ibaret. Benim asıl hayatım hep perde arkasında. Hakkımda bilinen tek şey benim hakkımda bilinmesine izin verdiklerim. Bir vantrilok gösterisi gibi. Ayrıca bu özel hayatınızı işinizden uzak tutmanın da bir yolu -ki bu sağlıklı ve gerekli. Ben o magazincilerin peşinde olduğu insanlardan değilim. Bir noktada o kokuyu yaymamalısın, köpekbalıklarını çeken sudaki kan gibi… Sonunda bunu anlıyorlar ve senin de kabul ettiğini biliyorlar. Onlardan biri değilim. Bir şeyler uyduruyorum. Bir kez tekrarlandıktan sonra söyleyebileceğin hiçbir şey artık aynı anlama gelmiyor. Hepimiz asıl hikâyelerin daha zayıf versiyonlarını oluşturuyoruz. Kaydedilmesinden önce her şey kamuya mal olmuş bir sürece tabi oluyor ve hepimiz şarkıların evriminde ve sonra yaşanan göçünde, beste yapmanın bir parçası oluruz. Ona ulaştığımız bir nokta vardır ve hepsi elimizden bir anda kayıp gider. Bir dizeyi çıkarırsınız veya cinsiyetini değiştirirsiniz veya çocuklarınızı hesaba katarak bir dizeyi temizler veya insanlar için daha uygun bir şey eklersiniz. Hey, bunu ben yazdım, artık ben de bunun bir parçasıyım demenizle geleneksel denilen her şeyi tanımlamış olursunuz. Tıpkı anlatılan bir şakanın size geçmesi gibi… size nasıl geçiyor tam olarak? Geriye dönüp izini sürebilseydiniz, bu büyüleyici olurdu.”

    Dinsel göndermeler üzerine

    Mick Brown: Kayıtlarınızda her zaman dini göndermeler olmuştur, hem müzikal hem sözyazımı açısından, Selamet Ordusu’na ya da şu diriliş çadırlarına… ve bu albümünüzde de geleneksel bir gospel var, Lord I’ve Been Changed; ve kendi yazdığınız bir tane de, Down There by the Train. Bu, sevdiğiniz müziklerden bir müzik mi, yoksa arkasında bir Duygu mu var?

    TW: “Bilmiyorum… Her zaman dinin daha içgüdüsel bir şey olması ve biraz dayak yemiş gibi hissettirmesi gerektiğini düşünmüşümdür. Arizona’da otostop yapıyordum, yılbaşı arifesiydi ve Stanfield adında küçük bir kasabada mahsur kaldım. Arizona sıcaktır diye düşünürsün ama ocak ayında hava -10 derece falandı ve vasıta bulamıyordum. On yedi yaşında falanım. Bayan Anderson adında yaşlı bir kadın evinden çıktı, yakın arkadaşım Sam de yanımdaydı, kadın dedi ki, ‘Hava soğuyor, akşam çöküyor, bu yılbaşı arifesi, kiliseye gelin.’ Ve bizi kilisenin arkasında bir yere oturttular, Pentecostal cemaati. Orada bir grup vardı: iki Meksikalı adam ve bir siyah davulcu ve gitarda yaşlı bir adam… çok garip… ve yedi yaşlarında piyano çalan bir çocuk. Var olmayan bir dilde söylüyorlardı. Daha önce hiç böyle bir şey deneyimlememiştim, bana scat falan gibi gelmişti; kendilerinden geçiyorlardı. Arka taraftaydık, gülmeye başlamıştık çünkü sıradışı bir şeydi ve biz de genç ve toyduk. Performansları bitince ücretlerini aldılar ve tüm parayı doğruca bize verdiler. Dediler ki, “Bu gece bizimle olmak için uzun bir yoldan gelen yabancıları, arkada oturan yolcularımızı onurlandırmak istiyoruz.” Bize bir sepet para verdiler ve o gece arka tarafında kamyonların park ettiği televizyonlu falan sıcak bir motel odası tuttuk. Ertesi sabah kalktık, yola düştük ve California’ya kadar gittik. Bu muhtemelen yaşadığım en önemli dini deneyimdi. Bir gün bir kiliseye katılacak olsaydım, o kilise olurdu.”

    Soru-cevap

    Koleksiyonundaki en merak uyandırıcı plak?

    70’lerde Los Angeles’ta bir plak şirketi The Best of Marcel Marceau adında bir plak çıkardı. Kırk dakikalık bir sessizlik, ardından alkış başlıyor ve gerçekten iyi sattı. Konuklarım için onu çalmayı severim. Yine de insanların bunun hakkında konuşması beni gerçekten rahatsız ediyor.

    Vestiyerde unutulan sıradışı şeyler?

    Yani, Winston Churchill bir kadın vestiyerinde doğmuş ve 1/16 oranında İrokua kanı taşıyormuş.

    Moda ve tarih arasındaki bağlantıdan her zaman keyif aldın. Bize bundan bahset.

    1947’de Fransız bir moda tasarımcısı tarafından üretilen iki parçalı mayoyu ele alalım. Üzerinde minimal iki parçadan başka bir şey olmayan ilk kadının görüntüsü, ABD tarafından Marshall Adaları’ndaki Bikini Adası’nda patlatılan atom bombası kadar patlayıcı bir şeydi; dolayısıyla bikiniye bu isim verilmiş.

    Yaratıcı yaşamını şekillendiren sanatçılar?

    Ok. Şu an aklıma gelenleri sayıyorum: Kerouac, Dylan, Bukowski, Rod Serling, Don Van Vliet, Cantinflas, James Brown, Harry Belafonte, Ma Rainey, Big Mama Thornton, Howlin’ Wolf, Leadbelly, Lord Buckley, Mabel Mercer, Lee Marvin, Thelonious Monk, John Ford, Fellini, Weegee, Jagger, Richards, Willie Dixon, John McCormick, Johnny Cash, Hank Williams, Frank Sinatra, Louis Armstrong, Robert Johnson, Hoagy Carmichael, Enrico Caruso.

    Şarkılar?

    Tekrarlayayım, şu an aklıma gelenler… bu soruyu yarın soracak olsanız muhtemelen liste değişirdi. Gershwin’in ikinci prelüdü, “Pathétique Sonata,” “El Paso,” “You’ve Really Got Me,” “Soldier Boy,” “Lean Back,” “Night Train,” “Come in My Kitchen,” “Sad- Eyed Lady,” “Rite of Spring,” “Ode to Billy Joe,” “Louie Louie,” “Just a Fool,” “Prisoner of Love,” “Wang Dang Doodle (All Night Long),” “Ringo,” “Ball and Chain,” “Deportee,” “Strange Fruit,” “Sophisticated Lady,” “Georgia on My Mind,” “Can’t Stop Loving You,” “Just Like a Woman,” “So Lonesome I Could Cry,” “Who’ll Stop the Rain?,” “Moon River,” “Autumn Leaves,” “Danny Boy,” “Dirty Ol’ Town,” “Waltzing Matilda,” “Train Kept a Rollin’,” “Boris the Spider,” “You’ve Really Got a Hold on Me,” “Red Right Hand,” “All Shook Up,” “The Cause of It All,” “Shenandoah,” “China Pig,” “Summertime,” “Without a Song,” “Auld Lang Syne,” “This Is a Man’s World,” “Crawlin’ King Snake,” “Nessun Dorma,” “Bring It on Home to Me,” “Hound Dog,” “Hello Walls,” “You Win Again,” “Sunday Morning Coming Down,” “Almost Blue,” “Pump It Up,” “Greensleeves,” “Just Wanna See His Face,” “Restless Farewell,” “Fairytale of New York,” “Bring Me a Little Water, Sylvie,” “Raglan Road,” “96 Tears,” “In Dreams,” “Substitute,” “Good Time Charlie’s Got the Blues,” Rawhide’ın tema müziği, “The Same Thing,” “Walk Away Renée,” “For What It’s Worth,” Once Upon a Time in America’nın tema müziği, “Nowadays Clancy Can’t Even Sing,” “O Holy Night,” “Mass in E Minor,” “Harlem Shuffle,” “Trouble Man,” “Wade in the Water,” “Empty Bed Blues,” “Hava Nagila.”

    Cennet hayalin?

    Ben ve eşim Route 66’da; bir fincan kahve; ucuz bir gitar; Motel 6’da bir rehinci teybi ve kapının yanına park edilmiş iyi çalışan bir araba.

    Sana zor gelen şeyler?

    Çoğunlukla gerçeklik ve hayalgücü üzerinde duruyorum. Gerçekliğimin, bir ampulün duy’a ihtiyacı olduğu gibi hayalgücüne ihtiyacı var. Hayalgücümün ise kör bir adamın bastona ihtiyacı olduğu gibi gerçekliğe ihtiyacı var.

    Matematik zordur. Harita okumak, emirlere uymak, marangozluk zordur. Elektronik tesisat işleri… Bazı şeyleri doğru hatırlamak. Düz çizgiler. Alçıpan yapmak. Çengelli iğne bulmak. Başkalarına karşı sabırlı olmak zordur. Çin yemeği sipariş etmek. Sadece Almanca olan stereo talimatları…

    Dünyanın sorunu ne?

    Bilgiyle karıştırılan enformasyonun ağırlığı altına gömülüyoruz; nicelik bollukla, zenginlik mutlulukla karıştırılıyor. Leona Helmsley’nin köpeği geçen yıl 12 milyon dolar kazanırken Ohio’da bir çiftçi olan Dean McLaine 30.000 dolar kazandı. Her birimizin beyninde büyüyen deliliğin devasa bir göstergesi. Para ve silah taşıyan maymunlarız.

    Filmlerden sevdiğin sahneler?

    De Niro’nun Raging Bull‘da ringde olduğu sahneler. Heaven Can Wait’te Warren Beatty’nin “Bir fincan kahve içmek ister misiniz?” diye sorduğu anda Julie Christie’nin yüzü. East of Eden’da James Dean’in felç geçirmiş babasının yatağının başında otururken hemşireye dışarı çıkmasını söylemesi. Touch of Evil’da Marlene Dietrich’in “O nazik bir adamdı” demesi. Scout’un, To Kill a Mockingbird’de “Hey, Bay Cunningham” demesi. Nic Cage’in Matchstick Men‘de eczanede kafayı ve Vampire’s Kiss‘te hamamböceği yediği anlar. Chinatown’un son sahnesi.

    Hep aklında bir yerde olan birkaç film sahnesi daha paylaşmanı istesek?

    Rob Steiger’ın The Pawnbroker’da Porto Rikoluya altın hakkında anlattıkları. Brando’nun The Godfather’da o korkutucu portakal dişlerle ölüşü. Emperor of the North’ta Lee Marvin yük vagonunun altında giderken Borgnine’ın onun kıçında sektirdiği çelikler. Yine Touch of Evil’da oteldeki Dennis Weaver’ın küçük bir ağaca tutunarak “Ben gece adamıyım” demesi. Ox-Bow Incident’taki idam. Blade Runner’da Rutger Hauer’in ölürken yaptığı konuşma. Zorba’da Anthony Quinn’in sahildeki dansı. Nicholson’ın The Witches of Eastwick’te, kadınların vodoo bebeğine iğne batırmasıyla kilisede tüylerle kaplanması. Mel Gibson’ın Blue Heeler’ının Road Warrior‘da okla vurulması. The Exorcist‘taki Rachel’ın “Bu suçsuz günahsız yavruya yardım eder misin, Peder?” diye sorması. Treasure Island’da, meyhanedeki kör adam. Frankenstein‘daki, Canavar’ın kız çocuğunu nehirde boğmasından sonraki sahne.

    Tuhaf bir yerde vuku bulan tuhaf bir şey söyle. Herhangi bir şey…

    İkinci Dünya Savaşı sırasında bir Japon yük gemisi torpido yemiş ve gövdesinde büyük bir delikle Tokyo Limanı’nın dibini boylamış. Yaralı geminin yüzeye çıkarılması sorununu çözmek için bir mühendis ekibi bir araya getirilmiş. Bulmacayı çözmekle görevli mühendislerden biri, çocukken bir Donald Duck çizgi filmi izlediğini, orada da okyanusun dibinde bir tekne ve teknenin gövdesinde delik olduğunu söylemiş. Diğerleri şüpheyle gülmüşler, ancak uzmanlardan biri denemeye istekliymiş. Tabii, yirmi milyon pinpon topunu Tokyo’dan başka nerede bulabilirsin ki? Derken bunun mükemmel bir çözüm olduğu ortaya çıkmış. Toplar gövdeye monte edilmiş ve gemi yüzeye çıkmış. Bazen çözümler tamamen farklı bir bakış açısından bulunur; ayrıca, imkânsız gibi görünen şeyler karşısında kendine inanmalı insan.

    Koleksiyonundaki en ilginç plak?

    Robbie Robertson etiketli, son derece gizemli bir güzelliği olan bir tane. Cırcır Böcekleri. Gerçekten, cırcır böcekleri söylüyor… Bunu ilk duyduğumda… Viyana Çocuk ya da bir Mormon Tapınağı Korosu’nu dinlediğime yemin edebilirdim. Dört bölümlük bir armoni gelir, salınan bir koro panoraması. Ardından bir ses duyulur ve der ki, “Dinlediğiniz şey cırcır böceklerinin sesi. Yavaşlatılmış olmaları dışında hiçbir şey değiştirilmemiştir.” Kulaktan silinmez bir deneyim. Bunu Charlie Musselwhite’a dinletmiştim ve bana cebimden bir leprikon çıkarmışım gibi bakmıştı.

    Bizimle paylaşabileceğin ilham verici bir özlü söz biliyor musun?

    Jim Jarmusch bir keresinde bana şöyle demişti: “Hızlı, ucuz ve iyi… Bunlardan iki tanesini seç. Bir şey hızlı ve ucuzsa iyi olmaz, ucuz ve iyiyse hızlı olmaz, hızlı ve iyiyse ucuz olmaz.” Hızlı, ucuz ve iyi… ilham almak için iki tanesini seçin.

    Hemingway’in mezar taşında ne yazıyor?

    “Kusura bakmayın, kalkamıyorum.”

    Beklenmedik yerlerde bulduğun en kayda değer şeyler?

    1. Otoparkta… gerçek bir güzellik: arabaların bıraktığı yağ lekeleri. 2. Brezilya’da… hurda tahtadan yapılmış tahtlara benzeyen ayakkabı boyama standları. 3. Reno-Nevada’da… rehinci dükkânı penceresindeki takma dişler. 4. Hapishanede… harika bir akustik. 5. Tulsa-Oklahoma’daki havaalanında… olabilecek iyi yemekler. 6. Fátima, Portekiz’de… çoğu hediyelik eşya dükkânı. 8. Bir Morrissey konserinde (en beklenmedik yer)… bir Chicano kitlesi. 9. Washington DC’de… en büyük yoksulluk. 10. Çin Mahallesi’ndeki boş bir çöplükte… “Bakteri” kelimesinden oluşan şarkısını söyleyen güzel bir operacı sesine sahip evsiz bir adam. 11. İskoçya’da… Teksas aksanıyla konuşan Çinli bir adam. 12. Arizona’da… kuru bir nehir yatağında olabilecek en iyi gece uykusu. 13. St. Louis’te… kırmızı pantolon giyen bir sürü insan. 14. New York City’de… güzellik abidesi atlar. 15. Baltimore-Maryland’de… 1890’da bir hâkim, cinayetle suçlanan, suçlu bulunan ve diğer yarısından oluşan bir jüri tarafından mahkûm edilen ve sonra serbest bırakılan bir adamın duruşmasına başkanlık etmiş. Hâkim duruşmanın sonunda ona “Suçlu olduğunuz su götürmez beyefendi, ancak masum bir adamı hapse atamam” demiş. Anladınız mı, katil siyam ikiziymiş. 16. Bir midyede, vücuduyla orantılandığında… gördüğüm en büyük penis.

    Tom, etimolojiye ilgin var. 2000 Dolarlık bir soru: Bedlam kelimesinin kökenini söyle.

    Beytüllahim kelimesinin zamanla bozulmasından geliyor. Londra’nın dışındaki Beytüllahim’deki Aziz Meryem Hastanesi’nden. Hastane 14. yüzyılın sonlarında akıl hastalarını kabul etmeye başladı. 16. yüzyılda tamamen tımarhaneye çevrildi. Bedlam kelimesi de her türlü tımarhane ve dolayısıyla da her tür gürültülü karmaşa sahnesi için kullanılmaya başlandı.

    Kulaklarına ne oldu?

    Duyduğum şeyleri yanlış duymamı sağlayan işitsel bir stigmatizmim var… ses illüzyonları duyuyorum. Sanırım ADD diyorlar. Beynimde bir çırpma teli var; söylenenleri alıp kuşdiline dönüştürüyor ve bana öyle aksettiriyor.

    Dünyaya geç geldiğin için göremediğine üzüldüğün ne var?

    Vodviller. Bir sürü farklı kültür ve tuhaf melezliklerin bir karışımı. Delta blues gitaristleri ve Hawaii sanatçılarının bir araya gelmesi slide gitarın Afrika kökenli Amerikalı saydığımız bir dil olarak benimsenmesiyle sonuçlandı. Ama bu biraz çapraz-bir-etkileşimdi, çoğu kültür gibi. Tüm kültürler gibi. George Burns özellikle sevdiğim bir vodvil sanatçısıydı. Kuru ve soğukkanlı, meraklı ve komik… kendisi ne derse desin. Dans da edebiliyordu. “Ülkeyi yönetmeyi becerebilecek yegâne insanların taksi şoförlüğü ve saç kesmekle meşgul olması çok kötü” derdi.

    Neleri merak edersin?

    1. Kurşunlar kime kastedeceklerini bilir mi? 2. Okyanusun dibinde bir tıkaç var mı? 3. Jokeyler atlarına ne söylüyor? 4. Bir gazete kağıt hamuru hakkında ne hisseder? 5. Çevreyolunun kenarında bir ağaç olmak nasıl bir histir? 6. Bazen bir keman Siyam kedisi gibi ses çıkarır; ilk keman telleri de kedi bağırsağından yapılırdı; ikisi arasında herhangi bir bağlantı var mı? 7. Dünya ne zaman doğrulup bizi sırtından atacak? 8. Biz insanlar bir gün robotlarla evlenecek miyiz? 9. Elmas sadece sabırlı bir kömür parçası mı? 10. Ella Fitzgerald sesiyle gerçekten o şarap kadehini parçaladı mı?

    Sevdiğin sesler?

    1. Havaalanlarındaki asimetrik dönen bagaj bantlarının sürtünmelerinden gelen yüksek perdeli o ses; devasa bir şarap bardağının kenarında dolaşan devasa ıslak bir parmak gibi. 2. Sokak köşesi evanjelistleri. 3. Manhattan’da kazık çakıcılar. 4. Karımın şarkı söyleme sesi. 5. Atların, trenlerin gelişi. 6. Okul çıkışında çocuklar. 7. Aç kargalar. 8. Orkestranın hazırlanması. 9. Eski kovboy filmlerinde salon piyanoları. 10. Hız treni. 11. Ön farların pompalı tüfekle patlatılması. 12. Buzların erimesi. 13. Matbaa baskı makineleri. 14. Transistörlü radyoda maç dinlemek. 15. Apartman penceresinden gelen piyano dersi sesi. 16. Eski yazar kasalar; “ca – ching!” 17. Benzin-canavarı arabalar. 18. Step dansçıları. 19. Arjantin’deki futbol kalabalığı. 20. Beatbox. 21. Sis düdükleri. 22. Yoğun bir restoranın mutfağı. 23. Eski filmlerdeki haber merkezi odaları. 24. Fillerin geçişi. 25. Pastırmanın kızarması. 26. Bando takımı. 27. Klarnet dersleri. 28. Victrola pikap. 29. Boks çanı. 30. Çin düşünce yürütme tarzı. 31. Pinball makineleri. 32. Çocuk orkestraları. 33. Troleybüs zili. 34. Havai fişekler. 35. Zippo çakmağı. 36. Buharlı org. 37. Çelik bass davullar. 38. Traktörler. 39. Stroh kemanlar. 40. Susturuculu trompet. 41. Tütün müzayedecileri. 42. Müzikal testere. 43. Teremin. 44. Kumrular. 45. Martılar. 46. Baykuşlar. 47. Bülbüller. 48. Güvercinler… Dünya her zaman müzik yapmayı sürdürür.

    Seni ne korkutur?

    1. Bir arabanın arka koltuğunda gözünün üzerinde sinek dolaşan ölü bir adam. 2. Herhangi bir uçuştaki türbülans. 3. Siren-çakar kombinasyonu. 4. Geceleri belalı mahallelerde silah sesleri. 5. Havanın karardığı, yağmurun başladığı o anda araba motorunun çalışacakmış gibi yapıp çalışmaması. 6. Kapanan hapishane kapısı. 7. Pasifik Kıyısı Otoyolu’nda keskin bir virajdan geçerken şoförün kalp krizi geçirip ölmesi ve o sırada arka koltukta olmak. 8. Postacı olmak ve kuduz olmuş, dişlerini gösteren bir Doberman’la karşı karşıya kalmak, yanında kemik falan olmaması ve onun senin kıçını ısırmak istemesi. 9. Bir filmde saatli bombayı durdurmak için “yeşil kablo mu mavi kablo mu” durumunda kalmak. 10. McCain’in kazanması. 11. Makineli tüfekli Almanlar. 12. Memurlar, ofisteki memurlar, memur olmak. 13. Deredeki buzun içine düşmek, akıntıyla sürüklenmek ve tam yüzeye çıkacakken üzerinde buzdan bir çatı olduğunu fark etmek.

    Terry Gilliam’la çalışmak nasıldı?

    The Imaginarium of Dr. Parnassus’ta Şeytan’ı canlandırmıştım; herhangi bir şeytan değil, Şeytan. Neden benim düşünüldüğümü bilmiyorum. Kilisede büyümüş biriyim sonuçta. Gilliam ve ben The Fisher King zamanında tanıştık. Onun insanlar arasında devasa bir aurası vardı ve ben onun filmlerine hayrandım. Munchausen‘i yüz kez izlemişimdir. Brazil gerçek bir sanatsal zirve. Brothers Grimm geçen sene en sevdiğim film oldu. Sahnelerimin çoğunda Christopher Plummer ile birlikteydim, Dr. Parnassus’u o canlandırıyordu. Plummer yeryüzünün en büyük aktörlerden biri! Onu izlemeyi ve ondan öğrenmeyi huy edindim. Gerçek bir yıldız ve bir centilmen. Gilliam ise bir impresaryodur, bir kaptan, bir sihirbaz, bir diktatör (iyi olanlarından), bir dâhi ve dünyanın sonu geldiğinde kayıkta yanınızda olmasını isteyeceğiniz türden bir adamdır.

    çev. Ozan K. Dil

  • John Giorno’ya veda: Hepimiz ait olduğumuz yere geri dönüyoruz

    John Giorno’ya veda: Hepimiz ait olduğumuz yere geri dönüyoruz

    John Giorno’nun inatla 20.yy’ı aşıp 21.’yy’a taşıdığı savaş sonrası amerikan şiirinin sesi çınladı çınladı, nihayetinde şairin tamam demesiyle beat şiirinin son kapılarından biri kendi üzerine kapandı. Giorno için öldü denebilir mi, emin olamıyoruz, Budistti, ölmez otuydu. AIDS’in indiremediği cinsel özgürlük mücadelesinin önemli karakteriydi. Şiirinin sözcüklerinden resim yapıldı, tınından müzik duyuldu.

    Henüz lisedeyken sözüne güveneceği ilk şairi Allen Ginsberg, ilk yazarı Jack Kerouac olmuştu. Dünyanın bu denli büyümediği o günlerde, henüz yeni yetme bir şairken, basbayağı oğlan bir şairken, bir partide önce Ginsberg, hemen ardından Jack Kerouac ile tanıştırılır. O gürültüde birbirlerinin ne dediğini duyamadıklarından, Kerouac iyice eğilir kulağına, işte, dirsekler çarpışır, kulağına fısıldayan Kerouac onun kulağına ıslak bir öpücük kondurmuş olur, kalabalık onları göğüs göğüse çarpıştırır, şiir anlardan yükselir.

    Andy Warhol’un metin okuma günlerinin sıkıcılığını sorgulamasıyla Giorno, şiiri genişletmeye karar verir. Şiir okunduğu kadar, coşkusunun aktarılma çabasını da içeren bir performansa dönüştürülebilir mi? Buna yeltenirken, zamanın Beatniklerinin cesaretle ortaya koydukları eşcinsel çıplaklığı gösterebilir mi? 1964’te Pornografik Şiir’i yazar.

    Şiiri beş duyuya iletmek için uğraşmaya başlar. Fransa’da tuhaf işler yapan Gysin ile temasa geçip ses sistemleri üzerine çalışır. New York metrosundan doğaçlama kayıtlar yapıp bunları şiirle karacakları ses parçalarına çevirirler. Burroughs ile bir araya gelip kes yapıştır tekniklerini geliştirmeye uğraşır. Elektronik müzikte önemli icadı the Moog synthesizer’ı ile bilinen Robert Moog’dan bir odayı ses ile adil biçimde nasıl dolduracağını öğrenmeye çalışır. Kafasındaki fikir temelde alanı ses, ter, beden, ışık ile doldurup şiirini duyuların kabul sınırına taşımaktır.

    Giorno’nun kar amacı gütmeyen Giorno Şiir Sistemleri altında teknoloji, sanat ve şiiri birleştirmede zamanının nasıl ilerisinde olduğu Giorno sürekli deneyler yapıyordu, farklı sanat formlarını birleştiren disiplinler arası projeler üzerinde çalışıyordu. Ocak 1967 ‘de New York’un taşrasında elektronik müzik öncüsü Bob Moog’u ziyaret etti; ikili daha sonra Giorno’nun şiirlerinin önceden kaydedilmiş okumalarını Moog’un sentezleyicisinde ses kompozisyonlarına dönüştürdü: Sözcüklerdeki doğal müzikal nitelikler olan onomatopoeia, doğal olarak geliştirildi ve vızıltılar, çırpılar, vızıltılar, çizikler, gurultular, çığlıklar, geğirmeler ve gıdaklarla müzikal olarak büyütüldü.

    Ancak Giorno’nun en önemli ve önemli yeniliklerinden biri, insanların bir telefon numarasını arayıp Anne Waldman ve John Ashbery gibi yazarların şiirlerinin yanı sıra insan hakları konuşmalarını duyabildikleri Dial – a – Poem’di: Kanadalı filozof Marshall McLuhan’ın “Araç mesajdır.” Araç ve mesaj ikisi de bizdik. Ve gerçek mesaj bilgelik sesiydi. Sonraki yıllarda, Dial – a – Poem yeni bir telekomünikasyon çağı başlatacak, milyonlarca insana şiir getirecekti. 1968′ in sonlarında başlatılan hizmet devrim niteliğindeydi, ancak Jim Carroll’un The Basketball Diaries (Basketbol Günlükleri) adlı biyografisinden alınan The Celia Sisters adlı eserine Queens merkezli on iki yaşındaki bir çocuğun annesinin kızmasıyla proje neredeyse bozuluyordu. Ama telefon şirketi yüz binlerce arayanı bu servise bağladı.

    Giorno en sevdiği katılımcıyı seçiyor: Ocak 1969 ortasında Vito Acconci 222 Bowery’e geldi ve onu altı şiir okurken kaydettim. Vito en çok sevdiğim şairdi… Onun kaygıları benimkine benziyordu… Bir bütün olma özgürlüğüne sahiptik, ama belirli bir geleneğin değil. Biz ve diğerleri, şiirin cildini değiştirmesinin başlangıcıydık.


    John Giorno ve Andy Warhol: Uyku ilham perisi rolünde ve Jackie portresinin yaratılmasında rol alıyor Giorno. Warhol’un beş saatlik Sleep/Uyku (1963) isimli filminde çıplak yatan kişidir. Önemli olan, birinci bölümde Giorno’nun Warhol ile yoğun ilişkisini, filmin yapımını anlattı kısım:

    Andy durakladı, bana döndü ve “Yakın çekim için hazır mısın?” diye sordu.
    “Evet!” dedim.
    Times Meydanı fotoğraf kabininde aynı satırı kullandığını hatırlayarak güldüm. Çıplak vücudumla ona sarıldım ve yumuşak sikimi bacağına bastırdım. Yatağa uzandım, yumuşak bir yastığa battım, kolumu başımın üstüne koydum ve gözlerimi kapattım. Uyumayı her şeyden çok severdim. Film Andy’nin sorunuydu…

    Giorno’nun Warhol’un vizyonunu nasıl körüklediğine dair bir sürü bilgi var. Örneğin, Kasım 1963 ‘te televizyonda John F. Kennedy’nin cenazesini izledikten sonra yas tutan Jacqueline Kennedy’nin bir portresini yapmayı önerdiği zamanı anlatıyor:

    Dondurucu soğukta Jackie korteje liderlik etti, onu dünyanın dört bir yanından devlet başkanları ve ileri gelenler izledi. “O kadar muhteşem ki ,” dedi Andy. Öğleden sonra, derin üzüntü içinde Jacqueline Kennedy’nin olağanüstü varlığı bunaltıcıydı. “Andy, siyah peçeli bir resmini yapmalısın,” dedim.

    “Ah, bilmiyorum.” Andy şüpheciydi, çünkü görüntü çok yeniydi neticede. “Bu resim,” dedim,” Pop ikonu olacak. Şu anda canlı yayınlanıyor; ancak görüntü bir simge olacak. Güven bana.”

    Başka insanlar da birkaç hafta sonra Andy’ye bunu önerdi ve 1964′ ün başlarında Andy, Jackie’nin JFK suikastı ve cenazesinin gazete fotoğraflarından oluşan bir dizi resim yaptı.

    Andy Warhol – Jackie

    Karşılaştığı ilk üstün varlık Allen Ginsberg olmuş: “Yıldırım çarpmış gibiydim.” Ardından Jack Kerouac: “Sadece içimdeki bir şeyi yerine getirdiğini görmek.” Sonra çok önemli biri geldi, Andy Warhol: Birbirimizin gözlerinin içine baktık. Bir şey oldu, bir kıvılcım.

    Modern sinemanın parametrelerini değiştiren ilk filmi Sleep’te Giorno’yu oynadığında — birçok kez yaptığı gibi – Giorno’yu duyuran Warhol’du. Ama ikili daha sonraki bir rol yüzünden bozuştu. “Andy Blowjob’u yaptı, başrolde başka biri vardı. Çok gücendim. Onun benim filmim olması gerekiyordu.”

    Giorno hatırasındaki tüm ana karakterlerden daha uzun yaşadı, bu yüzden hikayeyi kendisinin hissetmiş olabilir. Ama saflığı da cazibesinin bir parçası belki. Burroughs öldüğünde, Giorno günlerce Tibet Ölüler Kitabı’ndaki son ayin moduna geçti, cesedin kendilerine ait olduğunu sanan yeni nesil mürit oldu. Giorno, Bill’in bunu dileyeceğine ikna olmuştu. Ancak Burroughs’un Ah Pook is Here adlı kitabını yeniden okuduğumuzda şu cümle göze çarpıyor: “Mısır ve Tibet Ölüler Kitapları’nı ritüele vurgu yaparak ve doğru kelimeleri bilerek tamamen yetersiz buluyorum.”

    Hayal kırıklıklarıyla doluyuz Giorno. Elveda.


    Herkes Hafifliyor
    
    Hayat bir sürü hediyeden ibaret.
    ve her geçen gün
    köpüklü bir çam ağacının altında 
    sayısız renkli ışık topuyla
    asılı bir sürü hediye alırsın;
    Süslü kağıda sarılmış hediye
    yığınları, yeşil kurdeleli kırmızı kutu,
    ve kırmızı kurdeleli yeşil kutu, 
    Gümüşlü mavi olanı da.
    Ve altınlı beyaz olanı.
    
    Böyle olmuyor.
    Sen böyle yapıyorsun.
    
    Sen insan vücudunda
    bir su kabarcığısın.
    Özel jetle görünüşte 
    bir tanrının dünyasında,
    bir bardak şampanya,
    ve belirli bir parlaklık
    ve boşluk, havanın teması,
    beyaz bulutlardan oluşan düz bir deniz 
    ve mavi gökyüzünün engin kubbesi,
    Ve zihnin arada demir bir çivi gibi.
    
    Böyle olmuyor.
    Sen böyle yapıyorsun.
    
    Ölü kedi zıplıyor,
    yakala
    düşen bıçağı,
    sonsuz gölge boksundan sonra
    uykunda, 
    rüyalarında dövüşüyor
    ve kendini nakavt ediyorsun, 
    her şeyin boş olduğunun
    farkındasın.
    ve mucizevi bir görüntü beliriyor,
    hepsi doğada Boşluk 
    ve berraklık
    oyunu.
    
    Herkes
    herkes 
    hafifler, 
    herkes 
    hafifler.
    Herkes
    hafifliyor.
    Herkes hafifledikçe,
    Herkes hafifçe ışıldar.[[Çeviri: Ömer Naci Jr.]]